DEĞERLENDİRME OTURUMU: SORULAR-YANITLAR
"SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ"
Mustafa GERÇEKER: Dün söz verdiğimiz gibi medyada etik, yani
medyada çalışanın tanımından başlayıp, yapacağı göreve, bu görevi
yaparken uyması gereken, kendince kabul ettiği ve de kabul
ettiğini ikrar ettiği, imzaladığı kurallara kadar uzanan bir hak,
Haklar Bildirgesi elimizde. Umarım ona bir göz atma fırsatı
elinize geçmiştir ama geçmediyse de bir şeyler konuşabiliriz,
tercihi size bırakıyoruz. Eğer konuşmacıların şimdiye kadar
yaptıkları konuşmalara dikkat edersiniz, herbirisi basında ahlak
konusuna değinmeden geçemedi. Oysa bundan 7-8 ay öncesi, bir yıl
öncesi konu böyle var olmakla birlikte bu kadar yoğun temas
edilen bir konu değildi. Demek ki bizden kaynaklanabilen ya da
bize dışarıdan yüklenebilen, toplumdan ya da patronlardan ya da
toplum böyle istiyor diye AGB rakamlarından kaynaklanan bazı
nedenlerle konu daha çok konuşulmaya başlandı. Bu konuda
görüşlerinizi aktarırsanız daha sonra kitap haline gelecek bu
çalışma, mesleki anlamda önemli verileri içerir nitelikte
olabilir.
SORU: Gerçekten sevindik. Zira radyoculuk gündeme geldiğinden beri
bu işin içerisinde olan bir meslektaşınızım ve gerçekten sevindim
yani daha önce bilgimiz dahilinde böyle bir olay, bir eğitim
semineri gerçekleşmedi. Özellikle radyo üzerine böyle bir eğitim
maalesef görme imkanımız, alma imkanımız, sorunlarımızı iletme
imkanımız olmadı. Bu davetiyenin elimize geçmesinden sonra büyük
bir heyecanla, birçok işimizi iptal ettik ve İzmit'ten kalktık,
iki günlüğüne buraya geldik. Maalesef ben burada hayal
kırıklığına uğradım. Davetiye ve bu program elimize ulaşmış
olsaydı emin olun katılmayı düşünmezdim. Zaten programda
gazetecilik ve televizyonculuk üzerine bir eğitim olduğu açıkça
gözüküyor. Gazete ve televizyonlarda çalışan arkadaşlarımız için
gerçekten çok faydalı olduğu inancındayım bu toplantının ama bir
radyocu olarak maalesef hocamızın ekstradan yapmış olduğu bir 15
dakikalık açıklama bununla yetinmek durumunda kaldık. Şimdi
sormak istediğim şu; Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü,
Basın-Yayın denildiği zaman zannedersem ki, radyoları bunların
içerisinde kabul etmiyor galiba. Radyonun da olması gerekirdi.
Buradan sadece güzel hatıralarla döneceğim. Yarın televizyonculuk
yapmak gibi bir şansım olursa faydalanabileceğiz. Radyo pek
konuşulmadı ama özel radyoların dili katlettiği bol bol söylendi.
Birtakım eleştiriler geliyor ama bu tür eğitimler verilmeden,
radyocuların ne şekilde istediğiniz programları yapmasını ve
gerçek yayıncılığa ne şekilde ulaşmasını düşünüyorsunuz? Yani biz
neresindeyiz Basın-Yayın'ın bunu sormak istiyorum ama kime
soracağımı bilmiyorum maalesef. Teşekkür ediyorum.
KOLAYLI: Kişisel olarak cevap vereyim. Sonuçta Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü organize ediyor ama biz de yardımcı
olduk. Bu toplantının amacı belli, zaten ismi III. Yerel Medya
Eğitim Semineri. Bu çalışmada, çeşitli konularda, arkadaşlar, 11
kişi iki gündür konuşuyoruz. Ağırlıklı olarak habercilik üzerinde
durduk. Yani gazete tekniğini bir tek Sayın Fakihoğlu anlattı,
ağırlıklı olarak habercilik vardı, televizyonculuk vardı,
radyoculuk, Mustafa Bey anlattı. Ajansta çalışan bir kişiyi
konuşmacı olarak davet ettiğimizde doğal olarak kendi kurumundan
örnekler vererek bilgi verecektir.
Bu seminerde genel olarak medyanın enine boyuna ele alındığını
düşünüyorum. Çünkü raydoculuğun içerisinde habercilik yok mu?
Sadece programa dayalı yayın mı yapıyor radyolar? Yoksa sadece
müzik-eğlence yayını mı? Radyonun önemli işlevlerinden birisinin
de haber verme olduğunu, haber olduğunu sanıyorum. Haberin
olmadığı bir radyoyu tasavvur edemiyorum. Bunu RTÜK de kabul
etmiyor zaten. Yani sonuçta siz iyi haber yaparsanız, iyi de
radyoculuk yapacaksınız, burada işlenen konu buydu. Yoksa salt
radyo tekniğinin anlatılmasının doğru olmadığı bir gerçek.
Hepimiz çalıştığımız basın organı içerisinde belli teknikleri
alarak geldik buraya. Yani işin teknik yönünü bizlere anlatmanın
biraz da ukalalık düzeyinde kalacağını düşünüyorum. Bu konuda
radyoların biraraya gelerek kurdukları örgütlerin çalışma
yapmalarının uygun olacağı kanısındayım. Radyo tekniği konusunda,
radyonun nasıl çalıştırılacağı konusunda meslek örgütlerinizin
üstlenmesi gereken bir işlev. Kaldı ki Sayın Gerçeker'in radyo
konusunda doyurucu bilgiler aktardığı da bir gerçek. Kendisi aynı
zamanda radyocu.
GERÇEKER: Efendim şimdi burada hemen araya gireyim. Hiç
kaygılanmayın lütfen. Ben çok hazırlıksız yakalandığım için,
programda olmadığı için böyle burada aldığım notlarla sadece o
kadar bir konuşma yaptım. Ankara'ya döner dönmez bunu
yayınlanacak olan kitaba girecek biçimde nasıl ki konuşmamı daha
önce getirmişsem, o hale sokacağım. Dolayısıyla sadece o notlarla
değil, radyoculuğun günümüzde çağdaş radyonun nasıl olması
gerektiği konusunda elimden geldiğince oraya da sistematik bir
bilgi koyacağım, dolayısıyla kaygılanmayın.
İLKİZ: Bana müsaade eder misiniz? Anladığım kadarıyla,
gazeteciler var, yazılı basın var, televizyon var ama "biz
radyocular da varız, bizden niye söz etmiyorsunuz? Sorunlarımız
var" diyorsunuz. Bu sözünüzü bu şekilde dile getirmekle
haklısınız ama ben kendi anlattığım konu bakımından sözünüzde
haksızsınız. Şimdi niye böyle söylediğimi de hemen aktarayım.
"Kişilik hakları ve medya" dediğim zaman başlık olarak
gazetecileri kapsar, televizyondaki haber yapımını kapsar,
radyoda -sizin deyiminizle radyoculuk- gazetecilik yapanı da
kapsar.
Eksik bıraktığım bir konu, 3984 sayılı kanun. Yani RTÜK
diyebildiğiniz kanun. Hani radyo ve televizyonların yayınları ve
usülleri hakkındaki kanunda siz varsınız. Şimdi ben bu kanunun
Türkiye'deki çok yanlış bir kanun olduğunu kabul ediyorum ve
mutlak sürette hemen değişmesini istiyorum. Ama siz radyocu
olduğunuza göre, şimdi biz bize konuştuğumuz zaman "kişilik
hakları ve medya" denince, siz radyo programlarınızda kişi ve
kuruluşları eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşürücü,
aşağılayıcı veya iftira niteliği taşıyan yayın yapmamalısınız,
herhalde bunda anlaşıyoruz. Yapmaması lazım. Aksi yargı kararıyla
kesinleşmedikçe, hiç kimseyi radyodaki yayınlarınızda, televizyon
yayınlarında, gazetelerde suçlu olarak ilan etmemeniz gerekir,
sanıyorum bunda da anlaşıyoruz. Yayınlarda adalete, tarafsızlığa
ve yasalara saygılı olmak gerekiyor. Bütün gazetecilerle bu
konuda hukuken anlaştığıma eminim. Kişi ve kuruluşların cevap ve
tekzip konusundaki haklarına saygı göstermek gerekir. Bir
yanlışlık yapıldıysa, radyodaki yayınlarımızda bize cevap ve
düzeltme gönderen kişi için biz açıklama yapmak konumundayız.
