SEMİNER KONUŞMALARI
"TELEVİZYONDA GÖRÜŞME TEKNİKLERİ"
Mustafa GERÇEKER
TRT Yayın Denetleme Kurulu Üyesi
Ben sizleri fazla tutmamak ve de programa olabildiğince
uyabilmek, 16.45'te sizleri serbest bırakabilmek için davetsiz
geldim, oturdum. Kusuruma bakmayın. Ama zaman kıymetli, hemen
konuya girelim.
Şimdi son günlerde, aylarda, haftalarda bizi çok meşgul eden o
konuları hatırlayalım. Bunların en büyüğü Clinton'la Monica
hikayesi. Bir tarafta dünyanın en güçlü, kudretli ülkesinin güçlü,
kudretli Başkanı, öbür tarafta 20 yaşlarında bir kuzucuk ve
aralarında geçenler. Arkasından bu dünyanın en güçlü ülkesinin en
güçlü Başkanı, en güçlü kişisini yargılayan bir bağımsız savcı,
onun ardından o savcının açıklattığı, Monica'nın arkadaşına
telefonda anlattıklarının kasetleri. Sonra ülkemizde medyanın çok
sevdiği gündeme bomba gibi düşen o yine "sarsıcı" kasetler.
Olayları izledikleri için bir anlamda o olayların içine giren,
karanlık yönlerini aydınlatan sevgili meslektaşlarımız, basın
mensuplarının yaptığı programlar. Acaba niçin bu kadar ilgiyle
izleniyor?
Başından geçen bir olay nedeniyle basının satırlarında boy
gösteren insanları düşünün. "Yandım Allah" diye kendilerini
televizyona atıp hemen herkesin önünde bazı şeyleri açıklamaya
çalışıyorlar. Acaba niçin? Tabii anlattıkları hepsi de kendi
açılarından, benim açımdan anlatacak değiller. Herkes kendini
savunuyor. Neyi kullanıyor? Medyayı. Tabii onun için bir başka
programı da ele almak gerek. Paparazzi programları var. Acaba
niçin böylesine tutuluyor, hiç düşündünüz mü? Gazetelerin verdiği
haftasonu eklerine gelelim. Oradaki yaklaşım ne? Öncelikle
kadınlar. Üzerlerinde olabildiğince az şey bulunan, ya da
giyinmiş ama gerçekten iyi giyinmiş, takmış takıştırmış, zengin,
güzel, çekici, alımlı kadınlar. Onların yanlarında onlara
yakıştırılan ya da hiç ilgileri olmasa bile yanyana hasbel kader
bulundukları anda çekilmiş fotoğrafları ile, ya onların
"sevgilileri" ya arkadaşları ya aralarında hiçbir şey yok ama
orada biraraya gelmişler, elini yüzünü kapayan, arkasını dönüp
kaçmaya çalışan yahutta göğsünü gere gere poz veren birkaç ünlü,
yakışıklı, zengin erkek.
Bu anlattıklarımın hepsinde ortak bir nokta var. Konuların
içindekileri hepsi tanınsa da tanınmasa da insan. Ve de bu
insanların bu kadar izlenmesinin nedeni onlar hakkındaki, onlara
duyulan "ilgi ve merak". Ama karşısında bir başka örnek daha var.
Acaba Cumhuriyet gazetesinin, Bilim ve Teknik ya da Dergi ekini ya
da Milliyet Sanat'ı kaç kişi okuyor? O öteki ekler, biraz önce
söylediğim kadınları ve erkekleri içeren ekler, o günlerde
gazetelerin tirajlarını patlatırken Milliyet Sanat, Bilim ve
Teknik ile Dergi aynı şeyi yapmıyor.
Niçin? Biraz önce söyledim, iki tane kilit kelime var; ilgi ve
merak. Kim kimdir? Güzel midir çirkin midir, iyi midir, hoş mudur,
topal mıdır, yamuk mudur, düzgün müdür? Nerede yer içer, nerede
kalır, kiminle yaşar? Parası nereden gelir? O taktığı
takıştırdığı şeyleri nereden bulmuş? İlgi ve merak bütün
konulardan oluşuyor. Kime duyuluyor bu ilgi, merak? İnsana
duyuluyor. Kadın ya da erkek, farketmez. Reklamın "iyisi kötüsü
olmaz" denir. Bunu savunanlar da var. böyle bir ortamda reklamın
iyisi, kötüsü olmaz ortamında ilgi ve merak konusu olmak,
olayların ortasındaki, olayların konusu insan olmak kısa sürede
tanınmayı getiriyor, bilinmeyi getiriyor. O da parasal kazanç
olayını getiriyor.
