SEMİNER KONUŞMALARI
"KİŞİLİK HAKLARI VE MEDYA"


Fikret İLKİZ

Cumhuriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü

En  zor  konulardan birisi, tabii bu kadar zor bir konuya başlamak
da  zor.  Ama  kısa  bir formül, şimdi herkes bana  göre  gazeteci
olduğunu  unutsun.  Hiç kimse herhangi bir basın  yayın  organında
çalıştığını da düşünmesin. Dolayısıyla tek bir kavramdan hareketle
hepimiz  ayrı  ayrı,  hani insan olduğumuzu  düşünelim.  Ve  insan
olduğumuzu düşünmekten başlayarak da bir soru; haklarımız neler?

Gerçekten  bu  bölümün  başlığında kişilik hakları  yazılı.  Şimdi
kişilik   hakları   yazılı  olduğuna  göre  demek   ki   hepimizin
düşüncelerini  ifade  etme özgürlüğü var.  Yani  bir  başka  türlü
söylersek;  herkes düşünceleri ifade etme hakkına da sahip,  böyle
bir  özgürlüğü de var. Siz bu özgürlüğü nasıl kullanırsınız? Şimdi
birinci  kural bu ifade etme hakkınızı kullanırken  tabii  ki  hiç
kimsenin  size  karışmasını  istemezsiniz.  Kamu  makamlarının  da
karışmasını  istemezsiniz. Veya siz ulusal sınırlara bakılmaksızın
her türlü bilgiyi elde etmeyi istersiniz. Her türlü haberi de elde
etmeyi istersiniz. Bu özgürlüğünüzü kullanırken de yani ifade etme
hak   ve   özgürlüğünüzü  kullanırken  de  bir   yerde   ödev   ve
sorumluluklarınız vardır.

Ödevleriniz  nelerdir?  Sorumluluklarınız nelerdir?  Bir  defa  bu
hakkı    kullanırken  özellikle  ulusal  güvenliği   zedelememeniz
gerekir,  kamu   düzenini  bozmamanız  gerekir,  ülke  bütünlüğünü
bozmamanız  gerekir,  suç  işlemeyi  teşvik  ve  tahrik  etmemeniz
gerekir. Dışında genel ahlakın korunması konusunda özenli  olmanız
gerekir,  bir  de  başkalarının şeref ve  haklarına  veya  kişilik
haklarına  tecavüz  etmemek  gerekir.  Bütün  ülkelerin   üzerinde
anlaştıkları bir konudur. Şimdi başka türlü söylemek gerekirse, bu
bizim   ülkemizde  10  Mart  1954 tarihinden  beri  kanundur,  bir
yasadır.  Kaynağı  da  Avrupa  İnsan  Hakları  Sözleşmesi'dir.  Bu
sözleşme Meclis tarafından onandığı için de iç hukuk mevzuatımızda
kanundur. Doğrudan kişi olarak haklarınızı, özgürlüklerinizi, yani
temel   özgürlüklerinizden  sayılan  ifade  ve  düşünce  özgürlüğü
bakımından hakkınız olan bu hakkı böyle  kullanacaksınız.

Bu  hakkı  böyle  kullanmak zorundayım. O  zaman  bizdeki   hukuki
tanımı  ile  acaba kişilik hakkı nedir diye bakıldığında  üç  ayrı
alanla  karşılaşırsınız.  Bunlardan birincisi  gerçekten  herkesin
içinde bulunduğu ve herkesin de o anlamda diğer insanlarla beraber
yaşadığı  alanlar vardır. Bakın hukuk buna "kişinin  ortak  yaşama
alanı"  der.  Yani bütün topluma açık olduğunuz alan  sizin  ortak
yaşama  alanınızdır.  Toplumsal ilişkilerin içerisinde  olursunuz,
gizli  herhangi bir yönü de yoktur. Hiçbir şey bu ortak yaşam alan
içerisinde bir üçüncü kişi için sır niteliğini taşımaz.  İkincisi,
yani hukukun söylediği ikinci alan ise özel yaşamdır.