Yani onun da aynı araçtan yararlanmasına evet demek zorundayız
artı ona da o hakkı tanımak zorundayız.
Şimdi bu ilkelerde anlaştığımız zaman, demek ki kişilik hakları
ve medya ile ilgili özünde anlaşamadığımız bir taraf yok. Sizin
için geçerli olan kurallar tüm gazeteciler için geçerli.
Gazeteciler için geçerli olan kurallar radyo yayını yapan siz
bakımından da böyle olması gerekiyor. Bu 3984 Sayılı Kanun'un 4.
Maddesi'ndeki yayın ilkeleridir. Bu yayın ilkeleri teker teker 4.
Madde'de bu şekilde sayılır. Ama kanunda olduğu için uymak
gerekir demiyorum ama kanun böyle söylüyor, bunlara uymak
gerekiyor. Şimdi yetmiyor, Radyo-Televizyon Üst Kurulu 28 Mayıs
1995 olacak -eğer hafızam beni yanıltmıyorsa- aynı şekilde
uyulması gerekli olan yayın esaslarını da yayınladı. Şimdi yayın
esaslarında da yayın ilkelerini gösterdi, bu ilkeler aslında
temel olarak 4. Madde'de sayılanların tekrarı.
Başka bir şey daha yaptılar ve yaptıkları o başka bir şeyde
dediler ki, "Türkiye Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi'ne
taraftır". 1993'ten beri bu sözleşme yürürlüktedir. Şimdi Avrupa
Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi'ne baktığımız zaman orada
yazılı olan kurallar ne ise radyocular için de geçerli olan
kurallardır. Ama bu sözleşmede örneğin, gazeteciler için bu da
geçerlidir diye bir kural yoktur. Şimdi bana göre Avrupa Sınır
Ötesi Televizyon Sözleşmesi'nde yazılı olanlar Türkiye'de bulunan
her insan için geçerli olan kuraldır. Daha doğrusu başka türlü
söylemek gerekirse, buna kural olarak uymak gerekir.
Neden? Yani hani ben kendim kendi düşüncelerimi aktarırken, bunun
temel bir insan hakkı olduğunu söylemiştim ya Avrupa Sınır Ötesi
Televizyon Sözleşmesi herhalde sizinle de aynı konuda mutabıkım. O
konuda da bir anlaşmazlığın olmadığını düşünüyorum. Diyor ki,
"ifade ve haberleşme özgürlüğünü, İnsan Hakları ve Temel
Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşmenin 10. Maddesi'nde
belirtildiği gibi demokratik toplumun temel ilkelerinden birinin
ve toplumun ilerlemesi, kişinin gelişmesi için temel koşullardan
biri oluşturduğunu dikkate alarak, yayıncılık politikası için
vazgeçilmez bir temel oluşturan özgür bilgi düşünce akışı ve
yayıncıların bağımsızlığı ilkelerine bağlılıklarını teyid ederek
ve bilgi iletişim teknolojisindeki sürekli gelişmenin ülke
sınırlarına bakılmaksızın, ifade özgürlüğünün ve kaynağı ne
olursa olsun, bilgi ve düşünceleri ifade etmek, aramak, almak,
paylaşmak hakkını daha ileri götürülmesine hizmet etme gereğine
inanarak, sözleşme imzalanmıştır" deniyor.
Şimdi bu sözleşmenin 7. Maddesi'nde bir başlık var. Yayıncılığın
sorumluluğu başlığında düzenlenen sorumluluk ilkelerine
Türkiye'deki bütün gazeteciler uymalıdır. İster televizyonda
haber yapın, ister radyoda, isterseniz dergide yazı yazın.
Yayıncı sorumlusu olarak, program hizmetlerinin sonuç ve içerik
bakımından bütün unsurları insan onuruna ve temel insan haklarına
saygılı olacaktır, program hizmetleri özellikle edebe aykırı
olmayacak ve pornografi içermeyecek, şiddet eylemini
körüklemeyecek veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte
olmayacaktır. Gençlerin ve çocukların fiziksel, zihinsel ve
ahlaki gelişimini zedelemeyecek türden program hizmetleri
bunların seyredilebileceği zaman ve saatlerde yayınlacaktır.
Yayıncı, haberlerde gerçekler ve olayların doğru olarak
sunulmasını sağlayacak ve özgür kanaat oluşumunu teşvik
edecektir.
Sanmıyorum ki bunlar üzerinde "hayır ben bunların aksini
savunuyorum" diye bir tartışma olsun. Bana göre asıl önemli olan,
radyoda çalışan gazeteci ile gazetede çalışan gazeteci arasında
fark yoktur. Televizyonda haber yapan gazeteci bakımından da bir
fark yoktur. Türkiye'de yerel radyolarda görev yapanların üvey
evlat gibi görülmesi modasını terk etmek lazım. Onların var
olduğunu da kabul etmek lazım. Bu varlık bakımından da radyo
yayıncılığının ne kadar önemli olduğunu tüm ülkeye yaymak
gerekir. O nedenle ben sadece kişi olarak, yakınmanız açısından
kişilik hakları ve medya bölümünde eksik bıraktığım bir bölümü
haklı serzenişiniz nedeniyle ilginize sunuyorum. Saygılarımla.
SORU: Bunları az-çok biliyoruz, neticede bilmediğimiz zaman zaten
kapatılıyoruz. Yani Bunu RTÜK izliyor, malumunuz izliyor. Böyle
bir bilgimiz olmadığı zaman hemen ikinci gün gelip, en azından
birkaç gün kapatma cezasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Yani bir
eğitim seminerinden bahsedilince, biz özel birtakım bilgiler
alacağımızı, bir eğitim alacağımızı düşündük. Yoksa sadece kanuni
prosedürlerle kısıtlı kalacağını düşünmemiştik. Onu iletmek
istiyorum. Bunlar yapılması, uyulması gereken kurallar.
Haberlerde işte kişilik haklarına saldırılmayacak vs.
saldırdığınız zaman dediğim gibi zaten kanunla karşı karşıya
geliyorsunuz, o kendi inisiyatifinizde olan bir olay değil zaten.
İLKİZ: E o zaman bu bilgileri verdiğim için özür dilerim.
SORU: Rica ederim, yanlış anlaşıldığım için özür diliyorum
öyleyse.
GERÇEKER: Bir dakika şunu söylemek isterim. Aslında belki oradaki
eğitim sözcüğünün olmaması gerekir ya da eğitim sözcüğünün
okullarda anlaşıldığı biçimde eğitim bağlamında anlaşılmaması
gerekir. Çünkü burada kastedilen benim anladığım ve de bu yapıdan
gördüğüm kadarıyla sistematik bir bilgi aktarımı değil. Sadece
meslektaşlarımızın kendi çerçevelerinde edindikleri deneyimlerden
süzdükleri bazı noktaları aktarma biçiminde. Ben en azından öyle
yapıyorum. Çünkü eğitim anlamında, sismatik bilgi aktarımı
anlamında bunun içine girersek, iki günde bitmesi mümkün değil.
Belki orada eğitim olmamalı ya da bizim bildiğimiz eğitim
şeklinde anlaşılmamalı. O zaman sizin de serzenişiniz ortadan
kalkacak, sizin de beklentiniz o anlamda bir eğitim olmayacak.
Belki öyle bir yanlış anlama var.