Bütün bunlara bir de şunu ekleyelim. İnsanların "bir satışı var",
yani ambalajı var. Ambalaj iyiyse müthiş bir satış mümkün. Onun
için haklı haksız, yerli yersiz, geçerli geçersiz, herkes bir
şeyler konusunda bir görüş belirtmeye başlıyor. Atıyor, tutuyor.
Ne olacak? Televizyon programlarına çıkıyor, dergilerde,
gazetelerde boy gösteriyor. Şimdi işte burada biraz sonra
özetleyeceğim şeyleri biraraya getirdiğinizde medya açısından en
patlayıcı, en parlayıcı karışım ortaya çıkıyor. Nedir bunlar? Bir,
insan. İki, insana duyulan ilgi, merak. Üç, "satış" yani, o
insanın havası. Dört, tanınmak, bilinmek. Beş, parasal kazanç.
Bunların biraraya geldiği uygun mekan, zaman ve olayda artık hiç
kimsenin kaçınamayacağı, görmezden gelemiyeceği bir durum ortaya
çıkıyor. Nedir o? Bir olay oluyor. O olayı, adına haber denilen
programlarda saatlerce izliyorsunuz. Defalarca başa alınan
görüntüler, ağlayan kadınlar, sıkılan, bağıran insanlar, dövülen
kişiler, filan falan.
Benden önceki konuşmacılara teşekkür ederim. Adı haber olan prog-
ramlar dedim, çünkü o programlar, ben program da diyemiyorum,
neyse, genel olarak o ad veriliyor, öyle söyleyelim, magazin
halinde her şey. Ve o magazin, maalesef bazen satış için
kullanılıyor, bazen kazanç için kullanılıyor, bazen, ne yazıktır
ki, şantaj için kullanılıyor. Tabii, paparazziler ortaya çıkıyor
bu nedenle. O ratingleri sarsacak, Türkiye'yi sarsacak, ratingleri
zıplatacak ve para getirecek programlar ortaya çıkıyor. O
dergiler, o gazeteler, o programlar o halleriyle izleyici
buluyorlar.
Şimdi, birçok olumsuz örneği bulunsa da, eh bu olumsuz örneklerde
tartışma, sansasyon yaratacak, uyanan merakı daha da artıracak
biçimde kasıtlı tavırlar sergileyen bir yaklaşımla ele alınsa da
aslında doğru olanı, yapılması gereken, ben söyleşiye gireceğim
için bu konuyu daraltıyorum, yanlızca toplumun genelini
ilgilendirenleri, toplumun genelini ilgilendirdiği oranda yanlızca
doğru olanı ve gerçeği ortaya çıkarmak. Bunun ötesinde bize düşen
bir görev yok. Bizim sınırımız orada bitiyor. Ama gel gelelim iş
böyle değil. Ama esas olan, bir kişiyi tanımaya çalışırken kişiye
özel olan şeyler ancak kamuyu ilgilendiriyor ise ya da o kişi
kamuya mal olmuş bir kişi ise ve durum kaçınılmazsa özel hayata
girmektir. Bunun dışında özel hayatlara girmek mümkün değil.
Oysa, biraz önce bahsettiğim o hanımların ve beylerin fizik
coğrafyası herkes tarafından biliniyor. Hatta tomografileri bile
çekildi. Neredeyse iç organlarını da biliyoruz. Amaç bu değil, ama
ne yazık ki insanları çeken bu.
Şimdi tabii burada bir tuzak ortaya çıkıyor. Nedir? İnsanlar bunu
öğrenmek istiyorlarsa, bunu görmek, bunu bilmek istiyorlar, bunu
bekliyorlarsa o zaman zaten medyanın o karanlıktaki deniz feneri
gibi sığındığı ratingler var. Ratinglerde patlama yapıp reklamı
çekebilmek. "Ben en iyisiyim, ben en güzeliyim" diyebilmek için
"yahu halk böyle istiyor, izleyiciler böyle istiyor, biz de bunu
veriyoruz" demek kolaylığı var. Bu bir kolaycılık. Yayıncılıkla
ne yazık ki hiç ilgisi olmayan bir kolaycılık. Ama ratingler
amaçlandıkları alanın dışında kullanılan şeylerdir. Sadece reklam
için amaçlanmışlar. Ama şimdi programlar, "ben en iyisiyim, ben
en güzeliyim" diye kullanılıyor ve iş tamamen yanlışa gidiyor.
