SEMİNER KONUŞMALARI

"SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ"

Saim  ÇOTUK  (Yalova): Sayın Doç. Dr. Semra Atılgan sabah  yaptığı
konuşmasında  medyanın demokratikleştirilmesi  için  bazı  sermaye
guruplarının    tekelinden   kurtarılması   gerektiğini   söyledi.
Teknolojinin   takibinde büyük bir sermaye  gerekirken  böyle  bir
tesbit sizce  çelişki içermiyor mu?

ATILGAN:  Bence çelişki içermiyor, çünkü iki farklı çelişkiyi  siz
zaten   kendiniz   sorunuzla  ortaya   koydunuz.   Büyük   sermaye
guruplarını basından çekmek gerekir derken iki noktaya  bence  çok
dikkat etmek gerekiyor. Bir, acaba bu kadar büyük maliyet,  yüksek
maliyetli  teknoloji gerçekten bizim basınımız  için   gerekli  mi
bunu  düşünmek gerekiyor. İkincisi de bizim basınımız şu an  dünya
basını   ile  yarışabilecek  teknolojiye  sahip.  Benim   söylemek
istediğim  şu;  bir, bize gerekiyor mu? İki, bu  teknolojiyi   biz
habercilik   alanında   doğru   kullanabiliyor   muyuz?   Söylemek
istediğim  bu. Bence habercilik alanında bunu kullanmıyoruz.  Bunu
sadece  ürünümüzü yani ortaya koymaya çalıştığımız  ki  ben   onun
gerçek   ürün   olmadığına   da   inandığımı   belirttim   sabahki
konuşmamda.  Ama işletmeci gözüyle bakarsak eğer  o  bir  üründür,
yani  gazetedir. Yazılı bir materyalle ortaya koyuyoruz gazete  ya
da   dergi, bence sadece onu süslemekten ibaret. Yani boyası  ile,
kağıdı  ile,  fotoğrafı  ile ki fotoğrafı da  gerçek  anlamda  iyi
kullandığımıza inanmıyorum.

Bu  yüzden  Türk  basını  için  bu  kadar   yüksek  maliyetli  bir
teknolojinin gerekliliğine inanmıyorum. İnanmıyorum derken  şu  an
onu kullanamadıkları için  inanmıyorum. Yoksa tabii ki teknolojiye
karşı  değilim.   Teknoloji  çok  pahalıdır,  teknolojinin  olması
gerekiyor  ama  o   teknoloji habercilik  anlamında  kullanılmalı.
Yoksa  o  ürünü   süslemek  amacıyla değil.  Habercilik  anlamında
kullanıldığına  inanmıyorum, teknolojiye yatırıma  da,  bu  alanda
adım  atılacağına,   bir şeyler yapılabileceğine  de  inanmıyorum.
Bence  gerekli  olan teknoloji ve aynı zamanda da  insana  yatırım
yani  çalışana  yatırım yapılması gerekiyor. Büyük basın  grupları
bunu  gerçekleştiremiyor ne yazık ki hepimiz biliyoruz.

İsmail  KAHRAMAN (Kocaeli-Gebze): Her şeyde eğitim önemli, medyada
eğitim  ise  çok  daha  önemli. Basın-Yayın ve  Enformasyon  Genel
Müdürlüğümüze   böyle  bir  seminer tertip  ettiği  için  teşekkür
ediyoruz.

Ben  sayın  başkanımız  Nazmi bey ve sayın  hocamız  Semra  hanıma
sormak  istiyorum. Bugün Anadolu'da medya  kuruluşlarımız kalifiye
yetişmiş  ve  bilgili  eleman sıkıntısı  çekmekte  maalesef  gerek
muhabir  gerekse  yazar  çizer kadrosu   bulamamaktayız.  İletişim
fakültelerimizden   mezun  olanlar   Anadolu  medyasını   maalesef
küçümsediği  için  çalışmak ve gelmek istemi-yor.  Acaba  iletişim
meslek  liseleri kurulabilir mi?  Anadolu medyasının ihtiyaçlarını
karşılamak  için  veya sayın  başkanıma dönüyorum, cemiyetlerimiz,
birliklerimiz  sadece  bu   eğitim  seminerlerini  Basın-Yayın  ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne bırakmadan cemiyetler olarak meslek
içerikli   seminerlerine  başlayamaz   mıyız?  Teşekkür   ediyorum
efendim.

ATILGAN:  Tabii bu gazetecilik meslek liseleri bir çözüm olabilir.
Ama  gerçek  anlamda  bence sorun iletişim  fakültelerinde  ya  da
meslek  liselerinde  değil. Bildiğim kadarıyla  bugün  İstanbul'un
muhtelif  semtlerinde birkaç gazetecilik meslek  okulu  var,  özel
bir    girişim   var   Aydın   Doğan   vakfının   yakın    tarihte
gerçekleştireceği  bir  lise  açma  projesi  var.  Ama  ben  bütün
bunların  -bizim  fakültelerimizden  mezun  olanlar  sizi   tercih
etmiyor  dediniz- yine de yani meslek liseleri çoğalsa bile  sizin
sorununuzu  halledebileceğine inanmıyorum   doğrusunu  isterseniz.
Çünkü  haklı  olarak bütün mezun gençlerimiz merkezlerde  çalışmak
istiyorlar, kendi yörelerine dönmüyorlar.  Sizin büyük oranda işçi
alabileceğiniz yani çalışan  alabileceğiniz kesim, kendi yörenizin
insanları  ama  kendi   yörenizin insanları  da  yörenizde  eğitim
aldıktan   sonra   dönmüyor,   dönmek   istemiyor.   Belki   haklı
sayılabilecek  birtakım  nedenlerle. Bence sorunun  temel  kaynağı
bu.   Yoksa   Türkiye   çapında  yeterli  bir   iletişim   eğitimi
verildiğine inanıyorum. Öbürü de başka platformda tartışılacak bir
konu zannediyorum.

BİLGİN:  Ben hemen rahmetli Şinasi Nahit'in bir kitabında   kapağa
aldığı   bir   sözcüğünü  hatırlatmak  istiyorum,  o  diyordu   ki
"Gazeteci  olunmaz doğulur". Çünkü gazetecilik  bence  bir  meslek
değil,  gazetecilik  bir  yaşam biçimi. Belki  birtakım   bilimsel
bilgilerle  onu  donatabilirsiniz, ona  belirli   teknik  birtakım
şeyler öğretebilirsiniz, ama nasıl güzel  sanatlar akademisine bir
insanı  yerleştirip  ressam   yapamazsanız  iletişim  fakültesinde
okutarak  da  o  kişiyi   gazeteci ve yayıncı  yapamazsınız.  Yani
belirli  kuralları  ve   doğasında  olan  birtakım  şeyler  olması
gerekiyor. Ben de  hocamla aynı kaanatteyim hatta biraz daha ileri
gidiyorum bence  Türkiye'de şu andaki medyanın ihtiyacından  fazla
İletişim Fakültesi var. Ama ihtiyacı karşılamıyor ne yazık ki.

Pek  çok  bankada,  pek  çok ilgisiz yerlerde  İletişim  Fakültesi
mezunları  ile  karşılaşıyorum  ve  bunun  iki  tane  nedeni  var.
Birincisi,  hocam  mazur görsün İletişim Fakülteleri'nde  okutulan
müfredat ve eğitim bizim gazetecilik yaşamımızla bağdaşmıyor.  Hiç
değilse  bile  çoğu  ile  bağdaşmıyor. Temelden  bu  işe  bakmamız
lazım,   bunda   bizim   de   hatamız  var,   yeterince   İletişim
Fakülteleri'nde   okuyan   kişilere   pratikle   ilgili    yardımı
sağlayamıyoruz.  Yani  okuldan  mezun  olan  kişi  bir  yanda  bir
gazeteye  gittiğinde  öğrendikleri  ile  yaşadıkları  çok   farklı
geliyor.   Bizim  bir  görevimiz  en  azından  o   okulda   okuyan
öğrencilerin gazetelerde, yayın kuruluşlarında mezun olmadan  önce
çalışmalarını da bu mesleğin nasıl bir meslek olduğunu   görmeleri
gerekiyor.

Birinci  eksikliğimiz buradan başlıyor ama bence en önemlisi  yani
taşrada    gazeteci    bulunamamasındaki     sıkıntı,    dünyadaki
uygulamaların   tam  tersi  bir  uygulama  var    ülkemizde.   İlk
konuşmamda aynı şeye değindim, Türkiye'deki genel tirajın % 80,  %
90'ını  belirli grupların elinde toplanmış. Dünyada da çok  yüksek
tirajlı  gazeteler  var  ama  başka  bir  şey  daha  var;  dünyada
muhakkak bir veya birden fazla bölgede  yerel gazete var.  Okunan,
yani çıkan değil, binlerce, on binlerce okunan yerel gazeteler, il
gazeteleri var. Yakın geçmişe  kadar bizim ülkemizde de böyle idi.
Çok  açıkça söyleyim, Ankara'da okunan çok güzel gazeteler  vardı.
Şimdi  artık  bu   gazeteler yok. Gerek büyük tirajlı  gazetelerin
koydukları  bölge sayfaları nedeniyle Türkiye'nin  her  tarafından
haber  yoluyorlar,   o  bölge ile ilgili  haber  hatta  bölgelerle
ilgili   ek  ilave   veriyorlar.  Üstüne  bir  tabak  iki  tencere
veriyorlar, siz bu  sistemle rekabet edeceksiniz, bu mümkün değil.

Konuşmamda   da  söylediğim  gibi,  eğer  satabilen,   okunan   ve
teknolojiye   uygun gazeteler çıkartılır ve bunlar  desteklenirse,
ben  bu   desteklemeden yani çok eski ve 60'lı yıllara dayadığımız
"besleme   basın"  tanımını  tutmuyorum.  Devlet  başka   birtakım
yerlere  hangi  destekleri sağlıyorsa % 10'unu  sağlasın  ben  eli
yüzü    düzgün    okunabilen   gazetelerin    bütün    illerimizde
yayınlanacağına,  okuyucu  bulacağına,  okuyucu  bulursa   da   bu
kişilere, İletişim Fakültesi mezunlarına yahut da gazeteci   olmak
isteyen   kişilere  görev  imkanı  sağlayabileceğine   inanıyorum,
birincisi  bu.  İkincisi,  eğitim  seminerleri  diyoruz,  bir  şey
söyleyeceğim,  bir  parça  yalancı  bir  milletiz  biz   açıkçası.
Cemiyetçilik  hayatım  boyunca  hep  bu   eleştiriler   gelmiştir,
"Kardeşim  cemiyetin ana işlevi, asıl işlevi işte  bu  seminerleri
yapmaktır,  niye  hizmet  içi seminerler  yapmıyorsunuz,  paneller
düzenlemiyorsunuz?" denilmiştir. Biz  bunları yaptığımızda üç  beş
arkadaşımızdan fazlasını  bulamıyoruz. Bütün arkadaşlarımız  lisan
öğrensinler  diye   mesela  bir  İngilizce  kursu  ve  şimdi   çok
açıldığımız Rusça dil  eğitimi yapalım dedik. İngilizce  öğretmeni
çok  güzel ve bekardı, 23 arkadaşımız katıldı ilk derslere,  sonra
onlar  da  azaldı.   Rusça  anlatan kişi erkekti,  dört  katılımcı
bulabildik. Yani bu  seminerleri yapmak, düzenlemek fikirde  güzel
ama  biz millet  olarak, çok özür diliyorum ben de bu ülkenin  bir
parçasıyım,  dinlemeyi, öğrenmeyi sevmiyoruz. Hemen hazıra konmayı
istiyoruz ve kendimize doğruyu söylemeyi de sevmiyoruz.

