DEĞERLENDİRME OTURUMU: SORULAR-YANITLAR
"SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ"

Mustafa  GERÇEKER:  Dün  söz verdiğimiz gibi  medyada  etik,  yani
medyada çalışanın tanımından başlayıp, yapacağı göreve, bu  görevi
yaparken  uyması  gereken,  kendince kabul  ettiği  ve  de   kabul
ettiğini ikrar ettiği, imzaladığı kurallara kadar uzanan  bir hak,
Haklar  Bildirgesi  elimizde. Umarım  ona  bir  göz  atma  fırsatı
elinize  geçmiştir  ama  geçmediyse de  bir şeyler  konuşabiliriz,
tercihi  size  bırakıyoruz.  Eğer  konuşmacıların   şimdiye  kadar
yaptıkları konuşmalara dikkat  edersiniz, herbirisi basında  ahlak
konusuna değinmeden  geçemedi. Oysa bundan 7-8 ay öncesi, bir  yıl
öncesi  konu  böyle   var olmakla birlikte bu  kadar  yoğun  temas
edilen  bir konu  değildi. Demek ki bizden kaynaklanabilen  ya  da
bize  dışarıdan  yüklenebilen, toplumdan ya da patronlardan ya  da
toplum  böyle   istiyor  diye AGB rakamlarından  kaynaklanan  bazı
nedenlerle  konu   daha  çok  konuşulmaya  başlandı.   Bu   konuda
görüşlerinizi  aktarırsanız  daha sonra kitap  haline  gelecek  bu
çalışma,   mesleki  anlamda  önemli   verileri  içerir   nitelikte
olabilir.

SORU: Gerçekten sevindik. Zira radyoculuk gündeme geldiğinden beri
bu  işin içerisinde olan bir meslektaşınızım ve gerçekten sevindim
yani   daha  önce  bilgimiz dahilinde böyle bir olay,  bir  eğitim
semineri gerçekleşmedi. Özellikle radyo üzerine böyle bir   eğitim
maalesef  görme  imkanımız, alma imkanımız, sorunlarımızı   iletme
imkanımız olmadı. Bu davetiyenin elimize geçmesinden  sonra  büyük
bir  heyecanla, birçok işimizi iptal ettik ve  İzmit'ten  kalktık,
iki   günlüğüne   buraya  geldik.  Maalesef  ben    burada   hayal
kırıklığına  uğradım.  Davetiye ve  bu   program  elimize  ulaşmış
olsaydı   emin   olun  katılmayı  düşünmezdim.  Zaten    programda
gazetecilik  ve  televizyonculuk üzerine bir eğitim olduğu  açıkça
gözüküyor. Gazete ve televizyonlarda çalışan  arkadaşlarımız  için
gerçekten çok faydalı olduğu inancındayım bu  toplantının ama  bir
radyocu olarak maalesef hocamızın ekstradan yapmış olduğu  bir  15
dakikalık  açıklama  bununla  yetinmek  durumunda  kaldık.   Şimdi
sormak  istediğim şu; Basın-Yayın ve Enformasyon  Genel Müdürlüğü,
Basın-Yayın  denildiği zaman zannedersem ki,   radyoları  bunların
içerisinde  kabul  etmiyor galiba. Radyonun da olması   gerekirdi.
Buradan sadece güzel hatıralarla döneceğim. Yarın  televizyonculuk
yapmak  gibi  bir  şansım  olursa faydalanabileceğiz.   Radyo  pek
konuşulmadı ama özel radyoların dili katlettiği bol bol  söylendi.
Birtakım  eleştiriler  geliyor ama bu tür   eğitimler  verilmeden,
radyocuların  ne  şekilde  istediğiniz  programları  yapmasını  ve
gerçek yayıncılığa ne şekilde  ulaşmasını düşünüyorsunuz? Yani biz
neresindeyiz   Basın-Yayın'ın  bunu  sormak  istiyorum  ama   kime
soracağımı  bilmiyorum maalesef. Teşekkür ediyorum.

KOLAYLI:  Kişisel  olarak cevap vereyim. Sonuçta   Basın-Yayın  ve
Enformasyon  Genel Müdürlüğü organize ediyor ama biz de   yardımcı
olduk.  Bu  toplantının amacı belli, zaten ismi III. Yerel   Medya
Eğitim Semineri. Bu çalışmada, çeşitli konularda,  arkadaşlar,  11
kişi iki gündür konuşuyoruz. Ağırlıklı olarak habercilik  üzerinde
durduk.  Yani  gazete tekniğini bir tek Sayın Fakihoğlu   anlattı,
ağırlıklı   olarak   habercilik  vardı,   televizyonculuk   vardı,
radyoculuk,  Mustafa  Bey  anlattı.  Ajansta  çalışan  bir  kişiyi
konuşmacı   olarak davet ettiğimizde doğal olarak kendi kurumundan
örnekler  vererek bilgi verecektir.

Bu  seminerde  genel olarak medyanın enine  boyuna ele  alındığını
düşünüyorum.  Çünkü  raydoculuğun içerisinde  habercilik  yok  mu?
Sadece  programa dayalı yayın mı yapıyor radyolar?   Yoksa  sadece
müzik-eğlence yayını mı? Radyonun önemli işlevlerinden   birisinin
de   haber  verme  olduğunu,  haber  olduğunu  sanıyorum.  Haberin
olmadığı  bir  radyoyu tasavvur edemiyorum.  Bunu  RTÜK  de  kabul
etmiyor  zaten.  Yani  sonuçta siz iyi haber  yaparsanız,  iyi  de
radyoculuk  yapacaksınız, burada işlenen konu  buydu.  Yoksa  salt
radyo  tekniğinin anlatılmasının doğru olmadığı bir gerçek.

Hepimiz   çalıştığımız  basın organı içerisinde  belli  teknikleri
alarak  geldik  buraya. Yani işin teknik yönünü bizlere anlatmanın
biraz  da  ukalalık  düzeyinde kalacağını düşünüyorum.  Bu  konuda
radyoların   biraraya   gelerek  kurdukları   örgütlerin   çalışma
yapmalarının uygun olacağı  kanısındayım. Radyo tekniği konusunda,
radyonun  nasıl  çalıştırılacağı  konusunda meslek  örgütlerinizin
üstlenmesi   gereken bir işlev. Kaldı ki Sayın  Gerçeker'in  radyo
konusunda doyurucu  bilgiler aktardığı da bir gerçek. Kendisi aynı
zamanda radyocu.

GERÇEKER:   Efendim   şimdi  burada  hemen  araya   gireyim.   Hiç
kaygılanmayın  lütfen.  Ben  çok  hazırlıksız  yakalandığım  için,
programda  olmadığı için böyle burada aldığım  notlarla  sadece  o
kadar   bir   konuşma   yaptım.  Ankara'ya   döner   dönmez   bunu
yayınlanacak olan kitaba girecek biçimde nasıl ki konuşmamı   daha
önce getirmişsem, o hale sokacağım. Dolayısıyla sadece o  notlarla
değil,   radyoculuğun  günümüzde  çağdaş  radyonun  nasıl   olması
gerektiği  konusunda elimden geldiğince oraya da   sistematik  bir
bilgi koyacağım, dolayısıyla kaygılanmayın.

İLKİZ:   Bana   müsaade   eder   misiniz?   Anladığım   kadarıyla,
gazeteciler  var,  yazılı  basın  var,  televizyon  var  ama  "biz
radyocular  da varız, bizden niye söz etmiyorsunuz?   Sorunlarımız
var"   diyorsunuz.  Bu  sözünüzü  bu   şekilde   dile   getirmekle
haklısınız  ama  ben  kendi anlattığım  konu bakımından  sözünüzde
haksızsınız.  Şimdi  niye böyle  söylediğimi de  hemen  aktarayım.
"Kişilik   hakları   ve  medya"  dediğim   zaman   başlık   olarak
gazetecileri   kapsar,  televizyondaki  haber   yapımını   kapsar,
radyoda  -sizin  deyiminizle radyoculuk-   gazetecilik  yapanı  da
kapsar.

Eksik   bıraktığım  bir  konu,  3984  sayılı  kanun.   Yani   RTÜK
diyebildiğiniz  kanun. Hani radyo ve  televizyonların yayınları ve
usülleri  hakkındaki kanunda siz  varsınız. Şimdi ben  bu  kanunun
Türkiye'deki  çok  yanlış bir  kanun olduğunu  kabul  ediyorum  ve
mutlak  sürette  hemen   değişmesini istiyorum.  Ama  siz  radyocu
olduğunuza  göre,  şimdi  biz   bize konuştuğumuz  zaman  "kişilik
hakları  ve  medya" denince, siz  radyo programlarınızda  kişi  ve
kuruluşları   eleştiri   sınırlarının  ötesinde  küçük   düşürücü,
aşağılayıcı  veya  iftira  niteliği taşıyan yayın  yapmamalısınız,
herhalde bunda  anlaşıyoruz. Yapmaması lazım. Aksi yargı kararıyla
kesinleşmedikçe, hiç kimseyi radyodaki yayınlarınızda,  televizyon
yayınlarında,  gazetelerde suçlu olarak ilan   etmemeniz  gerekir,
sanıyorum  bunda da anlaşıyoruz. Yayınlarda  adalete, tarafsızlığa
ve  yasalara  saygılı  olmak gerekiyor.   Bütün  gazetecilerle  bu
konuda hukuken anlaştığıma eminim. Kişi  ve kuruluşların cevap  ve
tekzip   konusundaki  haklarına  saygı   göstermek  gerekir.   Bir
yanlışlık  yapıldıysa,  radyodaki  yayınlarımızda  bize  cevap  ve
düzeltme  gönderen  kişi için biz  açıklama  yapmak  konumundayız.
Yani  onun  da aynı araçtan  yararlanmasına evet demek  zorundayız
artı ona da o hakkı  tanımak zorundayız.

