SEMİNER KONUŞMALARI
"TV HABERCİLİĞİ VE HABER TEKNİĞİ"
Ümit ASLANBAY
NTV - Editör
Televizyon haberciliği ve televizyon tekniği üstüne, bu kadar
hazır formüllerle gitme yerine bizzat içerden, uygulamadan
çıkarttıklarımı aktarmaya çalışacağım. Çünkü Türkiye`de
televizyonu herkes bir yandan öğreniyor, öğrenirken de bir yandan
yapmaya çalışıyor. Onun için kısa kısa notlar ve başlıklar
halinde anlatmaya çalışayım.
Önce televizyon haberciliği dinilince bu ayrımı biraz yüzdelemek
istiyorum. Bir defa habercilik, televizyon haberciliği, gazete
haberciliği ya da başka hepsinin özünü oluşturan haber aslında.
Yani haberi vermek, televizyon haberi denildiğinde bunu bir
anlatmak gerekir. Biraz önce Sayın Gerçeker çok veciz bir şekilde
"televizyon haberleri müstehcendir" tanımlaması yaptı, doğru bir
laftır bu. Gerçekten müstehcen, çünkü olduğu gibi anlatılıyor,
gazeteden farkı da bu. Televizyon haberi gazetenin haberinin ya da
bildiğimiz yazılı haberin görüntülenmesi değil aslında. Ya da bir
radyo haberinin, radyoda okunan bir şeyin görüntülenmesi değil.
Yani görüntünün haber olduğu, bizatihi haber haline geldiği bir
habercilik. Bu aynı zamanda televizyonun en güçlü yanı ama aynı
zamanda da en zayıf yanı ve zaafını da oluşturuyor. Birazdan
bunları da anlatmaya çalışıcağım. Ama çıkış noktası haber, haberin
kendisi.
Bu nasıl bir şey, bunu biraz açmaya çalışalım. Televizyon
haberlerinde öncelikle haberini yaptığınız kişinin bir açıklaması
geldiği anda onun yüzünü görürsünüz. Örneğin dün Cumhurbaşkanlığı
Köşkü'nden çıkan liderler, kameralar o liderin suratından içerde
neler olduğunu ya da nasıl bir ruh haliyle oradan ayrıldığını
farkedersiniz. Televizyon haberinin ya da görüntünün verdiği budur
aslında. Dikkatle izlenir, nasıl bir ortamda söylemiş, etrafı
kalabalık mı, gergin mi, kaşı mı kalktı? Buradan bir sürü mesaj
gider izleyiciye ve bunu yakalamak, yani görüntüde yakalamak ve
bunu metinle birleştirmek, televizyon haberciliğinin esası.
Ama bu kadar kolay mı? Değil, neden kolay değil? Bir defa kamera
çok iyi yakalayacak oradaki açıklamayı. Bu herhangi bir olay
olabilir, ben bir kişinin açıklamasından gidiyorum. Bunu
yakaladıktan sonra görüntü üstünde metni flört ettirme sanatı
belki televizyon haberciliği, ikisini birleştirme sanatı. Yani
şöyle düşünün televizyon haberciliğini; görüntüyü alın önce,
sesini kısın. Görüntü ne anlatıyor? Eğer görüntü bir şey
anlatıyorsa izleyiciye, bu televizyonculuğun bence başarısından,
kameramanın ya da televizyon haberinin başarısından söz etmek
lazım. Onun üstüne de metinle kuvvetlendirilen bir biçim. Tam
tersi, gazete haberciliğindeki metnin kuvvetli olması her şeyi
size anlatır. Ya da metinde her şeyi anlatmaya çalışırsınız.
Burada önce olan görüntü, görüntüyü besleyen kelimeler ve ikisinin
tam uygun evliliği televizyon haberciliğini oluşturuyor. Bunun
nasıl daha da bir zaaf oluşturucağına da geleceğim birazdan.
İş burada bitmiyor, aslında televizyon tam bir takım çalışması.