Böyle  yapmak  diyorum,  benim konuşmam  lazım,  çok  daldan  dala
atlıyorum,  neyse  promosyon  konusunda  herkes  diyor   ki,   "bu
yalnıştır"  sonra   bakıyorum  bayi  önlerinde  binlerce   kişilik
kuyruk, Beko  reklamlarındaki gibi uzaydan gelmiş insanlar  bunlar
diyorum.  Yani herkes şikayetçi ama oraları da dolu.

Seminer  düzenlemek güzel bir  fikir ama özellikle  cemiyetler  bu
işi  beceremiyorlar. Çünkü  katılacak arkadaş bulamıyorlar.  Yoksa
semineri   verecek  kişiyi  buluyoruz  biz,  bunları  da  organize
ediyoruz ilkine 10 kişi,  ikincisine 6 kişi, bakıyorsunuz  bitmiş.
Tekrar   konuşmamın  başına  dönüyorum,  her  şeyden  önce   bence
gazetecilik  bir meslek değil  yaşam biçimi ve gazeteci  olunmuyor
doğuluyor.

İrfan  YILMAZ (Gebze): Doç.Dr. Semra Atılgan hanımefendiye  sormak
istiyorum,  siyasal  anlamda basın, iletişim  kamusal  bir  haktır
dediniz,  bununla birlikte devlet denetçiliğinden bahsettiniz. 21.
yüzyıla  girilirken ülkemizde ulusal basına değil de yerel  basını
ele   alırsanız görsel ve sesli yayıncılığa getirilmiş olan sansür
ve   kapatma cezaları bu denetlemecilikle ve bu yatırımlarla sizce
yerel basını da sansürün içine alır mı? Teşekkür ederim.

ATILGAN:   Söylediklerim   her  halde  yalnış   anlaşıldı.   Çünkü
konuşmamın   başında  eğer hatırlarsanız devlet  erkine  ve  pazar
erkine karşı bir konuşma yaptım. Ama unutulmaması gereken bir  şey
var  dedim,   sonra ben iletişim hakkını kamusal  bir  hak  olarak
görüyorum   yani nasıl bu topraklar bizimse bu gök de bizim.  İşte
frekansların  dağılımı  hepsi  bizi çok  yakından  ilgilendiriyor.
Çünkü  dağıtılan frekanslar bizim frekanslarımız ve  bunlar  bizim
haber   alma   ihtiyaçlarımız  için  dağıtılıyor.  O  yüzden   ben
iletişimi  de  kamusal bir hak olarak görüyorum ve  burada  devlet
ile  yani siyasal erkle hükuümetle karıştırılmamalı. Bu hükümetler
gelip  geçicidir.  Bunu  da  en iyi  biz  Türk  toplumu  biliyoruz
hükümetlerin ne kadar gelip geçici olduğunu.

Halkla   siyasal  erk   arasında  sonuçta  bir  anayasal   uzlaşma
gerekiyor  dedim   hatırlarsanız. Eğer ben  vatandaş  olarak,  bir
yurttaş olarak birtakım  beklentilerim var ve bunu da kamusal  bir
hak  olarak   görüyorum, bir lütuf olarak görmüyorum.  Bunun  için
devletin   müdahalesi  şart  dedim,  yoksa  sansürcülük  anlamında
değil,   düzenleyici  anlamında  bir  müdahale  dedim.  Kesinlikle
sansürden   yana  değilim, kesinlikle baskıdan  yana  değilim  ama
birtakım  düzenlemeler olmalı buna inanıyorum. Düzensiz bir toplum
yaşamı   olamaz  ve bu düzenlemeleri de sivil toplum örgütlerinden
gelecek  olan  taleplere göre yapacak olan  tek  merci  bana  göre
devlettir,  onu inkar etmeye imkan yok. Ama dediğim gibi  beni  ön
plana  alarak, yani halkı ön plana alarak, benim kamusal haklarımı
ön  plana  alarak bu düzenlemeyi yapmalı. Yoksa baskıcı,  sansürcü
bir   yöntemle  değil  bir  anayasal  uzlaşma  çerçevesinde   bunu
gerçekleştirmeli   dedim.   Yani   söylediklerim   lütfen   yalnış
anlaşılmasın   kesinlikle  sansürden  yana   değilim,   kesinlikle
baskıcı bir düzenlemeden yana değilim.

Özkan  DURMUŞ  (Sakarya): Sayın Atılgan, Sayın Bilgin,  benim  söz
almam  biraz temenni mahiyetinde.  Bir kısmı da "böyle bir gelişme
var  mı,  olabilir mi?" mahiyetli  sorularım olacak.  Dünyanın  en
şerefli  mesleğini ben gazetecilik  görüyorum. Ancak öteki  meslek
dallarının  yargı önündeki gerek  inceleme, soruşturma ve  gerekse
yargılama  üsullerine baktığımız zaman  memur,  memurin  muhakemet
usülüne  göre, savcı, hakim de  Savcılar Üst Kurulu'nun çıkarttığı
bir  kanuna  ve  yönetmeliğe göre,  hatta muhtar  dahi  belli  bir
yargılama  usulüne göre yargılanıyor. Onlar kamu görevlisi,  basın
da  elbette ki kamu görevi yapıyor. Daha önceden benim biraz yaşam
ve  mesleğim eskiye dayanır. Toplu basın mahkemeleri vardı,  belki
bazı arkadaşlar ve sayın Bilgin  bilirler, basının veya mensubunun
yargılanması  yönünde  cemiyet  ve federasyon  olarak  gazetecinin
yargılama  usülü yönünde bir  taslak kanunu hazırlama  eğilimi  ve
böyle  bir çalışması var mı? Bir diğer sorum da gerek ceza usülüne
göre  olsun  veya  TCK'ye göre olsun ceza davalarında  ve  gerekse
hukuk  usulünde   olsun tazminat davalarında  gazeteciler  tamamen
sıradan bir  vatandaş ve hiçbir kamu görevi yapmıyormuşçasına, her
isteyenin,   her  dileyenin küçük bir dilekçesi  ile  iş  ve  gücü
kalmak   pahasına  da  olsa,  garezi, kini  ve  intizarı  da  olsa
işadamı,   siyasetçi ve öteki dallarda olanlar hakim karşısına  en
azından  polisle alınmak suretiyle bir gün, iki gün, üç  gün,  beş
gün  suçlu  veya  suçsuz  zanlı veya değil  küçük  bir   şikayetle
dikiliveriyorlar.

Sözümün başında dedim ki, dünyanın en hasiyetli ve şerefli mesleği
gazeteciliktir.  Takdir  edersiniz aç  susuz  çalışanları  bilirim
Cağaloğlu'nda   Bab-ı  Ali'de,  bir simit,  bir  çaya  çalışanları
hatırlarız. 1960-70'li  hatta 55'ten bu yana böylesine özveri  ile
çalışan   ve  kamu   hizmeti  yapan  basın  mensuplarının  sıradan
insanlar  gibi  küçücük bir şikayet  dilekçesi ile günlerce  hakim
polis  ve  savcı  huzuruna getirilmek suretiyle  yargılanmalarının
önlenmesi  bakımından  gazetecinin  yargılanma  usülüne  dair  bir
kanun   taslağının  hazırlanması  veya   düşünülmesi,  böyle   bir
çalışmasının  olup  olmadığını, değilse bundan  böyle  şu  küçücük
seminerimizden  de olsa böyle  bir temenni mahiyetli  bir  kararın
Sayın  Bilgin'in başkanlığında,  özellikle çok ciddi  şekilde  ele
alınmasını yüce heyetten,  meslektaşlarımdan ve kardeşlerimden  bu
temenniye katılmalarını arz ve talep  ediyorum. Saygılarımla.

BİLGİN:  Ben  de teşekkür ediyorum bu soruya cevaba geçmeden  önce
benim  hep  takıldığım ve de düzelttiğim, sizin de öyle  yapmanızı
dilediğim  bir  tanım  var. Bu yalnış bir  tanım  ama  düzeltelim.
Genellikle  ulusal basın ve yerel basın tanımını kullanıyoruz,  bu
tanım yalnış, yaygın basın ve yerel basın var. Çünkü ben  Siirt'te
çıkan  bir gazetenin de en az İstanbul'da çıkan o büyük  gazeteler
kadar  ulusal olduğuna inanıyorum. Yani ulusallığı bir   gazetenin
fazla satışı vermez, yaygın veya yerel diye ayıralım. Ulusal  veya
ulusal olmayan şeklinde bir tanıma katılmıyorum.

Diğer  soruya gelince aslında bizim mesleğimizi saygın yapan, bize
birtakım  yasal hakların verilmiş olmasından kaynaklanmıyor.  Bizi
saygın  yapan, toplumun dinamizmleri ile ortak paydalar bulmak  ve
onların  sorunlarını irdelemek peşinden gitmekten   kaynaklanıyor.
Doğru  eskiden  bağımsız sivil mahkemeler vardı.  Ama  çok  yalnış
işlevler de yerine getirdi. Burada asıl sıkıntı, şu anda işlemeyen
veya  gecikerek  işleyen bir adalettir. Çok  özür  dileyerek  şunu
hemen  belirteyim ki, bu ülkede görevini en  az yapan  kesimlerden
bir  tanesi  basın savcılarıdır. Eğer bu  ülkede  basın  savcıları
basın  kanunun ön gördüğü şekilde  görevlerini yapsalar,  şu  anda
basında  karşılaştığımız ve tasvip  etmediğimiz pek çok yanlışlığı
yaygınlaşmadan  ve  gecikmeden   engellemek  gibi  bir  doğru  ile
karşılaşabiliriz.

Türkiye'de Basın Savcıları görevini yapmıyor, yapsalar bile sonuca
çok   yaklaşmıyor.  Bir laf var, geciken adalet  adalet  değildir.
Beni    bağışlarsanız  gazeteci  için  böyle  bir  ayrı  yargılama
sistemine     katılmıyorum.   Ben   toplum   içerisindeki    bütün
ayrıcalıklara  katılmadığım gibi buna da katılmıyorum.  Bu  ülkede
biz  basın   olarak  yüce  parlamentonun  çatısı  altında  bulunan
milletvekillerinin  dokunulmazlıklarını  kaldırmadan  yargılanması
konusunda   birtakım  yönler  ararken,  yani  birtakım   kişilerin
üzerindeki  zırhları  kırmaya, eşit hale getirmeye  çalışırken  ve
bunu   demokrasi  ve  demokratikleşme  adına  yapmaya  çalışırken,
kendimize  ayrı  bir  yargılama sistemi getirmenin  hem   bünyemiz
içerisinde  hem bu toplum içerisinde yeterince taraftar   bulacağı
kanaatinde değilim ve bunun bize bir yarar  sağlayacağı kanaatinde
de  değilim. Doğru, husumetler vardır,  şikayetler vardır, eğer bu
husumetler,  bu şikayetler sonucunda  insanlar yanlış bir  şekilde
ve yanlış muamelelere tabii  tutuyorlarsa o, yargının, savcılığın,
emniyetin hatasıdır.