Şimdi  bu ilkelerde anlaştığımız zaman,  demek ki kişilik  hakları
ve  medya ile ilgili özünde  anlaşamadığımız bir taraf yok.  Sizin
için   geçerli  olan  kurallar   tüm  gazeteciler  için   geçerli.
Gazeteciler  için  geçerli olan  kurallar radyo yayını  yapan  siz
bakımından da böyle olması  gerekiyor. Bu 3984 Sayılı Kanun'un  4.
Maddesi'ndeki yayın ilkeleridir.  Bu yayın ilkeleri teker teker 4.
Madde'de  bu  şekilde  sayılır. Ama   kanunda  olduğu  için  uymak
gerekir  demiyorum  ama  kanun  böyle   söylüyor,  bunlara   uymak
gerekiyor.  Şimdi yetmiyor, Radyo-Televizyon Üst Kurulu  28  Mayıs
1995  olacak  -eğer  hafızam   beni  yanıltmıyorsa-  aynı  şekilde
uyulması gerekli olan yayın  esaslarını da yayınladı. Şimdi  yayın
esaslarında  da  yayın  ilkelerini gösterdi,  bu  ilkeler  aslında
temel olarak 4. Madde'de sayılanların tekrarı.

Başka  bir  şey  daha  yaptılar ve yaptıkları o  başka  bir  şeyde
dediler  ki, "Türkiye  Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi'ne
taraftır". 1993'ten  beri bu sözleşme yürürlüktedir. Şimdi  Avrupa
Sınır  Ötesi   Televizyon  Sözleşmesi'ne  baktığımız  zaman  orada
yazılı  olan   kurallar  ne ise radyocular için  de  geçerli  olan
kurallardır. Ama  bu sözleşmede örneğin, gazeteciler  için  bu  da
geçerlidir  diye  bir kural yoktur. Şimdi bana göre  Avrupa  Sınır
Ötesi  Televizyon Sözleşmesi'nde yazılı olanlar Türkiye'de bulunan
her  insan  için  geçerli olan kuraldır. Daha doğrusu başka  türlü
söylemek  gerekirse, buna kural olarak uymak gerekir.

Neden? Yani hani ben kendim kendi düşüncelerimi aktarırken,  bunun
temel  bir insan hakkı olduğunu söylemiştim ya Avrupa Sınır  Ötesi
Televizyon Sözleşmesi herhalde sizinle de aynı konuda mutabıkım. O
konuda   da  bir anlaşmazlığın olmadığını düşünüyorum.  Diyor  ki,
"ifade   ve   haberleşme  özgürlüğünü,  İnsan  Hakları  ve   Temel
Özgürlüklerin    Korunmasına  Dair  Sözleşmenin  10.   Maddesi'nde
belirtildiği gibi  demokratik toplumun temel ilkelerinden  birinin
ve  toplumun  ilerlemesi, kişinin gelişmesi için temel koşullardan
biri   oluşturduğunu  dikkate alarak, yayıncılık  politikası  için
vazgeçilmez  bir  temel  oluşturan özgür bilgi  düşünce  akışı  ve
yayıncıların bağımsızlığı ilkelerine bağlılıklarını teyid   ederek
ve   bilgi  iletişim  teknolojisindeki  sürekli  gelişmenin   ülke
sınırlarına  bakılmaksızın,  ifade  özgürlüğünün  ve  kaynağı   ne
olursa  olsun,  bilgi ve düşünceleri ifade etmek, aramak,   almak,
paylaşmak  hakkını daha ileri götürülmesine hizmet etme   gereğine
inanarak, sözleşme imzalanmıştır" deniyor.

Şimdi  bu  sözleşmenin 7. Maddesi'nde bir başlık var. Yayıncılığın
sorumluluğu    başlığında   düzenlenen    sorumluluk    ilkelerine
Türkiye'deki  bütün   gazeteciler  uymalıdır.  İster  televizyonda
haber  yapın,  ister  radyoda,   isterseniz  dergide  yazı  yazın.
Yayıncı  sorumlusu olarak,  program hizmetlerinin sonuç ve  içerik
bakımından bütün  unsurları insan onuruna ve temel insan haklarına
saygılı   olacaktır,  program hizmetleri  özellikle  edebe  aykırı
olmayacak     ve    pornografi   içermeyecek,   şiddet    eylemini
körüklemeyecek veya  ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte
olmayacaktır.   Gençlerin  ve  çocukların  fiziksel,  zihinsel  ve
ahlaki   gelişimini    zedelemeyecek  türden  program   hizmetleri
bunların   seyredilebileceği  zaman  ve  saatlerde  yayınlacaktır.
Yayıncı,    haberlerde   gerçekler  ve  olayların   doğru   olarak
sunulmasını    sağlayacak   ve  özgür  kanaat   oluşumunu   teşvik
edecektir.

Sanmıyorum   ki   bunlar  üzerinde  "hayır  ben  bunların   aksini
savunuyorum" diye bir tartışma olsun. Bana göre asıl önemli  olan,
radyoda  çalışan  gazeteci ile gazetede çalışan gazeteci  arasında
fark yoktur. Televizyonda haber yapan gazeteci bakımından da   bir
fark  yoktur.  Türkiye'de yerel radyolarda görev yapanların   üvey
evlat  gibi  görülmesi  modasını terk etmek  lazım.  Onların   var
olduğunu  da  kabul  etmek lazım. Bu varlık bakımından  da   radyo
yayıncılığının  ne  kadar  önemli  olduğunu  tüm   ülkeye   yaymak
gerekir.  O  nedenle ben sadece kişi olarak, yakınmanız  açısından
kişilik  hakları  ve medya bölümünde eksik bıraktığım  bir  bölümü
haklı serzenişiniz nedeniyle ilginize sunuyorum. Saygılarımla.

SORU: Bunları az-çok biliyoruz, neticede bilmediğimiz zaman  zaten
kapatılıyoruz.  Yani Bunu RTÜK izliyor, malumunuz izliyor.   Böyle
bir  bilgimiz olmadığı zaman hemen ikinci gün gelip,  en   azından
birkaç  gün kapatma cezasıyla karşı karşıya kalıyoruz.   Yani  bir
eğitim  seminerinden  bahsedilince, biz  özel  birtakım   bilgiler
alacağımızı, bir eğitim alacağımızı düşündük.  Yoksa sadece kanuni
prosedürlerle  kısıtlı  kalacağını   düşünmemiştik.  Onu   iletmek
istiyorum.   Bunlar   yapılması,    uyulması   gereken   kurallar.
Haberlerde    işte   kişilik   haklarına    saldırılmayacak    vs.
saldırdığınız  zaman  dediğim gibi zaten   kanunla  karşı  karşıya
geliyorsunuz, o kendi inisiyatifinizde olan  bir olay değil zaten.

İLKİZ: E o zaman bu bilgileri verdiğim için özür dilerim.

SORU:  Rica  ederim,  yanlış  anlaşıldığım  için  özür   diliyorum
öyleyse.

GERÇEKER: Bir dakika şunu söylemek isterim. Aslında  belki oradaki
eğitim  sözcüğünün  olmaması  gerekir  ya   da  eğitim  sözcüğünün
okullarda  anlaşıldığı  biçimde eğitim   bağlamında  anlaşılmaması
gerekir. Çünkü burada kastedilen benim  anladığım ve de bu yapıdan
gördüğüm  kadarıyla sistematik bir  bilgi aktarımı  değil.  Sadece
meslektaşlarımızın kendi  çerçevelerinde edindikleri deneyimlerden
süzdükleri bazı  noktaları aktarma biçiminde. Ben en azından  öyle
yapıyorum.  Çünkü   eğitim  anlamında,  sismatik  bilgi   aktarımı
anlamında  bunun içine  girersek, iki günde bitmesi mümkün  değil.
Belki  orada  eğitim   olmamalı  ya  da  bizim  bildiğimiz  eğitim
şeklinde  anlaşılmamalı.  O  zaman sizin de  serzenişiniz  ortadan
kalkacak,  sizin  de  beklentiniz o anlamda bir eğitim  olmayacak.
Belki öyle bir yanlış anlama var.

