SEMİNER KONUŞMALARI
"TELEVİZYONDA GÖRÜŞME TEKNİKLERİ"


Mustafa GERÇEKER

TRT Yayın Denetleme Kurulu Üyesi

Ben   sizleri   fazla  tutmamak  ve  de   programa   olabildiğince
uyabilmek,  16.45'te sizleri serbest  bırakabilmek  için  davetsiz
geldim,  oturdum.  Kusuruma bakmayın.  Ama zaman  kıymetli,  hemen
konuya girelim.

Şimdi  son günlerde,  aylarda, haftalarda bizi çok meşgul  eden  o
konuları   hatırlayalım.  Bunların  en  büyüğü  Clinton'la  Monica
hikayesi. Bir tarafta dünyanın en güçlü, kudretli ülkesinin güçlü,
kudretli  Başkanı,  öbür  tarafta 20  yaşlarında  bir  kuzucuk  ve
aralarında geçenler. Arkasından bu dünyanın en güçlü ülkesinin  en
güçlü  Başkanı, en güçlü kişisini yargılayan bir bağımsız   savcı,
onun  ardından  o  savcının  açıklattığı,  Monica'nın   arkadaşına
telefonda anlattıklarının kasetleri. Sonra ülkemizde medyanın  çok
sevdiği  gündeme  bomba  gibi düşen o  yine   "sarsıcı"  kasetler.
Olayları  izledikleri için bir anlamda o  olayların  içine  giren,
karanlık  yönlerini  aydınlatan sevgili   meslektaşlarımız,  basın
mensuplarının  yaptığı programlar. Acaba  niçin bu  kadar  ilgiyle
izleniyor?

Başından  geçen  bir  olay   nedeniyle  basının  satırlarında  boy
gösteren   insanları  düşünün.  "Yandım  Allah"  diye  kendilerini
televizyona  atıp  hemen herkesin  önünde bazı şeyleri  açıklamaya
çalışıyorlar.  Acaba  niçin?  Tabii anlattıkları  hepsi  de  kendi
açılarından,  benim  açımdan  anlatacak değiller.  Herkes  kendini
savunuyor.  Neyi kullanıyor? Medyayı. Tabii onun  için  bir  başka
programı  da  ele  almak gerek. Paparazzi programları  var.  Acaba
niçin  böylesine tutuluyor, hiç düşündünüz mü? Gazetelerin verdiği
haftasonu   eklerine   gelelim.  Oradaki  yaklaşım  ne?  Öncelikle
kadınlar.  Üzerlerinde   olabildiğince  az  şey  bulunan,  ya   da
giyinmiş ama gerçekten iyi  giyinmiş, takmış takıştırmış,  zengin,
güzel,   çekici,  alımlı   kadınlar.  Onların  yanlarında   onlara
yakıştırılan ya da hiç  ilgileri olmasa bile yanyana hasbel  kader
bulundukları   anda   çekilmiş  fotoğrafları   ile,   ya   onların
"sevgilileri"  ya  arkadaşları ya aralarında hiçbir  şey  yok  ama
orada  biraraya   gelmişler, elini yüzünü kapayan, arkasını  dönüp
kaçmaya  çalışan yahutta göğsünü gere gere poz veren birkaç  ünlü,
yakışıklı,  zengin erkek.

Bu   anlattıklarımın  hepsinde  ortak  bir  nokta  var.  Konuların
içindekileri  hepsi  tanınsa  da tanınmasa  da  insan.  Ve  de  bu
insanların bu kadar izlenmesinin nedeni onlar  hakkındaki,  onlara
duyulan "ilgi ve merak". Ama karşısında bir  başka örnek daha var.
Acaba Cumhuriyet gazetesinin, Bilim ve Teknik ya da Dergi ekini ya
da  Milliyet  Sanat'ı kaç kişi okuyor? O öteki ekler,  biraz  önce
söylediğim  kadınları  ve  erkekleri  içeren   ekler,  o  günlerde
gazetelerin  tirajlarını  patlatırken Milliyet   Sanat,  Bilim  ve
Teknik ile Dergi aynı şeyi yapmıyor.