Sürekli  karıştırılan  tanım  anlamında  özel  yaşam  nedir   diye
bakılırsa   kısaca çevreniz ve bilinen örneğin aile yaşamınız,  iş
çevreniz,   arkadaşlarınız  ve  dostlarınızla  birlikte  olduğunuz
alandır.  Örneğin buraya üçüncü kişiler girer. Bakın,  benim  özel
yaşamım  bakımından  şu  an  sizlerle  beraber  olduğum  için   bu
beraberlik  içerisinde özel yaşamımda, şu an  örneğin  konuşmamla,
fikirlerimle,  sizinle özel yaşamımda ortak  bir  alan  içerisinde
bulunuyorum. Bir üçüncü alan daha vardır. Hukukta bunu  bir  başka
türlü tarif ederler, o da, baktık ki kişinin gizli yaşam alanıdır.
Başka   türlü   söylemek   gerekirse,   yalnız   kalma   hakkınızı
kullandığınız  alan, sizin için gizli yaşamınızı oluşturur.  Benim
için  de gizli yaşam odur, başkalarından saklı tutarım. Ama  bazen
izin veririm, gizli yaşamımda olup bitenleri öğrenmenizi sağlarım.
Ben izin verirsem öğrenebilirsiniz. Dolayısıyla o aşamada da kendi
özel  yaşamımda gizli, yalnız kalma hakkımı kullanmadığım alan  da
doğrudan doğruya hepimiz için ortak yaşam alanı haline gelir.

Şimdi kişi olarak bu haklara sahip olduğunuza göre o zaman bırakın
kişi olmayı ve başka bir alana geçelim. Yani hepiniz gazetecisiniz
-ben  bulunduğum konu bakımından hukukçu olduğum için  söylüyorum-
örneğin  sizin  yaptığınız  haberlere  bakarak,  sizin  yazdığınız
eleştiri  yazılarına bakarak, ve biraz önce açıklamaya  çalıştığım
insan  olarak sahip olunan haklar kavramındaki alanları  yan  yana
getirerek  acaba  yazdığınız  haberler  hukuka  uygun  mu?   Acaba
yazdığınız  haberle biraz önce çizmeye çalıştığım bu  ortak  yaşam
alanlarından   birisine  girip  tecavüz  ediyor  musunuz,  etmiyor
musunuza bakmak lazım. Yargıya veya  mahkemelere, veya hukuken  bu
konudaki  ilkelere  yazdığınız haberler, yorumlar  veya  medyadaki
kullandığınız   bütün   kitle   iletişim   araçlarıyla   insanlara
aktardığınız  olaylar mahkeme önüne geldiği zaman, yargıcın  önüne
geldiği   zaman,  dört  unsura  bakar.  Bakın  bunlar  çok   basit
formüllerdir.

1-  Haber  diyelim,  eleştiri için de aynı şey  geçerlidir.  Haber
gerçek olacaktır.

2- Yazdığınız haber güncel olacaktır.

3-  Kamuoyunun  ilgi  alanı içerisinde bulunacaktır.  Başka  türlü
söylemek   gerekirse,  bunun  yayınlanmasında  toplum   bakımından
belirli bir ilgi alanı oluşması gerekir.

4-  En  zor  olan  kural,  ifade biçiminiz ile  anlattığınız  olay
birbirine  uygun  olacaktır. Hangi konuyu  aktarmak  istiyorsanız,
amacınız   ne  ise  uygun  araç  kullanacaksınız.  Yani   eleştiri
yaptığınız  sırada  kullandığınız dil eleştirdiğiniz  olaya  uygun
olması  gerekir.  O zaman gazeteci olarak ve gazeteci  iken  insan
haklarından  en  önemlilerinden olan ifade  ve  düşünce  özgürlüğü
hakkınızı unutmadan, kendiniz için istediğinizi başka birisi  için
bir kural anlamında acaba gerçeklik ne?

Bakın  gerçeklik  bildiğiniz anlamdaki gerçek değildir.  Ama  asıl
gerçek  haberleri ve eleştirilerde gerçekliği kullanmak  gerekince
birkaç  tane  -izin verirseniz- örnek göstereyim. Bu  haber  doğru
değildir,  diye  dava  açmışlar. "Yazdığınız  haberler  gerçeklere
uymuyor" diye dava açmışlar. Mahkeme gerçeklik konusunda bir karar
vermiş. Bakın verdiği kararda mahkeme şöyle söylüyor. Bir gazetede
şöyle bir haber yayınlanmış; "Sahte kimlikle yakalandı, arkasından
dinsel  örgüt  çıktı.  Ankara`da  yakalanan  dokuz  Kişinin  Mesih
İmamlar Örgütü'ne mensup oldukları, ayrıca çeşitli soygun, gasp ve
hırsızlık  olaylarına karıştığı belirlendi". Haber bu kadar.  Sözü
edilen kişiler dava açtığı zaman hakim, "bunları böyle yazdığınıza
göre,  yani  o kişinin soygun, gasp, hırsızlık olayına karıştığını
söylediğinize göre, böyle bir dinsel örgüt olduğuna göre, bu doğru
mudur?"  diye  sormuş,  araştırmalar yapılmış  ve  doğru  olmadığı
anlaşılmış.  O  zaman mahkeme de demiş ki, "Habere,  hukuka  uygun
kılan  nedenlerin dışında, haberin gerçeklere uygun olması  girer.
Ama yapılan araştırma sonucunda bu gerçeklik ispatlanamadığı için,
bu   gerçeklik   kanıtlanamadığından   dolayı   yazdığınız   haber
gerçeklere uygun değildir, artı bu kişi için  soyguna karışmıştır,
gaspa  karışmıştır derseniz hatadır" şeklinde -hani o sevmediğiniz
biçimiyle- gazeteci hakkında  mahkumiyet kararı verilmiştir.

