SEMİNER KONUŞMALARI
GAZETECİLERİN EKONOMİK VE SOSYAL HAKLARI"
Orhan ERİNÇ
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Sayın Başkan, değerli meslektaşlarım, Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel Müdürlüğü'nün değerli çalışanları ve öğretim üyesi
arkadaşlar.
Bana ayrılan konu, Sayın Gerçeker'in de belirttiği gibi,
gazetecilerin ekonomik ve sosyal hakları. Tabii şimdi bunun içine
haklar girince, benim, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda görev
yapmış olmaktan kaynaklanan pratik bilgilerim var, hukukçu Sayın
İlkiz avukat olarak buradayken, ben bir Davavekili olarak bu
konuya değinmek zorundayım. Tabii önce, bu konuyu ele alırken,
yıllar önce Bursa Gazeteciler Sendikası'nın kuruluşunda ve daha
sonra Türkiye Gazeteciler Sendikası Bursa Şubesi Temsilcisi
olarak birlikte görev yaptığım Sayın Mustafa Tayla ile Erdoğan
Bingüzel'i de saygıyla anmak istiyorum. Çünkü, gazetecilerin
ekonomik ve sosyal hakları konusunda onların da yadsınamaz,
değerli katkıları olmuştur.
Türkiye'de çalışanların hakları, ilk kez 8 Haziran 1936 günü
yürürlüğe giren İş Kanunu ile belirlenmiş, ancak burada ki "işçi"
tanımı, kol gücüne ağırlık veren, bedeni çalışmaya ağırlık veren
bir tanım. Gazeteciler açısından çıkan ilk yasa, 28 Haziran 1938
günü yürürlüğe giren Türk Basın Birliği Kanunu. Bu kanun,
bildiğiniz gibi, gazecilerin de bir oda etrafında toplanması, bu
odaya kaydolmayan gazetecilerin, gazetecilik yapmalarının
yasaklanması amacıyla çıkarılmış, tek parti döneminin
yasalarından biri. Ancak, daha sonra çıkan 5953 Sayılı Yasa'da
yer alan ilkelerden büyük bölümü, bu yasanın üçüncü faslında yer
alıyor, okumak istiyorum sizlere, "Gazete ve mecmua sahipleri ile
bunlarda çalışan birlik mensupları arasındaki karşılıklı
münasebetler". Daha sonra çıktığını söylediğim 5953 sayılı
yasanın adı da, "Basında Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki
Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun". Yani başlangıcı,
belirttiğim gibi 1938.
Bu yasa, 18 Haziran 1946 tarihine kadar yürürlükte kalmış ve
gazetecilere yıllık izin, mukavelesinin, sözleşmesinin feshi
hakkında her çalışma yılı için bir aylık ücretinin tutarında
tazminat ödenmesi koşulunu öngörmüş. Ancak tazminatta bir
sınırlama var, "bir yıllık ücret toplamını geçemez" diyor. Daha
sonra, 20 Haziran 1952'de, 5953 sayılı gazetecilerin haklarını ve
işverene karşı sorumluluklarını belirleyen yasa gündeme geliyor.
Burada bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum; bu ana kadar
saydığım dört yasanın da yürürlüğe giriş, yani kabul ediliş,
yayınlanış tarihleri, haziran ayına rastlamış. Şimdi o zaman bize
bir gazeteci tanımı gerekli oluyor. İlk yasada, yani Türk Basın
Birliği Yasası'ndaki tanım şöyle: "Türkiye'de çıkan gazete ve
mecmuaların sahipleriyle, bunların ve Türk İstihbarat
Ajansları'nın yazı, haber, resim, fotoğraf ve tahsis işlerinde
ücretle devamlı ve muntazam surette çalışarak, bu işi kendisine
meslek edinen kimseler". Gazetecinin ilk yasadaki tanımı bu. Daha
sonra, çıkarılan yasada ise yine aynı tanım var. Orada da,
"ücretle çalışma ve iş kanunu dışında kalan gazetelerde işleri
yapanlar" gibi bir tanım getirilmiş.
Bu yasa 27 Mayıs 1960'daki müdahaleden sonra çıkarılan 212 Sayılı
Yasa ile değiştirilmiş durumda ve gazetecilere sağlanan haklar
daha ileri düzeye getirilmiş. Bunun en tipik ve çarpıcı
hükümlerinden birisi, gazetecinin ücretinin zamanında ödenmemesi
halinde geçen her gün için yüzde 5 zamla ücret ödemesi yapılması.