Niçin?  Biraz  önce söyledim, iki tane kilit kelime var;  ilgi  ve
merak. Kim kimdir? Güzel midir çirkin midir, iyi midir, hoş mudur,
topal   mıdır, yamuk mudur, düzgün müdür? Nerede yer içer,  nerede
kalır,   kiminle    yaşar?  Parası  nereden   gelir?   O   taktığı
takıştırdığı  şeyleri   nereden  bulmuş?  İlgi  ve   merak   bütün
konulardan  oluşuyor.  Kime   duyuluyor  bu  ilgi,  merak?  İnsana
duyuluyor.  Kadın ya da erkek,  farketmez. Reklamın "iyisi  kötüsü
olmaz"  denir. Bunu savunanlar  da var. böyle bir ortamda reklamın
iyisi,  kötüsü  olmaz  ortamında   ilgi  ve  merak  konusu  olmak,
olayların  ortasındaki, olayların  konusu insan olmak kısa  sürede
tanınmayı  getiriyor, bilinmeyi  getiriyor. O  da  parasal  kazanç
olayını getiriyor.

Bütün bunlara  bir de şunu ekleyelim. İnsanların "bir satışı var",
yani   ambalajı var. Ambalaj iyiyse müthiş bir satış mümkün.  Onun
için   haklı  haksız, yerli yersiz, geçerli geçersiz,  herkes  bir
şeyler  konusunda bir görüş belirtmeye başlıyor. Atıyor,  tutuyor.
Ne    olacak?   Televizyon  programlarına   çıkıyor,   dergilerde,
gazetelerde   boy  gösteriyor.  Şimdi  işte  burada  biraz   sonra
özetleyeceğim  şeyleri biraraya getirdiğinizde medya açısından  en
patlayıcı, en parlayıcı karışım ortaya çıkıyor. Nedir bunlar? Bir,
insan.  İki,  insana  duyulan ilgi, merak.  Üç,  "satış"  yani,  o
insanın   havası.  Dört, tanınmak, bilinmek. Beş, parasal  kazanç.
Bunların  biraraya geldiği uygun mekan, zaman ve olayda artık  hiç
kimsenin  kaçınamayacağı, görmezden gelemiyeceği bir durum  ortaya
çıkıyor.  Nedir o? Bir olay oluyor. O olayı, adına  haber  denilen
programlarda   saatlerce  izliyorsunuz.  Defalarca   başa   alınan
görüntüler,  ağlayan kadınlar, sıkılan, bağıran insanlar,  dövülen
kişiler, filan falan.

Benden önceki konuşmacılara teşekkür  ederim. Adı haber olan prog-
ramlar  dedim,  çünkü  o programlar, ben program  da  diyemiyorum,
neyse,  genel  olarak  o  ad veriliyor, öyle  söyleyelim,  magazin
halinde  her   şey.  Ve  o  magazin,  maalesef  bazen  satış  için
kullanılıyor, bazen kazanç için kullanılıyor, bazen,  ne  yazıktır
ki,  şantaj için kullanılıyor. Tabii,  paparazziler ortaya çıkıyor
bu nedenle. O ratingleri sarsacak, Türkiye'yi sarsacak, ratingleri
zıplatacak  ve  para  getirecek   programlar  ortaya  çıkıyor.   O
dergiler,   o  gazeteler,  o  programlar  o  halleriyle   izleyici
buluyorlar.

