SEMİNER KONUŞMALARI
"SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ"
Saim ÇOTUK (Yalova): Sayın Doç. Dr. Semra Atılgan sabah yaptığı
konuşmasında medyanın demokratikleştirilmesi için bazı sermaye
guruplarının tekelinden kurtarılması gerektiğini söyledi.
Teknolojinin takibinde büyük bir sermaye gerekirken böyle bir
tesbit sizce çelişki içermiyor mu?
ATILGAN: Bence çelişki içermiyor, çünkü iki farklı çelişkiyi siz
zaten kendiniz sorunuzla ortaya koydunuz. Büyük sermaye
guruplarını basından çekmek gerekir derken iki noktaya bence çok
dikkat etmek gerekiyor. Bir, acaba bu kadar büyük maliyet, yüksek
maliyetli teknoloji gerçekten bizim basınımız için gerekli mi
bunu düşünmek gerekiyor. İkincisi de bizim basınımız şu an dünya
basını ile yarışabilecek teknolojiye sahip. Benim söylemek
istediğim şu; bir, bize gerekiyor mu? İki, bu teknolojiyi biz
habercilik alanında doğru kullanabiliyor muyuz? Söylemek
istediğim bu. Bence habercilik alanında bunu kullanmıyoruz. Bunu
sadece ürünümüzü yani ortaya koymaya çalıştığımız ki ben onun
gerçek ürün olmadığına da inandığımı belirttim sabahki
konuşmamda. Ama işletmeci gözüyle bakarsak eğer o bir üründür,
yani gazetedir. Yazılı bir materyalle ortaya koyuyoruz gazete ya
da dergi, bence sadece onu süslemekten ibaret. Yani boyası ile,
kağıdı ile, fotoğrafı ile ki fotoğrafı da gerçek anlamda iyi
kullandığımıza inanmıyorum.
Bu yüzden Türk basını için bu kadar yüksek maliyetli bir
teknolojinin gerekliliğine inanmıyorum. İnanmıyorum derken şu an
onu kullanamadıkları için inanmıyorum. Yoksa tabii ki teknolojiye
karşı değilim. Teknoloji çok pahalıdır, teknolojinin olması
gerekiyor ama o teknoloji habercilik anlamında kullanılmalı.
Yoksa o ürünü süslemek amacıyla değil. Habercilik anlamında
kullanıldığına inanmıyorum, teknolojiye yatırıma da, bu alanda
adım atılacağına, bir şeyler yapılabileceğine de inanmıyorum.
Bence gerekli olan teknoloji ve aynı zamanda da insana yatırım
yani çalışana yatırım yapılması gerekiyor. Büyük basın grupları
bunu gerçekleştiremiyor ne yazık ki hepimiz biliyoruz.
İsmail KAHRAMAN (Kocaeli-Gebze): Her şeyde eğitim önemli, medyada
eğitim ise çok daha önemli. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğümüze böyle bir seminer tertip ettiği için teşekkür
ediyoruz.
Ben sayın başkanımız Nazmi bey ve sayın hocamız Semra hanıma
sormak istiyorum. Bugün Anadolu'da medya kuruluşlarımız kalifiye
yetişmiş ve bilgili eleman sıkıntısı çekmekte maalesef gerek
muhabir gerekse yazar çizer kadrosu bulamamaktayız. İletişim
fakültelerimizden mezun olanlar Anadolu medyasını maalesef
küçümsediği için çalışmak ve gelmek istemi-yor. Acaba iletişim
meslek liseleri kurulabilir mi? Anadolu medyasının ihtiyaçlarını
karşılamak için veya sayın başkanıma dönüyorum, cemiyetlerimiz,
birliklerimiz sadece bu eğitim seminerlerini Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne bırakmadan cemiyetler olarak meslek
içerikli seminerlerine başlayamaz mıyız? Teşekkür ediyorum
efendim.
ATILGAN: Tabii bu gazetecilik meslek liseleri bir çözüm olabilir.
