SEMİNER KONUŞMALARI
"MEDYA-SİYASET İLİŞKİLERİ ve SORUNLAR"


Nazmi BİLGİN

Gazeteciler Federasyonu ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı

Saygı    değer   konuklar,   değerli   meslektaşlarım,   sözlerime
başlamadan  önce  sizinle  birlikte olmaktan  duyduğum  mutluluğu,
temsil  ettiğim  gazeteciler federasyonu ve  gazeticiler  cemiyeti
adına  sunmak istiyorum. Ayrıca Basın-Yayın ve Enformasyon   Genel
Müdürlüğü ile Bursa Valiliği'ne ve güzel ev sahipliği  yapan Bursa
Gazeteciler Cemiyeti'ne de huzurunuzda teşekkür  etmek istiyorum.

Aslında   bizim   mesleğimizin  ve  diğer   mesleklerin   en   zor
becerebildikleri   şeylerden   bir   tanesi,    bu     seminerleri
düzenlemektir.  Çünkü  genellikle  bu  organizasyonlar,   en   zor
organizasyonlardandır.     Konuşmacı     bulursunuz,     dinleyici
bulamazsanız.  Ben  beş  konuşmacının  sekiz  izleyicinin   olduğu
seminerlerde  konuşan  bir kişi olarak, bu  salonu  böyle  ilgiyle
dolu   görmekten  de  ayrıca  mutluluk  duyuyorum.  Yine  bu   tip
seminerler, boğazına kadar sorunların ve sıkıntıların içinde  olan
Anadolu  Basını  çalışanlarını biraraya getirmesi   bakımından  da
gerçekten önemli. Hem birbirimizden öğreneceğimiz  pek çok şeyi bu
seminerler   vasıtasıyla   değerlendiriyoruz,   hem    de   hasret
gideriyoruz.

Aslında  benim  konuşmam  belki de  dünyanın  pek  çok  ülkesinde,
konuşma  konusu bile yapılmaz.  Siyaset-Medya ilişkileri,  aslında
birbirinden  çok  iki ayrı  kavram, ama birazdan süreyi  de  aşmış
olmaktan  dolayı  özetle   değineceğim,  bu  ilişkilerin  maalesef
ülkemizde  iç  içe  girmiş ve  beraberinde birtakım  yanlışlıkları
getirmiş,   bir  yanlışlıklar   manzumesi  olduğunu  da   maalesef
görüyoruz.  Ünlü  bir hatip,  toplumun önünde  konuşma  yapan  her
insan, aslında 4 konuşma  yapar diyor;

1- Konuşmadan önce yapacağını düşündüğü yani  hazırladığı konuşma,

2- Yaptığı konuşma,

3- Dinleyenlerin anladığı konuşma,

4-  Konuşmadan  sonra  yerine oturduğumda  "ah  keşke  şunları  da
söyleseydim" dediği konuşma.

Bu düşüncenin sahibi, bu dört konuşma birbirine eşit olmaz  diyor,
ama   çok   yakındır.  İyi  konuşanlarda  farklı  farklıdır,   iyi
konuşmayanlarda  ise  hepsi belli başına ayrı ayrı  konuşmalardır.
Ben  hangi   sınıfa  gireceğimi bilmiyorum,  ama  dördüncü  sınıfa
girmemek istiyorum.  Yani yerime oturduğumda, "ah keşke şunları da
söyleseydim" diye  bir unutkanlığın içinde olmak istemiyorum.  Ama
eğer  unuttuğumuz  şeyler olursa, konuşmaların sonunda yapacağımız
panelde,  zannediyorum bu eksiklerimi tamamlayacağım.

Aslında ülkemiz belirli sıkıntıların yanısıra, Türk basınında  da,
çok   ciddi  sıkıntılar yaşamaktadır. Türk basını bugün  görünenin
çok    ötesinde   ciddi  bunalımlar  içersindedir.  Bu   yeterince
irdelenmeyen   sorun,  medya  diye  geniş  anlamda  tanımladığımız
gazetelerin,   radyoların  ve  televizyonların  sorunu   değildir.
Toplumun    sorunudur,    demokrasinin   sorunudur.    Gazeteciler
genellikle,  yaptıkları işin değerlendirmesini yapmaya  zaman   ve
olanak  bulamazlar.  Bu  görevi,  tarihçiler,  toplum  bilimciler,
iletişim  alanında  çalışanlar yaparlar.  Bu  düşünceyi,  Benjamin
Bradel  Pentogon belgelerinde, kısa ama güzel bir  cümleyle   dile
getiriyor;  "Haber,  tarihin kabaca yazılmış  ilk  müsvettesidir".
Beni  çok  fazla etkileyen bir tanım. Çünkü bu tanım,   gazeteciye
de, yayıncıya da, ciddi sorumluluklar yüklüyor.