Şimdi, birçok olumsuz örneği  bulunsa da, eh bu olumsuz örneklerde
tartışma,  sansasyon  yaratacak, uyanan merakı daha  da  artıracak
biçimde  kasıtlı tavırlar sergileyen bir yaklaşımla ele alınsa  da
aslında  doğru  olanı, yapılması gereken, ben söyleşiye  gireceğim
için   bu   konuyu    daraltıyorum,  yanlızca  toplumun   genelini
ilgilendirenleri, toplumun genelini ilgilendirdiği oranda yanlızca
doğru olanı ve  gerçeği ortaya çıkarmak. Bunun ötesinde bize düşen
bir görev  yok. Bizim sınırımız orada bitiyor. Ama gel gelelim  iş
böyle  değil. Ama esas olan, bir kişiyi tanımaya çalışırken kişiye
özel   olan  şeyler ancak kamuyu ilgilendiriyor ise ya da  o  kişi
kamuya   mal olmuş bir kişi ise ve durum kaçınılmazsa özel  hayata
girmektir.  Bunun  dışında  özel hayatlara  girmek  mümkün  değil.
Oysa,  biraz  önce  bahsettiğim  o hanımların  ve  beylerin  fizik
coğrafyası  herkes tarafından biliniyor. Hatta tomografileri  bile
çekildi. Neredeyse iç organlarını da biliyoruz. Amaç bu değil, ama
ne yazık ki insanları çeken bu.

Şimdi tabii burada bir tuzak  ortaya çıkıyor. Nedir? İnsanlar bunu
öğrenmek istiyorlarsa,  bunu görmek, bunu bilmek istiyorlar,  bunu
bekliyorlarsa o zaman  zaten medyanın o karanlıktaki deniz  feneri
gibi  sığındığı  ratingler var. Ratinglerde patlama yapıp  reklamı
çekebilmek.  "Ben en iyisiyim, ben en güzeliyim"  diyebilmek  için
"yahu halk  böyle istiyor, izleyiciler böyle istiyor, biz de  bunu
veriyoruz"   demek kolaylığı var. Bu bir kolaycılık.  Yayıncılıkla
ne  yazık  ki   hiç ilgisi olmayan bir kolaycılık.  Ama  ratingler
amaçlandıkları  alanın dışında kullanılan şeylerdir. Sadece reklam
için   amaçlanmışlar. Ama şimdi programlar, "ben en iyisiyim,  ben
en   güzeliyim"  diye kullanılıyor ve iş tamamen yanlışa  gidiyor.
Demin   söyledim,  eğer  özel  yaşam  kaçınılmaz  ise  ve   kamuyu
ilgilendiriyor ise, hatta bazı yerlerde kamu güvenliğini diye   de
kısıtlıyorlar,  ilgilendiriyor  ise,  ortaya  çıkarılmalı.   Bunun
ötesi  bizi  ilgilendirmiyor.  Kısaca  şöyle  özetlersek,  program
sırasında   orada   olmayan  kişileri   rencide   edecek   biçimde
davranmak,  onları  suçlamak, cevap verecek durumda  olmadıklarını
bile  bile  yanlı bir tavır takınmak, kişilik haklarına saldırmak,
özel   yaşama  girmek,  hakaret  etmek,  kanıt  olmadan  suçlamada
bulunmak,  amaçlı ve zorlayıcı bir biçimde görüşmeyi  yönlendirmek
kabul edilebilecek şeyler değil. Bu işin etik yanı, ahlaki yanı.

Şimdi  bir  tarafta  bu ahlaki yanlar, öbür tarafta  kazanç  demek
olan  rating var. Bu ikisinin arasında da sıkışmış olan bir  insan
var.  Ne yazık ki oraya oturmuş, bir görüşme yapacak birisiyle  bu
adam  ne  yapsın?  Şimdi geliyoruz işin teknik kısmına.   İnşallah
sıkmam,  kısaca geçeceğim zaten. Söyleşiyi yapan kişinin   birinci
derecede  aklında tutması gereken şey, karşısında oturan   kişinin
konunun  sahibi  olduğudur. Yani söyleşiyi  yapan,  soruyu   soran
değil, bilgi sahibi olan karşısındakidir. Söyleşiyi yapanın  amacı
bu  bilgiyi üçüncü kişilerin yani izleyenlerin anlayacağı  biçimde
ortaya   çıkarmaktır.   Söyleşiyi   yapan   kişi   karşısındakinin
kendisinden  daha  bilgili olduğunu kabul  edecek,  bu  platformda
görüşmeyi başlatacak, sürdürecek ve bitirecektir.