Bunları korunmak için çıkartılacak ayrı nitelikli mahkemeler  bunu
engellemez,  önlemez.  Bu toplumsal bir sorundur.  Biz  başka  bir
mahkeme sistemi ile de hakim önüne gitsek eğer yanlış bir   sistem
devam  ediyorsa bunun önüne geçemeyiz, bunu engelleyemeyiz.  Benim
kişisel  düşüncem, yani ayrı bir yargılama sisteminin her   şeyden
önce  bu  toplumda taraftar bulacağı kanaatinde değilim. Demin  de
söylediğim gibi bizi saygın yapan, yaptığımız iştir, onun  dışında
yasalarla  kendimize saygınlık kazandırmanın   doğru  bir  düşünce
olduğuna katılmıyorum. Özür diliyorum. Saygılar  sunuyorum.

ATILGAN: Ben bu kadar objektif olamıyorum. Çünkü gazetecilerin çok
ağır  baskılara ve yargılamaya uğradığını düşünüyorum. Bir hukukcu
değilim  onun  için sayacağım şeylerde hatalar  olabilir  ama  bir
gözlemci  olarak baktığım zaman sorudaki eleştiriye ve   temenniye
tamamen  katılıyorum. Bunun ayrı bir yargı  sistemi mi olur,  ayrı
düzenlemesi  mi olur onu bilemiyorum. Çünkü  ben hukukçu  değilim,
bir  hata  yapabilirim o yüzden hukuk  konusunda  konuşmaktan  her
zaman  çekiniyorum,  o  konuda  konuşmaktan  çekiniyorum.  Ama  en
azından  bu konu ile ilgili biri  olmasam dahi gazete okuyan  biri
olarak bunu çok iyi biliyorum.

Gazeteciler,  bu konuda çok sıkıntı çekiyorlar yıllardan  beri  de
basın tarihine baktığımız zaman da bunların örneklerini gördük. Şu
an   yaşadığımız   günlerde  çok  daha  ağırlaştırıldığına   tanık
oluyoruz.  İşte  Terörle Mücadele Kanunu'nda  basın  çalışanlarını
ilgilendiren birtakım maddeler var. Çoğunun farkında  olmadan   bu
insanlar,   bu  gazeteciler  birdenbire  bir  dava   açılıyor   ve
yargılanıyorlar  ve hapse düşüyorlar. Yazı İşleri  Müdürleri  aynı
şekilde.  Bunları  düzenleyecek birtakım şeyler  yapılabilir  diye
düşünüyorum  ama  ne  olabilir doğrusu  bilemiyorum.  Bir  hukukcu
değilim ama bunlar düzenlenebilir, ama  tabii ki gazeteci bir  suç
işledi  ise,  birtakım insanların özel  hayatına girdi  ise  orada
tabii  ki  yargılanmalı ama haber verme  uğruna  birtakım  hatalar
yaptıysa, bence orada bu kadar katı olmamak gerekiyor. Zaten  özel
haber  konusunda birtakım  düzenlemeler var. Onları hepimiz  kabul
ediyoruz  reddetmiyoruz  ama haber verme uğruna  yapılan  birtakım
yanlışlardan,  hatalardan bence yargılanmamalı diye düşünüyorum.

ömer  TAŞLA  (Zonguldak): Federasyon Başkanı Sayın Nazmi  Bilgin'e
soruyorum.  Türkiye'de  bundan önce gazetelerde  alaylı,  mektepli
ayırımı    vardı.  Şimdi  özellikle  Anadolu'da,  taşrada,   büyük
şehirlerin  dışında  kalan  illerde  görev  yapan  gazeteler  veya
gazetecilerde 212'ye  tabi yani kadrolu ve pirimli diğer  bir  adı
ile  kaşeli  ayırımı  gün gibi ortaya çıktı.  Federasyonu  kurduk,
gazeteciler  artık  güçlü  bir olguya  sahip  oldu.  Bundan  sonra
pirimli  ya  da  kaşeli çalışan gazeteciler,  taşrada  gazetelerin
gerek  yerel  gerek   ulusal yazılı veya sözlü tüm  medyanın  ağır
yükünü   çeken    kesimler  oldular,  habere  koşturdular.   Fakat
kaderleri özellikle  maddi açıdan, ekonomik açıdan kaderleri bağlı
bulundukları  müdür   veya şeflerin iki dudağı arasında.  Herhangi
bir  kaza  veya  herhangi bir olay anında, sonrasında sahipsiz  de
kalınabiliyor.  Federasyon,  Anadolu'da  sayıları  binleri   bulan
pirimli  ya  da  kaşeli denilen bu  gazetecilerin  daha  güvenceli
ortama  alınabilmesi  için  gerek gazete  sahipleri  kuruluşlarına
gerekse  hükümet  nezdinde  devlete ne  gibi  çalışmalar  yapacak?
Teşekkür ederim.

BİLGİN:  Federasyon ile ilgili düşüncelerinize teşekkür  ediyorum.
Yalnız   hemen  düzelteyim  çok  güçlü  değiliz,  daha  çok   yeni
kurulduk,   emekleme   aşamasındayız.  Koşacağımız   gün   elbette
gelecek. Gerçekten bu 212 ve diğer kesimle ilgili ayırım  maalesef
ciddi  biçimde  özellikle Anadolu'da yaşayan,  yalnız   Anadolu'da
yaşanmıyor  yani. Bu en fazla şekilde büyük gazetelerde yaşanıyor.
Siz  biliyor  musunuz  ki, koskaca Milliyet gazetesinde   Milliyet
adını  taşıyan  Basın Kartı sahibi 23 kişi var. Binlerce   kişinin
arasında 23 kişi. Aslında bu Milliyet tanınmaz  diğerlerinde kendi
taşeron  kuruluşları,  yan  kuruluşları,  ajanslar  vasıtası   ile
bölünmüş ve verilmiş.

Şimdi  bir özeleştiriye  döneceğim, bu köklü çözüm için  biz  çaba
verelim uğraşalım  elimizden geleni yapalım. Ama yine burada görev
bize düşüyor bundan önce çok kötü bir imtihan verdik. Gazeteler el
değiştirdiğinde   büyük  gazeteler  özelikle  el   değiştirdiğinde
patronun  ilk  talebi "gidin sendikalarınıza  istifa  edin"  oldu,
birinci talep.  Buna karşın biz, "sendikalarımıza gidip aman  bize
böyle   bir  baskı  yapılıyor  bununla  ilgili  mücadele  verelim"
demedik.  Cemiyetlere koşup "aman bunu halledin, bize arka  çıkın,
çünkü  sendika  sosyal  bir kurum. Bizim geleceğimizi  çok   ciddi
şekilde  ilgilendiren  bir kurum, bizim güvencemiz"  demedik.   Ne
yaptık?  Patronun  arzusuna uyduk gidip noterlerin  önünde  istifa
kuyrukları   oluşturduk  ve  şu  anda  çok  hazindir    Cumhuriyet
gazetesi,   Anadolu   Ajansı'nın   dışında   sendikalı    gazeteci
çalıştıran müessese yok. Bu bizim isteğimizle olan  bir  iş.  Yani
biz kendi örgütlerimize bir türlü sahip çıkmadık ve çıkamıyoruz.

Özetle  özel televizyonların Anadolu'da  yayılmasından  sonra,  bu
kaşeli sistemi gerçekten içler acısı bir durum. Ama biz buna karşı
yapılabilecek  belirli  şeylerden  şunu yaptık.  Basın  kartlarını
düzenleyen  yönetmeliğe kartı savunduktan sonra bu televizyonlarla
ilgili asgari basın kartlı  çalıştırma şartı koyduk. Yani bu yerel
televizyon  veya  bölgesel  televizyon veya  ulusal  daha  doğrusu
yaygın  yayın  yapan televizyon  belirli sayıda sarı basın  kartlı
kişiyi  çalıştırmak   mecburiyetinde. Aksi halde  frekans  tahsisi
yapılamayacak  yahut o bulunduğu televizyonlarda  eğer  bu  sayıda
basın   kartlı   çalıştıran  kişi   yoksa,  ona  böyle   bir   hak
verilmeyecek.  Bu  bir yol. Aksi  takdirde patronlara  212  Sayılı
Yasa  ile  çalıştırma yaptırımı gibi bir güç ancak  bu  tip  başka
yönetmeliklerle kanunlarla tanzim ediliyor.

Yine  çok  hazin bir şey söyleyeceğim, belki moraliniz   bozulacak
ama  212  Sayılı  Yasa, giderek zaten eski önemini  ve  özelliğini
kaybediyor.  212, bizim Anayasamız. Çalışanların ama özellikle  bu
tekelleşme  ile büyük patronlar olgusundan  sonra  bizim  için  en
önemli   haklardan  bir  tanesi  olan  istifa   halinde   tazminat
maddesidir.   Nitekim  bu  Yargıtay  kararı   nedeni   ile   büyük
televizyonlar  ve  gazeteler tarafından delinmiştir.  212   Sayılı
Yasa'nın  bize  verdiği  en önemli hak da elimizden  yavaş   yavaş
gitmektedir.  Bunun 212 Sayılı Yasa'nın bize  verdiği  en   önemli
haklardan  birisi  Sarı  Basın Kartı'nın  getirdiği  haklardır  ve
onurlu  bir  tanıtım  kartıdır. Tabii  onun  yanı  sıra  devletin,
belirli   konularda  sağladığı  birtakım  sübvansiyonlar   vardır,
bunları  kaybediyoruz. Mesala Türk Hava Yolları yüzde  50'lik  bir
indirim  yapıyordu, özelleştikten sonra yüzde 30'a  indirildi.  Şu
anda  PTT  indirimi  gazeteci  için var  ama  yarın  öbürgün  Türk
Telekom,   özelleştirildiği takdirde,  bu  hakkımız  da  elimizden
gidecek.

Asıl  yapılması gereken mücadele bence, sahip olduğumuz   hakların
geri  verilmemesi konusunda. Bırakın yeni hak talebinde  bulunmayı
biz   mevcut   haklarımızı,  yasaların   bize   verdiği    hakları
koruyabilirsek,  yani  bulunduğumuz  mevzilerden   geri    çekilme
durumunda  bırakılmazsak, bu çok önemli  bir  başarı  olur.  Zaten
federasyon   gibi,   sendika  gibi,  cemiyet  gibi   örgütlenmenin
faaliyetlerinden en önemlisi bu. Şimdi cemiyetler olarak bir  çatı
altına    geldik  ve  bu  hakları  korumak,  bu  hakları  savunmak
konusundaki  işleri  federasyonun birinci işlevi olarak  görüyoruz
ve bu mücadeleyi vereceğiz.  Teşekkür ediyorum.