KOLAYLI:  Şimdi  bir  yanılgıya  da düşülüyor,  sorunlarımız  dile
getirilmiyor  gibi bir eğilim çıkıyor, zaman zaman dün  de  çıktı.
Biraz  önce   arkadaşımızın yaklaşımı da "bizim  çok  sorunlarımız
var"  dedi.   Şimdi  bakın 25-26 Kasım 1996 tarihinde  1.  Anadolu
Basın-Yayın   Kurultayı  yapıldı, 1.5-2  yıl  önce  ve  çok  geniş
şekilde  sorunlar  ele  alındı. Anadolu Basını'nda  Habercilik  ve
Ulusal   Basına    katkıları   konulu  komisyon   kuruldu,   rapor
hazırlandı.    Anadolu     Basını'nda   İletişim    Teknolojisinin
Geliştirilmesi   Komisyonu  bir rapor  sundu.  Anadolu  Basını  ve
Çalışanların  Sorunları Komisyonu bir rapor sundu. Yerel Radyo  ve
Televizyonların   Sorunları  Komisyonu  bir  rapor   sundu.   Yani
sorunlar  kurultayda  tartışılır, orada tartışıldı.  Burada  sorun
değil,  katılımcıların, konuşmacıların birikimlerini  kendi  bakış
açılarından  sizlere  yansıtmaları  esas  alındı.  Olay  bu,  onun
dışında  biz   teknik  açıdan, radyonun teknik  bilgisi  açısından
bakamayız meseleye.  Teşekkür ederim.

Burhan  ÖZBEY  (Kocaeli):  Öncelikle böyle bir seminere   katılmış
olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Bu semineri  düzenleyen Basın-
Yayın  ve  Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne ve  Bursa   Valiliği'ne,
tabii  bu  arada Bursa Gazeteciler Cemiyeti'ne  teşekkür ediyorum.
Katkılarıyla   zamanlarını   burada  ayırmak    lütfunda   bulunan
konuşmacılara  da  ayrıca  teşekkür  ediyorum.   Teşrifleriyle  de
burayı şereflendiren arkadaşlarıma teşekkür  ediyorum.

Teşekkür  faslından  sonra,  sitem  faslını  başlatıyoruz.    Evet
arkadaşımız  gibi,  Kocaeli  grubu  bu  seminerde  fazlalıkla  yer
alıyor,  belki  de bölgenin yakın olması nedeniyle,  ben  de  aynı
duygularla  bu  seminere katılırken, fazla beklenti içindeyim  ama
Sayın Başkan tabii biraz önce açıkladınız ama beklediğimiz  ortamı
ideal  boyutlarda bulamadık. Birincisi  Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel  Müdürlüğü'nün bazı bilmeden yaptığı  teknik  hatalar,  önce
davet   biçiminde  hatalar  oldu.  Ben  bir   televizyon  grubunun
yöneticisi  olarak  buraya gelirken, doğal  olarak  bir  kamerayla
gelmem gerekliydi. Öncelikle iki kişi  olarak davet edildik, sonra
gelen  emre göre bir kişinin gelmesi  istendi, bu garip bir şeydi.
Bir televizyoncu buraya geliyorsa,  mutlaka kamerasıyla gelecekti.
Geldiğimizde  arkadaşımız şu anda  davetsiz misafir  olarak  benim
çekimimi  yapıyor. Aynı zamanda yol  parasının karşılanmasında  da
sıkıntı    benzerdi.   Oysa   bütün   giderlerin     karşılanacağı
bildirilmişti duyuruda.

Bunlar   küçük   ayrıntılar  ama  yaklaşımlarda   insanı   inciten
noktalar.  İkincisi, gördüm ki, bu da arkadaşlarım  açısından  bir
sitemi  gerektiyor, televizyon grubu olarak gelenlerin kamera  ile
geleceğini    düşünmüş,  beklemiştim.  Sanıyorum  Kocaeli   Tv'nin
dışında  hiçbir  ilden gelen kameraman yok, bana  öyle  geldi.  Şu
konuşmalar  Kocaeli  TV'de  tam  boyutuyla  yayınlanacak.  Değerli
konuşmacıların   anlatımları  yayınlanacak.   Bunun   bir   eğitim
semineri   olduğunu  düşünerek  ve  tartışmaya  da  açacağız.   Bu
noksanlıklardan  biriydi.  Davetlilerde  Cemiyet    Başkanları'nın
olmaması  ikinci eksiklikti. Böyle bir seminerde  mutlaka  illerin
Cemiyet  Başkanlarının  veya  Basın Birliği'ni   Başkanlık  olarak
yürüten  arkadaşların bulunması şarttı. Devam  ediyorum dördüncüsü
konuşmacı   olarak   katılma  lütfunda   bulunan   bazı    değerli
şahsiyetlerin, adet yerini bulsun tarzıyla, 37 dakika, 42   dakika
gibi  vakitleri olduğunu söyleyerek, rüzgar gibi gelip  geçmeleri.
Böyle    yapılacağına    konuşmalarını   kasete    aktarıp    bize
gönderebilirlerdi.  Oysa bu eğitimin amacı karşılıklı   tartışmak,
hatta   bu  seminer  bittikten  sonra  akşamleyin  lobide,   yemek
salonunda    sohbet    etmek.   Ben   akşamleyin    arkadaşlarımla
tanışacağımı  zannettim.  Bir U masada açık  oturum   yapacağımızı
sandım,   birbirimizi   anlatacağımızı,   dertleşeceğimizi,   kart
alışverişinde   bulunacağımızı   ama    tesadüfen   1-2   arkadaşı
tanımaktan öte kimseyi tanıyamadım, bu  eksiklikti.

Tüm  bunların  yanında  çok uzun anlatıma   girmeden,  kısaca  iki
isteğimi belirtmek istiyorum. Sarı Basın  Kartı alınması konusunda
Sayın   Orhan   Bey'den   rica  edeceğim,   bir    tereddüt   var,
televizyoncuların veya 212'ye tabi  olmayanların Sarı Basın  Kartı
almaları  hep  değişik şekillerde  tanımlanıyor.  Kimi  alınabilir
deniyor,  kimi  alınamaz deniyor, çeşitli  yorumlar  var,  açıklık
getirmesi  için rica  ediyorum. Yine dileklerimden biri de  Avrupa
yani dış ülke  basınlarında bizde olan noksanlıkların nasıl olduğu
veya  nasıl   onların  ideal  boyutta olduğunun  örneklerle  somut
biçimde  anlatılmamış olması benim gördüğüm eksiklikti. Avrupa'ya,
dış   ülkeye  gitme  şansını elde edememiş kimseler  için  bu  bir
eksiklikti ve bunun dışında tüm bu eksiklere rağmen öğleden  sonra
şu  salonu  bomboş  hale getiren ve acele burayı  terkedip   giden
arkadaşlarımın  da  her  halükarda haklı  olmadıklarını   söylemek
istiyorum. IV. Yerel Medya Semineri'ne bir hatırlatma,  bir  yarar
sağlaması  amacıyla tüm iyi niyetimle bu duygularımı  aktarıyorum,
Basın-Yayın  ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün de bundan  sonraki
seminerde bu sitemlerimizi dikkate  alabileceğini düşünüyorum. Tüm
burada bulunanlara teşekkür  ediyorum.

GERÇEKER:   Efendim   biz   teşekkür   ederiz.   Sayın   Erinç'ten
istediğiniz  soruya  cevaba geçmeden önce şunu  söylemek  isterim.
Belki  Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, temsilcilikleri
aracılığıyla    o    dediğiniz    karşılaştırmaları    Basın-Yayın
sistemlerini  içeren  bir  ufak  kitapçığı  hazırlar,  onu  burada
tartışamayız   çünkü,   büyük   farklılıklar   var.    Toplumların
kendilerinden   kaynaklanan  farklılıklar   var,   onları   burada
uygulamak mümkün değil. Bunlar hukuk sistemleri, bunlar   doğrudan
doğruya  işletim  sistemleri, bunlar doğrudan  doğruya   kişilerin
topluma  yansıyan  anlayışlarından kaynaklanan  farklılıklar.  Bir
Türk  ile  bir  İtalyan'ı, bir Fransız'ı,  İngiliz'i, Amerika'lıyı
birleştirmemiz  mümkün  değil  ama ola  ki   farklılıkları  ortaya
çıkar,  ufak  bir  kitapçığı  Basın-Yayın  ve  Enformasyon   Genel
Müdürlüğü hazırlar ve bir dahaki sefere  bakarsınız, bir veya  iki
seminer sonra bunu da dağıtmak imkanına  ulaşırız, siz de müracaat
edersiniz ve herhalde size de  gönderirler.