KOLAYLI: Şimdi bir yanılgıya da düşülüyor, sorunlarımız dile
getirilmiyor gibi bir eğilim çıkıyor, zaman zaman dün de çıktı.
Biraz önce arkadaşımızın yaklaşımı da "bizim çok sorunlarımız
var" dedi. Şimdi bakın 25-26 Kasım 1996 tarihinde 1. Anadolu
Basın-Yayın Kurultayı yapıldı, 1.5-2 yıl önce ve çok geniş
şekilde sorunlar ele alındı. Anadolu Basını'nda Habercilik ve
Ulusal Basına katkıları konulu komisyon kuruldu, rapor
hazırlandı. Anadolu Basını'nda İletişim Teknolojisinin
Geliştirilmesi Komisyonu bir rapor sundu. Anadolu Basını ve
Çalışanların Sorunları Komisyonu bir rapor sundu. Yerel Radyo ve
Televizyonların Sorunları Komisyonu bir rapor sundu. Yani
sorunlar kurultayda tartışılır, orada tartışıldı. Burada sorun
değil, katılımcıların, konuşmacıların birikimlerini kendi bakış
açılarından sizlere yansıtmaları esas alındı. Olay bu, onun
dışında biz teknik açıdan, radyonun teknik bilgisi açısından
bakamayız meseleye. Teşekkür ederim.
Burhan ÖZBEY (Kocaeli): Öncelikle böyle bir seminere katılmış
olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Bu semineri düzenleyen Basın-
Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne ve Bursa Valiliği'ne,
tabii bu arada Bursa Gazeteciler Cemiyeti'ne teşekkür ediyorum.
Katkılarıyla zamanlarını burada ayırmak lütfunda bulunan
konuşmacılara da ayrıca teşekkür ediyorum. Teşrifleriyle de
burayı şereflendiren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Teşekkür faslından sonra, sitem faslını başlatıyoruz. Evet
arkadaşımız gibi, Kocaeli grubu bu seminerde fazlalıkla yer
alıyor, belki de bölgenin yakın olması nedeniyle, ben de aynı
duygularla bu seminere katılırken, fazla beklenti içindeyim ama
Sayın Başkan tabii biraz önce açıkladınız ama beklediğimiz ortamı
ideal boyutlarda bulamadık. Birincisi Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel Müdürlüğü'nün bazı bilmeden yaptığı teknik hatalar, önce
davet biçiminde hatalar oldu. Ben bir televizyon grubunun
yöneticisi olarak buraya gelirken, doğal olarak bir kamerayla
gelmem gerekliydi. Öncelikle iki kişi olarak davet edildik, sonra
gelen emre göre bir kişinin gelmesi istendi, bu garip bir şeydi.
Bir televizyoncu buraya geliyorsa, mutlaka kamerasıyla gelecekti.
Geldiğimizde arkadaşımız şu anda davetsiz misafir olarak benim
çekimimi yapıyor. Aynı zamanda yol parasının karşılanmasında da
sıkıntı benzerdi. Oysa bütün giderlerin karşılanacağı
bildirilmişti duyuruda.
Bunlar küçük ayrıntılar ama yaklaşımlarda insanı inciten
noktalar. İkincisi, gördüm ki, bu da arkadaşlarım açısından bir
sitemi gerektiyor, televizyon grubu olarak gelenlerin kamera ile
geleceğini düşünmüş, beklemiştim. Sanıyorum Kocaeli Tv'nin
dışında hiçbir ilden gelen kameraman yok, bana öyle geldi. Şu
konuşmalar Kocaeli TV'de tam boyutuyla yayınlanacak. Değerli
konuşmacıların anlatımları yayınlanacak. Bunun bir eğitim
semineri olduğunu düşünerek ve tartışmaya da açacağız. Bu
noksanlıklardan biriydi. Davetlilerde Cemiyet Başkanları'nın
olmaması ikinci eksiklikti. Böyle bir seminerde mutlaka illerin
Cemiyet Başkanlarının veya Basın Birliği'ni Başkanlık olarak
yürüten arkadaşların bulunması şarttı. Devam ediyorum dördüncüsü
konuşmacı olarak katılma lütfunda bulunan bazı değerli
şahsiyetlerin, adet yerini bulsun tarzıyla, 37 dakika, 42 dakika
gibi vakitleri olduğunu söyleyerek, rüzgar gibi gelip geçmeleri.
Böyle yapılacağına konuşmalarını kasete aktarıp bize
gönderebilirlerdi. Oysa bu eğitimin amacı karşılıklı tartışmak,
hatta bu seminer bittikten sonra akşamleyin lobide, yemek
salonunda sohbet etmek. Ben akşamleyin arkadaşlarımla
tanışacağımı zannettim. Bir U masada açık oturum yapacağımızı
sandım, birbirimizi anlatacağımızı, dertleşeceğimizi, kart
alışverişinde bulunacağımızı ama tesadüfen 1-2 arkadaşı
tanımaktan öte kimseyi tanıyamadım, bu eksiklikti.
Tüm bunların yanında çok uzun anlatıma girmeden, kısaca iki
isteğimi belirtmek istiyorum. Sarı Basın Kartı alınması konusunda
Sayın Orhan Bey'den rica edeceğim, bir tereddüt var,
televizyoncuların veya 212'ye tabi olmayanların Sarı Basın Kartı
almaları hep değişik şekillerde tanımlanıyor. Kimi alınabilir
deniyor, kimi alınamaz deniyor, çeşitli yorumlar var, açıklık
getirmesi için rica ediyorum. Yine dileklerimden biri de Avrupa
yani dış ülke basınlarında bizde olan noksanlıkların nasıl olduğu
veya nasıl onların ideal boyutta olduğunun örneklerle somut
biçimde anlatılmamış olması benim gördüğüm eksiklikti. Avrupa'ya,
dış ülkeye gitme şansını elde edememiş kimseler için bu bir
eksiklikti ve bunun dışında tüm bu eksiklere rağmen öğleden sonra
şu salonu bomboş hale getiren ve acele burayı terkedip giden
arkadaşlarımın da her halükarda haklı olmadıklarını söylemek
istiyorum. IV. Yerel Medya Semineri'ne bir hatırlatma, bir yarar
sağlaması amacıyla tüm iyi niyetimle bu duygularımı aktarıyorum,
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün de bundan sonraki
seminerde bu sitemlerimizi dikkate alabileceğini düşünüyorum. Tüm
burada bulunanlara teşekkür ediyorum.
GERÇEKER: Efendim biz teşekkür ederiz. Sayın Erinç'ten
istediğiniz soruya cevaba geçmeden önce şunu söylemek isterim.
Belki Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, temsilcilikleri
aracılığıyla o dediğiniz karşılaştırmaları Basın-Yayın
sistemlerini içeren bir ufak kitapçığı hazırlar, onu burada
tartışamayız çünkü, büyük farklılıklar var. Toplumların
kendilerinden kaynaklanan farklılıklar var, onları burada
uygulamak mümkün değil. Bunlar hukuk sistemleri, bunlar doğrudan
doğruya işletim sistemleri, bunlar doğrudan doğruya kişilerin
topluma yansıyan anlayışlarından kaynaklanan farklılıklar. Bir
Türk ile bir İtalyan'ı, bir Fransız'ı, İngiliz'i, Amerika'lıyı
birleştirmemiz mümkün değil ama ola ki farklılıkları ortaya
çıkar, ufak bir kitapçığı Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü hazırlar ve bir dahaki sefere bakarsınız, bir veya iki
seminer sonra bunu da dağıtmak imkanına ulaşırız, siz de müracaat
edersiniz ve herhalde size de gönderirler.
