SEMİNER KONUŞMALARI
"MEDYA-SİYASET İLİŞKİLERİ ve SORUNLAR"
Nazmi BİLGİN
Gazeteciler Federasyonu ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
Saygı değer konuklar, değerli meslektaşlarım, sözlerime
başlamadan önce sizinle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu,
temsil ettiğim gazeteciler federasyonu ve gazeticiler cemiyeti
adına sunmak istiyorum. Ayrıca Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü ile Bursa Valiliği'ne ve güzel ev sahipliği yapan Bursa
Gazeteciler Cemiyeti'ne de huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum.
Aslında bizim mesleğimizin ve diğer mesleklerin en zor
becerebildikleri şeylerden bir tanesi, bu seminerleri
düzenlemektir. Çünkü genellikle bu organizasyonlar, en zor
organizasyonlardandır. Konuşmacı bulursunuz, dinleyici
bulamazsanız. Ben beş konuşmacının sekiz izleyicinin olduğu
seminerlerde konuşan bir kişi olarak, bu salonu böyle ilgiyle
dolu görmekten de ayrıca mutluluk duyuyorum. Yine bu tip
seminerler, boğazına kadar sorunların ve sıkıntıların içinde olan
Anadolu Basını çalışanlarını biraraya getirmesi bakımından da
gerçekten önemli. Hem birbirimizden öğreneceğimiz pek çok şeyi bu
seminerler vasıtasıyla değerlendiriyoruz, hem de hasret
gideriyoruz.
Aslında benim konuşmam belki de dünyanın pek çok ülkesinde,
konuşma konusu bile yapılmaz. Siyaset-Medya ilişkileri, aslında
birbirinden çok iki ayrı kavram, ama birazdan süreyi de aşmış
olmaktan dolayı özetle değineceğim, bu ilişkilerin maalesef
ülkemizde iç içe girmiş ve beraberinde birtakım yanlışlıkları
getirmiş, bir yanlışlıklar manzumesi olduğunu da maalesef
görüyoruz. Ünlü bir hatip, toplumun önünde konuşma yapan her
insan, aslında 4 konuşma yapar diyor;
1- Konuşmadan önce yapacağını düşündüğü yani hazırladığı konuşma,
2- Yaptığı konuşma,
3- Dinleyenlerin anladığı konuşma,
4- Konuşmadan sonra yerine oturduğumda "ah keşke şunları da
söyleseydim" dediği konuşma.
Bu düşüncenin sahibi, bu dört konuşma birbirine eşit olmaz diyor,
ama çok yakındır. İyi konuşanlarda farklı farklıdır, iyi
konuşmayanlarda ise hepsi belli başına ayrı ayrı konuşmalardır.
Ben hangi sınıfa gireceğimi bilmiyorum, ama dördüncü sınıfa
girmemek istiyorum. Yani yerime oturduğumda, "ah keşke şunları da
söyleseydim" diye bir unutkanlığın içinde olmak istemiyorum. Ama
eğer unuttuğumuz şeyler olursa, konuşmaların sonunda yapacağımız
panelde, zannediyorum bu eksiklerimi tamamlayacağım.
Aslında ülkemiz belirli sıkıntıların yanısıra, Türk basınında da,
çok ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Türk basını bugün görünenin
çok ötesinde ciddi bunalımlar içersindedir. Bu yeterince
irdelenmeyen sorun, medya diye geniş anlamda tanımladığımız
gazetelerin, radyoların ve televizyonların sorunu değildir.
Toplumun sorunudur, demokrasinin sorunudur. Gazeteciler
genellikle, yaptıkları işin değerlendirmesini yapmaya zaman ve
olanak bulamazlar. Bu görevi, tarihçiler, toplum bilimciler,
iletişim alanında çalışanlar yaparlar. Bu düşünceyi, Benjamin
Bradel Pentogon belgelerinde, kısa ama güzel bir cümleyle dile
getiriyor; "Haber, tarihin kabaca yazılmış ilk müsvettesidir".
Beni çok fazla etkileyen bir tanım. Çünkü bu tanım, gazeteciye
de, yayıncıya da, ciddi sorumluluklar yüklüyor.