Ama gerçek anlamda bence sorun iletişim fakültelerinde ya da
meslek liselerinde değil. Bildiğim kadarıyla bugün İstanbul'un
muhtelif semtlerinde birkaç gazetecilik meslek okulu var, özel
bir girişim var Aydın Doğan vakfının yakın tarihte
gerçekleştireceği bir lise açma projesi var. Ama ben bütün
bunların -bizim fakültelerimizden mezun olanlar sizi tercih
etmiyor dediniz- yine de yani meslek liseleri çoğalsa bile sizin
sorununuzu halledebileceğine inanmıyorum doğrusunu isterseniz.
Çünkü haklı olarak bütün mezun gençlerimiz merkezlerde çalışmak
istiyorlar, kendi yörelerine dönmüyorlar. Sizin büyük oranda işçi
alabileceğiniz yani çalışan alabileceğiniz kesim, kendi yörenizin
insanları ama kendi yörenizin insanları da yörenizde eğitim
aldıktan sonra dönmüyor, dönmek istemiyor. Belki haklı
sayılabilecek birtakım nedenlerle. Bence sorunun temel kaynağı
bu. Yoksa Türkiye çapında yeterli bir iletişim eğitimi
verildiğine inanıyorum. Öbürü de başka platformda tartışılacak bir
konu zannediyorum.
BİLGİN: Ben hemen rahmetli Şinasi Nahit'in bir kitabında kapağa
aldığı bir sözcüğünü hatırlatmak istiyorum, o diyordu ki
"Gazeteci olunmaz doğulur". Çünkü gazetecilik bence bir meslek
değil, gazetecilik bir yaşam biçimi. Belki birtakım bilimsel
bilgilerle onu donatabilirsiniz, ona belirli teknik birtakım
şeyler öğretebilirsiniz, ama nasıl güzel sanatlar akademisine bir
insanı yerleştirip ressam yapamazsanız iletişim fakültesinde
okutarak da o kişiyi gazeteci ve yayıncı yapamazsınız. Yani
belirli kuralları ve doğasında olan birtakım şeyler olması
gerekiyor. Ben de hocamla aynı kaanatteyim hatta biraz daha ileri
gidiyorum bence Türkiye'de şu andaki medyanın ihtiyacından fazla
İletişim Fakültesi var. Ama ihtiyacı karşılamıyor ne yazık ki.
Pek çok bankada, pek çok ilgisiz yerlerde İletişim Fakültesi
mezunları ile karşılaşıyorum ve bunun iki tane nedeni var.
Birincisi, hocam mazur görsün İletişim Fakülteleri'nde okutulan
müfredat ve eğitim bizim gazetecilik yaşamımızla bağdaşmıyor. Hiç
değilse bile çoğu ile bağdaşmıyor. Temelden bu işe bakmamız
lazım, bunda bizim de hatamız var, yeterince İletişim
Fakülteleri'nde okuyan kişilere pratikle ilgili yardımı
sağlayamıyoruz. Yani okuldan mezun olan kişi bir yanda bir
gazeteye gittiğinde öğrendikleri ile yaşadıkları çok farklı
geliyor. Bizim bir görevimiz en azından o okulda okuyan
öğrencilerin gazetelerde, yayın kuruluşlarında mezun olmadan önce
çalışmalarını da bu mesleğin nasıl bir meslek olduğunu görmeleri
gerekiyor.
Birinci eksikliğimiz buradan başlıyor ama bence en önemlisi yani
taşrada gazeteci bulunamamasındaki sıkıntı, dünyadaki
uygulamaların tam tersi bir uygulama var ülkemizde. İlk
konuşmamda aynı şeye değindim, Türkiye'deki genel tirajın % 80, %
90'ını belirli grupların elinde toplanmış. Dünyada da çok yüksek
tirajlı gazeteler var ama başka bir şey daha var; dünyada
muhakkak bir veya birden fazla bölgede yerel gazete var. Okunan,
yani çıkan değil, binlerce, on binlerce okunan yerel gazeteler, il
gazeteleri var. Yakın geçmişe kadar bizim ülkemizde de böyle idi.