Demin söyledim, eğer özel yaşam kaçınılmaz ise ve kamuyu
ilgilendiriyor ise, hatta bazı yerlerde kamu güvenliğini diye de
kısıtlıyorlar, ilgilendiriyor ise, ortaya çıkarılmalı. Bunun
ötesi bizi ilgilendirmiyor. Kısaca şöyle özetlersek, program
sırasında orada olmayan kişileri rencide edecek biçimde
davranmak, onları suçlamak, cevap verecek durumda olmadıklarını
bile bile yanlı bir tavır takınmak, kişilik haklarına saldırmak,
özel yaşama girmek, hakaret etmek, kanıt olmadan suçlamada
bulunmak, amaçlı ve zorlayıcı bir biçimde görüşmeyi yönlendirmek
kabul edilebilecek şeyler değil. Bu işin etik yanı, ahlaki yanı.
Şimdi bir tarafta bu ahlaki yanlar, öbür tarafta kazanç demek
olan rating var. Bu ikisinin arasında da sıkışmış olan bir insan
var. Ne yazık ki oraya oturmuş, bir görüşme yapacak birisiyle bu
adam ne yapsın? Şimdi geliyoruz işin teknik kısmına. İnşallah
sıkmam, kısaca geçeceğim zaten. Söyleşiyi yapan kişinin birinci
derecede aklında tutması gereken şey, karşısında oturan kişinin
konunun sahibi olduğudur. Yani söyleşiyi yapan, soruyu soran
değil, bilgi sahibi olan karşısındakidir. Söyleşiyi yapanın amacı
bu bilgiyi üçüncü kişilerin yani izleyenlerin anlayacağı biçimde
ortaya çıkarmaktır. Söyleşiyi yapan kişi karşısındakinin
kendisinden daha bilgili olduğunu kabul edecek, bu platformda
görüşmeyi başlatacak, sürdürecek ve bitirecektir.
Bir söyleşi programı size ilan edilmiş olan 20.30'da filanca
kanalda başlamaz. Söyleşi programı öncesinden başlar. Çünkü
söyleşi yapacak olan kişi araştırma yapmalıdır. Gelecek insan
nasıl bir kişidir, kekeme midir, heyecanlı mıdır, birden tutulur
mu, aklını toparlayamayan bir kişi midir, çok mu yavaş konuşur,
çok mu hızlı konuşur, tahakküm edici bir tavrı mı vardır? Hem
kişiyi tanır, hem konuşacağı olayı, ortaya çıkaracağı şeyi tanır.
Bu nedenle araştırma yapar. Ancak bu araştırmadan sonradır ki
söyleşiyi yapmaya hazır duruma gelebilir. Gelir demiyorum,
gelebilir diyorum, çünkü bir şey daha yapması lazım soruları
soracak olan kişinin. Söyleşiye çıkmadan önce konukla karşı
karşıya gelmeli, soracağı soruları kendisine anlatmalıdır.
Amacımız sansasyon değilse, amacımız kişiyi köşeyi sıkıştırıp zor
duruma sokmak değilse, amaç çok kısa bir sürede bir haberin
şurasını burasını irdelemek, önünü arkasını ortaya çıkarmak
değilse yani bir bilgiyi ortaya çıkarmak ve üçüncü kişiye aktarmak
ise söyleşinin başarısı bakımından söyleşiye başlamadan önce
konukla yapılan bu sorular üzerindeki görüşme son derece de
yararlıdır.
Yine daha söyleşiye başlamadan önce konuğu rahatlatmak gerekiyor.