Evrensel bir meslek olan gazetecilikte, gazeteci, nasıl bir
kimlikte olmalıdır? Gazeteciler, toplumun bağımsız temsilcileri
olma görevini yüklenmiş kişiler olmalıdır. Birazdan ülkemizde
yaşanan sıkıntılara değineceğim. Ama bu sorunlar, bizden yıllarca
önce dünyanın pek çok ülkesinde yaşanmış. Ders almamışız, bu
sorunları şimdi yaşıyoruz. Gazeteler, yayıncılar, bu sıkıntıyı
yaşamamış olsaydı, Washington Post gazetesinin sahibi Meycer
1954'te, "Gazetelerin görevi, okuyucusuna ve kamuya yöneliktir,
sahibinin çıkarlarıyla ilgisi yoktur. Gerçeğin peşinde koşan
gazete sahibi, servetinden fedakarlık da bulunmaya hazır
olmalıdır" der miydi?
Gelelim şimdi ülkemizin içinde bulunduğu duruma. Değil servetinden
fedakarlık etmek, şu anda ülkemizde yaşanan ve tekelleşme
süreciyle birlikte yaşanan, basın sektörü, servetinden
fedakarlığı bir yana koyup, gazete sayesinde servet edinmeye ve
gazeteler, televiziyonlar sayesinde erkler edinmeye çalışır bir
konumda. Üzülerek belirteyim ki, bugün ülkemizde yaşanan en büyük
sıkıntılardan bir tanesi, erkler çatışmasıdır. Dördüncü kuvvet
olduğumuzu iddia ettiğimiz basın gurubu olarak, biz maalesef
yerimizden razı değiliz. Daha doğrusu biz değil, yüz milyonlarca
dolar yatıran, sermaye sahipleri, basının bulunduğu yerden memnun
değiller. Onlar, toplumu aydınlatmaktan, toplumu, doğruya doğru
yönlendirmekten öte, iktidarlara sahip olmak arzusu içindedirler.
Bu çok büyük kartvizit olarak gördükleri gazeteler ve
televiziyonlar sayesinde ihaleler almak, iktidarlar değiştirmek,
yerine alternatif iktidarlar getirmek gibi, aslında basının ana
işlevi olmayan ve demokratik tanımda da yeri olmayan bir sistemin
içine girmişlerdir.
Bu karmaşık görüntü, tamamiyle beraberinde bir etik sorun
getirmiştir. Şu anda hem siyaset, hem içinde bulunduğumuz basın
ve yayın sektörü, bir etik erozyon içerisindedir. Ciddi
sıkıntılar içerisindedir. Ve bu erozyon maalesef birbirinin içine
girmiş durumdadır. İki küçük örnek vermek isti-yorum, güncel.
Bundan iki gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, aynı
saatte, iki komisyon toplandı. İki ayrı siyasi parti liderinin
mal varlıklarının görüşüldüğü komisyonlardı. Bu komisyonun konusu
olan mal varlıkları, kamuoyunu aylardır meşgul eden bir konuydu.
Ve bu, bugüne kadar çözülememişti. Çözüm tarihi olarak, hükümetin
düşmesine çeyrek kala bir gün seçildi. Daha doğrusu gensorunun
gündeme alınacağının kesinleştiğinin ertesi günü. Ve bu
komisiyona giren üyeler, cep telefonlarıyla karşılıklı komisyon
takibine girdiler, "Sayın milletvekilim, biz burada şöyle bir
karar alacağız. Acaba siz nasıl karar alıyorsunuz?" yahut, "Çok
özür dileriz sayın milletvekilim, bu çıkın meselesi de nereden
çıktı? Biz eskiden böyle bir şeyi savunduğumuzdan dolayı
yanılmışız. Aslında herkesin bir çıkınının olması lazım. Biz
vazgeçtik, sizi aklıyoruz. Çok iyi yapıyorsunuz. Biz de bir
yanlışlık yapmışız, sizi aklıyoruz".
Ve hemen hemen aynı saatlerde biten bu iki komisyonda, aslında
aklanan iki lider olmadı. Aslında, karalanan sistemimizin yanlışı
oldu. Ve üzülerek belirteyim ki, bu siyaset yanlışlığının ertesi
gün gazetelere yansıması nasıl oldu? O günkü gazetelerin hepsini
getirdim. Maalesef bu konu yani karşılıklı aklama, ilerde
iktidarı birlikte paylaşırız ümidiyle yapılan bu aklama, bu
demokrasi ayıbı, bu parlamento günahı, gazetelerde, Juventus-
Galatasaray maçının ertelenmesi kadar yer almadı. O komisyonda
bulunan milletvekilleri, ilerde kurabilecekleri hükümetin
pazarlığını yaparken, ne yazık ki, ertesi gün gazeteler ve
televiziyonlar bu konuya yeterince değinmedi. Çünkü onlar da,
"aman bu konunun üzerine fazla gitmeyelim, ilerde kurulacak
hükümetle kötü olmayalım. Çünkü bizim bankalarımız var. Çünkü
bizim katılacağımız devlet ihalelerimiz var. Çünkü kurulacak bu
hükümetle ilgili ciddi ilişkilerimiz var" dediler. Ve gazetelerde
yer almadığı gibi, maalesef bu konu televiziyonlarda da "Doğuş"un
yaşam öyküsü kadar yer almadı. Bu tartışma maalesef
televizyonlarda, "ham çökelek" şarkısı kadar tartışılamadı.