Yabancıların dediği gibi "Team Work" aslında. Kameraman
yakalayacak, muhabir olayın başından sonuna kadar içinde olacak,
zaman zaman kameramanı uyaracak, şurada şöyle bir şey var, ayrıntı
var diye. Karşılıklı sürekli gözleri birbirinin içine bakacak ve
en iyi görüntüyü yakalayacaklar ve baştan sonuna içinde olan
muhabir gelip buna uygun metni bulacak. Bu metin montaj masasına
yatacak, iyi şekilde montajlanacak ve belirtilmek istenen şey en
iyi biçimde anlatılacak. En iyi biçimde montajdan çıkacak ve
seyirciye iletilecek, bir de onun en iyi şekilde sunumu var. En
iyi şekilde çağrılacak, izleyici cezbedilecek, bunun bir haber
olduğu anlatılacak.
Buradaki mekanizmanın herhangi birisi aksarsa televizyon
haberciliği de bence aksıyor, iyi olmuyor. Onun için tam bir takım
çalışması halinde gitmesi lazım. Uyum son derece önemli. Muhabir,
kameraman, kameramandan gelen görüntü muhabirle birlikte montaj
masasına yattığında ve montajcının aynı şekilde o duyguları,
düşünceleri kavraması ve sonra seyirciye ulaşırken de en iyi
biçimde sunulması, inandırıcı olması.
Şimdi, bu noktadan şunu anlatmak istiyorum; daha önceki
konuşmalardan da çıktı. Televizyon haberciliği ya da televizyon
haberi, bize en iyi şekilde ortamı da veriyor. Diyelim bir
toplumsal olay, olayda kameralar çalışıyor, muhabir yine orada.
Biz onun nasıl bir durum olduğunu, olayın nasıl geliştiğini veya
kimin haklı, kimin haksız, hatta futbol maçlarında bile sık sık
yapılan işte pozisyonlar bile yeniden değerlendirilebiliyor, ya
da bir polis copu kalktığında niye kalktığını, ya da bir olayın
hangi anda çığrından çıktığını yine kameralar vasıtasıyla
izleyebiliyoruz. Ama salt gerçek değil, yani gerçeğin kendisi
değil. Çünkü burada kameramanın seçtiği bir aralık var, önce bir
süzülme süreci başlıyor, ondan sonra muhabir önüne geliyor, o
görüntülerden seçiyor.
İkinci süzülme süreci, bunu bir tür sansür ya da otosansür olarak
da algılayabilirsiniz. Montaj masasından çıkıp o yorumla birlikte
izleyiciye ulaştığında bence gerçeklik başka bir olguya
dönüşüyor. Yani kameradan çıkan, kameranın tespit ettiği her şey
mutlaka gerçeğin ta kendisidir. Sadece bizim gördüğümüz ama
aklımızda birtakım çıkarsama yapabildiğimiz, işte böyle bir
ortamda olmuş, nitekim görüntülerden de farkedebilir. Dikkatli bir
izleyici nerede neyin yanlış olduğunu, nerede yanlış yorum
yapıldığını ya da kendine göre nerede doğru yorum yapıldığını
anlayabilir. Bu anlamda gerçeğin kendisi olmamakla birlikte bize
çıplak gerçeği vermeye muktedir bir kamera ve televizyon
haberciliğidir.
Bu aynı zamanda zaafını oluşturuyor dedim televizyon
haberciliğinin. Neden? Eğer görüntü üstüne kurduğunuz anda haberi
ve haberciliğinizi, bu en büyük zaaf noktasını da oluşturuyor.
Çünkü şöyle düşünün; habercilikte televizyon haberi olan ya da
haber bülteni olan iki tane televizyon kanalı düşünün. İkisinin de
adı haber bülteni diye başladı. Birisinde bir sirk programını
koydunuz, bir diğerinde de hakikaten haberleri peş peşe
sıraladınız. Şimdi burada izleyiciyi yakalayan şey görüntü olduğu
için, mutlaka daha çok izlenecektir. Eğer her gün gördüğümüz
liderlerin yüzlerini bir kez daha görmektense bizi cezbedecek olan
mutlaka oradaki hareketli görüntüler olacak. İşte televizyon
haberciliğimizin en kötü ve zayıf noktası burada.