Nasıl rahatlatacaksınız? Belki ilk defa bir radyo ya da televizyon
stüdyosuna geliyor, ilk defa bu mikrofonun ya da kameranın
karşısına çıkıyor. Benim için hiçbir anlamı olmayan kamera merceği
yahut da mikrofon onlar için ölüm sebebi bile olabilir. 120'nin
üzerinde çıkan bir nabız, tutulan kalp adalesi sonrası hastane,
kurtulursa kurtulur, kurtulmazsa ölür gider, böyle örnekler
vardır. Dolayısıyla bu insanları mümkünse hatta mümkün olmalıdır
bunu sağlamalıdır. Stüdyoya sokmalı o atmosfere alıştırmalıdır
soruyu soracak kişi. Çünkü bütün bu yaptıkları sonuçta söyleşinin
başarıya ulaşmasının ön şartları.
Her söyleşinin bir amacı olmalıdır, yani efendim bugün çok iyi
giyinmişsiniz, hangi iç çamaşırı tercih edersiniz, papuçlarınızı
nereden alırsınız, son sevgiliniz kimdi, geçen gün bir
fotoğrafınız çekildi o yanınızdaki arkadaşınız mıydı filan gibi
böyle saçma sapan, daldan dala atlayan şeylerin benim bu konuğumla
ilgisi yok. Ben burada bir bilgi aktarımı sağlamaya çalışıyorum
yani zaten bilinen şeyleri, görülen şeyleri dediğim gibi fizik
coğrafyası ezberlenmiş bir kişiyi yeniden orada tanıtmaktan
bahsediyor değilim. Bir amacı olmalı, bir yerden başlamalı, bir
yere götürülmeli, bir şeyler ortaya çıkartılmalı.
Bunun için ne yapmak gerekir. Biraz önce söyledim araştırmalar,
hazırlıklar, rahatlatmalar... Ama amacı olan söyleşide üç tane
kaçınılamaz doğru var bunu yapmak gerekiyor; Bir girişi doğru
yapmak zorundasınız. Çünkü giriş bir açıklama niteliğindedir,
soruyla bitecek olsa bile ve izleyenlere dinleyenlere bu
konuşmanın çerçevesini çizecektir. Girişi doğru yaptınız doğru
soruları sormak zorundasınız, üçüncüsü soruları doğru sormak
zorundasınız. Ancak bunlar da yapıldıktan sonra başarılı bir
söyleşiyi yapabilirsiniz. Girişin doğru yapılması ve doğru
soruların sorulması için araştırma önemli, soruların doğru
sorulması için de dilbilgisi önemli. ikisinin de iyi olması
gerekiyor.
Söyleşiye soran başladı, dinlemesini bilmek zorundadır, dinlemezse
sorduğu soruya cevap aldı mı bilemeyecektir. En basitinden ikinci
kez aynı soruyu soracaktır. Dinlemesini bilmeli, çünkü bir amaçla
başladı belirli bir yere götürmek istiyor görüşmeyi, o yolda
gidiyor mu gitmiyor mu, onu bilmek zorundadır. Onu takip edebilir.
En önemlisi olayın yıldızı soru soran değildir, olayın yıldızı
soruya cevap veren kişidir. Soruları soran kişi sadece sorduğu
sorunun cevabını olabildiğince kapsamlı biçimde alıp dinleyenlere
ve izleyenlere yansıtan kişi olmaktır, yani aracı olmaktır. Orada
oturanın hiçbir başka görevi yoktur. Şovmen değildir, sahne
sanatçısı değildir, yıldız değildir, star değildir vs.
Soruyu soranın hiçbir zaman düşmemesi gereken bir yanlış var,
bilgiçlik taslamamalıdır. Başta söyledim çünkü, bir konuyu bileni
karşısına almıştır onun konusunda konuşmaktadır. Karşısına gelen
kişi konuyu bildiği için orada oturana yüksekten bakabilir. Usta
bir konuşmacı cehaletten yola çıkar böylece karşısındakini hiç
rahatsız etmez, kapıldığı büyüklük duygusu içinde de bazen
gevezelik de olsa her şeyi olduğu gibi anlatmasını sağlar. Sadece
kendi bilgisizliğinden yola çıkıp kendisini öyle gösterip büyük
bir ustalıkla karşısındakinin savunmasını yok edip her şeyi ortaya
g}kartabilir.