Evrensel  bir  meslek  olan  gazetecilikte,  gazeteci,  nasıl  bir
kimlikte   olmalıdır? Gazeteciler, toplumun bağımsız  temsilcileri
olma   görevini  yüklenmiş kişiler olmalıdır.  Birazdan  ülkemizde
yaşanan sıkıntılara değineceğim. Ama bu sorunlar, bizden  yıllarca
önce  dünyanın  pek  çok ülkesinde yaşanmış. Ders   almamışız,  bu
sorunları  şimdi yaşıyoruz. Gazeteler,  yayıncılar,  bu  sıkıntıyı
yaşamamış  olsaydı,  Washington Post   gazetesinin  sahibi  Meycer
1954'te,  "Gazetelerin görevi,  okuyucusuna ve kamuya  yöneliktir,
sahibinin  çıkarlarıyla  ilgisi  yoktur.  Gerçeğin  peşinde  koşan
gazete   sahibi,   servetinden   fedakarlık  da  bulunmaya   hazır
olmalıdır" der miydi?

Gelelim şimdi ülkemizin içinde bulunduğu duruma. Değil servetinden
fedakarlık   etmek,  şu  anda  ülkemizde  yaşanan  ve   tekelleşme
süreciyle     birlikte   yaşanan,   basın   sektörü,   servetinden
fedakarlığı  bir  yana koyup, gazete sayesinde servet edinmeye  ve
gazeteler,  televiziyonlar sayesinde erkler edinmeye  çalışır  bir
konumda.  Üzülerek belirteyim ki, bugün ülkemizde yaşanan en büyük
sıkıntılardan  bir  tanesi, erkler çatışmasıdır.  Dördüncü  kuvvet
olduğumuzu  iddia  ettiğimiz  basın gurubu  olarak,  biz  maalesef
yerimizden  razı değiliz. Daha doğrusu biz değil, yüz  milyonlarca
dolar yatıran, sermaye sahipleri, basının bulunduğu  yerden memnun
değiller.  Onlar, toplumu aydınlatmaktan, toplumu,  doğruya  doğru
yönlendirmekten öte, iktidarlara sahip olmak  arzusu içindedirler.
Bu   çok   büyük   kartvizit  olarak  gördükleri    gazeteler   ve
televiziyonlar sayesinde ihaleler almak,  iktidarlar  değiştirmek,
yerine  alternatif iktidarlar getirmek  gibi, aslında basının  ana
işlevi olmayan ve demokratik tanımda  da yeri olmayan bir sistemin
içine girmişlerdir.

Bu   karmaşık  görüntü,  tamamiyle  beraberinde  bir  etik   sorun
getirmiştir.   Şu anda hem siyaset, hem içinde bulunduğumuz  basın
ve   yayın    sektörü,  bir  etik  erozyon  içerisindedir.   Ciddi
sıkıntılar  içerisindedir. Ve bu erozyon maalesef birbirinin içine
girmiş   durumdadır.  İki küçük örnek vermek  isti-yorum,  güncel.
Bundan   iki  gün  önce  Türkiye Büyük  Millet  Meclisi'nde,  aynı
saatte,  iki   komisyon toplandı. İki ayrı siyasi parti  liderinin
mal varlıklarının  görüşüldüğü komisyonlardı. Bu komisyonun konusu
olan  mal  varlıkları, kamuoyunu aylardır meşgul eden bir konuydu.
Ve bu,  bugüne kadar çözülememişti. Çözüm tarihi olarak, hükümetin
düşmesine  çeyrek  kala bir gün seçildi. Daha  doğrusu  gensorunun
gündeme   alınacağının  kesinleştiğinin   ertesi   günü.   Ve   bu
komisiyona  giren  üyeler, cep telefonlarıyla karşılıklı  komisyon
takibine  girdiler,  "Sayın milletvekilim, biz  burada  şöyle  bir
karar  alacağız. Acaba siz nasıl karar alıyorsunuz?"  yahut,  "Çok
özür  dileriz  sayın milletvekilim, bu çıkın meselesi  de  nereden
çıktı?   Biz   eskiden  böyle  bir  şeyi  savunduğumuzdan   dolayı
yanılmışız.  Aslında  herkesin bir  çıkınının  olması  lazım.  Biz
vazgeçtik,  sizi  aklıyoruz.  Çok iyi  yapıyorsunuz.  Biz  de  bir
yanlışlık yapmışız, sizi aklıyoruz".