İşte ülkemizde, siyaset ve medya, böylesine karşılıklı ilişkiler
ve hesaplar içerisindedir. Yıllardan beri bir tekelleşme
olgusundan şikayet ediyoruz. Ama biz söylüyoruz, biz dinliyoruz.
Hep dedik ki, "tekelleşme, sansürün ikiz kardeşidir". Çünkü
tekelleşmenin olduğu yerde, farklı düşünceleri dile getirmek
mümkün değildir. Çünkü tekelleşmenin olduğu yerde, farklı
düşünceleri dile getirmek mümkün değildir. Çünkü tekelleşmenin
olduğu yerde, erk büyür. Artık basın toplumun sorunlarını değil,
tekel sahibinin çıkarlarını korumak gibi bir gerçekle yüzyüze
kalır. Bütün bunları söyledik, ama dinletemedik. Bunların çözüm
yolları da vardı. Bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi, alt
tekel, alt tröst hisselerinin yaşamımıza girmesini istedik. Ama
bu ne siyasetçinin işine geldi, ne basın sektörünün. Siyasetçinin
işine gelmedi, çünkü bu basın sektörü ne kadar az elde
toplanırsa, siyasetçi o kadar az kişiyle iyi ilişkide bulunabilme
ihtiyacını hissedecek.
Bir ülke düşünün ki, tirajının yüzde seksenine yakını iki grubun
elinde toplanmış. Bu iki gurubun, televiziyonları var. Bu iki
gurubun, bankaları var. Böylesine bir yapı içerisinde,
demokrasinin ve demokrasinin aydınlık geleceğinden bahsetmek
düşünülebilir mi? Tam biz bunlardan şikayetimizi dile getirmeyi
doruk noktasına çıkarmıştık ki, karşımıza başka bir olgu çıktı.
Hepimizin yakından bildiği bir "Korkmaz Yiğit" olgusu. Aslında
bizim sektörümüz, bilimsel olarak incelendiğinde, en fazla kar
getiren sektörler arasında 25-30. sıralarda. Ama en fazla yatırım
gerektiren sektörler sıralamasında ise üst sıralarda. İnsanlar
neden bu çok fazla kar getirmeyen, ama çok yatırım isteyen
sektöre yatırım yaparlar? Bu ülkeyi çok sevdiklerinden mi? Bu
ülkenin insanlarının, yansız, tarafsız, doğru bilgilendirilmesini
istedikleri için mi? Yoksa bu kurdukları sistem sayesinde
güçlerini büyütmek, hükümetlere hükmetmek, parlamentoda etkili
olmak ve sermayelerini devleştirmek için mi?
Korkmaz Yiğit olayı başladığında, biz bundan duyduğumuz kaygıyı
dile getirdik. Dedik ki, "Arkasında hangi sermayenin bulunduğu
belli olmayan ve yarın hedefleri belli olmayan kişiler, guruplar
halinde gazete ve televizyon satın alıyor, bundan kaygılıyız.
Bundan yalnız bizim kaygılanmamız yetmez, bu toplumun her
kesiminin kaygılı olması lazım". Bunu kendi kendimize söylemedik,
gittik Cumhurbaşkanı'na söyledik. Bunu gittik, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı'na söyledik. Bunu gittik, siyasi parti
liderlerine söyledik ve ilave ettik. Dedik ki, "Bunu irdeleyin,
arkasına bakın. Bu satın alınan sistemler, fabrikalar değil. Bu
kamuoyu ve toplumu istediği gibi yönlendirebilecek sistemler.
Gazeteler, televiziyonlar, bir çivi fabrikası değil. Bu jilet
fabrikası değil. Bunların bir kişi elinde toplanması ile
gazetelerin ve televiziyonların, arkasındaki sermayesi belli
olmayan, hedefi belli olmayan kişilerin elinde toplanması, yarın
sizin başınıza dert açar".