Başka  bir  örnek. Ama tabii bu örnek aslında hoş bir örnek.  Hani
suistimallerin   üzerine  gidiyor,  gazeteci   gidiyor.   Hani   o
suistimallerin  üzerine gittiği zaman da suç  işleyenleri   ortaya
çıkartıyor, hatta suç işleyenleri ortaya çıkarttığı zaman  da  çok
başarılı  bir  iş  yaparak  bunu bütün topluma  anlatıyor,  "Bakın
bunlar suçludur" diye anlatıyor. Gerçeklikle beraber, hani bir  de
dördüncü  unsur  var ya. Yani amacınız,  örneğin soygunu,  talanı,
gaspı, topluma kötü olanları ortaya  çıkarmak olduğuna göre,  bir,
haberiniz  gerçek  olacaktır, ifade  ederken de  ifadenize  dikkat
etmeniz gerekir kuralı.

Şimdi  adı  yazılmış olduğu için mahkemenin yine  verdiği   kararı
hepinize sunmak istiyorum. Davalı televizyonun ana  haber  bülteni
içinde  K.  belediyesiyle ilgili olarak yayınlanan  haberde  şöyle
deniyor,   "Bir  dilim  ekmek  için  yaşam   savaşı  veren   masum
vatandaşlarımızın tapulu evlerine göz diken  ve  kirli  emellerine
ulaşıp  bu  yerleri  yakınlarına peşkeş çeken   lağım  fareleri(!)
olaya el koyduğumda pisliklerini kapatmak için rüşvet teklif etmek
soysuzluğunu  gösteren  sülükler(!) Şimdi   foyalarınızı  tek  tek
sergiliyorum(!) Yolsuzlukları yapan  soysuzları burada Türkiye`nin
bir   numaralı  televizyonundan   yayınlamaya  devam   edeceğim(!)
Üzerine  basarak söylüyorum,  yolsuzluğa karışan  bakan  da  olsa,
babam  da olsa, yaptıklarının  hesabını verecektir(!) Star  Haber.
Ben  Sadettin Teksoy -onun  bir de işareti var-" dendikten  sonra,
"Dağdan  gelip bağdakini  kovan, insanlarımızın tapulu  arsalarını
ele  geçirdikten  sonra   paraya para  demeyen,  daha  düne  kadar
açlıktan  nefesleri  kokan  sözüm ona beyefendiler,  unutmayın  ki
hamama giren terler, sizler terlemezseniz dahi, haklarını göz göre
göre  yediğiniz   insanlar sizi terletmesini  bilecektir"  ifadesi
kullanılarak,     davacının   resmi   ekranlara   getirilmiş    ve
vatandaşların  da  bu   konuda  görüşleri  alındıktan  sonra   son
bölümünde  haberi  sunan   spiker "devletin  malı  deniz,  yemeyen
domuz,  düşüncesiyle   hareket  eden  lağım  fareleri"  şeklindeki
sözleri ile yayına son  vermiştir. Sonra dava açılmıştır.

Şimdi  açılan davada tapulu  arazilere el koymak iddiası  olduğuna
göre o iddianın doğru  olup olmadığı araştırılmıştır. Sonuç tapuda
adına  kayıtlı bir  yer olmadığı gibi, o anlamda tapu  da  kayıtlı
bir  mahalle   bulunmadığı  da  anlaşılmıştır.  Arkasından  "böyle
söylüyorsunuz,  ilk defa gerçeklik anlamında bir  gerçek  olmadığı
ortaya çıkmıştır. İkincisi ise bu şekilde ifade etmiş olmakla  siz
insanları   isimleriyle,  resimleriyle  televizyon   ekranlarından
gösterdiğiniz andan itibaren amacınıza uygun  araç kullanmadığınız
gibi  kişilik haklarını zedelemişsinizdir" diye  karar  vermiştir,
mahkeme  gazeteci   hakkında mahkumiyet hükmü ve  tazminata  karar
vermiştir.