KOLAYLI: Biraz önce söz geçtiği için Ulusal Basın Ajansı,  UBA'dan
bahsetmek   zorundayız.   Çünkü   biraz   önce   yansıtılan   yönü
teknolojinin  yüksek maliyeti nedenine bağlanmak  gibi  algıladım.
Yanlışsa düzeltirsiniz. UBA'nın kapatılmasını gerçekci bulmuyorum.
Müteaahhit ilişkisine dayalı olarak kapatıldığını biliyorum.  Öyle
durumları sıkışık falan değil. Milyarlarca lira, yani trilyonlarla
ifade  edilen  paralarla kalkıp bir köprü ihalesini protesto eden,
tırlar  dolusu  sahte  para bastırılarak dolaştırılan,  artı  Flaş
Tv'yi  alan  bir kuruluşun  zarar ediyor diye UBA gibi çok  köklü,
çok  nitelikli  arkadaşlarımızın çalıştığı bir ajansı,  bir  günde
kapatmaları haklı  görülebilecek bir uygulama değildir kesinlikle.
Bu  arkadaşlarımızın  iş  akitlerinden doğan  özlük  hakları  hala
verilmemiştir,  artı bu arkadaşlarımız direnmektedir,  ajanslarına
sahip   çıkmaktadır. Çünkü UBA, Türkiye'de çok iyi haberlere  imza
atmış bir ajansımızdır. ülkemizde çok seslilik açısından  da  UBA,
]HA, AA gibi ajansların, çoğalması bence çok olumlu gelişmelerdir.

Bu  yüzden  UBA'nın kapatılmasını protesto  ediyorum,  bir  dernek
başkanı   olarak,   bir   gazeteci  olarak.   Bu    arkadaşlarımız
demokrasiye  çok  şeyler katan arkadaşlarımızdır.  Bir  yolsuzluğu
ortaya  çıkarmışlardır. Her ajansın farklı bakış   açıları  vardır
olaylara. Bu da çok seslilik olduğu takdirde de demokrasiler  daha
iyi işler düşüncesinin bir sonucudur. Bu yönde bir şeyler  eklemek
isterseniz,  Sayın Kahraman bahsetmişti UBA'dan veya Sayın  Bilgin
ilave edebilir, benim eksikliklerimi  tamamlayabilirler.

Bu olayın demokrasi açısından başka bir yönü var. Bu sorum da  hem
TRT hem de İHA'yı ilgilendiriyor, TRT'yi  temsilen Mustafa beyi ve
İHA'yı temsilen Sayın Kahraman'ı. Bu iki kuruluşun  dışında  kaldı
ki,  Korkmaz Yiğit olayı var. Tekelleşmeden bahsettik  artık  olay
ciddi  anlamda çok tehlikeli boyutlara  ulaştı. Ben  şimdi  konuyu
fazla  açmayım bu konuyu sizden rica  ediyorum. Ben çok  tehlikeli
görüyorum ama kendi gazetelerinde  gördüğüm, okuduklarım hiç  öyle
yansıtılmıyor.  Şarkıcılar,  sanatçılar,   mankenler   çok   büyük
paralar  istiyordu.  Biz  bu yüzden bu  anlaşmayı  yaptık  onların
fiyatlarını   yüzde    50'e  çekeceğiz  gibi   bir   takım   garip
açıklamalarla anlatılıyor, aslında işin boyutu böyle değil. Sizler
açıklarsanız çok  memnun olacağım.

KAHRAMAN:  Ajansla ilgili ifadelerim, UBA ile ilgili düşüncelerim,
sadece   fiili  anlamda ajanslar var, bu ajanslardan birisinin  de
kapanmış  olduğunu  ifade  ettim. Nedeni  şudur  veya  budur.  Ama
yanlıştır kapanması, o anlamda ifade ettim ve kapanmasını  ben  de
kabul  etmiyorum.  Çünkü benim arkadaşım  olan  çok  insan   orada
çalışıyordu.  Şu  anda onlar hem haklarının  mücadelesini   vermek
durumunda  hem  de diğer taraftan işsizlik gibi bir  olayla  karşı
karşıya.   Yani   kapanmasını,   zorlukları   anlatmak   anlamında
söyledim.

BİLGİN:   Elbette,   tabii  ben  üç  isim   sayacaktım   sendikalı
kuruluşlardan UBA kapanınca ikide kalabildim, ancak  Cumhuriyet ve
Anadolu  Ajansı'nda. UBA'nın kapatılması kabul  edilemez  bir  şey
ama  bu gerçek, yaptığım konuşmanın  içerisinde çerçevesi çizilmiş
bir gerçek zaten. Bir ajansı alıyor,  radyoyu alıyor ve ertesi gün
de   "ben   vazgeçtim,   oynamıyorum,  kapattım  bunu"  diyor   ve
kapatıyor. Şimdi biz  basın özgürlüklerini savunurken bazen de, bu
fazla  özgürlüklerin   bize  getirdiği  zararları  da  tartışmamız
lazım. Aksi takdirde bu  sıkıntılarla hep karşılaşacağız.

Bakın   değerli   arkadaşlarım,  Türkiye'de  herhangi   bir   kişi
kıraathane açmak isterse, gider  Emniyetten izin alır, camiye olan
uzaklığı   ölçülür.   Sıhhi  bakımdan  birtakım   değerlendirmeler
yapılır,  il  sağlık  sorumluları gelir  başka  bir  değerlendirme
yapar ve bu zat-ı muhtereme kıraathane  açması konusunda, yani  bu
insanların  oturup  tavla oynaması için bir kıraathane  açma  izni
verilir,  bu kadar denetimden sonra. Peki, siz bir gazete   kurmak
isterseniz  veya  bir  televizyon  kurmak  isterseniz,  sizden  ne
istenir?  Valiliğe yalnızca bir dilekçe vermeniz yeter, başka  bir
şey istemez. Bu sistem neyi doğuruyor? Bu sistem yasağı doğuruyor.
Türkiye'nin en büyük eroin kaçakçılarından birisinin gazetesi  var
ve hala çıkıyor. Televizyonu var iki tane.

Şimdi  acaba bir  televizyon mu ciddi bir tehlike olabilir  toplum
açısından, bir  kıraathane mi? Yüzbinlere hitap eden bir gazete mi
çok  ciddi tehlike oluşturabilir, yoksa bir kıraathane mi? Denetim
başka   bir   şey,   yasasızlık  başka  bir   şey.   Biz   bunları
denetlemediğimiz     süre    içerisinde     denetim     sistemleri
getirmediğimiz  süre  içerisinde, başımıza  bunlar  geliyor.  Yine
Korkmaz Yiğit örneğini vereceğim, günlerdir tartışılıyor  "efendim
siz  bu  adama  banka  satarken, bu adamın iyi  hali  ile   ilgili
gerekli  araştırmaları yaptınız mı? Evet yaptık"  yahutta   "bizim
elimize yeterince bu konuda bilgi gelmedi" tartışmaları  yapılıyor
ama,  "Ey Türk milleti, biz milyonlara hitap eden bir  televizyonu
buna  teslim ederken, Türkiye'nin en büyük üç  gazetesinden birini
buna  teslim  ederken, bir başka ikinci  gazeteyi de ilave  olarak
verirken,  bir başka televizyonu da verirken, bu ticaret  hakkıdır
istediğini  satın  alabilir"   diyebilir  miyiz?  Yani  bu   eroin
kacakçısına,  bu  hırsıza, bu toplumu  aydınlatma,  bilgilendirme,
yönlendirme  görevini  verirken,  bir   kıraathane  kuran  insanda
aradığımız  koşulları  niye aramıyalım?  Bunun  basın  özgürlüğünü
engelleyeci  tarafı  ve  kısmı nedir?   Yani  bugün  bu  düşünceyi
söylesek, herkes ayağa kalkacak. Bir dakika basın özgürlüğü, yayın
hakkı   ama   işte   sonuçlarını   görüyoruz.   Onun   için   yine
tekrarlıyorum,   yasaksız   ve   yasasız   Türkiye'yi    birbirine
karıştırmama zamanı. Gerekirse, bizim  mesleğimizle ilgili denetim
mekanizmalarını  da bizim savunmamızın zamanı gelmiştir.  Teşekkür
ederim.

SORU: Sayın Gerçeker sizi bağlıyor mu bilmiyorum BİMAŞ olayı   ile
ilgili, TRT olarak vereceğiniz bir cevap var mı?

GERÇEKER:  Efendim  şimdi BİMAŞ konusunu  hangi  yönü  ile  ilgili
TRT'yi  ilintilendirip cevap vereyim size, biraz  açıklar  mısınız
lütfen?

SORU:  Efendim, BİMAŞ'da ciddi bir anlaşma var. Dört kuruluş Kanal
D, atv, Star, Show anlaşma yapmışlar. Bundan önce iki  kuruluş ile
anlaşma yapmıştı. Diğerleri dışarda idi. Bundan  önce ne oluyordu,
reklam   verene   deniyordu  ki,  BİMAŞ'a   vereceksiniz,   Show'a
vermeyeceksiniz,    Star'a     vermeyeceksiniz,     TRT'ye     "eh
verebilirsiniz". Aynı şey TGRT içinde  geçerli. Şimdi  dört  kanal
ciddi  bir  tekel ortaya çıkarttı. TRT bunun dışında, TGRT   bunun
dışında.  Buradan  haberciliğe birtakım şeyler yansıyacak,  sadece
reklam  değil  sonuçta haberin kalitesi gelen para ile   okunuyor.
Çok  büyük  bir reklam pastası var, milyar dolarla   ölçülen,  siz
dışarıda  kaldınız.  Haberciliğinize  nasıl  yansıyacak,   onların
haberciliğine  nasıl  yansıyacak? Bu konuda bir  eğitim   semineri
düzenlenebilir,  çünkü insanların kafasında soru  işaretleri  var.
Bu  eğitim seminerini de ben sorun olarak değil, bir bilgilendirme
olarak  yansıtıyorum.

GERÇEKER:  Şimdi  kısaca TRT açısından duruma bakayım.  Tabii  TRT
açısından  derken, bu konuda konuşmaya yetkili bir  kişi   değilim
ama konuyla ilgilenen bir kişi olarak görüşlerimi  bildirebilirim.
Genel  olarak  nedir, onu söyleyebilirim. Şimdi TRT,  ilgili  yasa
gereği  çalışmak  zorunda olan anayasal bir   kuruluş.  O  nedenle
ratinglerle de fazla ilgimiz olamıyor ne  yazık ki. Tabii  kamusal
yayıncılık  açısından  ben mutluyum ama rating  patlatıp  da  para
getirmek gibi şeyleri konuştuğumuz  zaman bize yararı olmuyor. Ama
bizim  uymamız  gereken  belirli  yasalar, yönetmelikler,  esaslar
var.  Oralarda bugün özel  televizyonların atlattıkları, şu  kadar
eğitim  yayını,  bu kadar müzik yayını, bu kadar  belgesel  yayını
gibi  yükümlülükleri biz insanların seyrettikleri saatlerde yapmak
zorundayız. Oysa özellikle özel televizyonlar bakıyorum gece  saat
03.00'da, 04.00'da bütün o olması gereken yayınları koyuyorlar ama
seyreden kişi yok.