ERİNÇ:  Teşekkür  ederim. Tabii şimdi Basın-Yayın  ve  Enformasyon
Genel Müdürlüğü yetkilileri  varken açıklamada bulunmam doğru olur
mu?  Ben  eski bir Basın Kartı  Komisyonu Üyesiyim. Eski   dememin
nedeni   de   şu;   Basın  Kartı  Komisyonu  Üyeliği   toplantının
başlamasıyla kazanılıyor, zaptın imzalamasıyla sona eriyor.   Yani
onun   dışında   bir  sıfatı  yok.  Sıfatımız  yok   ama   oradaki
uygulamalardan  ve  yönetmelikten  edindiğimiz  izlenim  konusunda
bilgi    sunayım.   Önce   Basın-Yayın   ve   Enformasyon    Genel
Müdürlüğü'nün,  Karşılaştırmalı  Basın-Yayın  Mevzuatı   diye  bir
kitapçık  yayınlamış olduğunu, Basın Kanunu değişikliği  sırasında
çeşitli ülkelerdeki yasaların özetini veren, bizdeki  özeti  veren
ve  nelerin değişeceğini gözönüne alan bir kitapçık  hazırladığını
biliyordum ama yanıma almadım. Belki ellerinde  kalmışsa,  sanırım
göndereceklerdir.  Tabii  biraz  da  şöyle  bakmak  lazım,   kendi
açımızdan ülkemizde basın özgürlüğünün olmadığını söylüyorum.  Ama
karşılaştırmalı  yasalara bakarsak, belirli  konularda   Avrupa'da
olsun, Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinde olsun bizden  daha sıkı  ve
sınırlayıcı maddeler olduğunu da biliyoruz. Bu  kitapçık sanıyorum
ki o konuda gerekli özet bilgileri  aktaracaktır.

Basın  Kartı konusuna gelince, yanlış  hatırlamıyorsam, 9  Ağustos
1998  tarihinde yeni yönetmelik yayınlandı  ve 10 yıla  yakın  bir
çalışma ile hazırlanan taslaktan yola  çıkılarak hazırlandı. Orada
bizim basın kuruluşları olarak  hafif farklı değerlendirmemiz var.
Basın-Yayın diyor ki "biz  meslek örgütlerinin hazırladığı taslağı
esas  alarak  yaptık"  biz de diyoruz ki "yok bazı  yerleri  bizim
önerdiğimizin   dışında  olmuş".  Bu  bir  tatlı  çekişme   olarak
aramızda  sürüyor.

Radyo   ve   televizyonların  Basın   Kartı    alabilmeleri   için
yönetmeliğe bir madde kondu. Bu  madde daha önce yoktu, daha  önce
olmadığı  için  özel  radyo ve  televizyonlardan  sermayeleri  çok
olanlar veya işverenlerinin  mali durumu iyi olanlar kendilerine -
Basın  Kartları  Yönetmeliğinde- tanımlanan bir ajans kurarak,  bu
ister  haber  ajansı  olsun, isterse televizyonlara haber  program
üreten  ajanslar   olsun, onlara veriliyordu.  Onlar  aracılığıyla
kendi   çalıştırdıkları gazetecilere Sarı Basın Kartı alma olağını
sağlıyorlardı.  Şimdi yürürlükte bir madde  var,  ancak  orada  da
tabii  şöyle  bir  sıkışıklık var. Yani kötü bir anlamda  söylemek
istemiyorum  ama  şu  anda  Türkiye'de  Radyo  ve  Televizyonların
yayınları halen yasadışı. En azından frekans tahsisleri ve   yayın
belgeleri   yok.  O  nedenle  nasıl  daha  önce  özel   radyo   ve
televizyonlarla   ilgili  Basın  Kartları  Yönetmeliği'nde   hüküm
olmadığı  için  uygulanamıyorsa, bu kez de hüküm olmasına  rağmen,
Radyo-Televizyon  Üst  Kurulu'nun  frekans  dağıtıp,  yayın   izni
vermesi    konusunu    ağırdan   alması   nedeniyle    radyo    ve
televizyonların haber birimlerinde, yani 212 Sayılı  Yasa'ya  tabi
olarak    çalışan   meslektaşlarımızın   doğrudan    radyo    veya
televizyonları  adına  Basın  Kartı  alma  hakları  henüz   doğmuş
durumda   değil.  Bunun  için  Radyo  Televizyon  Üst   Kurulu'nun
kendisine    verilen    görevi   yerine   getirmesi    radyo    ve
televizyonların  yasal  çerçeve içinde yayına  geçmesini  beklemek
gerekiyor.

Yani  yine  ajanslar aracılığıyla Basın Kartı alma  olasılığı  var
tabii.  O  da  öncelikle ücretli olarak 212 Sayılı   Yasa'ya  göre
çalışma  koşulunu öngörüyor, sürekli sözleşmeyle  çalışma koşulunu
öngörüyor.  Basın  Kartı için başvurduktan  sonra  lise  mezunları
için  30 ay, üniversite mezunları için 24,  üniversite mezunu olup
da,  doktora yapmış olanlarla, İletişim  Fakültesi mezunları  için
de 18 ay bekleme süresi öngörülüyor.  Yani 212 Sayılı Yasa'ya göre
dediğimizin  bir  başka  yönü. Sosyal   Sigortalarda  2098  Sayılı
Yasa'ya  göre  dediğim zaman, yasa gazetecilere  her  çalıştıkları
360  gün için prim sayısı olarak belirtmek gerekirse, 90   gün  ek
süre  veriyor.  Yani 20 yıl kesintisiz çalışarak,  7200  gün  prim
ödeyen  bir  gazetecinin bu yasa nedeniyle  çalışması,  25  yılmış
gibi  sayılıyor  ve emekli olma hakkı kazanıyor. Başka  bir  işten
emekli olarak gazetecilik yapanlar için de sosyal güvenlik  destek
primi  dediğimiz  toplamı yüzde 24 olan,  yüzde  6'sını   çalışan,
yüzde  18'ini işverenin ödediği bir prim sistemiyle   çalışmak  ve
bunu  belgelemek zorunluluğu var. Tabii bundan sonra  Basın  Kartı
Komisyonu'nun,  Basın Kartları Yönetmeliği'nde yazılı   nitelikler
açısından  yaptığı  bir  denetleme  de  sözkonusu.  Onu    böylece
özetlemiş oldum.

Murat KÖSEOĞLU (Kastamonu): Efendim soruyu sorabilmem için önceden
1-2  noktaya değinmem gerekiyor, o nedenle bağışlanmamı diliyorum.
Otuz  yıllık  bir  gazetecilik geçmişim  var  üstelik  aynı  yayın
kuruluşunda.  Diğer konuşmacı arkadaşım gibi önce  Basın-Yayın  ve
Enformasyon   Genel  Müdürlüğü'ne, Bursa Valiliği'ne,  Gazeteciler
Cemiyeti   Başkanı   Nuri   Kolaylı'ya  ve  iki   gündür   bizleri
aydınlatmaya   çalışan   sizlere   sonsuz    teşekkür    ediyoruz.
Saygılarımı bütün arkadaşlarım adına arzediyorum.

Aynı  zamanda  1908'de kurulan Türk Basın  Birliği'nin  18  yıldır
Kastamonu  Şube  Başkanlığını  yapıyorum.  30  yıl  içinde   20'ye
yaklaşan  ödülümün  3  tanesi Basın-Yayın  ve   Enformasyon  Genel
Müdürlüğü'ne  aittir. Basın-Yayın Ağustos  ayında yayınlanan  Sarı
Basın    Kartları   Yönetmeliği'nde,   "kamu   yararına    çalışan
derneklerin  başkanlarına, yardımcılarına ve genel  sekreterlerine
Sarı Basın Kartı verilir" der.  Oysa bunca yıl basının içinde  yer
almış,  toplumsal faaliyetlerde  bulunan bir kişi  olarak  oradaki
bir  kelime   noksanlığı yüzünden kart sahibi olamasın  mı?  Sayın
Daire  Başkanımın hemen tepesinde bu konuya ileride  veya  ek  bir
maddeyle  bize   böyle  bir katkıda bulunmalarını  rica  ediyorum.
Vaktinizi   aldığım  için  özür diliyorum, Saygılarımı  sunuyorum,
Teşekkür  ediyorum Efendim.

İLKİZ:  Otuz  yıldır çalışıyorum diyorsunuz ve kart alamıyorsunuz,
niye   acaba?   Siz   geçiminizi  gazete  ile   mi   sağlıyorsunuz
anlayamadım?

KÖSEOĞLU: Efendim sigortalı olamadığımız için diyorum. Bu  durumda
olan  bir  sürü  taşrada arkadaşımız var. Çünkü  gazetenin  kişiyi
sigortalı  yapıp, çalıştıracak, ona para verecek, primi   ödeyecek
durumu  yok. Basın Birliği'nin Şube Başkanı olarak, 18  yıldır  bu
görevi   yapan  Başkanı  olarak  almam  gerektiğini   düşünüyorum.
Türkiye Şeker Sanayii Anonim Şirketi'nden emekliyim.