Başka  bir  haber,  bu  da 11 Mart 1989 günü Hürriyet  gazetesinde
yayınlanan   bir  haber.  Başlık,  "Çalıntı  çeklere  ve   çalıntı
çeklerdeki  vurguna  suçüstü". Sahte çeklerle piyasayı  dolandıran
bir   kişi  emniyetin   düzenlediği  operasyon  sonucunda  suçüstü
yakalanmıştır.  Yanında  bir  hanım   daha  yakalanmıştır.   Şimdi
yakalanan  hanımla  birlikte o çalıntı çekleri  elinde  bulunduran
kişi   hakkında   haber  verilirken  "Sahte   çeklerle    piyasayı
dolandıran  Necip  adlı  şahısla beraber kendisine  yardımcı  olan
sevgilisi Emine de yakalandı" denilmiştir. Şimdi Emine, olayı dava
etti.  Emine,  olayı dava edince mahkeme yapmış  olduğu  araştırma
sonucunda,   İzmir   Cumhuriyet   Savcılığı'nın   Emine   hakkında
takipsizlik  kararı verdiğini öğrendi. Bunun dışında Emine'nin  bu
işe hiç  karışmadığını da belirledi. Ama Emine, belediyede çalışan
bir  devlet  memuruydu. Emine, davada haklı çıktı, Emine o  davada
haklı  çıkmasına   rağmen  devlet memuru olarak  kakkında  yapılan
soruşturma   nedeniyle,    sadece   hakkında   böyle   bir   haber
yayınlandığından  dolayı  işine son  verildi.  Şimdi  temel  insan
hakları  çerçevesinde sizin için böyle  bir  şey  yapıldığı  zaman
hangi   tepkiyi   gösterirseniz  aynı  tepkinin    gösterileceğini
düşünerek,  örneğin bu tür olaylardaki kişilik   haklarına  dikkat
etme  gereği  zaten  temel olarak insan  hak  ve   özgürlüklerinin
sonucudur diye düşünüyorum.

Ama  bakın,  bazen  daha   vahim olaylar yaşanabilir.  Daha  vahim
olaylar  bir  gün  benim  başıma  gelebilir  veya  sizin  başınıza
gelebilir.  Kısa  bir haber gazetede, ama  vahim  bir  haber:  "11
yaşındaki  M.T. annesini bulamamış ve aranırken  samanlıktan  bazı
sesler  geldiğini duymuştur. M.T. annesi ile müstakbel  eniştesini
otların arasında kendilerinden geçmiş vaziyette sevişirken  görmüş
ve  olduğu yerde donup kalmıştır. Taşlaşmış bir şekilde  donakalan
oğlunu  gören  anne  ise hemen toparlanmış ve sevgilisine   Ôçabuk
toparlan,  bu  oğlanı yakala' demiştir. Y.A.  korku  ile  bekleyen
M.T.'nin üzerine atılmış ve çocuğun yalvarmalarına aldırış etmemiş
ve kıyasıya vurmaya başlamıştır. Canavar ruhlu annenin oğlu kanlar
içinde  yatarken  kılı  bile kıpırdamamamış, sevgilisinin  M.T'nin
başını  taşla ezmesini seyretmeye başlamıştır. İddiaya göre,  Y.A.
çocuğu   öldürdükten sonra hiçbir şey olmamış gibi  A.T.  ile  bir
daha  sevişmiştir. Daha sonra cesedin üzerini samanlarla kapayarak
evlerine  giren  katil sevgililerden Y.A., gece samanlığa  gelerek
cesedi   almış  ve  köy  ağılına  atmıstır.  Jandarmanın   yaptığı
soruşturmada   olay  bütün açıklığı ile ortaya  çıkmış,  Y.A.,  ve
A.T.,  cinayeti  nasıl  işlediklerini en ince ayrıntılarına  kadar
anlatmışlardır".