Ve  hemen  hemen aynı  saatlerde biten bu iki komisyonda,  aslında
aklanan iki lider  olmadı. Aslında, karalanan sistemimizin yanlışı
oldu.  Ve  üzülerek belirteyim ki, bu siyaset yanlışlığının ertesi
gün   gazetelere yansıması nasıl oldu? O günkü gazetelerin hepsini
getirdim.   Maalesef  bu  konu  yani  karşılıklı  aklama,   ilerde
iktidarı  birlikte  paylaşırız  ümidiyle  yapılan  bu  aklama,  bu
demokrasi  ayıbı,  bu  parlamento günahı,  gazetelerde,  Juventus-
Galatasaray   maçının ertelenmesi kadar yer almadı.  O  komisyonda
bulunan    milletvekilleri,   ilerde   kurabilecekleri   hükümetin
pazarlığını  yaparken,  ne  yazık  ki,  ertesi  gün  gazeteler  ve
televiziyonlar  bu  konuya yeterince değinmedi.  Çünkü  onlar  da,
"aman  bu  konunun  üzerine  fazla  gitmeyelim,  ilerde  kurulacak
hükümetle  kötü  olmayalım. Çünkü bizim  bankalarımız  var.  Çünkü
bizim  katılacağımız devlet ihalelerimiz var. Çünkü  kurulacak  bu
hükümetle  ilgili ciddi ilişkilerimiz var" dediler. Ve gazetelerde
yer  almadığı gibi, maalesef bu konu televiziyonlarda da "Doğuş"un
yaşam    öyküsü   kadar   yer   almadı.   Bu   tartışma   maalesef
televizyonlarda, "ham çökelek" şarkısı kadar tartışılamadı.

İşte  ülkemizde, siyaset ve medya, böylesine karşılıklı  ilişkiler
ve   hesaplar   içerisindedir.  Yıllardan  beri  bir    tekelleşme
olgusundan  şikayet ediyoruz. Ama biz söylüyoruz, biz  dinliyoruz.
Hep  dedik  ki,  "tekelleşme, sansürün  ikiz  kardeşidir".   Çünkü
tekelleşmenin  olduğu  yerde, farklı  düşünceleri  dile   getirmek
mümkün   değildir.  Çünkü  tekelleşmenin  olduğu  yerde,    farklı
düşünceleri  dile  getirmek mümkün değildir. Çünkü   tekelleşmenin
olduğu  yerde, erk büyür. Artık basın toplumun  sorunlarını değil,
tekel  sahibinin  çıkarlarını korumak gibi bir   gerçekle  yüzyüze
kalır.  Bütün bunları söyledik, ama  dinletemedik. Bunların  çözüm
yolları  da  vardı. Bütün  demokratik ülkelerde olduğu  gibi,  alt
tekel,  alt tröst  hisselerinin yaşamımıza girmesini istedik.  Ama
bu ne  siyasetçinin işine geldi, ne basın sektörünün. Siyasetçinin
işine   gelmedi,  çünkü  bu  basın  sektörü  ne  kadar   az   elde
toplanırsa, siyasetçi o kadar az kişiyle iyi ilişkide  bulunabilme
ihtiyacını hissedecek.