İLKİZ:  Yani bir örnek verdiniz, tabii bu Daire Başkanının yanında
bunları  söylediğinize  göre Hasbi Bey  de  bunları  not  aldığına
göre, ben bir gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürüyüm. Biraz  önce
tarif  ettiğiniz gibi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü değil.  Gerçekten
kanunun  bana  yüklediği  gazeteyi  yöneten,  büyüklerimin    bana
yüklediği  görev çerçevesinde iş yapıyorum. Anadolu'da  böyle  bir
sorun var, o sorunu da biliyorum, bunu da  tartışmıyorum ama temel
kod,  temel ilke, gazeteci, örneğin tanım  bakımından da,  yaptığı
iş   gazetecilik  olan,  karşılığında  da  izlediği   alan  olarak
tanımlanan bir meslek kolu.

Şimdi  bu  meslek  kolundaki Sarı  Basın Kartı  verilmesi  kavramı
yıllardan  beri tartışmalı. Siz, kamu  yararına çalışan başka  bir
kuruluşun  şube başkanı olarak, basınla  ilgili olan herhangi  bir
kuruluşun  şube  başkanı  olduğunuz için   "yönetmeliğe  bunun  da
eklenmesi    gerekir"    talebini   öne    sürüyorsunuz.     Şeker
fabrikalarından  emeklisiniz, temel göreviniz  gazetecilik  değil,
bunu   yapmıyorsunuz,  kamu  yararına  işler  yapıyorsunuz.   Veya
ağırlıklı  olarak gazetecilik yapıyorsunuz ve karşılığında da Sarı
Basın  Kartı   istiyorsunuz, ben böyle anladım,  yanılıyor  muyum?
gibi(!).  Yani başka  türlü ifade etmek gerekirse,  ben  de  sizin
gibi,  ama, benim konumum,  avukat olarak çalışıyorum.  Şimdi  ben
avukat  olarak  bir  vergi dairesine  kayıtlıyım,  serbest  meslek
erbabıyım.   Duruşmalara   giriyorum,   avukat   olarak   girdiğim
duruşmalardan ücret almam gerekiyorsa ücret  alıyorum. İkinci  bir
işim  daha var, o iş ise bir gazetenin sorumlu  müdürlüğü.  Şimdi,
yönetmeliğe  göre, başka bir yerden bana ücret   ödeniyorsa,  ben,
oradan  ücret  alıyorsam, serbest meslek sahibi isem,   bana  Sarı
Basın Kartı verilmez.

Ama,  Sarı Basın Kartları  Yönetmeliği'ne göre, "Sarı Basın  Kartı
verilir   sorumlu  yazı  işlerine   müdürüne"  der.  Ama  konumum,
Anadolu'daki gibi olduğundan  dolayı ben Sarı Basın Kartı  alamam.
Bana  hukukçu  olarak  sorsalar, ben   yönetmeliğe  verilmez  diye
yazarım.  Bakın doğrudur, benim fikrim  tartışılır. Kamu  yararına
bu  işleri  yaptığınız için Sarı Basın  Kartı'nı  istiyorsanız,  o
zaman  bu konuda başka bir mücadeleyi daha  vermeniz lazım. Nedir?
Bakanlıkların, Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler  Müdürlüğü'ne  Sarı
Basın  Kartı verilir, verilmez, verilmemesi lazım.  Genelkurmay'da
görev yapan Basın ve Halkla İlişkiler'deki Kurmay Albaya  verilir,
verilmez,   verilmemesi   lazım.   Gazeteciler,   kendi    kodları
bakımından, Basın Kanunu'nda yazılı olduğu gibi yüz kızartıcı  bir
suç   nedeniyle, örneğin mahkum olurlarsa, Sarı Basın Kartı  varsa
geri  alınır, eğer böyle bir suçu varsa da verilmez.

Hemen  başka  bir  örnek, siz, kamu yararına çalışan  bir  kurumda
veya  yerde  bu görevleri yaptığınız için, duygu ve görüşlerinizle
Sarı   Basın  Kartı  almaya  hak  kazandığınız  düşüncesindesiniz,
buradaki  varlığınız bile zaten onu kanıtlıyor. Herhangi bir  kişi
diyor  ki  "ben,  yedi   ayrı şirketin sahibiyim,  ayrıca  da  (x)
gazetesinin sahibiyim, ayrıca da  o gazetenin başında sorumlu yazı
işleri müdürüyüm, bana Sarı Basın  Kartı verilmesi lazım". Ayrıca,
"Belediye de Basın ve  Halkla İlişkiler'de müşavirlik yapıyorum ve
onlara da danışmanlık  yapıyorum, halkla ilişkilerinin başındayım,
ben  Sarı  Basın Kartı'nı  nasıl alamam?" diyor. Bana başka  türlü
söylüyor, "ben Sarı Basın Kartı  istemiyorum" diyor zaten.

Onun   için,  bazı  kavramlar  bakımından  ve  Sarı   Basın  Kartı
verilmesi  konusundaki yönetmelik bakımından, temel kod bana  göre
gazetecidir.  212  Sayılı  Kanun'a  bağlıdır,  sözleşmesi   olması
gerekir.  Karşılığında  gazetecilik işini ifa  ettiği  için  ücret
almaktadır   ve   geçimi   sadece   buradan   olmalıdır   şeklinde
gerçekleşmelidir.  Bu,  benim görüşümdür. Yönetmelik,  bu  an,  bu
görüşün  çerçevesinde düzenlenmiş olan bir yönetmelik değildir.  O
nedenle,    örneğin   bakanlıklarda  bulunan   basın   ve   halkla
ilişkilerden  sorumlu   kişilere Sarı Basın  Kartı  verilmesi  bir
anlamda  nasıl  bir yanlışsa,  bazı konularda açılan  bu  kapıdaki
yanlışlıklar  bakımından ben, size  basın kartı  verilmesinden  bu
anlamda  yana  değilim.  Ama yönetmelik, bu   şekilde  düzenlenir,
örneğin  bu  anlamda  kamu kuruluşlarından, kamu   yararına  işler
yapan,  gazeteciliğe  yakın olan kişilere  de  verilmesi   gerekir
deniyorsa  o  zaman  verilebilir.  Örneğin,  başkanlarına  verilir
deniyorsa,  o  zaman şube başkanları eksik demektir, eksik  kalmış
demektir.  Ama,  izin verirseniz, bu ülkede  bu  kadar  iyi  işler
yapmış  olan insanlara, insan olarak size şunu da söyleyim,  böyle
bir  yolu   açarsanız,  o zaman herkes bir yerlerde  şube  başkanı
olmaya  başlar.  Herkes  bir yerlerde kamu yararına  dernek  falan
kurmaya    başlar.    Denetimi,   bakın,   ben   sorun    hepimizi
ilgilendirdiği  için,  yani  siz   çözeceksiniz  demiyorum,  böyle
olduğu   için   sizin   başınıza  da   bunlar    gelir   anlamında
söylemiyorum, bir sorundur.

Şimdi  bu  sorunu çözmek için, sizin karşınızdaki  muhatap  Basın-
Yayın   Enformasyon  Genel  Müdürlüğü ise,  bana  göre  tartışarak
çözmek  gerekir.  Sorunları, dile getirerek ortak bir nokta bulmak
gerekir. Bu ortak  noktayı bulabilmek için, genel sorunlarla, özel
sorunları  müşterek  ve o müştereklik içerisinde  o  soruna  çözüm
getirici biçimde bulmak  gerekir. Belki, yönetmelik için ayrı  bir
tartışma açılması, ayrı bir  eğitim semineri yapılmasının da  bana
göre  yararı vardır, anladığım  kadarıyla vakti gelmiş, ben  böyle
düşünüyorum.

SORU: Radyoların şu andaki en önemli sorunlarından bir tanesi  dil
konusu.  Sarı  basın  kartlarıyla ilgili yeterince  bilgi  verildi
sanıyorum.  Radyolar  olarak üç sorunumuz  var,  birincisinin  dil
olduğunu   söylemiştim.  İkincisi RTÜK  yönetmeliğinde  bir  madde
vardır,   "Planlamayı  kurul yapar" diye. Örneğin  zorluklar  veya
işin  gereği  İzmir'e taşınsanız buna izin alamazsınız.  Başvurdum
anonim  şirket   olduğum için izin verilmedi. Bugün 1.400'e  yakın
radyo  var  ama   hiçbirisinde doğru  düzgün  sunuş  yapan  spiker
bulamazsınız, Türkçeyi  doğru dürüst kullanan.

ERİNÇ:    Türkçe'nin   radyo   ve   televizyonlarda   kullanılması
konusunda,  TRT  Genel  Müdürlüğü  iki  gün  süren  bir   toplantı
düzenledi  ve  geçici bir danışma kurulu  oluşturuldu.  Ben  de  o
çalışmalara katıldım ve o  danışma kurulu toplantısında,  kullanım
yanlışlıkları, ifade  yanlışlıkları üzerinde de duruldu. TRT Genel
Müdürlüğü,  bu geçici danışma kurulunun zabıtlarını  kitap  olarak
yayınlayacak. TRT'nin de  amacı, özel radyo ve televizyonlara  bir
katkıda  bulunmak, orada sayın  genel müdürün açıkladığı  şekilde,
yani  TRT Genel Müdürlüğü'ne  başvurulduğu takdirde, sanıyorum  ki
bastırılacak    kitap,   özel   radyo   ve    televizyonlara    da
gönderilecektir,  ben  bunu size iletmiş olayım,   isterseniz  TRT
Genel Müdürlüğü'ne yazıp, kitaptan isteyebilirsiniz.