Biz görüntülere, temel reflekslere hitap ettiğimiz için televizyon
habercileri olarak bu işin de kolayını bulduk. O zaman ne kadar
çok hareket, ne kadar çok görüntü varsa, ne kadar çok patlayan
çatlayan, ağlayan efektleri yüksek olaylar varsa bunları peş peşe
dayadığınız zaman izleyiciyi de yakalıyorsunuz, ratingi de
dolayısıyla yakalamış oluyorsunuz. Çok basit bir sır. Ama ne
oluyor bu sefer? İçerik boşalıyor.
Her zaman "Bu habercilik nereye gidiyor, ne oluyor?" diye temel
şeyleri konuşuyoruz. Ama işte bu nasıl önlenir? Bu nasıl olacak?
Televizyon haberciliği gelişiyor aslında Türkiye`de, bütün
olumsuzlamalara, bütün eleştirilere rağmen bence olumlu yönde
gidiyor. Ne oluyor? Eğer çıkışınız televizyon haberi ise ve
habercilikse, bu sefer siz buna uygun şekilde
teçhizatlanıyorsunuz. Ne yapıyorsunuz? Eğer önemli olan
efektlerse, gerçek anlamda haberi iletmeye çalışan habercilerde bu
sefer örneğin bir Başbakanın kapıdan çıkışını, o andaki bir
kapının çarpılma sesini yakalayabiliyorlar sık sık. Türkiye`de de
yeni başladı, zum tabir edilen mikrofonlarla doğal sesleri,
çevredeki bütün doğal sesleri alıp olayı bütün çıplaklığıyla
vermeye çalışıyorlar. Haberciler yine haberlerle, kendi
yarattıkları birtakım canavarlarla mücadele edip işin doğrusunu
bulmaya çalışıyorlar.
Bu acılı bir süreç olacak belki Türkiye`de, zor bir süreç olacak
ama ben işlerin olumlu gittiğini düşünüyorum. Çünkü bir sürü
handikabı var televizyon haberciliğinin. O kadar işler göründüğü
gibi kolay değil. Bir kere bir tane birinci sayfa çıkartmak
zorundasınız. Sizin gazeteler gibi elinizde 15-20 sayfa yok.
Yapabildiğiniz tek şey bir tane birinci sayfa çıkarabilmek.
İkincisi bu haberi ikinci sayfaya alayım, bu haberi dördüncü
sayfaya atayım, ekonomiyi ayrı yorumlayayım ya da sporu şöyle
değerlendireyim gibi bir şansınız yok. On dakika içine her şeyi
vermek zorundasınız, bütün çarpıcı yönleriyle ve en iyi şekilde.
Çünkü rekabet müthiş. Buna uygun olarak bence Türkiye`de
haberciler de şekilleniyorlar. Sorunları kısaca bunlar
diyebilirim ve bunu da ben her geçen gün aştıklarını,
aşacaklarını bizatihi düşünüyorum.
Burada peki suç habercilerde mi ya da televizyon habercilerinde
mi? Hayır. Yani bunu zorlayan doğrudan doğruya rating baskısı ve
birinci olmadan başka ya da birinci, ikinci, bu ratingde
sıralamaya girmenin baskısını televizyon habercisi hissettiğinde
yapacağı hiçbir şey yok. Yani eğer rating" yarışına giren herhangi
bir televizyon habercisinin ya da televizyon kanalının başka bir
şansı yok. Çünkü biraz önce söylediğim görüntü yakalıyor. O
refleksler artık, yani bunu yeniden keşfetmenin bir şeyi yok,
bilinen bir nokta bu. Hareketli olan her olay, her kişi hemen
yakalanır. Televizyon izleyicisinin tercihi de bu yönde gelişir.
Televizyon habercileri rating baskısı yüzünden buna gittiklerini
söylüyorum. Başka çarelerinin de olmadığını söylüyorum ve bunu çok
bilinçli, isteyerek, kötü adamlar oldukları için ya da bu
işlerinde zaten böyle oldukları için yaptıklarını söylemek en
başta onlara haksızlık olur diye düşünüyorum. Tek tek belki
kişisel çıkışlar, kişisel kurtarmalar yapılabilir ama manzara
budur.