Haberi  üzerine,  bu haberi yayınlayan gazete ve gazeteciler  için
dava  açılmıştır. Bakın, suçlanan anne açmıştır bu davayı. O zaman
Ankara  2.   Ağır  Ceza  Mahkemesi'ne bu öldürülme  olayının  olup
olmadığı  sorulmuştur. Öldürülme olayıyla ilgili olmak üzere bilgi
gelmiştir,   gelen  bilgiye göre olay, köy yerinde  geçmemektedir.
Olay,  Polatlı'da   gerçekleşmiştir.  Herhangi  bir  ağılda   veya
herhangi  bir  -bağışlayın- samanlıkta meydana gelmeyen  bir  olay
olmadığı  gibi  anne  bu  olayda   doğrudan  doğruya  bu   şekilde
bulunmamıştır. Tam aksine oğlunu öldüren  o kişiden şikayetçi olan
annedir.  Katil doğrudan o annenin oğlunu  öldüren  adamdır.  Anne
sadece olayın nasıl meydana geldiğini o  gazeteciye anlatmıştır. O
zaman  mahkeme  karar  verdiğinde gazeteci için   daha  vahim  bir
gerçeği ortaya koymuştur. Şimdi siz bütün bunları  gazetede  haber
olarak   yayınladığınız  zaman  haberiniz  gerçeklere   aykırıdır.
Ayrıca da siz bu gerçeklere aykırı haberi yazarken hiçbir  annenin
oğlu  öldürülürken durup seyretmeyeceğini, asgari ölçüde   bilmesi
gerekli olan bir insan olduğunuz halde, "bu haberi, bu  vahşetiyle
yazmak başlı başına temel insan hak ve özgürlüklerine  aykırı  bir
haberdir"   kararını  vererek,  gazeteci  hakkında   bir   anlamda
mahkumiyet  kararı  ve  tazminat davası bakımından  da  yüklü  bir
tazminata  karar vermiştir.

Bunlar      özellikle     haberin     gerçekliği,     düşüncelerin
anlatılmasındaki  ifade biçimi bakımından dikkat edilmesi  gerekli
olan  konulardır. Peki bunlar dikkat edilmesi gerekli olan konular
olmasına   rağmen acaba siz gazeteciler olarak bütün bu  olayların
içerisinde   bazen  toplumdaki bu tür olayları  aktarırken  sadece
toplumda meydana  gelen bu olayları bu kadar fazla dikkatli olarak
örneğin,  bu kadar  içteki geçen olaylar bakımından, olup bitenler
için  toplumu  bilgilendirmekten uzak mı kalacaksınız? Yaşadığımız
toplumdaki     özellikle   devleti   yönetenler   için,    örneğin
politikacılar için, örneğin  belediyede görev yapanlar için hiç mi
acaba sorumlulukları yok?  O zaman ne yapacaksınız?  Nasıl bir yol
izleyeceksiniz veya  izlediğiniz yol bakımından acaba  olup  biten
olaylarda  o  işin  göbeğinde  olan kişiler gerçekten  Türkiye'nin
kaderinde önemli rol oynamıyorlar  mı? Bakın yargıda öz  ve  biçim
arasındaki  denge  bakımından  verilen   önemli  kararlar  vardır.
Önemli  kararların  başında da eğer Başbakan  dahi  olsa  siz  onu
eleştirme   hakkına   sahipsinizdir   ve   her   zaman   için   de
eleştirebilirsiniz.