GERÇEKER:  Benim  ekleyeceğim bir konu daha  var,  sayın  Erinç'in
Türkçe konusundaki bu girişiminden ben de yeni haberdar oldum  çok
iyi    bir   şey,  yalnız  öyle  anlıyorum  ki  burada  yaptığınız
konuşmalardan,   TRT'nin  bazı yayınları var,  yaptığı  çalışmalar
var,   bunlar   TRT'nin   kütüphanesindedir.  Teknik   yayınlardır
tamamen,   yani  teknik,  mekanik   anlamında  teknik,  elektronik
anlamda  değil. Benim sabah radyo  konusunda verdiğimi, televizyon
için düşünün, film yapımı için  düşünün, seslendirme için düşünün,
stüdyoların  donanımına kadar herşey  var,  her  konu  da  vardır.
Bunlardan    yararlanmak,   özellikle   Gazeteciler    Cemiyetleri
aracılığıyla    mümkün   olabilir,   artı   eğitim   seminerlerini
düzenlemek   de,   emin  değilim  ama  olayı  uyandırmak    lazım,
Türkiye'de hep böyle oluyor.

Her  konuda,  yayıncılığın  her  alanında,  her  konusunda  eğitim
seminerleri  düzenlemek de, TRT  tarafından mümkün olsa  gerektir.
Bizim  Eğitim  Dairemiz var. Elbette  bir ücret  karşılığıdır  ama
nihayeti  mesleğin  bir  tarafında,  kazanın   kulplarından  tutan
kişiler ve kuruluşlar olarak, elbetteki suhuletle  davranılacaktır
diye  düşünürüm  ve de herhalde bu gibi ihtiyaçları   bölgelerinde
duyan,  bir iki tane değil, bütün gazeteciler cemiyetleri,   basın
kuruluşları,  TRT ile işbirliği halinde bölgesel,  gerçek  anlamda
eğitim,  yani  öğretim imkanını sağlayabilirler ama dediğim  gibi,
birisinin   ihtiyaç  belirtip,  bunu  herhalde   TRT'ye   iletmesi
gerekiyor.

İLKİZ:  Ben  bir cümle kuracağım uzun olacak, aralarda hep  virgül
var.  Şimdi  Sayın  Erinç anlattı gerçekten,  12.4.1991  tarihinde
kabul   edilen,  kamuoyunda  RTÜK  diye  bilinen  Özel  Radyo   ve
Televizyonların   Kuruluş ve Yayınları ile  ilgili  olan  Kanun'un
geçici 5. Maddesi'ne göre  üst kurulun oluşumunu takip eden en geç
dört  ay  içinde,  öncelikle  ihtiyaç duyulan, kanal  ve  frenkans
bantlarının  planlamasını yaptırma  görevi, Radyo  Televizyon  Üst
Kurulu'na  verildiği için ve Kurul,  12.5.1994  tarihinde  Türkiye
Büyük   Millet   Mecilisi  tarafından   seçilerek,   ilk   oluşumu
bakımından  göreve başlamış olmasına rağmen,  yasanın yayınlandığı
tarihten   bugüne  kadar  geçen  dört  yıl  içerisinde,    frekans
planlamasını   yapamadığı   için,   sizin   sorunuza   da    yanıt
verilememiştir.

Kemal  ÇOLAK (Bursa): Bir akademisyen olarak yerel basınla  ilgili
uygulanmakta olan denetim sistemleri, iletişim alanındaki  denetim
sistemleri  hakkında bilgi almak istiyorum.

ERİNÇ:  Radyo-televizyoncu arkadaşlarım şikayetlerini,  dertlerini
anlattılar ama ben, yazılı ileşitim aracında çalışan bir  gazeteci
olarak  onları  kıskandığımı  belirtmek  zorundayım.  Bizde   yaşı
18'den  küçük  birinin  resmini  yayınlarsanız,  adını  yazarsanız
savcı,   dava  açar.  Ama, Özel Radyo ve Televizyonlar  Yasası'nda
böyle   bir   ceza    olmadığı  için,   onlar,   bunu   rahatlıkla
yayınlayabilirler.  Bir  trafik   kazasında  ölen  dört  yaşındaki
çocuğun  adını  koyarsanız, mağdurun 18  yaşından  küçük  mağdurun
adını   açıkladığınız   diye   yine   cezaya    uğrarsınız,   ama,
televizyonlar   bunun   görüntüsünü  istedikleri   sürece,    yani
ratinglerine  uygun  düşüyorsa belki yarım  saat  gösterebilirler.
Yani  demiyorum  ki,  onlar da cezalandırılsın  ama,  Türkiye'deki
sosyal   gereksinimler,  böyle bir yayını hoşgörüyor  ise,  yazılı
iletişim   araçları  için  de  hoşgörülü  hale  gelsin   diye   bu
vurgulamayı yapıyorum,  yani intihar olayları da bunun  içindedir.
Çok  sayıda ayrıcalığı vardır  radyo ve televizyonların, o nedenle
bu  ayrıcalığı kullandıkları için  doğrusu kıskandığımı vurgulamak
istedim, teşekkür ederim.

GERÇEKER:  Sayın  Erinç'e   yüzde yüz  katılıyorum,  bir  zamanlar
gazetelerde o gözlerin üzerine ya  da başka yerlere çekilen  ufak,
siyah bantlar vardı, onlar da yok oldu.  Televizyondaki karşılığı,
arkasındaki yüzün seçilebildiği kareler  biliyorsunuz, sadece yüzü
kapatmak  filan  da  yok, adlar veriliyor zaten   işte  oraya  bir
dostlar  alışverişte  görsün diye kareler, bozulmuş  bir   görüntü
getiriliyor ve olup bitiyor.

Şimdi  bütün  bu konuşulanlardan genel bir şeye varmak  gerekirse,
çok  dikkat ediyorum, hepimiz, basın, gazeteci demeyelim, gazeteci
dendiği  zaman  geleneksel  olarak yazılı  basın  anlaşılıyor  ama
hepimiz,  basında çalışan emekçileriz. İşvereniz, emekçileriz, hem
işveren,  hem   emekçiyiz,  belirli  şartlarda.  Önemli  olan,  bu
ülkenin  yasalarında  birliğin sağlanması, uygulamalarda  birliğin
sağlanması.  Sayın  Erinç'in   de  zaten  kısaca  değinmesi  oraya
geliyor. Yani, önce şurada var,  bakınız, haklar bildirgesini onun
için  dağıttım. Bunun muhakkak üzerinde  düşünecek  ve  birgün  bu
konuda bir şeyler yapmak isteyeceksiniz. Önce  tanımlarımız  belli
olacak.  Çünkü  artık  burada medya yazıyor,  ne  radyo  var,   ne
televizyon  var, ne gazete var. Gazetecilik lafı  da  yok,  medya.
Medya,  maalesef kendi kurallarını getirdi ve Türkiye, medyaya çok
hazırlıksız   yakalandı. Video teybe de, video, okuyucu  cihazlara
da  hazırlıksız   yakalanmıştı. Bir sürü  porno  kasetle  birlikte
girdi,  o  zamanki TRT  Genel Müdürü'nü hatırlarım  büyük  sıkıntı
çekiyordu.  Şimdi  aynı  şekilde  buna da hazırlıksız  yakalandık.
Daha  tahsis  belgesi  yok,  frekans   tahsisi  yapılmamış,  yayın
belgesi  yok,  kimin,  nerede, ne yaptığı belli   değil,  askerler
şikayet  ediyor  uçaklarımız  düşme tehlikesiyle  karşı   karşıya,
sivil  havacılık şikayet ediyor, hiçbir şey yapıldığı yok.  Yazılı
basındaki  basın  mensubuna  bir  kural  uygulanıyor,  televizyona
başka,  radyoya  başka, dergidekine başka,  herkese  başka,  böyle
saçma  şey olmaz.

Öncelikle,  Türkiye'de acele ile çıkarılan  yasalar  değil,  belki
yıllar  alan  ama  herkesi  içine  alabilecek,  ikili  standartlar
oluşturan  yasalara ihtiyaç var, şimdi onu bekliyoruz, işte bunlar
da  kaydedildi,   birileri  herhalde  alıp,  okuyacaktır,  buyurun
efendim, kusura bakmayın  beklettim.