Bu  nedenle bizim uymamız gereken ve son derece de sıkı  ki,  bunu
uygulamak  zorunda  olan  kişilerden biri  benim  yayın  denetleme
kurulu   üyesi  olmam,  Genel  Müdür  adına  yayına  izin   vermek
demektir.   Ben   imza  atmadan  yayının  olması   mümkün   değil.
Dolayısıyla bu kuralları en iyi bilmek zorunda olan benim.  Nedir?
anayasal  ilkeler,  Atatürk ilkeleri, RTÜK ilkeleri,  bizim  kendi
yayın  prensiplerimiz, radyo ve televizyon daire  başkanlıklarının
sürekli    talimatları,   bunlara   bağlı   esaslar,   genelgeler,
yönetmelikler,  bir  sürü  şey. Bu açıdan  baktığımız   zaman  TRT
reklam  alsa mı, reklamı azaltsa mı elbette bir sorun.  Yayıncılık
açısından  yayıncının parası azaldığı zaman özgürlüğü kısıtlanıyor
demektir. Ama bir taraftan da biz, kamu hizmeti  yapan ve  kamunun
kaynaklarından  para alan bir kuruluş olduğumuz  için  bununla  da
çok  fazla  ilgilenebilecek durumda değiliz.  Reklam  gelirlerinin
azalması bizi etkiliyor ise de çok fazla  ilgilenebilecek  durumda
değiliz.  Bize yasalarla verilen devam  etmekte olan görevleri  ve
çıkan   ekstra   görevleri   üstlenip   götürüp   gidiyoruz.   Çok
sıkıştığımız zaman "aman diyoruz" bir  taraflardan birileri  oraya
buraya  yüzde  3, yüzde 1 bir şeyler koyup bu parayı  sağlıyorlar.
Çünkü  nihayeti  kamu örgütlenmesi  dediğimiz,  halk  örgütlenmesı
dediğimiz devletin işini  yapıyoruz.

Bu  TRT  açısından  olan durum, ama dünyanın  en   tehlikeli  şeyi
yayıncılıkta  tröst.  Yayında tröst, çünkü  bu   batılı  ülkelerde
çeşitli  zamanlarda görülmüştür, en son örneği İtalya'da  görüldü.
Yayın  kuruluşu sahibi olanlar üstelik  yanında bankası,  radyosu,
gazetesi,   televizyonu,  finans   kuruluşları   ve   de   çeşitli
kuruluşlarından oluşan sanayi gurubu  olan bir holdingin başındaki
kişi,  çok  rahatlıkla  siyasette yükselebilir,  elinin  altındaki
kuruluşları  istediği  yönde iktidarları  kurmak  ve  yıkmak  için
kullanabilir.  Bu açıdan toplum hayatı penceresinden baktığınızda,
siyasal  açısından  baktığınızda, insan  özgürlükleri,  yayıncılık
açısından  baktığınızda,  kamunun sağlığı  açısından  baktığınızda
yayıncılıkta tröst hiçbir zaman hiçbir şekilde kabul  edilemeyecek
bir  olgu.  Oradan  ben  bakıyorum ve  son  derece  de   tehlikeli
olduğunu söylüyorum. Bu bir yayıncı olarak kişisel görüşüm.

Ama  bunu  engellemek, bunun  örgütlenmesine set çekmek vakti  ile
düşünülmesi   gereken   şeylerdi.  Şimdi  karşımıza  çıktı   nasıl
çözülecek,  o  konuda hiçbir şey  söylemek istemem. Çünkü  bunları
düşünmek  ve  bu çareleri hatta çare değil önlemleri  daha  bu  iş
gerçekleşmeden  yürürlüğe   koymak  zorunda  olan  kişiler  vardı,
kuruluşlar  vardı,  yasalar da  vardı, çeşitli  imkanlarda  vardı,
olmadı. Bir ticaret serbestisi  var, isteyen istediği ile istediği
anlaşmayı  yapar,  yürütür gibi  bir anlayışın  burada  kesinlikle
geçerli    olmayacağına    inanıyorum.   Tamamen    karşısındayım,
zararlarını  da  devam  ettiği takdirde  sadece  biz  değil  bunun
dışında  kalan diğer herkes de görecek, toplumda görecek. Teşekkür
ederim.

KAHRAMAN:  Habercilik  yönünden  isterseniz  duyduğumu,  bildiğimi
söyleyeyim. BİMAŞ kuruluşu bildiğim kadarı ile reklam birlikteliği
olarak  kurulmuştu. Geçmişte iki televizyondu şimdi dört'e  çıkmış
olduğunu  biliyorum. Biz bu televizyonlarla bir çok  yaygın  yayın
kuruluşları  veya  yerel yayın kuruluşları ile  sözleşmeli  olarak
haber  satışı yapıyoruz, abonemiz oluyorlar. Bu dört televizyondan
iki  tanesi  ile biz, sözleşme imzalamıştık.  Demek ki  habere  de
yansıyacak  tarzı  ile  yürürlüğe  bir  şey   koydular.  Bize  "bu
sözleşmeyi  iptal  edelim, yeni bir sözleşme   yapmak  üzere  sizi
bekliyoruz"  dediler. Biz de "hayhay" dedik. Bunun anlamı   nedir,
herhalde  rakamları aşağıya çekmemizi söyleyeceklerdir.  Benim  de
haberciliğe  yansıyacak kısmını bildiğim bu kadar.  Bence  de  çok
sakıncalı  bir  olay ama kendimizle direkt ilişkisi   olduğu  için
belki taraf olarak ifade etmiş olurum diye  düşünüyorum. Onlar  da
yapmaya  devam  edecekler  belki  ama  biz  de   dayanmaya   devam
edeceğiz. Teşekkür ederim.

  KOLAYLI:  Aslında  bu tip girişimleri ticaret serbestisi  olarak
bakmak   gerçekten  mümkün değil. Çünkü bu serbestinin  karşısında
bütün  dünyada  olduğu  gibi  bizim de mevcut  olan  yasalarımızda
haksız  rekabet  sistemi var. Bu aynı zamanda bir  haksız  rekabet
oluyor, bir ticaret serbestisi anlamına gelmiyor. Şimdi biz  basın
özgürlüğünü  tarif  ederken,  bir  yayının  ya  da  bir  gazetenin
basılması ile ilgili değil, özgürlüğün içerisine bu gazetenin aynı
zamanda  okuyucuya  ulaşabilmesinin  de  getirdiği  bir   özgürlük
sınırlaması  koymamız  lazım. Yani basın özgürlüğü  bütün  bunları
kapsıyor.

Peki  Türkiye'de böyle mi? Bir   gazete çıkartın ve bunu dağıtmaya
kalkın  dağıtamazsınız. Çok yakın zamanda akşam örneğinde yaşadık,
"ben  senin  yayınını   sevmiyorum, çıkardım"  dedi.  Yani  ben  o
gazeteyi savunduğum  için değil, dağıtamadı. Şimdi bu sistem kendi
arasında  da   ciddi kartelleşecek, yani müşterek dağıtım  şirketi
kuracak,  ancak  kendisine uyan düşünceler yahut kendisi  ile  iyi
geçinen gazeteler Türkiye'de dağıtılacak, diğerleri dağıtılmaycak.
Reklam  pastasını  iki buçuk gurup biraraya gelecek,  bir   sistem
oluşturacak   ve  bu  reklam  organizasyonunu  da   sözde   rating
şirketleri  ile  destekletecek, ben  inanmıyorum.  Bu  izlediğimiz
rating    raporları,    televizyonlarda   yayınlanan,    hiçbirine
inanmıyorum.  Bu  tamamen o reklam kuruluşlarının   televizyonları
ile yaptığı anlaşmaların doğal parçası. Yani şu saatte bu birinci,
bu  saatte  bu  birinci  gösterilerek,  reklam  alma  kapasitesini
artıracak veya azaltacak, bu  rating sistemi.

Bunlar da yetmiyor iki gurup oturuyor  aralarında bir centilmenlik
anlaşması  yapıyor.  Diyor  ki, "benden,  gazeteden  ayrılan  veya
televizyondan ayrılan arkadaşı sen almayacaksın". Öbürü diyor  ki,
"benden  ayrılanı da sen almayacaksın". Oturup imza  atıyorlar  ve
bir  arkadaş  bir   yerden  ayrıldı, işsiz  kalıyor.  Şimdi  bütün
bunların  hepsini  yan   yana  getirirsek,  bu  sistemin   varlığı
içerisinde  bir  gazeteci  bir  yerden  ayrılıp  başka  bir  yerde
çalışamıyorsa,    bir    gazete    basılıp     istediği    şekilde
dağıtılamıyorsa,  birkaç gurubun dışındaki gurup, televizyonlarına
reklam  alamıyorlarsa, kaynak  yaratılamıyorsa,  bu  ülkede  basın
özgürlüğünden,  gerçek  anlamda  basın özgürlüğünden  bahsedebilir
miyiz  veya  bütün bunların hepsi  varsa ki var Türkiye'de  gerçek
anlamda  basın özgürlüğü bu  şartlar devam ettiği süreç içerisinde
yoktur ve olamaz.

Hüseyin  ERKAN  (Bolu):  Öncelikle katılmadığım  şeyleri  söylemek
istiyorum.   Burada   gazetecilik  konusunda  bizi   bilgilendiren
büyüklerimiz,  sizi  sabahtan beri dinliyoruz.  Fakat  burada  hep
büyük  medya  kuruluşları tartışılıyor. Yani İnterStar, Show  ismi
geçiyor, TRT deniliyor. Bunlar bizim tasavvurlarımızdan çok  uzak,
işte  Milliyet ismi geçiyor. Ama bu salonda olan insanların tamamı
o  dediğiniz  medya  kuruluşlarının sadece belki  işte  Anadolu'da
haber   yapıp yollamaya çalışan, adı oralarda hiç duyulmayan   ama
onlar   için   burada   bir  şey  yapmaya   çalışan   veya   kendi
televizyonunda,  gazetesinde bir şeyler yapmaya çalışan  insanlar.
Seminerin  adı  da  yerel  medya  ama  daha  çok  ulusal   medyayı
tartıştık.

Ben  direkt  olarak  birkaç soru sormaktan  ziyade  soruna  dikkat
çekmek istiyorum ki, onların başında yerel medya  ekonomik anlamda
şu  anda  Türkiye'de  büyük bir çıkmaz  içerisinde.  Ulusal  medya
devletten  kredisini  alabiliyor.  Bazıları iyi  program  yapıyor,
bazıları iyi haber yayınlıyor,  işte satışı var, tencere,  tabakla
destekliyor  belki  ulusal medya, düzeltiyorum başkanımın  dediğim
gibi  yaygın  medya,  yoluna devam  ediyor.  Ama  bizim  öyle  bir
şansımız  yok. Bolu'daki Haber  gazetesinin, Ereğli'deki  Demokrat
gazetesi,  bizim böyle bir  şansımız yok. Ben, 29 Ekim  Cumhuriyet
Bayramı'nda  Türk  Bayrağı   vermek  istedim,  gazetemin   yanında
ücretsiz  olarak,  Bolu'da  25  tane  kuruluşun  kapısını  çaldım,
altıüstü 50 milyon bilemediniz  100 milyon lira para. Plastik Türk
Bayrağı  bastırıp   dağıtmak  için  bir  tanesinden  olumlu  cevap
alabildim.   Yani  kültürel promasyonlar yapmak için  bile  destek
bulamıyoruz  tencere    tava  verelim.  Bakın  Türk  Bayrağı  diye
özellikle  altını  çizmek  istiyorum. Atatürk posteri  de  verelim
dedik  Cumhuriyet  Bayramı'nda, onu da işte başka  bir  firmamızın
sponsorluğunda  verebildik.