Dinletemedik. Siyasetci düşündü ki, bu guruplar halinde
televiziyon ve gazete alan kişilerle iyi geçinirsem, onları
yanıma alırsam, yarın yapılacak seçimlerde, arkama ciddi bir
medya desteği alırım. Ama düşünemedi ki, bu bir ayna sistemi, bir
aynanın karşısında durduğunuzda, görüntünüz değişmez, aynaya
yansır. Karşı tarafta siyasetçi, aynı şekilde baktı, ben bunlarla
iyi geçinirsem, istediklerimi kolaylıkla yaptırabilirim. Ben bir
bakanla görüşmek için günlerce, haftalarca randevu talebinde
bulunuyordum, bir müteahhit iken. Ama ben tirajı yüzbinleri aşan
gazetelerin, izleyicisi milyonlarca olan televizyonlara sahip
olursam değil bakanla, başbakanla aynı gün görüşürüm.
İstediklerimi yaptırırım ve toplumu istediğim gibi yönlendiririm,
sermayemi artırırım.
Anlattık, dinletemedik. Ve kendi meslek gurubumuza dinletemedik
bütün bunları. Cumhurbaşkanı, Başbakana söylerken, ertesi gün
gazeteleri açtık bir de baktık ki, o gazetelerde tek satır haber
yok. Çünkü o gazeteler, üzülerek söylüyorum, ben eleştiriyi seven
ama özeleştiriye en az eleştiriye verdiğim kadar değer veren bir
arkadaşınızım. Çünkü o tarihte bunları yazması gereken kişiler,
yeni patronlarının, hangi cins şampanyayla karşılanması
gerektiğini tartışıyorlardı. Bunları tartışması gereken kişiler,
o günkü yazılarının sonunda, "Hoş geldin Korkmaz ağabeyciğim"
cümlesini, acaba hangi başka kelimelerle süsleyebilirim
endişesindeydi. Bu konuda yorum yapması gereken televiziyonlar,
yeni patronumuza, acaba birkaç bin Dolar zam daha yaptırabilir
miyiz düşüncesindeydi. Ne yazık ki ve üzülerek söylüyorum ki, bu
kasete şükretme durumunda kaldık. Eğer hükümeti düşürecek noktaya
gelen kaset yayınlanmamış olsaydı, bugün hapishanede olan bu
kişi, bu toplumun en saygın kişilerinden birisi olarak yerini
alacaktı. Bu meslek ayıbını yıllar sonra da acaba üzerimizden
kolaylıkla atabilecek miyiz? Çakıcı'ya şükredecek hale geldik.
İyi ki, Çakıcı varmış, iyi ki, telefon etmiş, iyi ki, bu telefon
banda alınmış ve bu olaylar olmuş.
Etik, dünden bugüne yaşayabilecek bir olgu değildir. Etik bir
gelenek ister, bir altyapı ister ve bugün mesleğimiz maalesef bu
etik, bu ahlak kavramlarından çok uzağa itilmiş bir görünümdedir.
Çünkü usta çırak ilişkisi kaybolmuştur. Burada pek çoğumuz bu
mesleğin içinden geliyoruz. Artık bizim dönemimizde yahut eski
dönemdeki gibi bu usta çırak ilişkisi var mı? Mesleğe
başladığımda, bana telefonla nasıl konuşulacağını öğretmişlerdi.
Bugün hala yaşadığım bir anımı aktarmak istiyorum sizlere. Yeni
başlamıştım Son Havadis gazetesine, o dönemde rahmetli İhsan
Sabri Çağlayangil, Dışişleri Bakanı'ydı ve aynı kabinede bir
dönem rahmetli babamla birlikte bakanlık yapmışlardı. Benim çok
yakın bir aile dostumdur. O tarihlerde dış politikayla ilgili bir
sorun çıkmıştı. Bir akşam üstü Çağlayangil'le görüşüp, bu konuda
bilgi ve demeç almamı istediler. Ben telefonu açtım, o normal
ağız alışkanlığıyla "İhsan amca bu durum ne olacak" diye bir soru
sordum, cevap verdi. Ben daktilonun başına geçtim, haberi yazdım,
istihbarat şefine öyle büyük gurur içerisinde atlatma bir haber
yazmış olmanın mutluluğu içerisinde uzattım. İstihbarat şefim,
şöyle gözlüklerin altından bana baktı, haberi aldı, yırttı ve çöp
sepetine attı. Benim hayret dolu bakışlarımı görünce de, "Ben
dışişleri bakanından demeç istedim, senin amcandan değil" dedi.