5   Nisan   1995,  gazeteci  Emin  Çölaşan,  5  Nisan  Karları'nın
yıldönümünde bir başlık attı, bir yıl sonra. Başlık  "Hırsızlk  ve
Tansu"  idi.  o kişi -adı bizim için önemli değil-  bir    ülkenin
başbakanıydı  artı  o  kişi  o ülkenin başbakanı  sıfatıyla  görev
yaparken  ekonomiden, iktisattan anlayan profesördü.  Dava  ettiği
Ankara    15.   Asliye  Hukuk  Mahkemesi  dedi  ki:  "Siz   ülkede
başbakanlık   yapan  bir  kişi  için  eğer  ÔHırsızlık  ve  Tansu'
başlığını  atarsanız bu  kişilik haklarına saldırıdır. Bu  saldırı
nedeniyle  de 900 Milyon Lira  manevi tazminat ödemeniz  gerekir".
Karar temyiz edildi, dosya  Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne gitti. 4.
Hukuk  Dairesi  bu konuyu  inceledi, yani yazının tamamına  baktı.
"Hırsızlık  ve  Tansu" başlığının  kullanılmasının  nedenini  yazı
içerisinden çıkardı. Sorun, kullanılan  üsluptu. Yani  4.  ilkenin
tartışmasıydı.  4. Hukuk Dairesi  dedi ki: "Davaya  konu  yazıdaki
üsluba  ve  kullanılan  bazı sözcüklere  ifadelere  gelince  yazı,
ülkedeki  hırsızlıkların ve yolsuzlukların   üzerine  gidilmediği,
ülke   ekonomisinin  düzlüğe  çıkarılmadığını  konu   edinen   bir
eleştiri-yorum  yazısıdır.  Önemle  vurgulamak  gerekir  ki,   bir
yazının   türü  ve  ifade  tarzı,  sanat  alanı,  akademik   alan,
gazetecilik   alanı gibi değişik alanların nitelik  ve  özelliğini
taşır.  Örneğin  bir  ekonomi profesörü politikaya girmişse,  hele
ülke  yönetimini  elinde  tutuyorsa, gazeteci için  onun  ekomomik
kariyeri o alandaki başarı ve  derecesi önemli değildir. Onun için
önemli   olan   işsizliğin,  hayat   pahalılığının,  milli   gelir
paylaşımındaki  haksızklıkların  olup   olmadığı,  yani   sistemin
işleyip  işlemediği,  yöneticilerin  bu  yoldaki   başarı  ya   da
başarısızlığıdır.  Gazeteci değerlendirmesini  buna  göre   yapar.
Hırsızlıkların,  yolsuzlukların bir  an  önce  temizlenmesi  artık
zaruret  noktasına gelmişse, düzeltilmesinde gecikildikçe, siyasal
iktidara  o  iktidarı  elinde bulunduranlara  karşı  eleştirilerin
artması,   yoğunlaşması ve sertleşmesi de kaçınılmaz bir sonuçtur.
Ülkenin  ve   toplumun  içinde  bulunduğu  koşulların  ve  yaşanan
olayların  olumsuzluğu,   sistemdeki tıkanma  başta  politikacılar
olmak  üzere  herkesin  üzerinde  birleştiği  bir  tablonun  derin
çizgileridir. Bu yüzden hem kişinin  üstlendiği görevin, hem  işin
yani  konunun,  toplumdaki  önem  ve   mahiyetine  göre  yapılacak
eleştiriler  çoğalacağı gibi sert de  olabilir. İşte  davaya  konu
yazıda  açıklanan hususlar açısından  bakıldığında öz ve  biçimin,
öz  ve  biçim dengesinin kurulduğu  anlaşılmaktadır. Bu  çerçevede
gazeteci   bu   yazıyı   yazmakla  kişilik   haklarına   saldırıda
bulunmamıştır,   aksine   yazılan   yazı,   yukarıda     açıklanan
gerekçelerle   olayın  oluş  biçimine  uygun   olduğundan   dolayı
gazeteci hakkında verilmiş olan tazminatın kaldırılması gerekir".

Örnek    olarak   sunduğum   bu   kararda   anlatılmak    istenen,
eleştirdiğiniz  siyasetçinin  veya  politikacının  yaptığı   işler
bunlarsa   yaptığı işlere oranla kullanacağınız dil sert olabilir,
eleştiriniz  ağır olabilir ama eleştirideki, dildeki sertlik ile o
politikacının   veya milletvekilinin veya ülkeyi yöneten  herhangi
birisinin eylemi ile yazınız arasındaki denge kabul edilebilir  ve
makul bir denge  olacaktır.

Yine  başka  bir örnek, bu aslında yerel basında geçen  ve   yerel
gazetelerden  birinde  yayınlanan  bir  haberle  ilgili  olan  bir
örnek.   Cemalettin   Kaplan'ın  Almanya'daki  evlerinden   birisi
boşaltılmış.   Evlerde Türkiye aleyhine şeriat propagandası  yapan
ve  Türkiye'de  şeriat devletinin kurulması için eğitilen  kişiler
de  yurtlarından  boşaltılmış. Cemalettin Kaplan'la  ilgili  haber
gazetenin  sol  tarafında   yer alıyor ve  uzun  bir  haber.  Aynı
gazetenin  o haberin yanındaki diğer  haberinde ise o  ilde  geçen
bir  toplantıdan  bahsediliyor. Bir  vakıf   toplantı  düzenlemiş.
Düzenlemiş  olduğu  toplantıda da haremlik salamlık   yapmış.  Bir
tarafta  hanımlar  başları  bağlı oturuyorlar,  öbür  tarafta   da
erkekler  oturuyorlar. Konuşan kişi bir hoca,  sakallı,  sarığıyla
kürsüde.  Şimdi  bu  hoca konuşmaya başlıyor. Konuşmaya  başladığı
zaman  da  sözüne ÔLa ilahe illallah' diye başlıyor. Ve diyor  ki,
"Allah'a inananlar  memleket içerisinde, Kurana inanalar bu ülkede
kalabilir,   inanmayanlar    ve  bu   ülkenin   Kuran-ı   Kerim'le
yönetilmesini istemeyenlerin tümü  sınırdışı edilmelidir".