Bir  ülke düşünün ki, tirajının yüzde seksenine yakını iki  grubun
elinde  toplanmış.  Bu iki gurubun, televiziyonları  var.  Bu  iki
gurubun,    bankaları   var.  Böylesine   bir   yapı   içerisinde,
demokrasinin  ve  demokrasinin   aydınlık  geleceğinden  bahsetmek
düşünülebilir  mi? Tam biz  bunlardan şikayetimizi dile  getirmeyi
doruk  noktasına  çıkarmıştık ki, karşımıza başka bir olgu  çıktı.
Hepimizin   yakından bildiği bir "Korkmaz Yiğit"  olgusu.  Aslında
bizim   sektörümüz, bilimsel olarak incelendiğinde, en  fazla  kar
getiren sektörler arasında 25-30. sıralarda. Ama en fazla  yatırım
gerektiren  sektörler sıralamasında ise üst  sıralarda.   İnsanlar
neden  bu  çok  fazla  kar getirmeyen, ama  çok  yatırım   isteyen
sektöre  yatırım  yaparlar? Bu ülkeyi çok sevdiklerinden   mi?  Bu
ülkenin insanlarının, yansız, tarafsız, doğru  bilgilendirilmesini
istedikleri  için  mi?  Yoksa  bu  kurdukları   sistem   sayesinde
güçlerini  büyütmek,  hükümetlere hükmetmek,  parlamentoda  etkili
olmak ve sermayelerini devleştirmek için  mi?

Korkmaz  Yiğit olayı başladığında, biz bundan duyduğumuz   kaygıyı
dile  getirdik.  Dedik ki, "Arkasında hangi sermayenin   bulunduğu
belli  olmayan ve yarın hedefleri belli olmayan kişiler,  guruplar
halinde  gazete  ve  televizyon satın  alıyor, bundan  kaygılıyız.
Bundan  yalnız  bizim  kaygılanmamız   yetmez,  bu  toplumun   her
kesiminin kaygılı olması lazım". Bunu  kendi kendimize söylemedik,
gittik  Cumhurbaşkanı'na   söyledik. Bunu  gittik,  Türkiye  Büyük
Millet  Meclisi  Başkanı'na  söyledik. Bunu gittik,  siyasi  parti
liderlerine  söyledik ve  ilave ettik. Dedik ki, "Bunu  irdeleyin,
arkasına  bakın. Bu satın  alınan sistemler, fabrikalar değil.  Bu
kamuoyu  ve  toplumu   istediği gibi yönlendirebilecek  sistemler.
Gazeteler,   televiziyonlar, bir çivi fabrikası  değil.  Bu  jilet
fabrikası    değil.  Bunların  bir  kişi  elinde  toplanması   ile
gazetelerin  ve   televiziyonların,  arkasındaki  sermayesi  belli
olmayan, hedefi  belli olmayan kişilerin elinde toplanması,  yarın
sizin başınıza  dert açar".

Dinletemedik.   Siyasetci  düşündü  ki,   bu   guruplar    halinde
televiziyon  ve  gazete  alan kişilerle  iyi  geçinirsem,   onları
yanıma  alırsam,  yarın yapılacak seçimlerde,  arkama  ciddi   bir
medya desteği alırım. Ama düşünemedi ki, bu bir ayna sistemi,  bir
aynanın  karşısında  durduğunuzda,  görüntünüz   değişmez,  aynaya
yansır. Karşı tarafta siyasetçi, aynı şekilde  baktı, ben bunlarla
iyi  geçinirsem, istediklerimi kolaylıkla  yaptırabilirim. Ben bir
bakanla  görüşmek  için  günlerce,  haftalarca  randevu  talebinde
bulunuyordum, bir müteahhit iken.  Ama ben tirajı yüzbinleri  aşan
gazetelerin,  izleyicisi   milyonlarca olan  televizyonlara  sahip
olursam   değil    bakanla,   başbakanla   aynı   gün   görüşürüm.
İstediklerimi yaptırırım  ve toplumu istediğim gibi yönlendiririm,
sermayemi artırırım.