Yerel   medyanın  en  büyük  problemi,  biraz  önce  bir  ağabeyim
söylemişti  yetişkin eleman bulamıyoruz diye. O tabii problem  ama
birinci   problemimiz  değil.  Ekonomik  problemler  had  safhada,
hergün   gazeteler  kapanıyor, açılıyor,  iki  ay  ya  çıkıyor  ya
çıkmıyor,   kapatılıyor.  Biz  Bolu olarak  çok  şanslıyız  açılan
gazeteler pek kapanmıyor, yayınlanmaya devam ediyor ama  onlar  da
bir adım ileri  gidemiyor. Nasıl çıkmışsak, büyük bir fedakarlıkla
aynı   seviyeyi  koruyabiliyorsak, sayfa  sayımızı  düşürmüyorsak,
kırmızı  başlıkla  çıkmışsak kırmızıyı da siyaha çevirmeden  devam
edebiliyorsak bu bizim için çok büyük bir olay.

Doçent  Doktor  Sayın  Semra  Atılgan konuşmasında,  "yerel  medya
devlet tarafından desteklenmeli" dedi. Akademik kariyerli insanlar
olarak   hatta  üniversite olarak niçin bu  konuda  bir  araştırma
yaparak tasarı  halinde Meclise sunmuyorsunuz? Bizim böyle şeyleri
hazırlayıp,  o  makamlara ulaştırabilmemiz mümkün  değil  ama  siz
üniversite    olarak   bunu   çok  rahat   yapabilirsiniz.   Neden
konuşulanlar  hep burada  kalıyor? Bakın şunu söylemek  istiyorum;
Bolu'daki herhangi bir gazeteci arkadaşım, televizyoncu  arkadaşım
veya  Batı Karadeniz'deki birçok gazeteci dostum, emin olun düzgün
işler  yapmasına  fırsat verildiğinde bunu başarabilecek  durumda.
Eğer    şans   verilirse   çok  hızlı  gelişip   bölgesel   yayına
geçilebileceğini   ve yerel anlamda yaygın televizyonlara,  yaygın
gazetelere   kafa  tutabilecek konuma gelinebileceğini  biliyorum.
Yani  kafa  tutacak  derken  basına karşı basın  anlamında  değil,
bizde  buradayız  bizde  artık  söz sahibiyiz  diyebilecek  konuma
gelecek  çok kuruluş var ama  insanlar 20 milyon lira,  30  milyon
lira  olan işçi maaşlarını  ödeyemiyor. Yerel gazetelerde en fazla
sekiz,  on  kişi  çalışabiliyor, çoğu  iki  üç  kişinin  çıkartığı
gazetelerdir,   daha   büyük  olanlar  var   ama    sayıları   az.
Üniversitelerden,  yerel   medyanın ekonomik  sorunlarıyla  ilgili
kapsamlı bir araştırmayı ivedi olarak  yapmasını ve Meclis'e  yasa
tasarısı     olarak    sunmalarını    istiyorum.    Bu      konuda
yapılabilecekleri soruyorum.

İkinci  soruyu  başkanıma sormak istiyorum. Türkiye'de  medya  ile
ilgili   gazetecilikle  ilgili birçok kuruluşlar  var,  cemiyetler
var,  dernekler  var, sendikalar var. Onun yanında yeni  kurulmaya
çalışılan   bir  gazeteciler  meclisi  girişimi  var,  İstanbul'da
başlatıldı, Anadolu'ya da yavaş yavaş geliyor. Neden bu kadar  çok
cemiyetimiz  var, yani bazı illerimizde iki tane, üç tane  cemiyet
var.  Zonguldak'ta  iki, Bolu'da iki tane idi  kapandı,  Bolu'daki
gazetecilerin  yüzde  80'i cemiyete üye değil.  Yani   bunu  nasıl
aşarız diye bir soru sormak istiyorum başkanıma.

Bir  tane kuruluşumuz olsun Türkiye genelinde İstanbul Gazeteciler
Cemiyeti  kabul etmiyor ama bende  gazeteciyim. Ben  yıllarca  beş
buçuk  yıl  bir  yerel  kanalda genel   yayın  yönetmenlik  görevi
üstlendim  bunu götürdüm ve bu kanalda üç kere ben Basın-Yayın  ve
Enformasyon  Genel  Müdürlüğü'ne başvurmama  rağmen,  sarı   basın
kartı  verilmedi  dediler ki, televizyonlara yok.  Yani   söylemek
istediğim,  bir  kuruluşumuz  olsun  ama  bütün   gazetecilerimizi
kapsasın  herkese  hitap  edebilsin onlarca  kuruluşumuz  var  ama
istanbul'a  gidin sayın başkanımın dediği gibi bir çoğu  üye  bile
değil,  haberi  bile  yok.  İşte  yeni  yeni  gazeteciler  meclisi
girişimi   gibi   de   yeni  yeni  gerekli  veya    gereksiz   onu
tartışmıyorum  ama oluşumlar içerisine giriliyor bu  konuda  neler
yapılabilir diye başkanıma sormak istiyorum.

Diğer  bir soruyu da Sayın Kahraman'a sormak istiyorum. Anadolu'da
hemen  hemen  istanbul'daki tüm kuruluşların,  büyük  gazetelerin,
televizyonların   ve   haber   ajanslarının   her   ilde   mutlaka
temsilcilikleri  var.  Gerçi  direkt  büro  açarak   veya   direkt
muhabirlik  anlamında  yapıyor ama  sizin  konunuza  girdiği  için
diğerlerini  de  söylüyorum,  yani o insanlar çalışıyor,  üretiyor
bir  şekilde  İstanbul'a  bu  kaseti,  haberi  yolluyor  aldıkları
paralar o kadar komik paralar ki. TRT'nin verdiği para ana  habere
girdiği  zaman  3  milyon lira.  Bakın Bolu'da bir  trafik  kazası
olsun,   Bolu  Dağı'nda   insanın  yakacağı  benzin  parası   daha
fazladır.  Bir  kaza haberini  izlemek için bazen  gecenin  üçünde
kalkıp gidiyorsunuz.  Show Tv ise kendi bürosunu oluşturdu, kaşeli
muhabir  veya çok iyi adamı olduğu zaman ana habere giren   habere
100  Dolar'ın  üzerinde para  ödüyor. Herhangi bir kaşeli  muhabir
yolladığı  zaman  15, 20 Dolar'la geçiştiriliyor ve  bugüne  kadar
İstanbul  medyası,  yaygın dediğiniz medya Anadolu'daki  insanları
hep  böyle yolunacak tavuk  gibi görüyor, o insanlardan  ne  kadar
kapabilirsek mantığı hakim. İHA hep  kendi büroları ile  çalışıyor
o  anlamda İHA'ya bir suçlama getirmiyorum ama  genel manada böyle
bir   şey   var.   Sanıyorum  buradaki   yerel   anlamda   çalışan
arkadaşlarım buna katılacaklar.

Son  olarak TRT ile ilgili bir eleştirimi de dile getirmek ve   bu
konuda    fikirlerini   almak   istiyorum,   Sayın   Gerçeker'den.
Türkiye'deki yayıncıların, televizyon  yayıncılarının hemen  hemen
tamamı,  başındaki  insanların yüzde  80'i TRT'den  yetişti.  Reha
Muhtar,  Ali Kırca,  Uğur Dündar gibi isimler hemen akla gelenler.
Bu  insanların başında bulunduğu kurumlara eleştiriler  getirdiniz
biraz  önce,  bunları  TRT  yetiştirirken  mi  yanlış  yetiştirdi,
sonradan  mı  değiştiler?  TRT düzeyli yayın  yapıyor  hemen  bunu
belirtmem  gerekir,  niye  TRT'deki kalite  devam  etmedi?   Yoksa
düzenin    adamı   mı   oldular,   gerçekten   piyasa   mı    bunu
gerektiriyordu? Özellikle bunu da öğrenmek istiyorum.

Rating   konusunda  da  inandığım  bir  şeyi   söyleyip   bitirmek
istiyorum, bugün Türkiye'nin en çok rating  alan kuruluşu TRT'dir.
Çünkü   Türkiye'nin  yüzde  100'üne  ulaşan  tek  kurum   TRT'dir,
diğerleri  daha yüzde 40'lara bile  ulaşamamıştır.  Diyarbakır  ve
ilçelerinde   TRT'den   başka  hiçbir   kanalı    seyredemezsiniz,
insanların  uydu  alıcıdan  haberi  yoktu.  Onu  bırakın  Bolu'nun
Kıbrıscık  ilçesinde, TRT'den başka  hiçbir şeyi  seyredemezsiniz.
Bolu'da  diğer  yayınların tamamını  alan üç  ilçe  vardır,  diğer
ilçelerde  sadece TRT var, belki bir veya iki kanal özel ilişkiler
sayesinde  verici kurmuştur.  Gazete çıkarmak da Sayın  Başkanımın
dediği  gibi   sadece bir dilekçe ile olmaz, aynı prosedür  gazete
için  de  işletiliyor ama daha kesin şartlar, yani kahve ile  aynı
oranda  açılmasa  da,  daha belirleyici,  daha  nitelikli  şartlar
aransa diyorum. Teşekkür ediyorum.

SORU:  Hocam  ben de bir soru sorabilir miyim? Sorum Fevzi   beye,
medyanın  küreselleştiği sıkıntıları yaşıyoruz hep   birlikte.  Az
önce  Fevzi  bey dediler ki, ajans haberlerciği  ve     zorlukları
başlıklı  konuşmasının bütününde tekelciliği özendirici   mesajlar
verdi bana göre, "ajansçılığı, yalnızca sermayesi olan  yapabilir"
dedi. Kısaca, bol bol İhlas Holding'in reklamını  yaptı. Doğru  bu
muydu yoksa ben mi yanılıyorum, açıklayabilir misiniz?

KAHRAMAN:  Arkadaşımıza katkıda bulunmak için  söyleyeyim,   İhlas
Haber  Ajansı  olarak  bütün illerde, büyük ilçelerde  de  kadrolu
elemanlarımızla ve kendimiz büro açarak çalışma  yürütüyoruz.  İki
yıl  önce  bir uygulama ile başlamıştık yine aynı şekilde  kadrolu
elemanlarımızla sürdürüyoruz. Ama kaşeli arkadaşlarımızdan  olsun,
yerel televizyonlarda haber üreten  arkadaşlarımızdan olsun, ifade
ettiğiniz  gibi  almak  istediğimiz  kasetler  olduğunda  birtakım
ücretler  uyguladık.  Fakat orada da birtakım yozlaşmalarla  karşı
karşıya kaldık, onun için  rakamlar söylediği gibi düşüktür tahmin
ediyorum. Ama düşük olmasının gerekçesi bu olamaz, şimdi böyle bir
uygulama   yapmıyoruz.  O  farklı bir uygulamaydı  ve  bizim  için
önemli tecrübe oldu.