Gazeteci  toplantıyı izledikten sonra Cemalettin Kaplan  haberinin
yanına  bir  eleştiri yazısı yazıyor. Eleştiri yazısı yazarken  de
başlığına  "Sakallının  Yediği  Nane"  adını  veriyor.  Şimdi   bu
başlığı  atınca  sakallı hoca, "Benim kişilik haklarıma  saldırada
bulunuldu,  ben görüşlerimi anlatıyordum" diyerek o kişi  hakkında
manevi tazminat davası açıyor. Dava sonucunda mahkeme de diyor ki;
"Manevi   tazminata  hak  kazanmıştır,  ÔSakalının  Yediği   Nane'
başlığı   atarak   kendisini    eleştirmeniz   kişilik   haklarına
saldırıdır".

Bu  olay  yine  Yargıtay  4. Hukuk Dairesi'ne  gidiyor,  Yargıtay,
"Acaba  yerel mahkemenin verdiği karar doğru mudur,  değil midir?"
ona bakıyor. Bir gazeteci, birisi böyle bir toplantı  düzenler, bu
tür  laflar  ederse,  acaba o laflara karşı  nasıl  bir   eleştiri
yazısı  yazması  gerekir?  Yargıtay,  bir  değerlendirme  yapıyor.
Şimdi  yaptığı  değerlendirmeye göre de diyor ki, "Bilindiği  gibi
Türkiye   Cumhuriyeti laik bir devlettir. Anayasa, Madde: 2.  Türk
yurdu Anadolu'da  yaşayan ve yurttaşları Ôla ilahe illallah' diyen
veya  demeyen  şeklinde  ikiye  ayırmak ve ikincilere  bu  vatanda
yaşama  hakkı tanınmamasını ileri  sürmek, Anayasa düzenine aykırı
olduğu  gibi,  ulusal  birliği bozacak   niteliktedir.  İşte,  bu,
dayanağı  olmayan, Anayasal devlet düzenine  aykırı söze karşılık,
davacının,    Ôsakallının    yediği    nane'    şeklinde    kamuya
tanıtılmasında  aşırılık bulanmamaktadır. Aslında, Ôyediği  naneye
bak'  sözü,  uygunsuzluk ve yakışıksızlık anlamındadır.  Türk  Dil
Kurumu tarafından da bu böyle tanımlanmaktadır. ÔSakallının yediği
nane'   sözlerinin,  biraz  sert  de  olsa,  davacının   açıklanan
sözlerine   uygun   düştüğü  kabul  edilmelidir.  Diğer  taraftan,
davacıyla  ilgili haberin,  "Karases" olarak tanınan ve Almanya'da
yaşayan Cemalettin Kaplan'a ait  haberlerle aynı başlık altında ve
yanyana   verilmesinde,  araç   bakımından  amacı  aşma  sözkonusu
değildir.  Çünkü  davacının,  Ôla ilahe  illalah'  demeyenleri  ve
inanmayanları   sınırlarımız  dışında   görmek   istemesi,   ister
istemez,  kendisinin şeriat düzeni isteyenlerle   aynı  doğrultuda
olduğunu  göstermek  için  güçlü bir  kanıt  oluşturur.   Basının,
Türkiye   Cumhuriyeti   Devleti'nin   çağdaş   niteliklerinin   en
önemlilerinden  olan laiklik konusunda kamuoyunu  aydınlatması  ve
bilinçlendirmesi  görevidir. Olayımızda,  haber,  gerçek  olaylara
dayandığı  gibi,  amaçla yayının veriliş şekli ve sözcüklerde  bir
aşırılık  sözkonusu değildir. Başka bir deyişle, yayında,  konunun
duyarlılığına denk düşen, uygun araçlar kullanılmıştır" diyerek bu
çerçevede, özellikle gazetecilerin eleştiri haklarını kullanırken,
diğer  kişinin söylediği sözlerin önemini bilerek, o sözlere  sert
eleştirilerde   bulundukları  zaman,   bütünlük   içinde   yapılan
değerlendirme  bakımından, bunun kişilik haklarına saldırı  teşkil
etmeyeceğine de karar vermiştir.