Çok açıkça söyleyim, Ankara'da okunan çok güzel gazeteler vardı.
Şimdi artık bu gazeteler yok. Gerek büyük tirajlı gazetelerin
koydukları bölge sayfaları nedeniyle Türkiye'nin her tarafından
haber yoluyorlar, o bölge ile ilgili haber hatta bölgelerle
ilgili ek ilave veriyorlar. Üstüne bir tabak iki tencere
veriyorlar, siz bu sistemle rekabet edeceksiniz, bu mümkün değil.
Konuşmamda da söylediğim gibi, eğer satabilen, okunan ve
teknolojiye uygun gazeteler çıkartılır ve bunlar desteklenirse,
ben bu desteklemeden yani çok eski ve 60'lı yıllara dayadığımız
"besleme basın" tanımını tutmuyorum. Devlet başka birtakım
yerlere hangi destekleri sağlıyorsa % 10'unu sağlasın ben eli
yüzü düzgün okunabilen gazetelerin bütün illerimizde
yayınlanacağına, okuyucu bulacağına, okuyucu bulursa da bu
kişilere, İletişim Fakültesi mezunlarına yahut da gazeteci olmak
isteyen kişilere görev imkanı sağlayabileceğine inanıyorum,
birincisi bu. İkincisi, eğitim seminerleri diyoruz, bir şey
söyleyeceğim, bir parça yalancı bir milletiz biz açıkçası.
Cemiyetçilik hayatım boyunca hep bu eleştiriler gelmiştir,
"Kardeşim cemiyetin ana işlevi, asıl işlevi işte bu seminerleri
yapmaktır, niye hizmet içi seminerler yapmıyorsunuz, paneller
düzenlemiyorsunuz?" denilmiştir. Biz bunları yaptığımızda üç beş
arkadaşımızdan fazlasını bulamıyoruz. Bütün arkadaşlarımız lisan
öğrensinler diye mesela bir İngilizce kursu ve şimdi çok
açıldığımız Rusça dil eğitimi yapalım dedik. İngilizce öğretmeni
çok güzel ve bekardı, 23 arkadaşımız katıldı ilk derslere, sonra
onlar da azaldı. Rusça anlatan kişi erkekti, dört katılımcı
bulabildik. Yani bu seminerleri yapmak, düzenlemek fikirde güzel
ama biz millet olarak, çok özür diliyorum ben de bu ülkenin bir
parçasıyım, dinlemeyi, öğrenmeyi sevmiyoruz. Hemen hazıra konmayı
istiyoruz ve kendimize doğruyu söylemeyi de sevmiyoruz.
Böyle yapmak diyorum, benim konuşmam lazım, çok daldan dala
atlıyorum, neyse promosyon konusunda herkes diyor ki, "bu
yalnıştır" sonra bakıyorum bayi önlerinde binlerce kişilik
kuyruk, Beko reklamlarındaki gibi uzaydan gelmiş insanlar bunlar
diyorum. Yani herkes şikayetçi ama oraları da dolu.
Seminer düzenlemek güzel bir fikir ama özellikle cemiyetler bu
işi beceremiyorlar. Çünkü katılacak arkadaş bulamıyorlar. Yoksa
semineri verecek kişiyi buluyoruz biz, bunları da organize
ediyoruz ilkine 10 kişi, ikincisine 6 kişi, bakıyorsunuz bitmiş.
Tekrar konuşmamın başına dönüyorum, her şeyden önce bence
gazetecilik bir meslek değil yaşam biçimi ve gazeteci olunmuyor
doğuluyor.