ERİNÇ: Teşekkür ederim. Tabii şimdi Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel Müdürlüğü yetkilileri varken açıklamada bulunmam doğru olur
mu? Ben eski bir Basın Kartı Komisyonu Üyesiyim. Eski dememin
nedeni de şu; Basın Kartı Komisyonu Üyeliği toplantının
başlamasıyla kazanılıyor, zaptın imzalamasıyla sona eriyor. Yani
onun dışında bir sıfatı yok. Sıfatımız yok ama oradaki
uygulamalardan ve yönetmelikten edindiğimiz izlenim konusunda
bilgi sunayım. Önce Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü'nün, Karşılaştırmalı Basın-Yayın Mevzuatı diye bir
kitapçık yayınlamış olduğunu, Basın Kanunu değişikliği sırasında
çeşitli ülkelerdeki yasaların özetini veren, bizdeki özeti veren
ve nelerin değişeceğini gözönüne alan bir kitapçık hazırladığını
biliyordum ama yanıma almadım. Belki ellerinde kalmışsa, sanırım
göndereceklerdir. Tabii biraz da şöyle bakmak lazım, kendi
açımızdan ülkemizde basın özgürlüğünün olmadığını söylüyorum. Ama
karşılaştırmalı yasalara bakarsak, belirli konularda Avrupa'da
olsun, Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinde olsun bizden daha sıkı ve
sınırlayıcı maddeler olduğunu da biliyoruz. Bu kitapçık sanıyorum
ki o konuda gerekli özet bilgileri aktaracaktır.
Basın Kartı konusuna gelince, yanlış hatırlamıyorsam, 9 Ağustos
1998 tarihinde yeni yönetmelik yayınlandı ve 10 yıla yakın bir
çalışma ile hazırlanan taslaktan yola çıkılarak hazırlandı. Orada
bizim basın kuruluşları olarak hafif farklı değerlendirmemiz var.
Basın-Yayın diyor ki "biz meslek örgütlerinin hazırladığı taslağı
esas alarak yaptık" biz de diyoruz ki "yok bazı yerleri bizim
önerdiğimizin dışında olmuş". Bu bir tatlı çekişme olarak
aramızda sürüyor.
Radyo ve televizyonların Basın Kartı alabilmeleri için
yönetmeliğe bir madde kondu. Bu madde daha önce yoktu, daha önce
olmadığı için özel radyo ve televizyonlardan sermayeleri çok
olanlar veya işverenlerinin mali durumu iyi olanlar kendilerine -
Basın Kartları Yönetmeliğinde- tanımlanan bir ajans kurarak, bu
ister haber ajansı olsun, isterse televizyonlara haber program
üreten ajanslar olsun, onlara veriliyordu. Onlar aracılığıyla
kendi çalıştırdıkları gazetecilere Sarı Basın Kartı alma olağını
sağlıyorlardı. Şimdi yürürlükte bir madde var, ancak orada da
tabii şöyle bir sıkışıklık var. Yani kötü bir anlamda söylemek
istemiyorum ama şu anda Türkiye'de Radyo ve Televizyonların
yayınları halen yasadışı. En azından frekans tahsisleri ve yayın
belgeleri yok. O nedenle nasıl daha önce özel radyo ve
televizyonlarla ilgili Basın Kartları Yönetmeliği'nde hüküm
olmadığı için uygulanamıyorsa, bu kez de hüküm olmasına rağmen,
Radyo-Televizyon Üst Kurulu'nun frekans dağıtıp, yayın izni
vermesi konusunu ağırdan alması nedeniyle radyo ve
televizyonların haber birimlerinde, yani 212 Sayılı Yasa'ya tabi
olarak çalışan meslektaşlarımızın doğrudan radyo veya
televizyonları adına Basın Kartı alma hakları henüz doğmuş
durumda değil. Bunun için Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun
kendisine verilen görevi yerine getirmesi radyo ve
televizyonların yasal çerçeve içinde yayına geçmesini beklemek
gerekiyor.
Yani yine ajanslar aracılığıyla Basın Kartı alma olasılığı var
tabii. O da öncelikle ücretli olarak 212 Sayılı Yasa'ya göre
çalışma koşulunu öngörüyor, sürekli sözleşmeyle çalışma koşulunu
öngörüyor. Basın Kartı için başvurduktan sonra lise mezunları
için 30 ay, üniversite mezunları için 24, üniversite mezunu olup
da, doktora yapmış olanlarla, İletişim Fakültesi mezunları için
de 18 ay bekleme süresi öngörülüyor. Yani 212 Sayılı Yasa'ya göre
dediğimizin bir başka yönü. Sosyal Sigortalarda 2098 Sayılı
Yasa'ya göre dediğim zaman, yasa gazetecilere her çalıştıkları
360 gün için prim sayısı olarak belirtmek gerekirse, 90 gün ek
süre veriyor. Yani 20 yıl kesintisiz çalışarak, 7200 gün prim
ödeyen bir gazetecinin bu yasa nedeniyle çalışması, 25 yılmış
gibi sayılıyor ve emekli olma hakkı kazanıyor. Başka bir işten
emekli olarak gazetecilik yapanlar için de sosyal güvenlik destek
primi dediğimiz toplamı yüzde 24 olan, yüzde 6'sını çalışan,
yüzde 18'ini işverenin ödediği bir prim sistemiyle çalışmak ve
bunu belgelemek zorunluluğu var. Tabii bundan sonra Basın Kartı
Komisyonu'nun, Basın Kartları Yönetmeliği'nde yazılı nitelikler
açısından yaptığı bir denetleme de sözkonusu. Onu böylece
özetlemiş oldum.
Murat KÖSEOĞLU (Kastamonu): Efendim soruyu sorabilmem için önceden
1-2 noktaya değinmem gerekiyor, o nedenle bağışlanmamı diliyorum.
Otuz yıllık bir gazetecilik geçmişim var üstelik aynı yayın
kuruluşunda. Diğer konuşmacı arkadaşım gibi önce Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne, Bursa Valiliği'ne, Gazeteciler
Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı'ya ve iki gündür bizleri
aydınlatmaya çalışan sizlere sonsuz teşekkür ediyoruz.
Saygılarımı bütün arkadaşlarım adına arzediyorum.
Aynı zamanda 1908'de kurulan Türk Basın Birliği'nin 18 yıldır
Kastamonu Şube Başkanlığını yapıyorum. 30 yıl içinde 20'ye
yaklaşan ödülümün 3 tanesi Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü'ne aittir. Basın-Yayın Ağustos ayında yayınlanan Sarı
Basın Kartları Yönetmeliği'nde, "kamu yararına çalışan
derneklerin başkanlarına, yardımcılarına ve genel sekreterlerine
Sarı Basın Kartı verilir" der. Oysa bunca yıl basının içinde yer
almış, toplumsal faaliyetlerde bulunan bir kişi olarak oradaki
bir kelime noksanlığı yüzünden kart sahibi olamasın mı? Sayın
Daire Başkanımın hemen tepesinde bu konuya ileride veya ek bir
maddeyle bize böyle bir katkıda bulunmalarını rica ediyorum.
Vaktinizi aldığım için özür diliyorum, Saygılarımı sunuyorum,
Teşekkür ediyorum Efendim.
İLKİZ: Otuz yıldır çalışıyorum diyorsunuz ve kart alamıyorsunuz,
niye acaba? Siz geçiminizi gazete ile mi sağlıyorsunuz
anlayamadım?
KÖSEOĞLU: Efendim sigortalı olamadığımız için diyorum. Bu durumda
olan bir sürü taşrada arkadaşımız var. Çünkü gazetenin kişiyi
sigortalı yapıp, çalıştıracak, ona para verecek, primi ödeyecek
durumu yok. Basın Birliği'nin Şube Başkanı olarak, 18 yıldır bu
görevi yapan Başkanı olarak almam gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye Şeker Sanayii Anonim Şirketi'nden emekliyim.
İLKİZ: Yani bir örnek verdiniz, tabii bu Daire Başkanının yanında
bunları söylediğinize göre Hasbi Bey de bunları not aldığına
göre, ben bir gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürüyüm. Biraz önce
tarif ettiğiniz gibi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü değil. Gerçekten
kanunun bana yüklediği gazeteyi yöneten, büyüklerimin bana
yüklediği görev çerçevesinde iş yapıyorum. Anadolu'da böyle bir
sorun var, o sorunu da biliyorum, bunu da tartışmıyorum ama temel
kod, temel ilke, gazeteci, örneğin tanım bakımından da, yaptığı
iş gazetecilik olan, karşılığında da izlediği alan olarak
tanımlanan bir meslek kolu.