Anlattık,  dinletemedik.  Ve kendi meslek gurubumuza  dinletemedik
bütün  bunları.  Cumhurbaşkanı, Başbakana  söylerken,  ertesi  gün
gazeteleri açtık bir de baktık ki, o gazetelerde tek satır   haber
yok. Çünkü o gazeteler, üzülerek söylüyorum, ben  eleştiriyi seven
ama  özeleştiriye en az eleştiriye verdiğim kadar  değer veren bir
arkadaşınızım.  Çünkü o tarihte bunları yazması  gereken  kişiler,
yeni   patronlarının,   hangi   cins   şampanyayla    karşılanması
gerektiğini tartışıyorlardı. Bunları tartışması  gereken  kişiler,
o  günkü  yazılarının  sonunda, "Hoş geldin Korkmaz   ağabeyciğim"
cümlesini,   acaba   hangi   başka   kelimelerle    süsleyebilirim
endişesindeydi.  Bu konuda yorum yapması gereken   televiziyonlar,
yeni  patronumuza,  acaba birkaç bin Dolar zam  daha  yaptırabilir
miyiz düşüncesindeydi. Ne yazık ki ve  üzülerek söylüyorum ki,  bu
kasete şükretme durumunda kaldık.  Eğer hükümeti düşürecek noktaya
gelen  kaset  yayınlanmamış  olsaydı, bugün  hapishanede  olan  bu
kişi,  bu  toplumun en saygın  kişilerinden birisi  olarak  yerini
alacaktı.  Bu  meslek ayıbını yıllar sonra  da  acaba  üzerimizden
kolaylıkla  atabilecek miyiz? Çakıcı'ya şükredecek  hale   geldik.
İyi  ki,  Çakıcı varmış, iyi ki, telefon etmiş, iyi ki, bu telefon
banda alınmış ve bu olaylar olmuş.

Etik,  dünden  bugüne yaşayabilecek bir olgu  değildir.  Etik  bir
gelenek ister, bir altyapı ister ve bugün  mesleğimiz maalesef  bu
etik, bu ahlak kavramlarından çok uzağa  itilmiş bir görünümdedir.
Çünkü  usta  çırak ilişkisi kaybolmuştur. Burada  pek  çoğumuz  bu
mesleğin  içinden geliyoruz.  Artık bizim dönemimizde  yahut  eski
dönemdeki   gibi   bu  usta  çırak   ilişkisi  var   mı?   Mesleğe
başladığımda,  bana telefonla nasıl  konuşulacağını öğretmişlerdi.
Bugün  hala yaşadığım bir anımı  aktarmak istiyorum sizlere.  Yeni
başlamıştım  Son  Havadis  gazetesine, o  dönemde  rahmetli  İhsan
Sabri  Çağlayangil,  Dışişleri  Bakanı'ydı ve  aynı  kabinede  bir
dönem  rahmetli babamla birlikte  bakanlık yapmışlardı. Benim  çok
yakın bir aile dostumdur. O tarihlerde dış politikayla ilgili  bir
sorun  çıkmıştı. Bir  akşam üstü Çağlayangil'le görüşüp, bu konuda
bilgi  ve  demeç  almamı istediler. Ben telefonu açtım,  o  normal
ağız  alışkanlığıyla "İhsan amca bu durum ne olacak" diye bir soru
sordum, cevap verdi. Ben daktilonun başına geçtim, haberi  yazdım,
istihbarat şefine öyle büyük gurur içerisinde atlatma   bir  haber
yazmış  olmanın  mutluluğu içerisinde uzattım.  İstihbarat  şefim,
şöyle gözlüklerin altından bana baktı, haberi  aldı, yırttı ve çöp
sepetine  attı.  Benim hayret dolu  bakışlarımı görünce  de,  "Ben
dışişleri  bakanından demeç istedim,  senin amcandan değil"  dedi.
"Bu  gazeteye girdiğin andan itibaren   amca ağabey ilişkisi yok".
Sonra  benden biraz daha kıdemli olan  arkadaşımıza döndü,  "Şimdi
Nazmi  beyden İhsan Sabri Çağlayangil'in telefonunu al ve bakandan
bir demeç getir" dedi.

Şimdi   belirli  gazete  yöneticileri,  bakanlarla,  başbakanlarla
ağabey   kardeş ilişkisi içindeler. Evrensel bir meslek kuralıdır.
Hiçbir  haber   kaynağınızla, aleyhinde  haber  yazamayacak  kadar
yakın   olmayın.  Oysa  şimdi  sistemimiz,  içinden  çıkılamayacak
birtakım   ilişkiler  yumağı haline dönmüş.  Özel  televiziyonlar,
habercilik    yapmanın   ötesinde,  magazin   programları   haline
getirilmiş.  Tiraj   ve  rating kaygısı,  meslek  ilkelerini,  ana
ilkeleri ayaklar  altına almış. Evet fazla izlenmek ve fazla tiraj
yapmak   idealdir. Ama güvenilir olmak, doğruları yansıtmak  bizim
mesleğimizde en az tiraj kadar, rating kadar önemlidir.