Yerel  televizyonlardan  birisi hem bizimle  çalışıyor,  hem  bazı
televizyonlarla   çalışıyor.  Tabii rakamlar  bu  şekilde  oluyor,
bunları  topladığı  zaman o televizyonlardan da para almış oluyor,
bizden  de  para  almış oluyor, ama belki bizimki de  düşük  olmuş
olabilir   arkadaşımıza katılıyorum. Fakat bu uygulama  bir  doğru
zemine   oturamadı  onun için bizimle çalışma  konusunda  aramızda
sözleşme   imzaladığımız arkadaşlarımız da çalışıyor. Hem  bizimle
hem  diğer  televizyonlarla çalışırsa onunla  çalışamıyoruz,  öyle
çalışma  yaptık fakat onda başarılı olamadık. Çünkü hem o bir  şey
alamadı parasal bakımından hem de güven vermedi. Kopyalayıp ona da
gönderdi  tabii  o  zaman bir anlamı kalmadı birlikte  çalışmanın.
Şimdi   aramızda  hukuksal  anlamda da  bir  sözleşme  imzalayarak
çalışıyoruz  ve bunda da belli bir fiyat uyguluyoruz,  illa  kaset
üretmesi, kaset getirmesi de şart değil, kaset getirmediği   zaman
da  belli  oranlarda  ücret ödüyoruz ama  kaset  getirdiği   zaman
mutlaka bize getiriyor.

İkinci  konuşmacı için söyleyeceğim hiçbir şey  yok,  o  nokta  da
tröstleşmeyi değil, tam tersine ajans haberciliğinin  zorluklarını
anlatırken, "teknolojiyi kullanmak durumundasınız bu da önemli  ve
pahalı bir yatırım. Gelin isterse kooperatif kuralım beraberce bir
ajans  kuralım ama böyle bir  şey mümkün değil" dedim.  Olmadığına
göre,  mutlaka  bu teknolojiye yatırım  yapılması icap  ediyor  ve
sermaye  gerektiriyor.  Ayrıca  bu   teknolojiyi  kullanmak   için
nitelikli  eleman  için  de  yatırım  yapılması  gerekiyor.  Haber
ajansçılığında  iki  zorluktan  bahsettim,  iki  temele  oturttum;
niteliksiz   eleman   çalıştıramazsınız,  o  teknolojiye   yatırım
yapmışsanız  onu   kullandıramazsınız.  O  sebeble  ikisi   atbaşı
gitmesi  lazım, bir insana yatırım, iki teknolojiye  yatırım  bunu
söylemek   istedim. İhlas Holding ile ilgili, ben İhlas Holding'in
25  bin çalışanından birisiyim, reklama da ihtiyacı yok. Özel  bir
durum varsa tabii bilemiyorum, beyefendinin galiba özel bir konusu
var, ona söyleyecek bir şeyim yok. Teşekkür ederim.

BİLGİN: Değerli meslektaşıma teşekkür ederim. Ben hemen neden   bu
kadar   çok  cemiyet  var  sorusuna  cevap  vereceğim.  Bu   bizim
bölünmüşlüğümüzü  ve  parçalı bir halde olduğumuzu  gösteriyor  ki
aşağı  yukarı  60,  70  yıldır bu işi  becerememiştik.  Ayrıca  bu
bölünmüşlük  de  başkalarının işine geliyordu.  Biraraya  gelmemiz
birtakım kurumların hoşuna gitmiyordu ve bunun böyle devam  etmesi
için   de  ellerinden  geleni  yaptılar.  Ama  iki  yıldan   beri,
başlangıcı  12  yıldan  beri devam eden  bir  federasyon  olgusunu
oluşturduk  şimdi.  Bütün  cemiyetler  kendi  çatılarını   elbette
koruyacaklar    ama    bir    üst    kuruluş    olarak    birlikte
düşünebilecekleri, birlikte seslerini yükseltebilecekleri bir  üst
çatıya  ihtiyaç  vardı  biz  onu  oluşturduk.  Belki   kuruluşunda
yanlışlıklar  vardır ama deminde söylediğim  gibi   daha  emekleme
noktasında. Ayrıca televizyoncu, gazeteci diye  meslekte ayrımı da
kabul  etmiyorum.  Bu meslekten ekmek yiyen  herkes  bu  çatıların
altında  birleşmeli. Ama başka bir şeyi de  kabul  etmiyorum,  her
eline  kalem  alıp yazı yazana gazeteci,  her televziyon  ekranına
çıkan  kişiyi  de  yayıncı  kabul  etmiyorum.   Bu  arada  ikisini
birbirinden ayırmayı da gerekli gördüm. Teşekkür ederim.

ATILGAN:   Ben   sayın   arkadaşımın  söylediklerine    kesinlikle
katılıyorum.    Sabahki   konuşmamda   yerel    basın    konusunda
zannediyorum  ki  birtakım eksiklikler oldu. Yerel  basının  büyük
sıkıntıları  olduğunu  biliyorum. Kaynak sıkıntısı  var,  kalifiye
eleman  sıkıntısı var, dağıtım sorunu var, teknoloji  sorunu  var.
Çok  büyük  sorunları  var ama konuşmamı hazırlarken  şuna  dikkat
ettim; yerel basından çok temsilci var, onlar burada konuşacaklar,
sorunlarını   aksettirecekler  onların  alanlarına  fazla   girmek
istemedim.  Ama  şunu  vurguladığımı  zannediyorum  -fakat   belki
etkili  olamadı-  ben ulusal basın, yaygın basın adına  ne  dersek
diyelim  onun çirkin yüzünü ortaya koymaya çalıştım.  Ve  onun  bu
çirkin  yüzünün  de planlı bir şey olduğunu ima  etmeye  çalıştım.
Böyle  gelişigüzel  gelişmediğini anlatmaya  çalıştım.  Ve  şurdan
belki eksiklik şu idi buna inanarak söylüyorum. Yerel basın  bence
bundan  yararlanabilir.  Yani  o  kadar  şiddetli  ve  yoğun   bir
kepazelik  sözkonusu  ki buradan çıkabilir,  buradan  yerel  basın
sıyrılabilir.

Nasıl  sıyrılacak  peki diyeceksiniz? Demin  de   söylediğim  gibi
kendilerinin zaten çok büyük  kaynakları var, biliyoruz. Devletten
büyük  krediler  alıyorlar,   bunları da  biliyoruz  ama  bunların
hiçbirini   gerçek  anlamda   gazetecilik  yolunda  harcamıyorlar.
Nerede  harcadıklarını  ben   bilemiyorum,  başka  iş  yapıyorlar,
habercilik  yapmıyorlar  bunu hepimiz biliyoruz.  Televizyonlardan
hiç  söz  etmedim,  basındaki rezaletleri tek tek örnekleriyle  de
anlatmadım.    Anlatmak  istemiyorum  böyle  şeyleri   ama   genel
çerçeveyi  çizmeye   çalıştım.  Bunu zaten  hepiniz  biliyorsunuz,
bunları  örnekleriyle tek tek anlatmaya gerek yok.

Habercilikten başka her şey yapıyorlar. Bence yerel  basın  bundan
yararlanabilir. Gerçek basın, gerçek  habercilik yaparak kamuoyunu
yönlendirebilir, halkı  yönlendirebilir daha doğrusu halkı  olumlu
yönde    yönlendirebilir.  Konuşmamda  bahsettiğim  gibi   siyasal
katılımı   sağlar.  Çünkü öbürlerinin böyle bir  şey  yapmak  gibi
niyetleri  yok zaten. Ama yerel basın içinde de belki bir parça da
olsun   çürümüşlük  var  ama gerçekten bu  mesleğe  inanan  gerçek
anlamda   gönül  veren kişiler olduğunu biliyorum. Bunu  bire  bir
konuşmalardan   biliyorum.   Daha   önce   Çukurova    Gazeteciler
Cemiyeti'nin   bir   kurultayı  vardı,  ona   katılmıştım,   orada
tanıştığım   yerel basın temsilcisi arkadaşlarımdan biliyorum.  Bu
işe   gerçekten gönül vermiş insanlar var. Bu işe gerçekten  gönül
vermiş   insanlar   bu   ara   dönemden   yararlanabilirler   diye
düşünüyorum.   Belki  çok  iyimser  bir  tahmin   ama   ben   buna
inanıyorum. Çünkü gerçek habercilik yapmak isteyen  arkadaşlarımın
bunu çok iyi kullanacaklarına inanıyorum.

Bir  diğer  sorunuz  ya  da  aktarmak  istediğiniz  sorun   vardı.
Gazetelerin  kurulmasının bu kadar kolay  olmadığını   söylediniz.
Sayın  federasyon  başkanımız  bunu  açıkladı.  Atlanan   birtakım
detaylar olabilir ama gerçekten çok kolay. Ben sabahki  konuşmamda
da   bunu   vurguladım.   Bu  yüzden  Nazmi   Bilgin'e    yürekten
katılıyorum. İletişim alanında iletişim kuruluşlarına  sahip  olma
ve   bunlar   yoluyla  faaliyette  bulunmanın  genel   koşullarını
kesinlikle  devlet birtakım yasal düzenlemelerle   gerçekleştirmek
durumunda.  Hele bizim ülkemizde bu gerekli  örnekleri siz  benden
çok  daha  iyi  biliyorsunuz. Kişiler   üzerinde  konuşmaktan  hiç
hoşlanmam. İsim vermek istemiyorum.  Ama söyleyeceğim herhalde çok
açık anlaşılacak. Kara paranın  buradan uzaklaşması lazım. Bu para
uzaklaşmadan  hiçbir şeyin  düzelebileceğine inanmıyorum.  Korkunç
gelişmeler  oluyor.  Bizi   çok aşan gelişmelerdir  bunlar.  Bizim
tanımlayamayacağımız,     şahsen      benim     tanımlayamayacağım
gelişmelerdir. Bu kara paranın  buradan uzaklaşması  lazım,  nasıl
uzaklaşacak?  Devletin birtakım  yükümlülükleri alması  gerekiyor.
Zorunlu, başka çaremiz yok,  çünkü sığınacağımız tek merci o, buna
inanıyorum.

Başka  bilemiyorum sorunuza yanıtlamadığım? Ha  bir  şey,  çalışma
yapılamaz mı? Tabii yapılabilir, üniversitenin esas  işlevinin  bu
olduğuna   da   inanıyorum.  Toplumun   kendi   alanıyla    ilgili
sorunlarını yakından bilmesi, takip etmesi gerekiyor. Ama  şu  bir
gerçek yerel basının da bir parça üniversiteyi  dürtmesi lazım. Bu
söylediğiniz hoş bir teklif, bence üzerinde  durulması gereken bir
teklif.  Bunu şahsım adıma  üniversiteme ileteceğim ama sizden  de
talep  gelmesi   lazım.  Ortak  bir çalışma  olması  gerekiyor.  O
nedenle   sizden  de   bizi,  çok  kaba  bir  deyimle,   dürtmeniz
gerektiğine  inanıyorum.  Bu  olursa zannediyorum  üniversite  de,
üniversitem adına,  fakültem adına konuşuyorum, memnuniyetle böyle
biri talebe  yanıt vercektir. Vermemesi imkansız bir şey.