Çok önemli bir konu var, bir görüşme başından sonuna kadar her
görüşme doğru gitmeyebilir, rahat akmayabilir, akıcı olmayabilir
dediğim gibi konuk tutulabilir, dağılabilir, söylediğini
unutabilir, sorduğunuz sorudan sıkılabilir, aklına bir tecrübe
gelmiştir, başından geçen bir olay gelmiştir, biter durur. Bu gibi
hallerde kullanmak üzere soruları soracak olan kişi önceden o
günkü gazeteleri okumalı, orada anlatabileceği fıkralar belki
konuya uygun fıkralar bir yerlerde bulundurmalı, ek sorular
bulundurmalı, o kişiyi rahatlatacak ve canını sıkan o gidişten bir
an için dahi olsa aklını ayırıp başka bir şeyden bahsettirip
tekrar ana konuya döndürecek konuları da yanında bulundurmalıdır.
Benim başımdan geçti, karşımdaki konuk programın bitişine daha 10
dakika var, bitti, son noktayı koydu. Söylenecek başka hiçbir şey
yok, sorulacak başka hiçbir şey yok. Yanımda hazırlanmış iki
sayfalık bir araştırma vardı, on dakikayı onu okuyarak, yavaş
yavaş yazdırma servisi gibi okuyarak doldurdum. Çünkü yayına bizim
alıştığımız biçimde bakanlar açısından, yayın saatinde boşluk
bırakmak kabul edebilecek bir şey değil. Aynı zamanda aşmak da
değil. Ne yazık ki benim kurumumda da oluyor ama onun nedenlerini
herkes biliyor, neden uzuyor, neden aşıyor programlar zamanını.
Efendim soruyu soran gerektiğinde araştırmacı olmalıdır. Rahatsız
etmeden araştırmalı, gerektiğinde sırdaş olmalıdır, yani öyle bir
tavır takınmalı ki sırdaş muamelesi görmelidir. Bazen ruh bilimci
olmalıdır, bazen kurnaz bir görüşmeci, başarılı bir pazarlıkçı,
bazen de etkili bir pazarlamacı. Şart neyi gerektiriyorsa onu
olmalıdır. Yani sadece beni mazur görünüz dekolte giyindiği zaman
çok güzel şeyler görünen, boyu benden 15-20 santim daha uzun ve
vücudu bana hiç benzemeyen manken kızlarımız sunucu olamıyorlar,
olmamalılar zaten ama bugün öyle gerektiriyor, eğitimleri öyle
gerektiriyor oluyorlar, onu da kabul ediyoruz. Yayıncılık değil o
başka bir şey.
Soru soran girişim üstünlüğünü karşısına yine kaptırmamalıdır.
Yani soruyu soran hep soruyu soran olmalıdır. Karşısındaki soru
sormayacak, soruyu soran bir kişi cevapları almak durumunda olan
da bir kişi. Mizahçı ile karşı karşıyasınız hiçbir zaman onun peş
peşe mizahi fıkra sıralamasına izin vermeyeceksiniz, sizin de üç
beş tane fıkranız olacak. Onun zihnini daima dağınık tutacaksınız.
Yoksa ben mizah konusunu verdim başka bir şey de olabilir, akışı
eline geçirir ve sizin amacınız sonuçlanmadan oracıkta kalır, onun
programı olur gider.
Anlaşılmazlığa varacak kadar özel bir terminolojiden terimlerden
oluşan dilden kaçınılmalıdır, yani bu iş körlerle sağırlar
birbirini ağırlar. İki kişi oturmuş orada sadece kendi anladıkları
dilde konuşuyorlar, böyle bir şey olmamalıdır. Önemli olan
herkesin anlayabileceği dilde konuşmaktır ve soruyu sorana düşen
görev de çok teknik bir terminoloji olsa dahi kullanılan, orada
onu dinleyicilerin, izleyicilerin anlayabileceği bir hale
gerektiğinde yerinde müdahalelerle o hale getirmektir.
Çok önemli bir şey var hitap tarzı, Sayın Bilgin de değindiler
yanılmıyorsam, hitap tarzı çok önemli, o başka bir bağlamda
değindi ben başka bir bağlamda değineceğim şimdi. "Sayın
seyirciler" sizin sayın seyirciler diye hitap ettiğiniz kişilerin
içinde arsız var, uğursuz var, hırsız var, dolandırıcı var,
sahtekarlar, bunlar hiç "sayın" sözcüğüne laik kişiler değil. Ne
yazık ki TRT'den gelme bir gelenek, TRT'ye nereden geldi? Almanlar
eğittiler bizi, Almanların, Alman yayıncıların hitap şekillerinden
geliyor bu, bizimkiler de benimsediler, bunu böyle söylüyorlar.