İrfan YILMAZ (Gebze): Doç.Dr. Semra Atılgan hanımefendiye sormak
istiyorum, siyasal anlamda basın, iletişim kamusal bir haktır
dediniz, bununla birlikte devlet denetçiliğinden bahsettiniz. 21.
yüzyıla girilirken ülkemizde ulusal basına değil de yerel basını
ele alırsanız görsel ve sesli yayıncılığa getirilmiş olan sansür
ve kapatma cezaları bu denetlemecilikle ve bu yatırımlarla sizce
yerel basını da sansürün içine alır mı? Teşekkür ederim.
ATILGAN: Söylediklerim her halde yalnış anlaşıldı. Çünkü
konuşmamın başında eğer hatırlarsanız devlet erkine ve pazar
erkine karşı bir konuşma yaptım. Ama unutulmaması gereken bir şey
var dedim, sonra ben iletişim hakkını kamusal bir hak olarak
görüyorum yani nasıl bu topraklar bizimse bu gök de bizim. İşte
frekansların dağılımı hepsi bizi çok yakından ilgilendiriyor.
Çünkü dağıtılan frekanslar bizim frekanslarımız ve bunlar bizim
haber alma ihtiyaçlarımız için dağıtılıyor. O yüzden ben
iletişimi de kamusal bir hak olarak görüyorum ve burada devlet
ile yani siyasal erkle hükuümetle karıştırılmamalı. Bu hükümetler
gelip geçicidir. Bunu da en iyi biz Türk toplumu biliyoruz
hükümetlerin ne kadar gelip geçici olduğunu.
Halkla siyasal erk arasında sonuçta bir anayasal uzlaşma
gerekiyor dedim hatırlarsanız. Eğer ben vatandaş olarak, bir
yurttaş olarak birtakım beklentilerim var ve bunu da kamusal bir
hak olarak görüyorum, bir lütuf olarak görmüyorum. Bunun için
devletin müdahalesi şart dedim, yoksa sansürcülük anlamında
değil, düzenleyici anlamında bir müdahale dedim. Kesinlikle
sansürden yana değilim, kesinlikle baskıdan yana değilim ama
birtakım düzenlemeler olmalı buna inanıyorum. Düzensiz bir toplum
yaşamı olamaz ve bu düzenlemeleri de sivil toplum örgütlerinden
gelecek olan taleplere göre yapacak olan tek merci bana göre
devlettir, onu inkar etmeye imkan yok. Ama dediğim gibi beni ön
plana alarak, yani halkı ön plana alarak, benim kamusal haklarımı
ön plana alarak bu düzenlemeyi yapmalı. Yoksa baskıcı, sansürcü
bir yöntemle değil bir anayasal uzlaşma çerçevesinde bunu
gerçekleştirmeli dedim. Yani söylediklerim lütfen yalnış
anlaşılmasın kesinlikle sansürden yana değilim, kesinlikle
baskıcı bir düzenlemeden yana değilim.
Özkan DURMUŞ (Sakarya): Sayın Atılgan, Sayın Bilgin, benim söz
almam biraz temenni mahiyetinde. Bir kısmı da "böyle bir gelişme
var mı, olabilir mi?" mahiyetli sorularım olacak. Dünyanın en
şerefli mesleğini ben gazetecilik görüyorum. Ancak öteki meslek
dallarının yargı önündeki gerek inceleme, soruşturma ve gerekse
yargılama üsullerine baktığımız zaman memur, memurin muhakemet
usülüne göre, savcı, hakim de Savcılar Üst Kurulu'nun çıkarttığı
bir kanuna ve yönetmeliğe göre, hatta muhtar dahi belli bir
yargılama usulüne göre yargılanıyor. Onlar kamu görevlisi, basın
da elbette ki kamu görevi yapıyor. Daha önceden benim biraz yaşam
ve mesleğim eskiye dayanır. Toplu basın mahkemeleri vardı, belki
bazı arkadaşlar ve sayın Bilgin bilirler, basının veya mensubunun
yargılanması yönünde cemiyet ve federasyon olarak gazetecinin
yargılama usülü yönünde bir taslak kanunu hazırlama eğilimi ve
böyle bir çalışması var mı? Bir diğer sorum da gerek ceza usülüne
göre olsun veya TCK'ye göre olsun ceza davalarında ve gerekse
hukuk usulünde olsun tazminat davalarında gazeteciler tamamen
sıradan bir vatandaş ve hiçbir kamu görevi yapmıyormuşçasına, her
isteyenin, her dileyenin küçük bir dilekçesi ile iş ve gücü
kalmak pahasına da olsa, garezi, kini ve intizarı da olsa
işadamı, siyasetçi ve öteki dallarda olanlar hakim karşısına en
azından polisle alınmak suretiyle bir gün, iki gün, üç gün, beş
gün suçlu veya suçsuz zanlı veya değil küçük bir şikayetle
dikiliveriyorlar.