Bir  söyleşi   programı  size ilan edilmiş olan  20.30'da  filanca
kanalda   başlamaz.  Söyleşi  programı  öncesinden  başlar.  Çünkü
söyleşi   yapacak  olan kişi araştırma yapmalıdır.  Gelecek  insan
nasıl  bir  kişidir, kekeme midir, heyecanlı mıdır, birden tutulur
mu,  aklını  toparlayamayan bir kişi midir, çok mu yavaş  konuşur,
çok  mu  hızlı  konuşur, tahakküm edici bir tavrı mı  vardır?  Hem
kişiyi  tanır, hem konuşacağı olayı, ortaya çıkaracağı şeyi tanır.
Bu   nedenle  araştırma yapar. Ancak bu araştırmadan  sonradır  ki
söyleşiyi   yapmaya  hazır  duruma  gelebilir.  Gelir   demiyorum,
gelebilir  diyorum,  çünkü  bir şey daha  yapması  lazım  soruları
soracak  olan  kişinin.  Söyleşiye  çıkmadan  önce  konukla  karşı
karşıya gelmeli, soracağı soruları kendisine anlatmalıdır.

Amacımız sansasyon değilse, amacımız kişiyi köşeyi sıkıştırıp  zor
duruma  sokmak  değilse,  amaç çok kısa  bir  sürede  bir  haberin
şurasını   burasını  irdelemek,  önünü  arkasını  ortaya  çıkarmak
değilse yani bir bilgiyi ortaya çıkarmak ve üçüncü kişiye aktarmak
ise  söyleşinin  başarısı  bakımından  söyleşiye  başlamadan  önce
konukla  yapılan  bu  sorular üzerindeki  görüşme  son  derece  de
yararlıdır.

Yine  daha söyleşiye başlamadan önce konuğu rahatlatmak gerekiyor.
Nasıl rahatlatacaksınız? Belki ilk defa bir radyo ya da televizyon
stüdyosuna  geliyor,  ilk  defa  bu  mikrofonun  ya  da  kameranın
karşısına çıkıyor. Benim için hiçbir anlamı olmayan kamera merceği
yahut  da  mikrofon onlar için ölüm sebebi bile olabilir.  120'nin
üzerinde  çıkan  bir nabız, tutulan kalp adalesi sonrası  hastane,
kurtulursa  kurtulur,  kurtulmazsa  ölür  gider,  böyle   örnekler
vardır.  Dolayısıyla bu insanları mümkünse hatta mümkün  olmalıdır
bunu  sağlamalıdır.  Stüdyoya sokmalı o  atmosfere  alıştırmalıdır
soruyu  soracak kişi. Çünkü bütün bu yaptıkları sonuçta söyleşinin
başarıya ulaşmasının ön şartları.

Her  söyleşinin bir amacı olmalıdır, yani efendim  bugün  çok  iyi
giyinmişsiniz,  hangi iç çamaşırı tercih edersiniz,  papuçlarınızı
nereden   alırsınız,   son  sevgiliniz  kimdi,   geçen   gün   bir
fotoğrafınız  çekildi o yanınızdaki arkadaşınız mıydı  filan  gibi
böyle saçma sapan, daldan dala atlayan şeylerin benim bu konuğumla
ilgisi  yok.  Ben burada bir bilgi aktarımı sağlamaya  çalışıyorum
yani  zaten  bilinen şeyleri, görülen şeyleri dediğim  gibi  fizik
coğrafyası   ezberlenmiş  bir  kişiyi  yeniden  orada  tanıtmaktan
bahsediyor  değilim. Bir amacı olmalı, bir yerden  başlamalı,  bir
yere götürülmeli, bir şeyler ortaya çıkartılmalı.