Şimdi bu meslek kolundaki Sarı Basın Kartı verilmesi kavramı
yıllardan beri tartışmalı. Siz, kamu yararına çalışan başka bir
kuruluşun şube başkanı olarak, basınla ilgili olan herhangi bir
kuruluşun şube başkanı olduğunuz için "yönetmeliğe bunun da
eklenmesi gerekir" talebini öne sürüyorsunuz. Şeker
fabrikalarından emeklisiniz, temel göreviniz gazetecilik değil,
bunu yapmıyorsunuz, kamu yararına işler yapıyorsunuz. Veya
ağırlıklı olarak gazetecilik yapıyorsunuz ve karşılığında da Sarı
Basın Kartı istiyorsunuz, ben böyle anladım, yanılıyor muyum?
gibi(!). Yani başka türlü ifade etmek gerekirse, ben de sizin
gibi, ama, benim konumum, avukat olarak çalışıyorum. Şimdi ben
avukat olarak bir vergi dairesine kayıtlıyım, serbest meslek
erbabıyım. Duruşmalara giriyorum, avukat olarak girdiğim
duruşmalardan ücret almam gerekiyorsa ücret alıyorum. İkinci bir
işim daha var, o iş ise bir gazetenin sorumlu müdürlüğü. Şimdi,
yönetmeliğe göre, başka bir yerden bana ücret ödeniyorsa, ben,
oradan ücret alıyorsam, serbest meslek sahibi isem, bana Sarı
Basın Kartı verilmez.
Ama, Sarı Basın Kartları Yönetmeliği'ne göre, "Sarı Basın Kartı
verilir sorumlu yazı işlerine müdürüne" der. Ama konumum,
Anadolu'daki gibi olduğundan dolayı ben Sarı Basın Kartı alamam.
Bana hukukçu olarak sorsalar, ben yönetmeliğe verilmez diye
yazarım. Bakın doğrudur, benim fikrim tartışılır. Kamu yararına
bu işleri yaptığınız için Sarı Basın Kartı'nı istiyorsanız, o
zaman bu konuda başka bir mücadeleyi daha vermeniz lazım. Nedir?
Bakanlıkların, Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü'ne Sarı
Basın Kartı verilir, verilmez, verilmemesi lazım. Genelkurmay'da
görev yapan Basın ve Halkla İlişkiler'deki Kurmay Albaya verilir,
verilmez, verilmemesi lazım. Gazeteciler, kendi kodları
bakımından, Basın Kanunu'nda yazılı olduğu gibi yüz kızartıcı bir
suç nedeniyle, örneğin mahkum olurlarsa, Sarı Basın Kartı varsa
geri alınır, eğer böyle bir suçu varsa da verilmez.
Hemen başka bir örnek, siz, kamu yararına çalışan bir kurumda
veya yerde bu görevleri yaptığınız için, duygu ve görüşlerinizle
Sarı Basın Kartı almaya hak kazandığınız düşüncesindesiniz,
buradaki varlığınız bile zaten onu kanıtlıyor. Herhangi bir kişi
diyor ki "ben, yedi ayrı şirketin sahibiyim, ayrıca da (x)
gazetesinin sahibiyim, ayrıca da o gazetenin başında sorumlu yazı
işleri müdürüyüm, bana Sarı Basın Kartı verilmesi lazım". Ayrıca,
"Belediye de Basın ve Halkla İlişkiler'de müşavirlik yapıyorum ve
onlara da danışmanlık yapıyorum, halkla ilişkilerinin başındayım,
ben Sarı Basın Kartı'nı nasıl alamam?" diyor. Bana başka türlü
söylüyor, "ben Sarı Basın Kartı istemiyorum" diyor zaten.
Onun için, bazı kavramlar bakımından ve Sarı Basın Kartı
verilmesi konusundaki yönetmelik bakımından, temel kod bana göre
gazetecidir. 212 Sayılı Kanun'a bağlıdır, sözleşmesi olması
gerekir. Karşılığında gazetecilik işini ifa ettiği için ücret
almaktadır ve geçimi sadece buradan olmalıdır şeklinde
gerçekleşmelidir. Bu, benim görüşümdür. Yönetmelik, bu an, bu
görüşün çerçevesinde düzenlenmiş olan bir yönetmelik değildir. O
nedenle, örneğin bakanlıklarda bulunan basın ve halkla
ilişkilerden sorumlu kişilere Sarı Basın Kartı verilmesi bir
anlamda nasıl bir yanlışsa, bazı konularda açılan bu kapıdaki
yanlışlıklar bakımından ben, size basın kartı verilmesinden bu
anlamda yana değilim. Ama yönetmelik, bu şekilde düzenlenir,
örneğin bu anlamda kamu kuruluşlarından, kamu yararına işler
yapan, gazeteciliğe yakın olan kişilere de verilmesi gerekir
deniyorsa o zaman verilebilir. Örneğin, başkanlarına verilir
deniyorsa, o zaman şube başkanları eksik demektir, eksik kalmış
demektir. Ama, izin verirseniz, bu ülkede bu kadar iyi işler
yapmış olan insanlara, insan olarak size şunu da söyleyim, böyle
bir yolu açarsanız, o zaman herkes bir yerlerde şube başkanı
olmaya başlar. Herkes bir yerlerde kamu yararına dernek falan
kurmaya başlar. Denetimi, bakın, ben sorun hepimizi
ilgilendirdiği için, yani siz çözeceksiniz demiyorum, böyle
olduğu için sizin başınıza da bunlar gelir anlamında
söylemiyorum, bir sorundur.
Şimdi bu sorunu çözmek için, sizin karşınızdaki muhatap Basın-
Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü ise, bana göre tartışarak
çözmek gerekir. Sorunları, dile getirerek ortak bir nokta bulmak
gerekir. Bu ortak noktayı bulabilmek için, genel sorunlarla, özel
sorunları müşterek ve o müştereklik içerisinde o soruna çözüm
getirici biçimde bulmak gerekir. Belki, yönetmelik için ayrı bir
tartışma açılması, ayrı bir eğitim semineri yapılmasının da bana
göre yararı vardır, anladığım kadarıyla vakti gelmiş, ben böyle
düşünüyorum.
SORU: Radyoların şu andaki en önemli sorunlarından bir tanesi dil
konusu. Sarı basın kartlarıyla ilgili yeterince bilgi verildi
sanıyorum. Radyolar olarak üç sorunumuz var, birincisinin dil
olduğunu söylemiştim. İkincisi RTÜK yönetmeliğinde bir madde
vardır, "Planlamayı kurul yapar" diye. Örneğin zorluklar veya
işin gereği İzmir'e taşınsanız buna izin alamazsınız. Başvurdum
anonim şirket olduğum için izin verilmedi. Bugün 1.400'e yakın
radyo var ama hiçbirisinde doğru düzgün sunuş yapan spiker
bulamazsınız, Türkçeyi doğru dürüst kullanan.
ERİNÇ: Türkçe'nin radyo ve televizyonlarda kullanılması
konusunda, TRT Genel Müdürlüğü iki gün süren bir toplantı
düzenledi ve geçici bir danışma kurulu oluşturuldu. Ben de o
çalışmalara katıldım ve o danışma kurulu toplantısında, kullanım
yanlışlıkları, ifade yanlışlıkları üzerinde de duruldu. TRT Genel
Müdürlüğü, bu geçici danışma kurulunun zabıtlarını kitap olarak
yayınlayacak. TRT'nin de amacı, özel radyo ve televizyonlara bir
katkıda bulunmak, orada sayın genel müdürün açıkladığı şekilde,
yani TRT Genel Müdürlüğü'ne başvurulduğu takdirde, sanıyorum ki
bastırılacak kitap, özel radyo ve televizyonlara da
gönderilecektir, ben bunu size iletmiş olayım, isterseniz TRT
Genel Müdürlüğü'ne yazıp, kitaptan isteyebilirsiniz.