Doğan  GÖNÜLLÜ  (Karadeniz Ereğli): Öncelikle, sizlere   gerçekten
teşekkür   etmek   istiyorum,  biraz  önce  bir  arkadaşım   hayal
kırıklığına  uğradığını söyledi, ben de hayal kırıklığına  uğradım
ama   olumlu  yönde. Kendi adıma ve yayın grubum  adına  söyleyim,
fazlasını  buldum.   Bu  seminerin devamını diliyoruz,  fazlasıyla
baskın  olarak  devam etmesini diliyorum. Ayrıca eğitim  konusunda
bir  şey  söylemek   istiyorum, Semra hanım belki  yanıtlayabilir,
üniversitelerimizden bu  konuda faydalanamaz mıyız  acaba?  İşyeri
sahiplerinden    tutun    da,    spiker     arkadaşlarımızın    da
katılabilecekleri   çalışmalar.   Biraz   önce   bir     beyefendi
"paralarımız   verilmedi"  diye  şikayet  etti,  ama   biz   bütün
giderleri   karşılamaya  hazırız,  yeter  ki  böyle  bir   çalışma
verilsin.   Basın  hizmetkarları  olarak,  hiç   olmazsa    hizmet
standartlarını  tutturmak açısından, böyle bir  eğitim   çalışması
acaba  yapılamaz  mı? Tabii ki, Basın-Yayın ve Enformasyon   Genel
Müdürlüğü, ya da Gazeteciler Cemiyeti ve üniversitelerin  birlikte
hareketleriyle belli bir yaklaşım yapılamaz mı? diye  öneriyorum.

Ayrıca  bir  şey daha söylemek istiyorum, bizlerin  kan  damarları
olan  reklam  konusu eksik kalmadı mı? Acaba herhangi bir  şekilde
burada   bir reklamcı da temsil edilemez miydi, fikirlerini alamaz
mıydık?   Bizlerin gelirleri sadece reklamlarla oluyor, bu  konuda
fikirlerimi  dile getirmek istedim, teşekkür ederim.

GERÇEKER: Efendim, hanımefendi cevap vermeden önce, bir  şey   hep
dikkatimi  çekiyor,  lütfen çok fazla Basın-Yayın  ve  Enformasyon
Genel  Müdürlüğü'nü karıştırmayın. Devlet karıştığı  zaman,  işler
çok  uzun zaman alıyor. Burada en sağlamı, ilgili meslek kuruluşu,
Gazeteciler  Cemiyeti yani ve üniversitelerin ilgili bölümleri  ve
sizler  arasındaki  işbirliğidir. Amerika Birleşik  Devletleri'nde
devlet,  hiç  karışmaz  bu   işlere, eyaletler  de  karışmaz,  ama
dünyada  üniversitelerle ilgili  sektörler arasındaki işbirliğinin
en  sıkı  olduğu yer orasıdır.  Araştırma, geliştirmeyi üniversite
yapar, eğitimi üniversite yapar,  özel projeleri geliştirir, sunar
ve  sanayii  de ona göre, sektör de ona  göre gelişir. Dolayısıyla
bırakın  Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü,  orada  kendi
yaptığı  işlerle uğraşsın, biz, işin meslek yanına dönelim.  Çünkü
gerçekten devlet girdiği zaman, yasaydı, yönetmelikti,  esaslardı,
kanunlardı dediniz mi iş bitti.

Bakın,  şu  anda  2954  sayılı TRT Yasası'nın  belirli  maddeleri,
Anayasa'ya  aykırıdır. Herhangi bir yerde dava açıldığı  takdirde,
uyum    yasaları  çıkarılmadığı  için  aykırıdır,  ama   şu   anda
yürürlükte.  2954   sayılı Yasa ile 3984 sayılı  Yasa'nın  belirli
kuralları  çelişmektedir.  Anayasa ile de  çelişmektedir.  Anayasa
yürürlükte,  bir  yasa yürürlükte,  bir yasa daha yürürlükte,  kim
değiştirecek  bunu?  RTÜK'ün  uygulamaları   belli   bir   şekilde
yürüyor,  görüyorsunuz hepsini, dolayısıyla en iyisi   işi  meslek
boyutunda çözmek, ama son derecede haklı bir konuya  değindiniz.

Efendim,  özür  dilerim,  zamanınızı  aldım,  isterseniz,  buyurun
cevap verin.

ATILGAN:  Ben  bu  soruya  cevap vermek istiyorum  tarafı  olduğum
için. Sanıyorum bizden böyle bir talepte bulunulduğunda üniversite
olarak,  fakülte  olarak her türlü yardımı yapmaya  hazırız.  Bunu
aynı   zamanda  fakülte yönetiminde bulunan bir kişi olarak  ifade
ediyorum.    Bu    çalışmaların   önemli   sonuçlar   bırakacağına
inanıyorum.

Eyüp  BEKTAŞ  (Ereğli): Genel anlamda,  yerel  basın  ve  yaygın
basındaki   bazı yozlaşmaları konusunda çok sayıda örnek dinledik.
Dün  Sayın   Bilgin Korkmaz Yiğit örneğini anlattı, ama ben  bugün
şuna gelmek istiyorum.  Korkmaz Yiğit olayı, son dönemde canlı bir
olay. Ama, yerel basında Korkmaz  Yiğit gibi aynı şekilde değişik,
kirli  boyutlarda  ilişkileri olan  insanlar,   yerel  basını  ele
geçirmeye yöneldi. Yerel basın, en uçtaki birim  olarak, özellikle
toplumsal barışta, çok çok önemli görevler üstlendi.  Yani  bugün,
Sivas   olaylarına  baktığınız  zaman,  37  tane  kişinin  yakılma
olayında  iki  tane yerel basın, olayı bu hale getirdi.  Toplumsal
barışı  korumak yerel basının bana göre en önemli görevi. Bu arada
çalışanların hakları nasıl korunacak?

GERÇEKER:  Sayın  İlkiz,  cümleye girmeden  önce  bakın  ben  size
birşey  söyleyim.  Burada sorulan sorulara  sizin  cevap  vermeniz
bence   mümkün değil, cevap verseniz bile zaten hava civa  olacak,
havaya   konuşmuş olacaksınız. Çünkü, bu o kadar, herhalde benimle
anlaşıyorsunuz, yani o kadar garip bir konu ki, bu konu, ancak  ya
kendiniz  koruyacaksınız kendinizi, o temizliği buranın  sağlaması
mümkün  değil.  Ne  o  cevap verebilir, hiç kimse  cevap  veremez.
Bambaşka  birşey.  Tartışılıyor  zaten,  tartışılıyor.  Doğru  mu,
yanlış mı  dediğim?

İLKİZ:  Hayır  ben  gerçekten hem Eyüp beyin söylediğini,  hem  de
sizin   özellikle  altını  çizdiğiniz  konuya  katılıyorum,  yerel
basın,  demokrasinin kılcal damarlarıdır, can damarlarıdır. Sorun,
Türkiye'nin demokratik toplum düzeni sorunu. Yerel basın dediğimiz
gazetecilerin  çalışmasıyla tüm ülkede yaygın hale  gelmelidir,  o
zaman    ulusal   basını  da  etkiler.  Ama,   verdiği   başlıklar
bakımından,   başlı    başına   üzerinde   karşılıklı   konuşulup,
tartışılacak  konulardır.   Başlıklar da  çoktur.  Yani  özellikle
üzerinde durduğu bir konu var, yani  yerel basında bunun örnekleri
yok  mu? Yani, yerel basında, örneğin  gazete sahipleri, radyo  ve
televizyon  sahipleri,  ulusal  basındaki  bazı   patronlar   gibi
davranmıyor   mu,  gazetelerini,  radyolarını,   televizyonlarını,
örneğin, bağışlayın beni kendi çıkarları için  kullanmıyorlar  mı,
evet kullanıyorlar.

Benim kişisel fikrim. Hatta,  yani uzamasın diye, işte Mustafa bey
de  acele ediyor, küçücük bir  hikaye, burası dağbaşı olduğu için,
güney sahillerinden bir kasabadan  hikaye vereyim. Yerel gazeteler
var   ikiyüz,  üçyüz  tirajlı,  bilemediniz  beşyüz  tirajlı.   Bu
gazetelerden,  sahiplerinden bir tanesinin akrabalarından  birinin
de   bir  mahkemede davası var, basit bir dava.  Şimdi  o  davacı,
tesadüfen   davalı olduğu kişi ise, aynı ilçede yayın yapan  başka
bir  gazete  sahibinin kardeşi. Şimdi bunların, gazete ile, gazete
yayını  ile hiç  ilgisi yok. Davanın kötüye gittiğini anlayan  bir
gazete  sahibi,  öteki gazete sahibinin canına okumak için, birgün
gazetesinde bir  başlık atıyor. X kişi için, yani diğer  gazetenin
sahibi  için,   bağışlayın, başlık şu; "Sen  bir  homoseksüelsin".
Şimdi  ikinci  gün   o  gazete  yanıt veriyor,  bağışlayın;  "Asıl
homoseksüel sensin".  Üçüncü gün, şimdi bu yayınlanınca, o  gazete
sahibi,   altında   kalmayacak  ya,  "Erkeksen,  hangi   hastanede
istiyorsan, tedavi ve rapor  alabiliriz, var mısın?". Dördüncü gün
başka  bir  yanıt  geliyor,   "Erkeksen  limana  gel,  yanına   da
istediğini al". "Sen erkeksen meydana gel"... Böyle sürüp gidiyor.
O  ilçenin  duayeni olan gazeteci de,  "ya bu ayıp oluyor"  diyor,
"yani  bir  müdahale  edelim, bunun ne yayınla   alakası  var,  ne
gazetecilikle alakası var". Ama başka bir şey daha  var,  o  arada
ikiyüz,  üçyüz  satan  gazetelerin  tirajları  ikibine   fırlıyor.
Gazeteci  de,  yani o duayen gazeteci de kendi  gazetesinde,   bir
başlık  atıyor,  iki  gazeteci, iki  gazete   sahibi  için;  "Ayıp
oluyor  beyler". Ve "Bunu böyle yapmayın, gazetecilik bu değildir,
kamu  yararı bu değildir" diyor.