Bunun  için  ne  yapmak gerekir. Biraz önce söyledim araştırmalar,
hazırlıklar,  rahatlatmalar... Ama amacı olan  söyleşide  üç  tane
kaçınılamaz  doğru  var bunu yapmak gerekiyor;  Bir  girişi  doğru
yapmak  zorundasınız.  Çünkü  giriş bir  açıklama  niteliğindedir,
soruyla   bitecek   olsa  bile  ve  izleyenlere  dinleyenlere   bu
konuşmanın  çerçevesini çizecektir. Girişi  doğru  yaptınız  doğru
soruları  sormak  zorundasınız,  üçüncüsü  soruları  doğru  sormak
zorundasınız.  Ancak  bunlar  da yapıldıktan  sonra  başarılı  bir
söyleşiyi  yapabilirsiniz.  Girişin  doğru  yapılması   ve   doğru
soruların   sorulması  için  araştırma  önemli,  soruların   doğru
sorulması  için  de  dilbilgisi önemli.  ikisinin  de  iyi  olması
gerekiyor.

Söyleşiye soran başladı, dinlemesini bilmek zorundadır, dinlemezse
sorduğu soruya cevap aldı mı bilemeyecektir. En basitinden  ikinci
kez  aynı soruyu soracaktır. Dinlemesini bilmeli, çünkü bir amaçla
başladı  belirli  bir  yere götürmek istiyor  görüşmeyi,  o  yolda
gidiyor mu gitmiyor mu, onu bilmek zorundadır. Onu takip edebilir.
En  önemlisi  olayın yıldızı soru soran değildir,  olayın  yıldızı
soruya  cevap  veren kişidir. Soruları soran kişi  sadece  sorduğu
sorunun  cevabını olabildiğince kapsamlı biçimde alıp dinleyenlere
ve  izleyenlere yansıtan kişi olmaktır, yani aracı olmaktır. Orada
oturanın  hiçbir  başka  görevi  yoktur.  Şovmen  değildir,  sahne
sanatçısı değildir, yıldız değildir, star değildir vs.

Soruyu  soranın  hiçbir zaman düşmemesi gereken  bir  yanlış  var,
bilgiçlik taslamamalıdır. Başta söyledim çünkü, bir konuyu  bileni
karşısına  almıştır onun konusunda konuşmaktadır. Karşısına  gelen
kişi  konuyu bildiği için orada oturana yüksekten bakabilir.  Usta
bir  konuşmacı  cehaletten yola çıkar böylece  karşısındakini  hiç
rahatsız  etmez,  kapıldığı  büyüklük  duygusu  içinde  de   bazen
gevezelik de olsa her şeyi olduğu gibi anlatmasını sağlar.  Sadece
kendi  bilgisizliğinden yola çıkıp kendisini öyle  gösterip  büyük
bir ustalıkla karşısındakinin savunmasını yok edip her şeyi ortaya
g}kartabilir.

Çok  önemli  bir konu var, bir görüşme başından sonuna  kadar  her
görüşme  doğru gitmeyebilir, rahat akmayabilir, akıcı  olmayabilir
dediğim   gibi   konuk   tutulabilir,   dağılabilir,   söylediğini
unutabilir,  sorduğunuz sorudan sıkılabilir,  aklına  bir  tecrübe
gelmiştir, başından geçen bir olay gelmiştir, biter durur. Bu gibi
hallerde  kullanmak  üzere soruları soracak olan  kişi  önceden  o
günkü  gazeteleri  okumalı,  orada anlatabileceği  fıkralar  belki
konuya  uygun  fıkralar  bir  yerlerde  bulundurmalı,  ek  sorular
bulundurmalı, o kişiyi rahatlatacak ve canını sıkan o gidişten bir
an  için  dahi  olsa  aklını ayırıp başka bir  şeyden  bahsettirip
tekrar  ana konuya döndürecek konuları da yanında bulundurmalıdır.
Benim başımdan geçti, karşımdaki konuk programın bitişine daha  10
dakika var, bitti, son noktayı koydu. Söylenecek başka hiçbir  şey
yok,  sorulacak  başka  hiçbir şey yok.  Yanımda  hazırlanmış  iki
sayfalık  bir  araştırma vardı,  on dakikayı onu  okuyarak,  yavaş
yavaş yazdırma servisi gibi okuyarak doldurdum. Çünkü yayına bizim
alıştığımız  biçimde  bakanlar açısından,  yayın  saatinde  boşluk
bırakmak  kabul  edebilecek bir şey değil. Aynı zamanda  aşmak  da
değil.  Ne yazık ki benim kurumumda da oluyor ama onun nedenlerini
herkes biliyor, neden uzuyor, neden aşıyor programlar zamanını.