GERÇEKER:  Efendim son olarak gelelim TRT'ye.  Şimdi  yayıncıların
gerçekten aşağı yukarı yüzde 80'ini,  özel sektördeki, büyük medya
kuruluşlarındaki  yayıncıların karar veren kişilerin yüzde  80'ini
TRT  kökenli  ve  bunların  bir çoğunun eğitiminde  de  eğitmenlik
yaptım.  Çoğu  da benim eğittiğim kişiler. Bazen  ben  de  onların
yaptıklarını  gördüğümde  inanamıyorum  neler  oluyor.  Onu  biraz
sonra  söyleyeceğim. Ama büyük bir mutlulukla söylüyorum  ki  Reha
Muhtar  TRT'ci  değil,  bizden  yetişme  değil.  Bizden  yetişmedi
yalnız  tabii bazı şartlar gereği ona bir süre Ateş Hattı  denilen
o   iğrenç  programı  yaptırmak  zorunda  kaldılar.  O  yaptı  ama
genellikle Hürriyet'in muhabirliğini yapıyordu bize de  arada  bir
haber geçebilirdi. Yani TRT'den yetişme bir kişi değildir. Ama   o
kuruluşların haber bölümlerinin başında da TRT'den yetişmiş   bazı
kişiler var onları dışarda tutarak konuşuyorum.

Şimdi  size bir şey hazırtalatacağım, Star ilk yayına başladığında
ne dedi? Sansürsüz yayın. Şimdi TRT hep sansür yapıyordu ya! kimin
için   yapıyordu? Hepimiz için. Ben bazen kızımla  oğlumla  oturup
bazı   programları seyredemiyorum, hala da seyredemiyorum. Ve  ben
çok   açık fikirli bir insanım. Yanlış anlamayın, yani öyle kapalı
bir  adam  da değilim. Onlar belki benim bildiklerimden  çok  daha
fazlasını  biliyorlar  ben  hala kendimi  onlarla  birlikte   bazı
şeyleri  seyretmeyi  hatta  seyretmeyi bırakın  bazı   konuşmaları
onlarla  birlikte dinlemeyi kendime yediremiyorum.  Ama  biz  buna
dikkat  ederken bugün o kuruluşların başında olan  kişiler TRT'nin
demin söylediğim o kurallı yayıncılığının  içerisinde sadece müzik
eğelence  bölümlerinin yayınlarını  yapıyorlardı.  Bunların  hepsi
müzik-eğlencecidir.  Ve TRT'de  müzik-eğlence bölümünde  prodüktör
olarak,  şef prodüktör olarak,  müzik-eğlence bölüm müdürü  olarak
çalışmışlardır.

Dolayısıyla sansürcü TRT'nin karşısına sansürsüz yayın  çıktığında
ilk   akla  gelenlerden biri Mustafa Gerçeker  olmayacaktı,  tabii
oradaki   adamlardan biri olacaktı. Nitekim onlar çıktılar  sıraya
bir  iki   üç dört beş ve ne yazık ki onlar zaten kendi aralarında
tröst    kurdular,  bütün  televizyonları  onlar  kurdular.  şimdi
adlarını   vermeyeceğim ama o televizyonların kuruluşlarına  bakın
dört   kişi  böyle dolaşarak bütün televizyonları kurdular.  Şimdi
onlar  da  ilkeli  yayıncılığa  geçmek  istiyorlar  ama  bu   defa
karşılarında  sanayici basın patronları var. Bana bugün  bin  tane
buzdalobı  üreteceksin diye adam binini de satacaksın  yarın  1500
tane  üreteceksin  1500'ünü satacaksın. Şimdi  dünyanın  neresinde
böyle bir saçmalık görülmüş?

Benim arkadaşlarım var, program  yapacaklar özel televizyona,  çok
ilginç  önerileri  var.   Götürüyorlar önerilerini,  "bir  dakika"
diyor adam "sponsor var mı?"  var. Sponsor bulacaksın bana, bir de
bu  kadar  para  ödeyeceksin.  Dünyanın  neresinde  görülmüş,  bir
işletmeci işletmesini kuracak,  bütün yatırım masraflarını işletme
masraflarını  kendisine   program  hizmeti  sunan  adamın  sırtına
yükleyecek.  Böyle saçma  şey olur mu? Kar bana riski sana,  böyle
şey  olmaz.  Şimdi herkes  deliler gibi sponsor arıyor.  Çok  ünlü
sanayicilerimizden biri  benim dostum, kardeşim  dedi,  "Günde  15
tane adam geliyor, herkes  benden sponsorluk istiyor, deliler  mi?
Benim   sokağa atacak param yok, hepsini geri çeviriyorum ve  izah
ediyorum,  ben manyak dangalak değilim, afedersiniz  gidin   başka
yerden bulun".

Şimdi  böyle  bir düzen olamaz, bu  düzeni kimler kurdu?  Sanayici
basın  patronları, "bana masraf  getirmeyin, masrafı başka  tarafa
yükleyin, bana ürün getirin" diyor.  E.. altında çalışan,  TRT'den
gitmiş  adam,  müzik-eğlenceci,  masrafsız   yayın  hangisi?   Soy
kadınları,  koy dansözü, koy gazino programlarını,  göbek   attır.
Bir zamanlar İnterStar'da saat 12 de bir kadıncağız  dansediyordu,
herkes  oturup böyle! onu seyrediyordu. Erkenden  yatıp  o  saatte
kalkıp  seyrediyorlardı, on dakika. Şimdi onu  seyreden  de   yok,
insanlar seçmeye başladılar.

Siz  çok  güzel  bir şey söylediniz, teşekkür ederim.  Türkiye'nin
gerçekten  en  çok  rating alan kurumu TRT ama rating  cihazlarını
biraz   önce sayın Bilgin'in söylediği kişiler, o sizin  dediğiniz
yere   koymuyorlar. O rating cihaz-ları belirli yerlerde,  belirli
şehirlerde  ve  bilinen adreslerde, onu da söyleyim  size.   Hatta
bunun  daha  sıkı denetlenmesi gerekir diye kendi  aralarında   da
oturup  anlaştılar, böyle bir kural getirdiler.  Artık  her  gece,
herkes  "ben  birinciyim" diye bağırmayacak. Bu  nereden  çıkıyor?
İstatistik  en  güzel yalan söyleme sanatı. Veri  tabanını  buraya
göre   oluşturun,   orada  bir  birinci   çıkıyor,   buraya   göre
oluşturursanız başka biri çıkıyor. Ondan sonra biz  de  oturuyoruz
bakıyoruz  herkes  birinci, aynı günde, tam günde,  prime-time  da
orada  burada, haberde böyle saçmalık olmaz.

Tabii   bu   aslında  bir  orman   kanununun  da  hüküm  sürdüğünü
gösteriyor.  Bir  düzenleme  yok, 3984  sayılı  yasa  hiçbir  şeyi
düzenlemedi, hiç kimse kusura  bakmasın. Sadece TRT'nin  var  olan
düzenini  korudu,  öbür tarafta  hiçbir şeyi düzenlemedi.  RTÜK'ün
oluşumu  da  zaten  belli  daha   önce  sayın  konuşmacılar  temas
ettiler. Şimdi böyle bir düzenin  içinde biz böyle gidiyo-ruz. Bir
olacak,  demin  sayın  Bilgin  söyledi  bunun  hepsi  bir,  rating
cihazının konulduğu yer.

Basındaki  yeni  patronlar, onların altında o işi  yapmak  zorunda
olan   emir   kulu  olan  kişiler  ve  karlar,  karlar,  karlar...
TRT'deyken  bu insanlar böyle değildi. Çünkü TRT'deyken ilkeli  ve
kurallı  çalışıyorlardı. Onlara "şunu şöyle yap" diyen yoktu.  Biz
"bu  programın bu tarafı iyi olmamış, git bir daha yap"  diyorduk.
"Kamu  parası  kullanıyoruz, adam gibi birşey  verelim"  diyorduk.
Şimdi   öyle   bir  şey  yok.  Zaten  bütün  masraflar   yüklenmiş
sponsorlara, programı getirenlere. Orada oturuyor, herkes parasını
alıyor,  yayınını  yapıyor, geçip gidiyor. Bu  insanlar  bizdeyken
adam  gibiydiler,  afedersiniz adam gibi  demeyim  de  yani  doğru
dürüst  çalışıyorlardı. Çünkü yayıncılık yapmaktaydılar. Ha  bizim
de    hatalarımız  olabilir  ama  bugüne  göre  çok  daha  iyisini
yapıyorlardı.

Şimdi  başka  bir düzende, başka bir öncelikle  çalışıyorlar.  Hiç
birine  de  kızmıyorum, öyle çalışmak zorundalar.  Yalnız  hepsine
söylüyorum,  Türk  toplumu  hayatını gazinoda  geçiren,   ceketini
beline  sokup  göbek  atan, ağlayan, bağıran çırpınan  böyle   bir
sadist   ve   mazosişt  bir  toplum  değil.   Ve   bu   televizyon
kanallarının  hepsi  uydu ile Avrupa'ya da  iniyor,  Afrika'ya  da
iniyor,  Orta Asya'ya da iniyor herkeste bizi izliyorsa basıyor  a
her  tarafta  bir  garip  hava. Bizim  gerçek  yaşamımızı   bunlar
yansıtıyor mu? Hayır.

Size  çok  teşekkür ederiz efendim.  Bugün bakıyorum çok ağırlıklı
olarak,  sayın  Bilgin  de temas  etti, ben konuşmamın  belli  bir
yerinde söyledim, sizin bu  sorunuz da beni oraya getirdi, medyada
bir  etik  sorunu  var.  Yarın   saat 16.45'te  başlayıp  18.00'de
bitecek  olan bölümde böyle  sağdan soldan herşeye değinmeden  bir
yere  odaklanmak için  ahlak, basında değil medyada artık  hepsini
birbiriyle alıyoruz.  Medyada ahlakı tartışalım dedik. Ve  de  çok
hoş bir şey söyledi  sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü
ayrılmadan  önce,   "Acaba  medyada bir  hipokrat  yemini  gerekli
midir"  Ben size  şimdiden bu konuyu verdim, bu konuda bir çalışma
var, biraz daha  zamanınızı alacağım, burada başlıklar var, mesela
nedir?  Hak ve  sorumluluk bildirgesi, gazeteciler için yayıncılar
için hepsini  içine alıyor.

A- İnsan ve yurttaş hakkı

B- Gazeteci tanımı

C- Gazetcinin sorumluluğu

D- Gazetcinin hakları

E- Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri

F   -  Gazetcinin  doğru  davranış  kuralları,  gibi  bir  çalışma
yapılmış,  bunun üzerinde herkesten şimdi görüş bekleniyor.  Yarın
da  biz   isterseniz, çünkü bugün sizin başınıza gelmemiş olabilir
ama  yarın  burada  bahsedilen bütün bu sanayici basın  patronları
bakarsınız size  kadar uzanabilirler. Dolayısıyla canınız acımadan
şimdiden  bir   şeyler  yapmakta fayda var. Bana  dokunmadı  yılan
yaşasın    dediğiniz  zaman  olmuyor,  birgün   geliyor   muhakkak
dokunuyor.   Dolayısıyla  yarın  ki  konuşmamız,  "basında   etik,
medyada  etik,   nelere  uymalıyız,  bir  gazeteci  neyin   altını
imzalamalı,  ben  bu  karallara göre çalışıyorum  çünkü  bu  metin
bittiğinde  sonuçta  belki mahkemelerde davalar  görüşülürken  bir
gazetecinin neden  öyle davranmak zorunda olduğunu da belirleyecek
bir sözleşme  haline gelebilecek belki ama bir yerinden başlamakta
fayda  var,   onu tartışacağız. Hepinize teşekkür ederiz  birazcık
zamanımızı  geçtik kusura bakmayın iyi akşamlar...