Yani bir başka açıklama ile bir ay geç ödenmesi halinde ücretin
yaklaşık ikibuçuk katı olarak ödenmesi. Tabii bu fazla uygulaması
yapılmış bir madde değil. Başlangıçta olduğu ve fakat daha sonra
bu maddenin kullanabilirliği gündeme getirildi. Dendi ki;
"Gazeteci, gazeteye uğramaz da parasını almazsa sonra faizli
ödenmesini isteyebilir". Bunun üzerine mahkemelerin verdiği ve
Yargıtay'ın da onayladığı bir kararla işverene ihbarda
bulunulması ve ödemenin bundan sonra yapılmaması halinde faizin
sözkonusu olması gündeme geldi. Burada da ödenecek paranın
fahişliği yeniden tartışma konusu yapıldı.
Şimdi gazetecilerin ekonomik ve sosyal haklarını düzenleyen biri
özel, diğeri genel üç yasadan söz edebiliriz. Bunlardan birisi,
deminde söylediğim ve özetle 212 Sayılı Yasa dediğimiz
mesleğimizin çalışma koşullarını, sorumluluklarını, işverenle
ilişkilerini düzenleyen yasa. Diğerleri Sendikalar Kanunu ve
Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu. Sendiklar Kanunu,
tabii gazetecilerin bir sendikaya üye olmaları hakkını sağlayan
kanun. Ama ne yazık ki 1992'den sonra medyadaki tekelleşmeye
paralel olarak sendikasızlaştırma eğilimlerinin gündeme
gelmesiyle uygulanma olanağı bulunamayan, daha doğrusu
gazetecilerin kendilerine yapılan işten çıkarma, işsiz kalma
baskıları yüzünden uygulanmasını pek cesaretle isteyemedikleri
bir kanun. Şu anda bu kanunun yetkili olarak uygulandığı üç
işyeri var. Biri Cumhuriyet Gazetesi, biri Anadolu Ajansı, diğeri
de ANKA Ajansı. Bunların arasında -daha önce dört tane sayıyorduk-
UBA da toplu sözleşmesi olan, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın
yetki alanına giren asıl kuruluşlarından biriydi. Ama işvereni
nedense ajansın yayınına ara verdi, kapatmadı, haber faaliyetini
durdurduğunu açıkladı. Ama bildiğim kadarıyla orada çalışan
arkadaşlarımız yasalardan ve toplu iş sözleşmesinden doğan
haklarını aldılar.
O nedenle Sendikalar Kanunu ile ilgili bir işlem yapılamadı. Bunun
sonucunda sendikayla işverenin karşılıklı pazarlığı sonunda toplu
iş sözleşmeleriyle sağlanan hakların hangi yöntemle, hangi
sınırlarla gerçekleşeceğini belirten Toplu İş sözleşmesi, Grev ve
Lokavt Kanunu çıkarıldı. Ama bu aşamada bu iki kanun genelde
konumuzun dışında kalıyor. Doğrudan 212 Sayılı Yasa diyoruz. Bu
212 Sayılı Yasa'ya gelmeden evvel yine 5953 Sayılı Yasa -1952
yılında çıkarılmış- ve buradaki bir özel madde ile gazete
çalışanlarının ve gazete sahiplerinin kendi aralarında sendika
kurabilecekleri hükme bağlanmış. Bu yasanın çıkması ile de bugün
Türkiye Gazeteciler Sendikası adını alan İstanbul Gazeteciler
Sendikası kurulmuş daha sonra Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa,
Adana Gazeteciler Sendikaları kurulmuş ve 1963'te de sendikalar,
Türkiye Gazeteciler Sendikası adını alan, İstanbul Gazeteciler
Sendikası'nın şubeleri olmayı genel kurullarında kabul ederek
yaygın bir örgütlenme dönemine girmişlerdir. Daha sonra yasadaki
değişiklik 1954 yılında, bu yasa 6253 Sayılı Yasa olarak geçiyor.
Şimdi bu 212 Sayılı Yasa'da neler var diye bir değerlendirme
yaparsak, diyor ki, -deminde özetle değindiğim madde- "Bu kanun
hükümleri, Türkiye'de yayınlanan gazete ve mefkutelerle, haber ve
fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan
ve iş kanunudaki işçi tarifi şumuli haricinde kalan kimselerle,
bunların işverenleri hakkında uygulanır". Tabii bu yazılı
iletişim organları için bir tanım, radyo ve televizyonlarla
ilgili bir hüküm yok. Radyo ve televizyonlarla ilgili olan hüküm
bu özel yasanın 38. Maddesi'nde radyo ve televizyonlarda çalışan
gazetecilerin haber bölümlerinde görev alanların 212 Sayılı
Yasa'ya göre çalıştırılacakları hükmü yer alıyor ve bunun için
Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) belirlediği yerelden
başlayarak ulusal çapta yayın yapanlar için belirlediği zorunlu
gazetecilik getiriliyor. Gazetecilik iş kolunda çalışma sayıları
var ancak bu yasanın uygulanması da şu anda pek gerçekleri
yansıtır biçimde değil.