Aslında  çok  karamsar bir tablo çizdiğim görüşündesiniz,  ben  de
öyle-yim. Ancak öyle değil. Ben baktığım ve gördüğüm bir  tablonun
görünümünü sizlere anlatmaya çalışıyorum. Benim  gördüğüm tabloda,
bunlar var. Gelin aynı tabloya birlikte  bakalım. Acaba çok farklı
şeyler  görebilecek  misiniz? Bence  hayır. Türkiye'de  siyasetci,
bugün  neden  şikayetçi? Kurşun  kokan bodrumlarda  hala  işlerini
yapmakta   olan  Anadolu   Basını'ndan  mı?  Hayır,  eğer   bundan
~ikayetci  olsa,  devletin  trilyonlara varan  kaynaklarını  medya
plazalar yaptırmak için  krediler yoluyla, fonlar yoluyla  belirli
yönlere  aktarmazdı.  Nerede  yeniden  KOBİ  haline  getirecekleri
Anadolu  Basını?  Bir   kaç milyar kredi almak  için  banka  banka
dolaşıp,  Halk  Bankası  kapısının önünde bu kişiler  cumhuriyetin
kuruluşunda   yadsınamaz emeği geçen kişiler,  Anadolu'nun  gerçek
anlamdaki   yönetim  denetçisi, Anadolu  Basını,  hangi  katkıları
alıyor  bu   hükümetlerden. Siyasetçi şikayetçi  olsa  bundan,  bu
katkıları  elbirliğiyle sağlamaz mı?

Siyasetçi, promosyondan mı  şikayetçi? Promosyon bugün mesleğimizi
belirli  mamüllerin  yan ürünü haline getirdi. İnsanlar gazeteleri
artık  okumak  için   değil,  verdikleriyle  değerlendirmek   için
alıyorlar. Bir ülke  düşünün ki, insan gitsin gazete büfesine  beş
tane  aynı gazeteden  alsın, kuponlarını kessin ve oraya bıraksın.
Ben bu mesleğin  içinden gelen bir kişi olarak bundan büyük üzüntü
duyuyorum.   Ama  eğer siyasetçi bundan şikayetçi  ise  sorduğunuz
zaman,   gazeteler kendi işlevini yapmak durumundalar diye  bizden
fazla   ahkam  kesiyorlar. Tüketiciyi koruma yasasıyla  ilgili  üç
maddelik   bir  kanun çıkarıldı. Dönemin sanayi bakanı,  şimdi  de
sanayi   bakanı,  bir  müddet sonra bu yasa  delindi.  Ne  şekilde
delindi?   Şimdi  artık  bu  promosyonu  gazeteler  vermiyor.   Bu
promosyonu   gazete  satışlarına  katkı  sağlamak  için,   dağıtım
şirketleri    destekliyormuş.  Buna  hangimiz   inanıyoruz?   Eğer
siyasetçi  bundan  şikayetciyse, bu üç maddelik şeyin  altına  bir
madde  daha  ilave   eder;  "Gazeteler hiçbir  şekilde  ve  hiçbir
vasıtayla, kültür  yayınlarının dışında promosyon veremezler"  der
ve kurtulur.

Siyasetçi  RTÜK'ten  mi  şikayetçi?  Hayır,  ben  her  zaman  şunu
söylemişimdir; yasaksız Türkiye, kutsal idealimizdir. Ama  yasasız
Türkiye'yle,  yasaksız Türkiye'yi birbirine  karıştırmamak  lazım.
Dünya'nın  her  yerinde denetim  mekanizmaları var. Dünya'nın  her
yerinde  televiziyonlar   denetleniyor. Ama  bizim  ülkemizde  bir
farklı  denetim var. Ben  araştırdım, baktım, bunu  her  yerde  de
söylüyorum.  Türkiye Büyük  Millet Meclisi kuruluşundan  bu  yana,
yani 75 yıl içinde, iki kuruluşun tüm üyelerini seçmiş; bir tanesi
İstiklal   Mahkemeleri'nin  tümünü  seçmiş,  ikincisi  de   Radyo-
Televiziyon  Üst   Kurulu'nun tüm üyelerini Türkiye  Büyük  Millet
Meclisi  seçmiş.  Siyasetçi RTÜK'ten şikayetçi değil.  Çünkü  RTÜK
tarafsız ve  yansız olması gereken, bu televiziyonları denetlemesi
gereken   RTÜK, şu anda siyasetin eline girmiş. Beş  üye  iktidar,
dört  üye  muhalefet   partisinin  seçeceği  temsilciler  arasında
olacak, gidecekler orada da sistemi  denetleyecekler. Bir de  altı
yıllığına seçilecekler.