Şimdi iki gazeteci duayen gazeteci, kendi gazetesine böyle  başlık
atınca, hiç birbirleriyle konuşmadan, duayen gazeteci Lütfü  beye,
ikisi  de  aynı anda, kendi gazetelerinde şöyle cevap  veriyorlar;
"Sen karışma Lütfü". Bu yerel basında yaşanan güncel bir örnekti.

Hikmet  YURDAGÜL (Yalova): Değerli arkadaşlar, yerel gazeteciliğin
önem    ve   sorunlarını  bilenler  bu  mesleğin  içinde   yaşayan
gazetecilerdir.    Sıkıntıyı    bizzat    çekenlerle,    dışarıdan
seyredenler  arasında  elbetteki  farklar  olacaktır.   Türkiye'de
basın   denince,  genel  dağıtımı  yapılan  üç-beş  gazete   akıla
geliyorsa, bu büyük bir yanlıştır. Anadolu'nun en ücra köşelerinde
kamuoyunun nabzını tutan, halkın gerçek anlamda gözü, dili, kulağı
durumunda   olan  pek  çok  gazete  mevcuttur.  Türkiye'de  siyasi
iktidarlar  maalesef halkın gerçek anlamda hissiyatının  tercümanı
durumundaki   bu  yayın  organlarımıza  sıcak  bakmamakta,   yerel
gazetelerimizi   seçimden  seçime  hatırlamaktadırlar.   Medyanın,
sadece  kartel  medya  olmadığı, basının, holding   kuruluşlarının
tekelinde gazeteler olmadığının bilincinde  olmamız gerekir.

Devletin   bütün  imkanlarının  siyasi  tercihleri    ile   ayırım
yapılarak,  basın  mesleği ile televizyonculukla uzaktan  yakından
ilgisi dahi bulunmayan kişi ve kuruluşlara aktarılması, Türkiye'de
basını  tek  ses haline getirmekte, tekelleşmeye dönüştürmekte  ve
basın  kuruluşları  ile   medya devlete ve  millete  karşı  gerçek
görevini   yapmamakta,   hepimizin  büyük  bir  dikkatle   izleyip
gördüğümüz  meslek dışında  akla gelmeyecek pazarlama  işleri  ile
iştigal etmekteler.

Devletin  gücü  ile güçlenip, devlete ve millete  güç  gösterisine
kalkışır  hale gelmektedirler. Oysa basın milletin müşterek  sesi,
kamunun  yansıyan  aynasıdır. Basın, edep  ve  ahlak   abidesidir,
basın milletin ve devletin bölünmez bütünlüğünü koruyan demokratik
cumhuriyetin,  laik  rejimin  teminatıdır. Fakat  siyasi  çıkarlar
uğruna  pek  çok  güzel ve üstün vasıflarımızı yok ettiğimiz  gibi
maalesef gerçek basını da  yok etmeye gayret gösretmekteyiz.

Anadolu'da  yayımlanan pek çok gazetemiz bugün  kendi  kaderlerine
terk    edilmiş,  teknik,  ekonomik  ve  daha  birçok   sorunlarla
cebelleşmektedir. Anadolu'da yayımlanan ve sorunların çözümü  için
ve   alternatif    çareler  bekleyen  yayın   organlarımız   bugün
kuruluşunun çatısı altında birleşmek zorundadırlar. Teşkilatlanmak
ve   toparlanmak   durumundadırlar.  Bu  sorunlara  sahip   çıkmak
durumundayız.   Anadolu  basını,  nasıl  ki  Kurtuluş   Savaşı'nda
üzerine düşen milli görevlerinin sorumluluğunun bilincinde hareket
etmiş  ise,  bugün  de  yarın  da  ülkenin  ve  milletin  bölünmez
bütünlüğünü  koruyacak, Türk milletinin gerçek  anlamda  tercümanı
olacak,    millet   ile  devlet  arasında  köprü   olma   görevini
sürdürecektir.

Anadolu   basın   mensupları,   Cumhuriyet   Türkiyesi'nde,   laik
demokratik  rejimin  savunucusu olmaya devam edeceklerdir.  Ülkeyi
yöneten  siyasiler, kendi ikbal ve saltanatları için  yarattıkları
sözde  basın  canavarları ile mücadeleyi sonradan   yapacaklarına,
Türk  insanının gerçek sesi, savunucusu Anadolu basınına ve  basın
mensuplarına   gereken   ilgiyi  ve   desteği    göstermelidirler.
Çıkarları için değil, devletin ve milletin bekaası için, yıllarını
basın   mesleğinde,  onurunu  bu  kutsal  uğraşta   tüketen  yerel
gazetecilerimize gerçek önemi ve özeni  gösterilmelidir, sorunları
benimsenmeli  ve  takip edilmelidir. Anadolu  basını,  ülkenin  ve
halkın  sorunlarını  bilmekte, gazete ve   gazetecilerin  yaşamını
bizatihi içindedirler ve yaşıyorlar.

Bu   bilgiler   ve  tecrübeler  çerçevesinde  demokrasiyi,   insan
haklarını   ülkenin  ve  milletin  bölünmez  bütünlüğünü,   ulusun
çıkarlarını,  demokratik  rejimi herşeyin   üstünde  gören  kutsal
basınlardır.  Türkiye'nin çeşitli yörelerinde  yayımlanan,  halkın
nabzını  tutan,  kamuoyunun  gerçek sesi  olan,    milletin  milli
hislerine  tercümanı durumundaki bu gazeteler  ve  bu  gazetelerde
büyük  bir özveri ile çalışan gerçek  gazeteciler, seçimden seçime
hatırlanmayı  değil, basının  üzerinde siyasetin  ciddi,  duyarlı,
tutarlı  ve  etkili tavırlıar  alınmasını beklemektedirler.  Bütün
bunları  demokrasinin  sağlığı, halkın çıkarları için  ummakta  ve
beklemektedirler.

Teşekkür  ediyorum.  Değerli arkadaşlarım bu  arada   yerel  basın
mensuplarına bir haberi de vermek istiyorum, müjdeyi;  Basın  İlan
Kurumu'nun son Kasım dönemi toplantısında bugüne  kadar ikiyüz bin
lira  olan  resmi  ilan  tarifesi beşyüz  bin  liraya   çıkmıştır.
]nşallah  basınımıza  bir  katkıda bulunacaktır.  Tekrar  teşekkür
ediyorum.

GERÇEKER:  Aktardıklarınıza katılıyoruz, ben  katılıyorum  şahsen,
bazılarında   birisi   sorarsa  orada  delil   göstermek   zorunda
kalabilirsiniz, orayı es geçiriyorum, önemle hatırlatmak istediğim
bir  şey   var.  O  yazının  içinde  siz  de  söylediniz  Kurtuluş
Savaşı'nı o yerel  güçler kendi güçleri ile yaptılar. Dolayısı ile
şimdi     sadece   sorunlarımız   var   deyip   sorunlara    çözüm
beklemektense,   devleti  pek  fazla karıştırmamak  gerek.  Meslek
kuruluşları yerel kuruluşlar radyoları, televizyonları hiç gözardı
etmeyin.    Sadece  gazeteler  kalmadı  bana  kalırsa,  elektronik
basının   rekabeti karşısında gazetelerin artık çok fazla yaşaması
da  kolay  değil.  Orada  temas ettiğiniz  biraraya  gelmek,   güç
birliğini sağlamak, bu sermayeyi birleştirmek, cebi   birleştirmek
demek  değil.  Güçbirliği, kader birliği yapmak,  bilgi  erişimine
sahip  olmak,  eriştiğimiz bilgiyi paylaşmak,  ortak  bir  kamuoyu
yaratmak, kamuoyunda oluşan hücreleri  bitiştirdiğiniz zaman da, o
Kurtuluş  Savaşı'nda  sizin  değindiğiniz ve savaşı  kazanan  güce
erişmek mümkündür, o açıdan tamamen katılıyorum.