Bir dönemde, -bize gelen bazı arkadaşlarımızın söylediklerine
göre- gazetelerde Basın İlan Kurumu'ndan ismini alabilmek için
belirli bir kadro şartı vardı, o şart gazetede çalışmayan ama
çalışıyor gözüken basın kartlı meslektaşlarımız tarafından
dolduruluyordu ve bu da tabii bizim aramızda "naylon gazetecilik"
olarak nitelenmekteydi. Şimdi İstanbul'daki kimi özel radyoların
ve televizyonların kadrolarında gözüken ama gazetecilikte fiilen
çalışmayan arkadaşlarımız olduğunu biliyoruz. 212 Sayılı Yasa'nın
getirdiği en önemli zorunluluklardan biri, çalışanla çalıştıran
arasındaki sözleşmenin lafzi olarak değil, -diğer iş yerlerinde iş
kollarında olduğu gibi- yazılı olarak yapılmasını zorunlu kılmış
olması. Orada gazetecinin gazetedeki ünvanı, yani muhabir,
sekreter, yazı işleri müdürü, düzeltmen gibi, ücreti, meslek
kıdemine göre kazandığı yıllık ücretli izin hakkı ki bu hak
gazetecilere 1938 yılında çıkan Türk Basın Birliği Yasası ile
verilmiş. 20 günlük ve bir aylık izin hakkı tanınmış, tabii şunu
da vurgulamak lazım: Bu yasa çıkmış ama tesbit edebildiğim
kadarıyla yalnız Anadolu Ajansın'nda uygulanmış. Çünkü onda
bildiğimiz Niyazi Sel diye bir ekonomi şefi vardı ki, Niyazi Sel,
-eğer sporcu arkadaşlarımız varsa hatırlayacaklardır-
Fenerbahçe'nin sol açıklarından, milli takının sol açıklarının
ünlü isimlerinden biriydi. Onun gayretleri sayesinde
uygulanmıştır.
Şimdi gazeteci ile mukavele yapılmazsa ne olur sorusu, yasada
sonuca bağlanmış. Ama komik bir tutar olarak karşımıza çıkıyor ve
her mukavele için 6 bin Dolar öngörülmüş. 1961'de değiştirilen
yasa ile, daha sonra da 1980'deki cezaların artırılmasına ilişkin
özel yasa ile 300 kat arttırılmış, -üç kere altı 18- 18.00. Dolar
gibi işvereni korkutan ve onu yazılı mukavele imzalamaya zorlayan
bir para cezası ile çalışan gazetecileri karşı karşıya bırakmış.
Şimdi yasada uygulama alanı bulmayan, daha doğrusu uygulanmayan
maddelerden biri de bu gazetecinin işe başladığının bildirilmesi
zorunluluğu. 9. Madde diyor ki, "Mukavelenin yapılışı işveren
tarafından feshi, feshi fesh eden tarafından bölge çalışma
müdürlüğüne, mülkiye amirliğine ve eğer gazeteci üye ise
sendikasına değilse en fazla üyesi bulunan mesleki teşekküle 15
gün içinde beyanname ile bildirilir". Yani burada Bursa'da
olduğumuza göre, Bursa'da işten çıkarılan bir gazeteci olursa ki,
dileğimiz tabii olmaması, bunun 15 gün içinde Bursa Gazeteciler
Cemiyeti'ne bildirilmesi gerekir. İstanbul'da da sendikaya ve
cemiyete bildirilmesi gerekiyor ama böyle bir uygulama yok. Çünkü
mahkemeye başvurduğunuz taktirde yapacağınız masraflar işverenin
ödeyeceği para cezasından daha fazla.
Şimdi gazeteci bu yasa ile çalışmalarının aksine bir hüküm yoksa,
yalnızca işverene tahsis etmekle yükümlü. Paralı olsun veya
olmasın, ürettiği haberleri, fotoğrafları, karikatürleri,
yorumları, yazıları, başka bir işyerine veremez. Yasa, bunu
yasaklıyor ama yasa işvereni de kendi gazetesinde çalışanların
ürettiklerini başka basın organlarına vermesini, eğer bir ek
ücret ödemiyorsa yasaklıyor. Yani buradan da haber havuzu olayına
baktığımız zaman medya tekellerinin tek bir havuzdan pek çok
gazeteye haber sağladıklarını, bunların bir bölümünün o yayın
organının redaktörleri tarafından kendilerine yaraşan, uygun
görülen biçimde değiştirilerek yayınlanması sonucunu doğuruyor.