GERÇEKER: Benim ekleyeceğim bir konu daha var, sayın Erinç'in
Türkçe konusundaki bu girişiminden ben de yeni haberdar oldum çok
iyi bir şey, yalnız öyle anlıyorum ki burada yaptığınız
konuşmalardan, TRT'nin bazı yayınları var, yaptığı çalışmalar
var, bunlar TRT'nin kütüphanesindedir. Teknik yayınlardır
tamamen, yani teknik, mekanik anlamında teknik, elektronik
anlamda değil. Benim sabah radyo konusunda verdiğimi, televizyon
için düşünün, film yapımı için düşünün, seslendirme için düşünün,
stüdyoların donanımına kadar herşey var, her konu da vardır.
Bunlardan yararlanmak, özellikle Gazeteciler Cemiyetleri
aracılığıyla mümkün olabilir, artı eğitim seminerlerini
düzenlemek de, emin değilim ama olayı uyandırmak lazım,
Türkiye'de hep böyle oluyor.
Her konuda, yayıncılığın her alanında, her konusunda eğitim
seminerleri düzenlemek de, TRT tarafından mümkün olsa gerektir.
Bizim Eğitim Dairemiz var. Elbette bir ücret karşılığıdır ama
nihayeti mesleğin bir tarafında, kazanın kulplarından tutan
kişiler ve kuruluşlar olarak, elbetteki suhuletle davranılacaktır
diye düşünürüm ve de herhalde bu gibi ihtiyaçları bölgelerinde
duyan, bir iki tane değil, bütün gazeteciler cemiyetleri, basın
kuruluşları, TRT ile işbirliği halinde bölgesel, gerçek anlamda
eğitim, yani öğretim imkanını sağlayabilirler ama dediğim gibi,
birisinin ihtiyaç belirtip, bunu herhalde TRT'ye iletmesi
gerekiyor.
İLKİZ: Ben bir cümle kuracağım uzun olacak, aralarda hep virgül
var. Şimdi Sayın Erinç anlattı gerçekten, 12.4.1991 tarihinde
kabul edilen, kamuoyunda RTÜK diye bilinen Özel Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları ile ilgili olan Kanun'un
geçici 5. Maddesi'ne göre üst kurulun oluşumunu takip eden en geç
dört ay içinde, öncelikle ihtiyaç duyulan, kanal ve frenkans
bantlarının planlamasını yaptırma görevi, Radyo Televizyon Üst
Kurulu'na verildiği için ve Kurul, 12.5.1994 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Mecilisi tarafından seçilerek, ilk oluşumu
bakımından göreve başlamış olmasına rağmen, yasanın yayınlandığı
tarihten bugüne kadar geçen dört yıl içerisinde, frekans
planlamasını yapamadığı için, sizin sorunuza da yanıt
verilememiştir.
Kemal ÇOLAK (Bursa): Bir akademisyen olarak yerel basınla ilgili
uygulanmakta olan denetim sistemleri, iletişim alanındaki denetim
sistemleri hakkında bilgi almak istiyorum.
ERİNÇ: Radyo-televizyoncu arkadaşlarım şikayetlerini, dertlerini
anlattılar ama ben, yazılı ileşitim aracında çalışan bir gazeteci
olarak onları kıskandığımı belirtmek zorundayım. Bizde yaşı
18'den küçük birinin resmini yayınlarsanız, adını yazarsanız
savcı, dava açar. Ama, Özel Radyo ve Televizyonlar Yasası'nda
böyle bir ceza olmadığı için, onlar, bunu rahatlıkla
yayınlayabilirler. Bir trafik kazasında ölen dört yaşındaki
çocuğun adını koyarsanız, mağdurun 18 yaşından küçük mağdurun
adını açıkladığınız diye yine cezaya uğrarsınız, ama,
televizyonlar bunun görüntüsünü istedikleri sürece, yani
ratinglerine uygun düşüyorsa belki yarım saat gösterebilirler.
Yani demiyorum ki, onlar da cezalandırılsın ama, Türkiye'deki
sosyal gereksinimler, böyle bir yayını hoşgörüyor ise, yazılı
iletişim araçları için de hoşgörülü hale gelsin diye bu
vurgulamayı yapıyorum, yani intihar olayları da bunun içindedir.
Çok sayıda ayrıcalığı vardır radyo ve televizyonların, o nedenle
bu ayrıcalığı kullandıkları için doğrusu kıskandığımı vurgulamak
istedim, teşekkür ederim.
GERÇEKER: Sayın Erinç'e yüzde yüz katılıyorum, bir zamanlar
gazetelerde o gözlerin üzerine ya da başka yerlere çekilen ufak,
siyah bantlar vardı, onlar da yok oldu. Televizyondaki karşılığı,
arkasındaki yüzün seçilebildiği kareler biliyorsunuz, sadece yüzü
kapatmak filan da yok, adlar veriliyor zaten işte oraya bir
dostlar alışverişte görsün diye kareler, bozulmuş bir görüntü
getiriliyor ve olup bitiyor.
Şimdi bütün bu konuşulanlardan genel bir şeye varmak gerekirse,
çok dikkat ediyorum, hepimiz, basın, gazeteci demeyelim, gazeteci
dendiği zaman geleneksel olarak yazılı basın anlaşılıyor ama
hepimiz, basında çalışan emekçileriz. İşvereniz, emekçileriz, hem
işveren, hem emekçiyiz, belirli şartlarda. Önemli olan, bu
ülkenin yasalarında birliğin sağlanması, uygulamalarda birliğin
sağlanması. Sayın Erinç'in de zaten kısaca değinmesi oraya
geliyor. Yani, önce şurada var, bakınız, haklar bildirgesini onun
için dağıttım. Bunun muhakkak üzerinde düşünecek ve birgün bu
konuda bir şeyler yapmak isteyeceksiniz. Önce tanımlarımız belli
olacak. Çünkü artık burada medya yazıyor, ne radyo var, ne
televizyon var, ne gazete var. Gazetecilik lafı da yok, medya.
Medya, maalesef kendi kurallarını getirdi ve Türkiye, medyaya çok
hazırlıksız yakalandı. Video teybe de, video, okuyucu cihazlara
da hazırlıksız yakalanmıştı. Bir sürü porno kasetle birlikte
girdi, o zamanki TRT Genel Müdürü'nü hatırlarım büyük sıkıntı
çekiyordu. Şimdi aynı şekilde buna da hazırlıksız yakalandık.
Daha tahsis belgesi yok, frekans tahsisi yapılmamış, yayın
belgesi yok, kimin, nerede, ne yaptığı belli değil, askerler
şikayet ediyor uçaklarımız düşme tehlikesiyle karşı karşıya,
sivil havacılık şikayet ediyor, hiçbir şey yapıldığı yok. Yazılı
basındaki basın mensubuna bir kural uygulanıyor, televizyona
başka, radyoya başka, dergidekine başka, herkese başka, böyle
saçma şey olmaz.
Öncelikle, Türkiye'de acele ile çıkarılan yasalar değil, belki
yıllar alan ama herkesi içine alabilecek, ikili standartlar
oluşturan yasalara ihtiyaç var, şimdi onu bekliyoruz, işte bunlar
da kaydedildi, birileri herhalde alıp, okuyacaktır, buyurun
efendim, kusura bakmayın beklettim.