Sözümün başında dedim ki, dünyanın en hasiyetli ve şerefli mesleği
gazeteciliktir. Takdir edersiniz aç susuz çalışanları bilirim
Cağaloğlu'nda Bab-ı Ali'de, bir simit, bir çaya çalışanları
hatırlarız. 1960-70'li hatta 55'ten bu yana böylesine özveri ile
çalışan ve kamu hizmeti yapan basın mensuplarının sıradan
insanlar gibi küçücük bir şikayet dilekçesi ile günlerce hakim
polis ve savcı huzuruna getirilmek suretiyle yargılanmalarının
önlenmesi bakımından gazetecinin yargılanma usülüne dair bir
kanun taslağının hazırlanması veya düşünülmesi, böyle bir
çalışmasının olup olmadığını, değilse bundan böyle şu küçücük
seminerimizden de olsa böyle bir temenni mahiyetli bir kararın
Sayın Bilgin'in başkanlığında, özellikle çok ciddi şekilde ele
alınmasını yüce heyetten, meslektaşlarımdan ve kardeşlerimden bu
temenniye katılmalarını arz ve talep ediyorum. Saygılarımla.
BİLGİN: Ben de teşekkür ediyorum bu soruya cevaba geçmeden önce
benim hep takıldığım ve de düzelttiğim, sizin de öyle yapmanızı
dilediğim bir tanım var. Bu yalnış bir tanım ama düzeltelim.
Genellikle ulusal basın ve yerel basın tanımını kullanıyoruz, bu
tanım yalnış, yaygın basın ve yerel basın var. Çünkü ben Siirt'te
çıkan bir gazetenin de en az İstanbul'da çıkan o büyük gazeteler
kadar ulusal olduğuna inanıyorum. Yani ulusallığı bir gazetenin
fazla satışı vermez, yaygın veya yerel diye ayıralım. Ulusal veya
ulusal olmayan şeklinde bir tanıma katılmıyorum.
Diğer soruya gelince aslında bizim mesleğimizi saygın yapan, bize
birtakım yasal hakların verilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bizi
saygın yapan, toplumun dinamizmleri ile ortak paydalar bulmak ve
onların sorunlarını irdelemek peşinden gitmekten kaynaklanıyor.
Doğru eskiden bağımsız sivil mahkemeler vardı. Ama çok yalnış
işlevler de yerine getirdi. Burada asıl sıkıntı, şu anda işlemeyen
veya gecikerek işleyen bir adalettir. Çok özür dileyerek şunu
hemen belirteyim ki, bu ülkede görevini en az yapan kesimlerden
bir tanesi basın savcılarıdır. Eğer bu ülkede basın savcıları
basın kanunun ön gördüğü şekilde görevlerini yapsalar, şu anda
basında karşılaştığımız ve tasvip etmediğimiz pek çok yanlışlığı
yaygınlaşmadan ve gecikmeden engellemek gibi bir doğru ile
karşılaşabiliriz.
Türkiye'de Basın Savcıları görevini yapmıyor, yapsalar bile sonuca
çok yaklaşmıyor. Bir laf var, geciken adalet adalet değildir.