Efendim  soruyu soran gerektiğinde araştırmacı olmalıdır. Rahatsız
etmeden araştırmalı, gerektiğinde sırdaş olmalıdır, yani öyle  bir
tavır  takınmalı ki sırdaş muamelesi görmelidir. Bazen ruh bilimci
olmalıdır,  bazen kurnaz bir görüşmeci, başarılı  bir  pazarlıkçı,
bazen  de  etkili  bir pazarlamacı. Şart neyi  gerektiriyorsa  onu
olmalıdır. Yani sadece beni mazur görünüz dekolte giyindiği  zaman
çok  güzel şeyler görünen, boyu benden 15-20 santim daha  uzun  ve
vücudu  bana  hiç benzemeyen manken kızlarımız sunucu olamıyorlar,
olmamalılar  zaten  ama bugün öyle gerektiriyor,  eğitimleri  öyle
gerektiriyor oluyorlar, onu da kabul ediyoruz. Yayıncılık değil  o
başka bir şey.

Soru  soran  girişim  üstünlüğünü karşısına yine  kaptırmamalıdır.
Yani  soruyu  soran hep soruyu soran olmalıdır. Karşısındaki  soru
sormayacak,  soruyu soran bir kişi cevapları almak durumunda  olan
da  bir kişi. Mizahçı ile karşı karşıyasınız hiçbir zaman onun peş
peşe  mizahi fıkra sıralamasına izin vermeyeceksiniz, sizin de  üç
beş tane fıkranız olacak. Onun zihnini daima dağınık tutacaksınız.
Yoksa  ben mizah konusunu verdim başka bir şey de olabilir,  akışı
eline geçirir ve sizin amacınız sonuçlanmadan oracıkta kalır, onun
programı olur gider.

Anlaşılmazlığa  varacak kadar özel bir terminolojiden  terimlerden
oluşan   dilden  kaçınılmalıdır,  yani  bu  iş  körlerle  sağırlar
birbirini ağırlar. İki kişi oturmuş orada sadece kendi anladıkları
dilde  konuşuyorlar,  böyle  bir  şey  olmamalıdır.  Önemli   olan
herkesin  anlayabileceği dilde konuşmaktır ve soruyu sorana  düşen
görev  de  çok teknik bir terminoloji olsa dahi kullanılan,  orada
onu   dinleyicilerin,   izleyicilerin  anlayabileceği   bir   hale
gerektiğinde yerinde müdahalelerle o hale getirmektir.

Çok  önemli  bir şey var hitap tarzı, Sayın Bilgin  de  değindiler
yanılmıyorsam,  hitap  tarzı  çok önemli,  o  başka  bir  bağlamda
değindi   ben   başka  bir  bağlamda  değineceğim  şimdi.   "Sayın
seyirciler" sizin sayın seyirciler diye hitap ettiğiniz  kişilerin
içinde  arsız  var,  uğursuz  var, hırsız  var,  dolandırıcı  var,
sahtekarlar, bunlar hiç "sayın" sözcüğüne laik kişiler  değil.  Ne
yazık ki TRT'den gelme bir gelenek, TRT'ye nereden geldi? Almanlar
eğittiler bizi, Almanların, Alman yayıncıların hitap şekillerinden
geliyor  bu,  bizimkiler de benimsediler, bunu böyle  söylüyorlar.
Bunun  ötesinde,  bu  genelin ötesinde  karşınızda  oturan  kişiye
"sayın,  sevgili, çok sevgili, saygıdeğer, ağabey" gibi  sözcükler
hiçbir  şekilde  kullanılmamalı. Çünkü o kişi  hakkında  konuşmayı
sürdüren kişinin ne düşündüğü sizleri hiç ilgilendirmiyor, beni de
ilgilendirmiyor. Seviyor da olabilir nefret de ediyor olabilir. Bu
duygularını  saklamalı, sözcüklerle ifade etmemeli,  sadece  orada
teknik  bir  araç,  bir  aracı olarak sizlerin  yani  seyreden  ve
dinleyenlerin beklediği şeyleri sağlamaya çalışmalıdır.