Onun için soruna daha farklı bir boyutta bakmak lazım. Rating
savaşlarını ya da ratingi bizatihi sansür olarak görüyorum. Bu
sırrı çok kısa sürede keşfediyorsunuz. Televizyonlarda gürültü,
patırtı, yüksek efektler, hareketli görüntüler eğer bize rating
getiriyorsa, bunu yapmak zorunda kalıyor televizyon habercisi. Ama
ratinge girişte bizatihi sansürün ta kendisi oluyor. Niye? Burada
temel bir savunma var, diyor ki, "Halk böyle istiyor, halkın
istediğini veriyoruz. Ankara haberciliğinin siyasi, kuru
havasından çıkıp insanlara kendi oldukları gibi, onlara
istedikleri gibi notları anlatıyoruz" ve bu bir tür rasyonalist
mantığa ya da teoriğe dayandırılıyor, aklanmaya çalışılıyor.
Ben burada da haklı olunduğunu düşünmüyorum. Çünkü habercilerin
çıkış noktası, televizyon haberciliği olsun, gazete haberciliği
olsun, haberdir, başka bir şey değildir. Yanı bizatihi devletten
bilgi alacak, devletin içinden bilgi alacak ve sorumlularına
verecek. Yani onun gerçek sahiplerine, kamuoyuna iletmek zorunda.
Yönetim sizin hakkınızda ne gibi kararlar alıyor, sizin
geleceğiniz hakkında ne gibi ileriye yönelik projeler yapıyor ya
da sizi rahatsız edecek ne gibi karar alacak? Gazetecinin görevi
bunu söküp almak, kamuoyuna gerçek sahiplerine iletmek aslında.
Haberciliğin içine düştüğümüz anda, ne yapıyoruz? Bunu tamamen
ihmal ediyoruz, bilgiyi, enformasyonu, gerçek sahiplerine
iletmiyoruz. Onun yerine burada isim vermek istemiyorum ama iki üç
tane sanatçının ya da işte tırnak içine alıyorum -bunlar da ayrı
bir tartışma konusu- iki üç film artistinin yaptığı işlere
takılıp kalınca bence sansürün kendisi bu.
Çünkü bilgilenme hakkını alıyoruz aslında insanların elinden.
Diyoruz ki "Siz bunu istiyorsunuz, biz size bunu veriyoruz". İşin
bir de ahlaki boyutu var, bu işi teorize ederek kurtulmaya
çalışıyoruz. Benim fikrime göre ratingin kendisi bizatihi
sansürdür zaten. Yani sansürün ta kendisi o. Televizyon
habercilerinin kötü niyeti ya da bunlar başlangıçta kötü adamlar
oldukları için değil. Sistem bunları o noktaya zorladığı için
onlar da bunu yapmak zorunda kalıyorlar ve yapıyorlar.
Karakterleri uygun olabilir, olmayabilir o benim sorunum değil,
ama sistemin kendisini burada gözden kaçırıyoruz. O zaman bu
herkesin işine gelmiş oluyor. Ankara`da alınan kararlar, başkentte
alınan kararlar ya da İstanbul'da işadamlarının aldıkları
kararlar, memleketin geleceğine yönelik kararlar, hiçbir şekilde
televizyon haberlerine yansımıyor. Yansımayıp onun yerine başka
olaylar hoş bir seyir haline döndürülüp çıkarılıyor. Bu da doğru
değil. Ama bu kararları alan, haklarımızda karar alan insanların
ya da güçlerin ya da kuvvetlerin Ankara`da ya da İstanbulda,
belirli bir adres vermek istemiyorum bu konuda, en başta da
onların işlerine geliyor.
Çünkü aldıkları, bizim geleceğimiz hakkında aldıkları kararlar ya
da bizim geleceğimizi etkileyen işlerinden haberimiz olmuyor,
kimseye hesap verme zorunluluğunu hissetmiyorlar ve böylece olup
gidiyor. Herkes kendi yağında kavrulup gidiyor, kimsenin kimseye
de bir zararı yok. Bütün patronlar da bu işten böylece memnun,
izleyici de memnun, o zaman televizyon habercileri de memnun,
onlar da paralarını kazanıyorlar, hiçbir sorun yok, güllük
gülistanlık memleket, öyle idare edip gidiyoruz. Ama ondan sonra
bir şey patlıyor, donup kalıyoruz.