Sözün  özü  ve  sonuç olarak haberde gerçeklik: Güncel  olaylarda,
kamuoyunun  toplumsal  ilgisi  çerçevesinde  özle-biçim   arasında
kurulan   dengeyle haberlerinizi, eleştirilerinizi  yazarsanız,  o
zaman   kişilik  haklarının ihlali kavramıyla  karşılaşmak  mümkün
değildir.   Ama,  aksine  kendi  sahip  olduğunuz  temel  hak   ve
özgürlükleri   kullanırken, karşılaştığınız  zorluklar  bakımından
kullanmak,  özgürlüğü   yaşama geçirmek ve  bunlarda  karşılaşılan
sorunlar    için   size    yapılmamasını   istediğiniz   konularda
haberleriniz  böyle  olursa o zaman  karşınıza hukuken  yapmamanız
gerekli  olan  yaptırımlar çıkabilir. Bu  yaptırımların  sonucunda
da, örneğin, hakkınızda mahkemeler,  herhangi bir şekilde tazminat
ödenmesine  karar verdiği zaman veya  herhangi bir  ceza  davasına
mahkum  olduğunuz  zaman, "basın özgürlüğü   elden  gidiyor"  diye
bağırmanız  için  herhangi bir neden yoktur.   Daha   öz  bir  şey
söylemek gerekirse basın özgürlüğü, hiçbir gazeteci için   imtiyaz
değildir.

Basın özgürlüğü kavramı terkedildiği için, artı iletişim hakkı  ve
özgürlüğü  bütün insanlara verildiğinden, herkesin bilgiye  ulaşma
hakkı  bulunduğu  için,  bu  hakkı elde  etmesinin  de  haklar  ve
özgürlükler   içerisindeki   temel  insan   hakkı   olarak   kabul
edildiğinden   dolayı, başka bir ağır görevle karşı  karşıyasınız.
Yani   insanların,   iletişim  hakkı  bakımından,   bilgi   edinme
özgürlüğünü ve hakkını  kullanması için siz, toplumla ilgili  olan
olayları,   değerleri  veya   gördüğünüz  suistimalleri  kamuoyuna
aktarmakla  görevlisiniz.  Bu aktarma   gerçekleştiği  sırada  da,
kişilik haklarına özen göstermek  zorundasınız. Yani, temel  insan
hak   ve   özgürlükleri  bakımından  siz,  ne   kadar  buna   özen
gösterirseniz, biliniz ki, kendi temel hak ve  özgürlüğünüze saygı
göstermişsiniz demektir.

Anayasa'nın 20. Maddesi'ne, "özel yaşamın gizliliği, aile yaşamına
saldırının  yapılmaması gereklidir" şeklinde bir madde  konabilir.
Bizim  Anayasamızın  20. Maddesi'nde de böyle  bir  madde  vardır.
Yani, "özel  yaşama ve aile yaşamına saygı gösterilecek" diye  bir
madde vardır.

Kanunlarda, eleştirdiğiniz veya yaptığınız haberler hukuka  aykırı
olursa  sizi cezalandıracak maddeler de vardır. Ama bunlar,  hukuk
adına vardır. Belli bir toplum düzeninin devamı için vardır.  Asıl
olan,  dün  ve  bugün anlatılan etik kurallara  uymanız  sözkonusu
olursa,  etik kurallarınızı yaşama geçirirseniz, zaten yargıya  da
çok  fazla   ihtiyaç  kalmaz.  Ama, yargı  devreye  girdiği  zaman
biliniz  ki,  kişilik   hakları  kavramı  ile,  iletişim  hak   ve
vzgürlüğü  kavramını tartmaktadır.  Kamu düzeni gereği bakımından,
eğer,  yaptığınız  görev,  yayınladığınız   haber,  eleştirdiğiniz
yazıdaki  anlattıklarınız kamu yararına ise,  o   zaman,  örneğin,
verdiğim  iki  örnekte  olduğu gibi, kişinin  kişilik   haklarını,
yargı bir kenarda ayrı tutar. "Kamu hakları ve kamu düzeni,   kamu
yararı  daha  ağırdır"  der.  Bu  nedenle  yapılan  eleştiri,   "o
kişilerin o olaylardaki eylemlerine baktığın zaman haklıdır"  diye
karar verebilir. Kişilik hakları zedelenmiş olsa bile, kamu yararı
daha   üstün   tutulacağından  hakkınızda,  sizin  önünüzü   açıcı
kararlar verir.

Vaktim dolduğu için, burada konuşmamı kesiyorum. Dileğim  odur ki,
sizler,  yargının  da  önünü açabilecek nitelikte,  kamu  yararını
ilgilendiren  haberlerinizle, eleştiri yazılarınızla,  bu  toplumu
daha    ileri   düzeye  götürürseniz,  demokratik  toplum   düzeni
ölçütlerinde,  gerçekten ne mahkemelere ihtiyaç kalır, ne de  hani
sizi  sınırlayan,  artı özgürlüğünüzü engelleyen yasalar  var  ya,
onların da  kullanılmasına. Hepinize saygılar sunuyorum.