"Bu gazeteye girdiğin andan itibaren amca ağabey ilişkisi yok".
Sonra benden biraz daha kıdemli olan arkadaşımıza döndü, "Şimdi
Nazmi beyden İhsan Sabri Çağlayangil'in telefonunu al ve bakandan
bir demeç getir" dedi.
Şimdi belirli gazete yöneticileri, bakanlarla, başbakanlarla
ağabey kardeş ilişkisi içindeler. Evrensel bir meslek kuralıdır.
Hiçbir haber kaynağınızla, aleyhinde haber yazamayacak kadar
yakın olmayın. Oysa şimdi sistemimiz, içinden çıkılamayacak
birtakım ilişkiler yumağı haline dönmüş. Özel televiziyonlar,
habercilik yapmanın ötesinde, magazin programları haline
getirilmiş. Tiraj ve rating kaygısı, meslek ilkelerini, ana
ilkeleri ayaklar altına almış. Evet fazla izlenmek ve fazla tiraj
yapmak idealdir. Ama güvenilir olmak, doğruları yansıtmak bizim
mesleğimizde en az tiraj kadar, rating kadar önemlidir.
Aslında çok karamsar bir tablo çizdiğim görüşündesiniz, ben de
öyle-yim. Ancak öyle değil. Ben baktığım ve gördüğüm bir tablonun
görünümünü sizlere anlatmaya çalışıyorum. Benim gördüğüm tabloda,
bunlar var. Gelin aynı tabloya birlikte bakalım. Acaba çok farklı
şeyler görebilecek misiniz? Bence hayır. Türkiye'de siyasetci,
bugün neden şikayetçi? Kurşun kokan bodrumlarda hala işlerini
yapmakta olan Anadolu Basını'ndan mı? Hayır, eğer bundan
~ikayetci olsa, devletin trilyonlara varan kaynaklarını medya
plazalar yaptırmak için krediler yoluyla, fonlar yoluyla belirli
yönlere aktarmazdı. Nerede yeniden KOBİ haline getirecekleri
Anadolu Basını? Bir kaç milyar kredi almak için banka banka
dolaşıp, Halk Bankası kapısının önünde bu kişiler cumhuriyetin
kuruluşunda yadsınamaz emeği geçen kişiler, Anadolu'nun gerçek
anlamdaki yönetim denetçisi, Anadolu Basını, hangi katkıları
alıyor bu hükümetlerden. Siyasetçi şikayetçi olsa bundan, bu
katkıları elbirliğiyle sağlamaz mı?
Siyasetçi, promosyondan mı şikayetçi? Promosyon bugün mesleğimizi
belirli mamüllerin yan ürünü haline getirdi. İnsanlar gazeteleri
artık okumak için değil, verdikleriyle değerlendirmek için
alıyorlar. Bir ülke düşünün ki, insan gitsin gazete büfesine beş
tane aynı gazeteden alsın, kuponlarını kessin ve oraya bıraksın.
Ben bu mesleğin içinden gelen bir kişi olarak bundan büyük üzüntü
duyuyorum. Ama eğer siyasetçi bundan şikayetçi ise sorduğunuz
zaman, gazeteler kendi işlevini yapmak durumundalar diye bizden
fazla ahkam kesiyorlar. Tüketiciyi koruma yasasıyla ilgili üç
maddelik bir kanun çıkarıldı. Dönemin sanayi bakanı, şimdi de
sanayi bakanı, bir müddet sonra bu yasa delindi. Ne şekilde
delindi? Şimdi artık bu promosyonu gazeteler vermiyor. Bu
promosyonu gazete satışlarına katkı sağlamak için, dağıtım
şirketleri destekliyormuş. Buna hangimiz inanıyoruz? Eğer
siyasetçi bundan şikayetciyse, bu üç maddelik şeyin altına bir
madde daha ilave eder; "Gazeteler hiçbir şekilde ve hiçbir
vasıtayla, kültür yayınlarının dışında promosyon veremezler" der
ve kurtulur.
Siyasetçi RTÜK'ten mi şikayetçi? Hayır, ben her zaman şunu
söylemişimdir; yasaksız Türkiye, kutsal idealimizdir. Ama yasasız
Türkiye'yle, yasaksız Türkiye'yi birbirine karıştırmamak lazım.