Yine son günlerde yaşananlardan birkaç örnek vermek istiyorum.
Abdullah Öcalan`ın İtalya`da yakalanmasının ardından bir anda
televizyonlar halkla birlikte hareket ettiler, insanlar sokaklara
döküldü, "yakaladık, yakalandı, getirtireceğiz" diye ve bunun
üstüne gidildi. Domates çiğneyen, İtalyan domatesi diye,
domateslerin üstünde insanlar. Bunlara kameralar doğrultuldu,
kameralar doğrultulunca da daha fazla o domatesin üstünde
zıplamaya başladılar. Böyle kendi kendini besleyen kısır bir
döngü, tam bir daire halinde ama gerçekler öyle değildi o anda.
Aynı günlerde NTV'de -bunu herhangi bir şekilde ne kadar önemli
bir iş yaptık, çok müthiş adamlarız babında söylemiyorum, sadece
bir çaresizliği anlatmak için aktarıyorum- İtalyayla iş
bağlantıları olan insanları ekrana getirdik ve birtakım
yetkilileri, uzmanları ekranda konuşturduk bu konuda. "İtalya`dan
kolay kolay bu adamı almak mümkün değil" dedik. Bu o hengame
arasında kayboldu, gitti. Yani kimseyi de ilgilendirmedi bu. Çünkü
domateslerin çiğnenmesi, İtalyan bayraklarınınn yakılması ya da
HADEP il binasındaki insanların dövülmesi ve bunların saatlerce
televizyonda gösterilmesi, -gösterilmesin demiyorum ama bu kadar
hiçbir gard almadan ve insanları tahrik ederek, üstüne giderek
bunu devam ettirmek- o kısır döngüyü çıkmaza, anlamsız bir
kakafoniye dönüştürdü. Ondan sonra iş realize oldu, bu sefer aynı
ekranlardan "Vatandaşlar sakin olun, yapmayın, yalnış
yapıyorsunuz" uyarıları verilmeye başlandı.
Ama o günlerde bu bilinen bir şeydi. Yani bunu televizyon
haberciliğinin ya da habercilerin genel olarak buradaki görevi
doğruyu aktarmaktı, yani doğruyu söyleyebilmekti. Onu yapmadılar,
onun yerine halkın, insanların duygularını örgütlemeyi, onları
tahrik etmeyi, onlara var olan ilk tepkilerini, ilkel tepki de
demeyeyim yani ilk reaksiyonlarını hemen alıp, örgütleyip ekrana
taşımayı marifet bildiler. Halbuki gazetecinin görevi bu noktada,
"Ya durun burada bir yanlışlık var, ben biliyorum" demek,
bildiğini paylaşmak, devletten aldığı bilgiyi ya da İtalya`dan
aldığı bilgiyi alıp paylaşmak, insanlara doğruyu aktarmak
olmalıydı. Bunu yapamadık, ama öğreniyoruz. Hepimiz için bir ders.
Ben kendime iyi ya da diğerlerini hemen kötülemek için
söylemiyorum, ama biz bunu öğreniyoruz. Bu karşılıklı etki-tepki,
bize gelen eleştirilerle ve bizim yaptığımız yalnışları kendimiz
görerek bizatihi habercilerin kendilerini düzeltecekleri,
kendilerinin halledebilecekleri, ama biraz da zaman alacak, ağrılı
bir süreç olduğunu düşünüyorum bunun. Ama yine halledecek olan bu
işi, ne RTÜK'tür ne yasaklardır ne birtakım kapatmalardır ne de
yasakçı zihniyetlerdir. Yine haberciler haberin hakkından
gelecektir. Yanlışları da düzeltmesini bileceklerdir diyorum.
Televizyon haberciliği hakkında söyleyebileceklerim bunlar.
Teşekkür ederim.