Yani klasik deyimiyle gazetecinin sömürülmesini önleyecek
herhangi bir sınırlama yok.
Demin ücretten ve ödenmemesi halindeki sonuçlarından söz
etmiştim. Bunun diğer iş kollarına göre bir ayrıcalığı da peşin
olarak, yani çalışmadan her ay başında peşin olarak ödenmesi
zorunluluğu getirilmiş olması. Çalışan kesim için getirilen
haklardan biri de gazetecinin görevinin belirli nedenlerin varlığı
halinde değiştirilebilmesi veya altı aylık bir süre için bu
değişikliğin ilinin, işlevinin, işyerinin değiştirilebilmesi ama
bu değişiklik nedeniyle gazetecinin ücretinde azaltma
yapılamayacağı hükme bağlanmış durumda. Diğer iş kollarında
olduğu gibi gazeteciler için de fazla mesai yapma ve bunu yüzde
50 zamlı olarak alma hakkı var. Burada da fazla mesainin günde en
fazla üç saatle sınırlandırılması durumu var ama belirli günlerde
değil de genellikle bu üç saat her zaman aşılıyor. Gazetecinin
ücretli hafta tatili, yıllık izin hakkına ek olarak haftalık
ücretli izin hakkı var. Bu yasa da haftada bir gün, 1963'de
Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın imzaladığı ilk toplu sözleşme
ile de haftada bir gündü. Sonra bu iki haftada üç güne
yükseltildi. Şu anda toplu iş sözleşmesi olan işyerlerinde
haftada iki gün tatil yapma olanağı arkadaşlarımıza tanınmış
durumda.
Bunun yanında kadın gazeteciler için hamilelik döneminde,
hamileliğin yedinci ayı ile doğumun üçüncü ayı sonuna kadar
ücrette kesinti yapılmayacağı, yani izinli sayılmış olacağı hükmü
var. Askere giden gazetecinin de ücretinin yarısını almaya devam
edeceği hükmü var. Mahkumiyet halinde ücretli de yasa şöyle hükme
bağlanmış; "gazetedeki bir yayından dolayı mahkumiyet, yani hapis
mahkumiyeti nedeniyle gazateci ücretini almaya devam eder" diyor.
Ama bunun koşullarından biri, çıkan yazının Yazı İşleri
Müdürü'nün denetiminden geçmiş şekliyle yayınlanmış olması. Yani
gazetecinin daha sonra gelip yazısını değiştirmiş olması
kendisine sorumluluk getiriyor.
Kıdem hakkı konusuna iki satır değineyim. Şimdi pek çok
arkadaşımız, daha önce sendikalı ve toplu sözleşmeli gazetelerde
Toplu-İş Sözleşmesi Hükümleri nedeniyle istifa halinde kıdem
tazminatı almış olmayı 212 Sayılı Yasa'dan kaynaklanıyor gibi bir
yanılgıyı taşıyorlar. Başlangıçta bu tür, özellikle hukukçuların
İş Kanunu uygulayıcısı öğretim üyelerinin yahutta Avukatların
çabalarıyla başlangıçtaki oluşmamış, kesinleşmemiş hukuk
görüşleri nedeniyle çalışanların istifa halinde de kıdem
tazminatı almaları, bu saydığım görevlerin özel çabaları ve
yorumları ile mümkün olmuştu. Ancak uzunca bir süredir
gazeteciye, istifa halinde kıdem tazminatı verilmesi koşulu
yanlızca girdiği zamankinden değişik bir siyasi yol izler veya
kamuoyunda gazetecinin kişiliğini zora sokacak, ayıplanmasını
gerektirecek işler yaptığı gazetenin yahut gazete sahibinin daha
doğrusu ortaya çıkarsa istifa etme hakkı var. Onun dışında istifa
halinde maalesef kıdem tazminatı alma hakkı yok.
Ola ki çalıştığı gazetede bir toplu sözleşme bulunsun ve bu toplu
sözleşme kıdem tazminatı ödeneceğine herhangi bir koşul
aranmaksızın, hükme bağlamış olsun. Tabii bu yasaları saydım bir
de gazetecilerin sosyal ve ekonomik hakları olarak basın kartları
da yönetmeliği de gündeme getirilebilir ama burada Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün değerli temsilcileri varken, o
konuyu ben mi anlatmalıyım? onlar mı anlatmalı? onu bilemiyorum.
Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Sağolun.