Dünya'nın her yerinde denetim mekanizmaları var. Dünya'nın her
yerinde televiziyonlar denetleniyor. Ama bizim ülkemizde bir
farklı denetim var. Ben araştırdım, baktım, bunu her yerde de
söylüyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşundan bu yana,
yani 75 yıl içinde, iki kuruluşun tüm üyelerini seçmiş; bir tanesi
İstiklal Mahkemeleri'nin tümünü seçmiş, ikincisi de Radyo-
Televiziyon Üst Kurulu'nun tüm üyelerini Türkiye Büyük Millet
Meclisi seçmiş. Siyasetçi RTÜK'ten şikayetçi değil. Çünkü RTÜK
tarafsız ve yansız olması gereken, bu televiziyonları denetlemesi
gereken RTÜK, şu anda siyasetin eline girmiş. Beş üye iktidar,
dört üye muhalefet partisinin seçeceği temsilciler arasında
olacak, gidecekler orada da sistemi denetleyecekler. Bir de altı
yıllığına seçilecekler.
Türkiye'de birbuçuk yıldan fazla dayanan hükümet yok. Ve bu yapıya
hiçbir şekilde RTÜK'ün yapısı uymuyor. Altı yıllığına adam
seçiyorsunuz, bir sene sonra iktidar değişiyor, o beş kişi
iktidar diye seçilen kişiler muhalefet oluyorlar. Şimdi, şu anda
RTÜK, belirlediği ölçüler içerisinde, birkaç tanesi de olsa
mesleğimizden gelen kişilerden oluşuyor. Ama yarın bu tablo bu
meslekle hiç ilgisi olmayan ve siyasetin emrine giren kişilerden
oluşabilir. Şimdi karartmalardan, verilen cezalarından
~ikayetciyiz. Bu yasa bu niteliğiyle, yarın siyasetçinin emrinde
olursa korkarım ki, haftalarca, aylarca kapanan, karartılan
televizyonlarla karşıkarşıya geliriz.
Televizyonlar, aile yapısını dinamitleyen özel televizyonlar.
Siyasetçiler, aile yapımızı kökten dinamitleyen, özel
televizyonlardan mı şikayetçi? Hayır. Türk dilinin hızla
yozlaşmasından mı şikayetçi? Hayır, bundan hiçbirisi, şikayetçi
değil, ama şikayetçi olarak gözüküyor. Bu karmaşık sistem,
konuşmamın başında da söylediğim gibi, hem bizim mesleğimizin
geleceği açısından, hem de demokrasinin geleceği açısından ciddi
kaygılar taşımaktadır. Bugün basın ve televizyon kuruluşlarının
en büyük eksiklerinden birisi de özdenetimden yoksun oluşlarıdır.
Bugün yazılı basında da, görsel basında da, bir özdenetim
eksikliği vardır. Kendimizi denetleyemiyoruz, kendimizi
denetlemiyoruz. Ve başkaları denetlemeye kalkınca da kızıyoruz.
Yine konuşmamın başında da belirttiğim gibi, konuşmamın sonunda
bu sıkıntıları bizden önce çok ülke yaşamış. Bu sıkıntılar,
Tanrının yalnızca bize gönderdiği sıkıntılar değil. Başka ülkeler
de yaşamış bu sıkıntıları. 1945'lerde, bundan 50 seneden fazla
önce, Fransa yaşamış. İkinci Dünya Savaşı'nda sonra bu sıkıntıyı
görmüşler ve bir çare aramışlar. 1945'te toplanan Fransız Milli
Basın Federasyonu, fazla değil, üç maddelik bir metin oluşturmuş.
Kısa olan bu metni bilgilerinize sunmak istiyorum:
Madde 1: Basın ticari bir kar kuruluşu değildir, bir kültür
aracıdır. Görevi doğru haber vermek, düşünceleri korumak,
insanların ilerleme yolundaki hamlelerini desteklemektir.
Madde 2: Basın görevini ancak, özgürlük içinde ve özgürce
yapabilir.
Madde 3: Çok önemli, bence bu işin alfabesi, A B C'si. Eğer
yalnız bu üçüncü maddeyi uygulayabilirsek sanırım ki, bugün
yaşadığımız bu sıkıntılardan kurturuluz, Yarın da bir daha bu
sıkıntılarla karşılaşmayız. O üçüncü madde, şöyle diyor; basın,
ancak iktidarların kudretine, paranın kuvvetine bağlı olmadığı
sürece özgürdür.
İnşallah, yarın biz de öyle oluruz. Hepinize saygılar sunuyorum.