Doğan GÖNÜLLÜ (Karadeniz Ereğli): Öncelikle, sizlere gerçekten
teşekkür etmek istiyorum, biraz önce bir arkadaşım hayal
kırıklığına uğradığını söyledi, ben de hayal kırıklığına uğradım
ama olumlu yönde. Kendi adıma ve yayın grubum adına söyleyim,
fazlasını buldum. Bu seminerin devamını diliyoruz, fazlasıyla
baskın olarak devam etmesini diliyorum. Ayrıca eğitim konusunda
bir şey söylemek istiyorum, Semra hanım belki yanıtlayabilir,
üniversitelerimizden bu konuda faydalanamaz mıyız acaba? İşyeri
sahiplerinden tutun da, spiker arkadaşlarımızın da
katılabilecekleri çalışmalar. Biraz önce bir beyefendi
"paralarımız verilmedi" diye şikayet etti, ama biz bütün
giderleri karşılamaya hazırız, yeter ki böyle bir çalışma
verilsin. Basın hizmetkarları olarak, hiç olmazsa hizmet
standartlarını tutturmak açısından, böyle bir eğitim çalışması
acaba yapılamaz mı? Tabii ki, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü, ya da Gazeteciler Cemiyeti ve üniversitelerin birlikte
hareketleriyle belli bir yaklaşım yapılamaz mı? diye öneriyorum.
Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum, bizlerin kan damarları
olan reklam konusu eksik kalmadı mı? Acaba herhangi bir şekilde
burada bir reklamcı da temsil edilemez miydi, fikirlerini alamaz
mıydık? Bizlerin gelirleri sadece reklamlarla oluyor, bu konuda
fikirlerimi dile getirmek istedim, teşekkür ederim.
GERÇEKER: Efendim, hanımefendi cevap vermeden önce, bir şey hep
dikkatimi çekiyor, lütfen çok fazla Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel Müdürlüğü'nü karıştırmayın. Devlet karıştığı zaman, işler
çok uzun zaman alıyor. Burada en sağlamı, ilgili meslek kuruluşu,
Gazeteciler Cemiyeti yani ve üniversitelerin ilgili bölümleri ve
sizler arasındaki işbirliğidir. Amerika Birleşik Devletleri'nde
devlet, hiç karışmaz bu işlere, eyaletler de karışmaz, ama
dünyada üniversitelerle ilgili sektörler arasındaki işbirliğinin
en sıkı olduğu yer orasıdır. Araştırma, geliştirmeyi üniversite
yapar, eğitimi üniversite yapar, özel projeleri geliştirir, sunar
ve sanayii de ona göre, sektör de ona göre gelişir. Dolayısıyla
bırakın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, orada kendi
yaptığı işlerle uğraşsın, biz, işin meslek yanına dönelim. Çünkü
gerçekten devlet girdiği zaman, yasaydı, yönetmelikti, esaslardı,
kanunlardı dediniz mi iş bitti.
Bakın, şu anda 2954 sayılı TRT Yasası'nın belirli maddeleri,
Anayasa'ya aykırıdır. Herhangi bir yerde dava açıldığı takdirde,
uyum yasaları çıkarılmadığı için aykırıdır, ama şu anda
yürürlükte. 2954 sayılı Yasa ile 3984 sayılı Yasa'nın belirli
kuralları çelişmektedir. Anayasa ile de çelişmektedir. Anayasa
yürürlükte, bir yasa yürürlükte, bir yasa daha yürürlükte, kim
değiştirecek bunu? RTÜK'ün uygulamaları belli bir şekilde
yürüyor, görüyorsunuz hepsini, dolayısıyla en iyisi işi meslek
boyutunda çözmek, ama son derecede haklı bir konuya değindiniz.
Efendim, özür dilerim, zamanınızı aldım, isterseniz, buyurun
cevap verin.
ATILGAN: Ben bu soruya cevap vermek istiyorum tarafı olduğum
için. Sanıyorum bizden böyle bir talepte bulunulduğunda üniversite
olarak, fakülte olarak her türlü yardımı yapmaya hazırız. Bunu
aynı zamanda fakülte yönetiminde bulunan bir kişi olarak ifade
ediyorum. Bu çalışmaların önemli sonuçlar bırakacağına
inanıyorum.
Eyüp BEKTAŞ (Ereğli): Genel anlamda, yerel basın ve yaygın
basındaki bazı yozlaşmaları konusunda çok sayıda örnek dinledik.
Dün Sayın Bilgin Korkmaz Yiğit örneğini anlattı, ama ben bugün
şuna gelmek istiyorum. Korkmaz Yiğit olayı, son dönemde canlı bir
olay. Ama, yerel basında Korkmaz Yiğit gibi aynı şekilde değişik,
kirli boyutlarda ilişkileri olan insanlar, yerel basını ele
geçirmeye yöneldi. Yerel basın, en uçtaki birim olarak, özellikle
toplumsal barışta, çok çok önemli görevler üstlendi. Yani bugün,
Sivas olaylarına baktığınız zaman, 37 tane kişinin yakılma
olayında iki tane yerel basın, olayı bu hale getirdi. Toplumsal
barışı korumak yerel basının bana göre en önemli görevi. Bu arada
çalışanların hakları nasıl korunacak?
GERÇEKER: Sayın İlkiz, cümleye girmeden önce bakın ben size
birşey söyleyim. Burada sorulan sorulara sizin cevap vermeniz
bence mümkün değil, cevap verseniz bile zaten hava civa olacak,
havaya konuşmuş olacaksınız. Çünkü, bu o kadar, herhalde benimle
anlaşıyorsunuz, yani o kadar garip bir konu ki, bu konu, ancak ya
kendiniz koruyacaksınız kendinizi, o temizliği buranın sağlaması
mümkün değil. Ne o cevap verebilir, hiç kimse cevap veremez.
Bambaşka birşey. Tartışılıyor zaten, tartışılıyor. Doğru mu,
yanlış mı dediğim?
İLKİZ: Hayır ben gerçekten hem Eyüp beyin söylediğini, hem de
sizin özellikle altını çizdiğiniz konuya katılıyorum, yerel
basın, demokrasinin kılcal damarlarıdır, can damarlarıdır. Sorun,
Türkiye'nin demokratik toplum düzeni sorunu. Yerel basın dediğimiz
gazetecilerin çalışmasıyla tüm ülkede yaygın hale gelmelidir, o
zaman ulusal basını da etkiler. Ama, verdiği başlıklar
bakımından, başlı başına üzerinde karşılıklı konuşulup,
tartışılacak konulardır. Başlıklar da çoktur. Yani özellikle
üzerinde durduğu bir konu var, yani yerel basında bunun örnekleri
yok mu? Yani, yerel basında, örneğin gazete sahipleri, radyo ve
televizyon sahipleri, ulusal basındaki bazı patronlar gibi
davranmıyor mu, gazetelerini, radyolarını, televizyonlarını,
örneğin, bağışlayın beni kendi çıkarları için kullanmıyorlar mı,
evet kullanıyorlar.
Benim kişisel fikrim. Hatta, yani uzamasın diye, işte Mustafa bey
de acele ediyor, küçücük bir hikaye, burası dağbaşı olduğu için,
güney sahillerinden bir kasabadan hikaye vereyim. Yerel gazeteler
var ikiyüz, üçyüz tirajlı, bilemediniz beşyüz tirajlı. Bu
gazetelerden, sahiplerinden bir tanesinin akrabalarından birinin
de bir mahkemede davası var, basit bir dava. Şimdi o davacı,
tesadüfen davalı olduğu kişi ise, aynı ilçede yayın yapan başka
bir gazete sahibinin kardeşi. Şimdi bunların, gazete ile, gazete
yayını ile hiç ilgisi yok. Davanın kötüye gittiğini anlayan bir
gazete sahibi, öteki gazete sahibinin canına okumak için, birgün
gazetesinde bir başlık atıyor. X kişi için, yani diğer gazetenin
sahibi için, bağışlayın, başlık şu; "Sen bir homoseksüelsin".
Şimdi ikinci gün o gazete yanıt veriyor, bağışlayın; "Asıl
homoseksüel sensin". Üçüncü gün, şimdi bu yayınlanınca, o gazete
sahibi, altında kalmayacak ya, "Erkeksen, hangi hastanede
istiyorsan, tedavi ve rapor alabiliriz, var mısın?". Dördüncü gün
başka bir yanıt geliyor, "Erkeksen limana gel, yanına da
istediğini al". "Sen erkeksen meydana gel"... Böyle sürüp gidiyor.