Türkiye'de birbuçuk yıldan fazla dayanan hükümet yok. Ve bu yapıya
hiçbir  şekilde  RTÜK'ün  yapısı  uymuyor.  Altı  yıllığına   adam
seçiyorsunuz,   bir  sene  sonra iktidar  değişiyor,  o  beş  kişi
iktidar diye seçilen  kişiler muhalefet oluyorlar. Şimdi, şu  anda
RTÜK,  belirlediği   ölçüler içerisinde,  birkaç  tanesi  de  olsa
mesleğimizden gelen  kişilerden oluşuyor. Ama yarın  bu  tablo  bu
meslekle  hiç ilgisi  olmayan ve siyasetin emrine giren kişilerden
oluşabilir.    Şimdi     karartmalardan,   verilen    cezalarından
~ikayetciyiz. Bu yasa  bu niteliğiyle, yarın siyasetçinin  emrinde
olursa  korkarım  ki,   haftalarca,  aylarca  kapanan,  karartılan
televizyonlarla  karşıkarşıya geliriz.

Televizyonlar,  aile  yapısını  dinamitleyen  özel  televizyonlar.
Siyasetçiler,    aile   yapımızı    kökten   dinamitleyen,    özel
televizyonlardan   mı  şikayetçi?  Hayır.   Türk   dilinin   hızla
yozlaşmasından  mı şikayetçi? Hayır, bundan  hiçbirisi,  şikayetçi
değil,   ama  şikayetçi  olarak  gözüküyor.  Bu  karmaşık  sistem,
konuşmamın  başında  da  söylediğim gibi, hem bizim   mesleğimizin
geleceği açısından, hem de demokrasinin geleceği  açısından  ciddi
kaygılar  taşımaktadır. Bugün basın ve  televizyon  kuruluşlarının
en büyük eksiklerinden birisi de  özdenetimden yoksun oluşlarıdır.
Bugün  yazılı  basında  da,   görsel  basında  da,  bir  özdenetim
eksikliği    vardır.   Kendimizi    denetleyemiyoruz,    kendimizi
denetlemiyoruz. Ve başkaları  denetlemeye kalkınca da kızıyoruz.

Yine  konuşmamın başında da  belirttiğim gibi, konuşmamın  sonunda
bu  sıkıntıları  bizden  önce  çok ülke  yaşamış.  Bu  sıkıntılar,
Tanrının yalnızca bize  gönderdiği sıkıntılar değil. Başka ülkeler
de  yaşamış  bu  sıkıntıları. 1945'lerde, bundan 50 seneden  fazla
önce,  Fransa  yaşamış. İkinci Dünya Savaşı'nda sonra bu sıkıntıyı
görmüşler  ve bir  çare aramışlar. 1945'te toplanan Fransız  Milli
Basın  Federasyonu, fazla değil, üç maddelik bir metin oluşturmuş.
Kısa  olan bu metni bilgilerinize sunmak istiyorum:

Madde  1:  Basın   ticari bir kar kuruluşu  değildir,  bir  kültür
aracıdır.   Görevi   doğru  haber  vermek,  düşünceleri   korumak,
insanların ilerleme  yolundaki hamlelerini desteklemektir.

Madde  2:  Basın  görevini   ancak,  özgürlük  içinde  ve  özgürce
yapabilir.

Madde  3:  Çok   önemli, bence bu işin alfabesi, A  B  C'si.  Eğer
yalnız  bu  üçüncü  maddeyi  uygulayabilirsek  sanırım  ki,  bugün
yaşadığımız  bu  sıkıntılardan kurturuluz, Yarın da  bir  daha  bu
sıkıntılarla   karşılaşmayız. O üçüncü madde, şöyle diyor;  basın,
ancak   iktidarların kudretine, paranın kuvvetine  bağlı  olmadığı
sürece  özgürdür.

İnşallah, yarın biz de öyle oluruz. Hepinize saygılar sunuyorum.