Bunun ötesinde, bu genelin ötesinde karşınızda oturan kişiye
"sayın, sevgili, çok sevgili, saygıdeğer, ağabey" gibi sözcükler
hiçbir şekilde kullanılmamalı. Çünkü o kişi hakkında konuşmayı
sürdüren kişinin ne düşündüğü sizleri hiç ilgilendirmiyor, beni de
ilgilendirmiyor. Seviyor da olabilir nefret de ediyor olabilir. Bu
duygularını saklamalı, sözcüklerle ifade etmemeli, sadece orada
teknik bir araç, bir aracı olarak sizlerin yani seyreden ve
dinleyenlerin beklediği şeyleri sağlamaya çalışmalıdır.
Bir de nacizane örnek vereyim, ben kendi programlarımda öyle
yaptım, bu sayın kelimelerinden nefret ediyorum. Günlük dilde
kullanıyor muyuz? Bunu birbirimize de "çok sevgili, canım" filan
diye konuştuğumuz yok. Direkt hitap tarzı ama bir kere diyelim ki
karşınıza Sayın Başbakan oturdu, "Sayın Başbakan" demek de var
yahut "Mesut Yılmaz siz", demek de var, yahut "Süleyman Demirel
siz" ve aynı "siz", ondan sonra hep aynı "siz"i sürdürdüğünüz
takdirde ne ben, ne karşınızdakini dinleyenler, ne izleyenler
rahatsız olmayacaktır ve ayrıca böyle bir hitap tarzı da böyle
tanınmış kişilere son derece uygun ve şıktır.
Şimdi konuşmanın sonunu, oradan da "söyleşinin sonu nasıl
olmalı"ya bağlayalım. Her söyleşinin bir amacı olmalıdır. Ama her
söyleşi sonuçlanmak zorunda değildir. Yani eskiden yapıldığı gibi
üçer dakikalık bir tur, beşer dakika ikinci tur sonra açık oturumu
yapan TRT usulü herkesin dediklerini özetler, kendisine göre de
bir yorum yapar, doğru mu yalnış mı? Yok böyle bir şey, bu çok
geride kaldı. Bu ne demektir? "İzleyiciler, dinleyiciler siz
cahilsiniz ben size bir özetledim, işte bunlar söylendi" ayrıca
tabii onu söylerken de "bir de kendi yorumumu koydum" demiyor. Ama
onu da getiriyor, tabii öne arkaya aldığı bıraktığı konularda.
Artık bu yok.
Söyleşide zorlama da yok, söyleşinin bitmesi gerekmiyor. Süresi
geldi 30 dakika mı ayrılmıştır size 30. dakikanın sonunda
bitiremediniz mi, radyo ise mikrofuna dönersiniz, televizyon ise
kameraya dönersiniz dersiniz ki, "Görüyorsunuz bu konuşmanın
bitmesi mümkün değil, bu meselenin bitmesi mümkün değil,
Üzerindeki tartışmalar sürecek, Çeşitli yönleri var, çeşitli
tarafları var onlar görüşecekler biz de ilerleyen dakikalarda"
değil o da yanlış bir Türkçe, "sonraki günlerde, ilerde, daha
sonra bunlara zaman zaman gerektiğince değineceğiz. İyi akşamlar"
dersiniz bitirirsiniz, "iyi sabahlar" dersiniz, "hoşça kalın" der
bitirirsiniz, sesi alırlar siz orada tartışmaya devam edersiniz.
Yani artık günümüzün yaklaşımlarında bir şeyi bitirmek, nokta
koymak gereksiz.
Biliyorsunuz sorulan bir soruya "yorum yok" cevabı bazen ne kadar
anlamlı olabiliyor. En güçlü cevaptan bile çok daha güçlü bir
anlam taşıyabiliyor. Bakarsınız demin söylediğim "bu konu da daha
devam edecek, biz veda ediyoruz" şeklinde bir veda da çok güçlü
bir bitiriş ve nokta olabilir. Bu düşünceyle beni dinlediniz.
Teşekkür ederim. İyi günler diliyorum size. Bundan sonra da
tartışmayla devam edeceğiz. Sağolun.