O ilçenin duayeni olan gazeteci de, "ya bu ayıp oluyor" diyor,
"yani bir müdahale edelim, bunun ne yayınla alakası var, ne
gazetecilikle alakası var". Ama başka bir şey daha var, o arada
ikiyüz, üçyüz satan gazetelerin tirajları ikibine fırlıyor.
Gazeteci de, yani o duayen gazeteci de kendi gazetesinde, bir
başlık atıyor, iki gazeteci, iki gazete sahibi için; "Ayıp
oluyor beyler". Ve "Bunu böyle yapmayın, gazetecilik bu değildir,
kamu yararı bu değildir" diyor.
Şimdi iki gazeteci duayen gazeteci, kendi gazetesine böyle başlık
atınca, hiç birbirleriyle konuşmadan, duayen gazeteci Lütfü beye,
ikisi de aynı anda, kendi gazetelerinde şöyle cevap veriyorlar;
"Sen karışma Lütfü". Bu yerel basında yaşanan güncel bir örnekti.
Hikmet YURDAGÜL (Yalova): Değerli arkadaşlar, yerel gazeteciliğin
önem ve sorunlarını bilenler bu mesleğin içinde yaşayan
gazetecilerdir. Sıkıntıyı bizzat çekenlerle, dışarıdan
seyredenler arasında elbetteki farklar olacaktır. Türkiye'de
basın denince, genel dağıtımı yapılan üç-beş gazete akıla
geliyorsa, bu büyük bir yanlıştır. Anadolu'nun en ücra köşelerinde
kamuoyunun nabzını tutan, halkın gerçek anlamda gözü, dili, kulağı
durumunda olan pek çok gazete mevcuttur. Türkiye'de siyasi
iktidarlar maalesef halkın gerçek anlamda hissiyatının tercümanı
durumundaki bu yayın organlarımıza sıcak bakmamakta, yerel
gazetelerimizi seçimden seçime hatırlamaktadırlar. Medyanın,
sadece kartel medya olmadığı, basının, holding kuruluşlarının
tekelinde gazeteler olmadığının bilincinde olmamız gerekir.
Devletin bütün imkanlarının siyasi tercihleri ile ayırım
yapılarak, basın mesleği ile televizyonculukla uzaktan yakından
ilgisi dahi bulunmayan kişi ve kuruluşlara aktarılması, Türkiye'de
basını tek ses haline getirmekte, tekelleşmeye dönüştürmekte ve
basın kuruluşları ile medya devlete ve millete karşı gerçek
görevini yapmamakta, hepimizin büyük bir dikkatle izleyip
gördüğümüz meslek dışında akla gelmeyecek pazarlama işleri ile
iştigal etmekteler.
Devletin gücü ile güçlenip, devlete ve millete güç gösterisine
kalkışır hale gelmektedirler. Oysa basın milletin müşterek sesi,
kamunun yansıyan aynasıdır. Basın, edep ve ahlak abidesidir,
basın milletin ve devletin bölünmez bütünlüğünü koruyan demokratik
cumhuriyetin, laik rejimin teminatıdır. Fakat siyasi çıkarlar
uğruna pek çok güzel ve üstün vasıflarımızı yok ettiğimiz gibi
maalesef gerçek basını da yok etmeye gayret gösretmekteyiz.
Anadolu'da yayımlanan pek çok gazetemiz bugün kendi kaderlerine
terk edilmiş, teknik, ekonomik ve daha birçok sorunlarla
cebelleşmektedir. Anadolu'da yayımlanan ve sorunların çözümü için
ve alternatif çareler bekleyen yayın organlarımız bugün
kuruluşunun çatısı altında birleşmek zorundadırlar. Teşkilatlanmak
ve toparlanmak durumundadırlar. Bu sorunlara sahip çıkmak
durumundayız. Anadolu basını, nasıl ki Kurtuluş Savaşı'nda
üzerine düşen milli görevlerinin sorumluluğunun bilincinde hareket
etmiş ise, bugün de yarın da ülkenin ve milletin bölünmez
bütünlüğünü koruyacak, Türk milletinin gerçek anlamda tercümanı
olacak, millet ile devlet arasında köprü olma görevini
sürdürecektir.
Anadolu basın mensupları, Cumhuriyet Türkiyesi'nde, laik
demokratik rejimin savunucusu olmaya devam edeceklerdir. Ülkeyi
yöneten siyasiler, kendi ikbal ve saltanatları için yarattıkları
sözde basın canavarları ile mücadeleyi sonradan yapacaklarına,
Türk insanının gerçek sesi, savunucusu Anadolu basınına ve basın
mensuplarına gereken ilgiyi ve desteği göstermelidirler.
Çıkarları için değil, devletin ve milletin bekaası için, yıllarını
basın mesleğinde, onurunu bu kutsal uğraşta tüketen yerel
gazetecilerimize gerçek önemi ve özeni gösterilmelidir, sorunları
benimsenmeli ve takip edilmelidir. Anadolu basını, ülkenin ve
halkın sorunlarını bilmekte, gazete ve gazetecilerin yaşamını
bizatihi içindedirler ve yaşıyorlar.
Bu bilgiler ve tecrübeler çerçevesinde demokrasiyi, insan
haklarını ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü, ulusun
çıkarlarını, demokratik rejimi herşeyin üstünde gören kutsal
basınlardır. Türkiye'nin çeşitli yörelerinde yayımlanan, halkın
nabzını tutan, kamuoyunun gerçek sesi olan, milletin milli
hislerine tercümanı durumundaki bu gazeteler ve bu gazetelerde
büyük bir özveri ile çalışan gerçek gazeteciler, seçimden seçime
hatırlanmayı değil, basının üzerinde siyasetin ciddi, duyarlı,
tutarlı ve etkili tavırlıar alınmasını beklemektedirler. Bütün
bunları demokrasinin sağlığı, halkın çıkarları için ummakta ve
beklemektedirler.
Teşekkür ediyorum. Değerli arkadaşlarım bu arada yerel basın
mensuplarına bir haberi de vermek istiyorum, müjdeyi; Basın İlan
Kurumu'nun son Kasım dönemi toplantısında bugüne kadar ikiyüz bin
lira olan resmi ilan tarifesi beşyüz bin liraya çıkmıştır.
]nşallah basınımıza bir katkıda bulunacaktır. Tekrar teşekkür
ediyorum.
GERÇEKER: Aktardıklarınıza katılıyoruz, ben katılıyorum şahsen,
bazılarında birisi sorarsa orada delil göstermek zorunda
kalabilirsiniz, orayı es geçiriyorum, önemle hatırlatmak istediğim
bir şey var. O yazının içinde siz de söylediniz Kurtuluş
Savaşı'nı o yerel güçler kendi güçleri ile yaptılar. Dolayısı ile
şimdi sadece sorunlarımız var deyip sorunlara çözüm
beklemektense, devleti pek fazla karıştırmamak gerek. Meslek
kuruluşları yerel kuruluşlar radyoları, televizyonları hiç gözardı
etmeyin. Sadece gazeteler kalmadı bana kalırsa, elektronik
basının rekabeti karşısında gazetelerin artık çok fazla yaşaması
da kolay değil. Orada temas ettiğiniz biraraya gelmek, güç
birliğini sağlamak, bu sermayeyi birleştirmek, cebi birleştirmek
demek değil. Güçbirliği, kader birliği yapmak, bilgi erişimine
sahip olmak, eriştiğimiz bilgiyi paylaşmak, ortak bir kamuoyu
yaratmak, kamuoyunda oluşan hücreleri bitiştirdiğiniz zaman da, o
Kurtuluş Savaşı'nda sizin değindiğiniz ve savaşı kazanan güce
erişmek mümkündür, o açıdan tamamen katılıyorum.