Bir  de  nacizane  örnek  vereyim, ben kendi  programlarımda  öyle
yaptım,  bu  sayın  kelimelerinden nefret ediyorum.  Günlük  dilde
kullanıyor  muyuz? Bunu birbirimize de "çok sevgili, canım"  filan
diye konuştuğumuz yok. Direkt hitap tarzı ama bir kere diyelim  ki
karşınıza  Sayın Başbakan oturdu, "Sayın Başbakan"  demek  de  var
yahut  "Mesut  Yılmaz siz", demek de var, yahut "Süleyman  Demirel
siz"  ve  aynı  "siz",  ondan sonra hep aynı "siz"i  sürdürdüğünüz
takdirde  ne  ben,  ne karşınızdakini dinleyenler,  ne  izleyenler
rahatsız  olmayacaktır ve ayrıca böyle bir hitap  tarzı  da  böyle
tanınmış kişilere son derece uygun ve şıktır.

Şimdi   konuşmanın  sonunu,  oradan  da  "söyleşinin  sonu   nasıl
olmalı"ya bağlayalım. Her söyleşinin bir amacı olmalıdır. Ama  her
söyleşi sonuçlanmak zorunda değildir. Yani eskiden yapıldığı  gibi
üçer dakikalık bir tur, beşer dakika ikinci tur sonra açık oturumu
yapan  TRT usulü herkesin dediklerini özetler, kendisine  göre  de
bir  yorum  yapar, doğru mu yalnış mı? Yok böyle bir şey,  bu  çok
geride  kaldı.  Bu  ne  demektir? "İzleyiciler,  dinleyiciler  siz
cahilsiniz  ben  size bir özetledim, işte bunlar söylendi"  ayrıca
tabii onu söylerken de "bir de kendi yorumumu koydum" demiyor. Ama
onu  da  getiriyor,  tabii öne arkaya aldığı bıraktığı  konularda.
Artık bu yok.

Söyleşide  zorlama  da yok, söyleşinin bitmesi gerekmiyor.  Süresi
geldi   30  dakika  mı  ayrılmıştır  size  30.  dakikanın  sonunda
bitiremediniz  mi, radyo ise mikrofuna dönersiniz, televizyon  ise
kameraya  dönersiniz  dersiniz  ki,  "Görüyorsunuz  bu  konuşmanın
bitmesi   mümkün  değil,  bu  meselenin  bitmesi   mümkün   değil,
Üzerindeki  tartışmalar  sürecek,  Çeşitli  yönleri  var,  çeşitli
tarafları  var  onlar  görüşecekler biz de ilerleyen  dakikalarda"
değil  o  da  yanlış bir Türkçe, "sonraki günlerde,  ilerde,  daha
sonra  bunlara zaman zaman gerektiğince değineceğiz. İyi akşamlar"
dersiniz bitirirsiniz, "iyi sabahlar" dersiniz, "hoşça kalın"  der
bitirirsiniz,  sesi alırlar siz orada tartışmaya devam  edersiniz.
Yani  artık  günümüzün  yaklaşımlarında bir şeyi  bitirmek,  nokta
koymak gereksiz.

Biliyorsunuz sorulan bir soruya "yorum yok" cevabı bazen ne  kadar
anlamlı  olabiliyor. En güçlü cevaptan bile  çok  daha  güçlü  bir
anlam taşıyabiliyor. Bakarsınız demin söylediğim "bu konu da  daha
devam  edecek, biz veda ediyoruz" şeklinde bir veda da  çok  güçlü
bir  bitiriş  ve  nokta olabilir. Bu düşünceyle  beni  dinlediniz.
Teşekkür  ederim.  İyi  günler diliyorum  size.  Bundan  sonra  da
tartışmayla devam edeceğiz. Sağolun.