Beni bağışlarsanız gazeteci için böyle bir ayrı yargılama
sistemine katılmıyorum. Ben toplum içerisindeki bütün
ayrıcalıklara katılmadığım gibi buna da katılmıyorum. Bu ülkede
biz basın olarak yüce parlamentonun çatısı altında bulunan
milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmadan yargılanması
konusunda birtakım yönler ararken, yani birtakım kişilerin
üzerindeki zırhları kırmaya, eşit hale getirmeye çalışırken ve
bunu demokrasi ve demokratikleşme adına yapmaya çalışırken,
kendimize ayrı bir yargılama sistemi getirmenin hem bünyemiz
içerisinde hem bu toplum içerisinde yeterince taraftar bulacağı
kanaatinde değilim ve bunun bize bir yarar sağlayacağı kanaatinde
de değilim. Doğru, husumetler vardır, şikayetler vardır, eğer bu
husumetler, bu şikayetler sonucunda insanlar yanlış bir şekilde
ve yanlış muamelelere tabii tutuyorlarsa o, yargının, savcılığın,
emniyetin hatasıdır.
Bunları korunmak için çıkartılacak ayrı nitelikli mahkemeler bunu
engellemez, önlemez. Bu toplumsal bir sorundur. Biz başka bir
mahkeme sistemi ile de hakim önüne gitsek eğer yanlış bir sistem
devam ediyorsa bunun önüne geçemeyiz, bunu engelleyemeyiz. Benim
kişisel düşüncem, yani ayrı bir yargılama sisteminin her şeyden
önce bu toplumda taraftar bulacağı kanaatinde değilim. Demin de
söylediğim gibi bizi saygın yapan, yaptığımız iştir, onun dışında
yasalarla kendimize saygınlık kazandırmanın doğru bir düşünce
olduğuna katılmıyorum. Özür diliyorum. Saygılar sunuyorum.
ATILGAN: Ben bu kadar objektif olamıyorum. Çünkü gazetecilerin çok
ağır baskılara ve yargılamaya uğradığını düşünüyorum. Bir hukukcu
değilim onun için sayacağım şeylerde hatalar olabilir ama bir
gözlemci olarak baktığım zaman sorudaki eleştiriye ve temenniye
tamamen katılıyorum. Bunun ayrı bir yargı sistemi mi olur, ayrı
düzenlemesi mi olur onu bilemiyorum. Çünkü ben hukukçu değilim,
bir hata yapabilirim o yüzden hukuk konusunda konuşmaktan her
zaman çekiniyorum, o konuda konuşmaktan çekiniyorum. Ama en
azından bu konu ile ilgili biri olmasam dahi gazete okuyan biri
olarak bunu çok iyi biliyorum.
Gazeteciler, bu konuda çok sıkıntı çekiyorlar yıllardan beri de
basın tarihine baktığımız zaman da bunların örneklerini gördük. Şu
an yaşadığımız günlerde çok daha ağırlaştırıldığına tanık
oluyoruz. İşte Terörle Mücadele Kanunu'nda basın çalışanlarını
ilgilendiren birtakım maddeler var. Çoğunun farkında olmadan bu
insanlar, bu gazeteciler birdenbire bir dava açılıyor ve
yargılanıyorlar ve hapse düşüyorlar. Yazı İşleri Müdürleri aynı
şekilde. Bunları düzenleyecek birtakım şeyler yapılabilir diye
düşünüyorum ama ne olabilir doğrusu bilemiyorum. Bir hukukcu
değilim ama bunlar düzenlenebilir, ama tabii ki gazeteci bir suç
işledi ise, birtakım insanların özel hayatına girdi ise orada
tabii ki yargılanmalı ama haber verme uğruna birtakım hatalar
yaptıysa, bence orada bu kadar katı olmamak gerekiyor. Zaten özel
haber konusunda birtakım düzenlemeler var. Onları hepimiz kabul
ediyoruz reddetmiyoruz ama haber verme uğruna yapılan birtakım
yanlışlardan, hatalardan bence yargılanmamalı diye düşünüyorum.
ömer TAŞLA (Zonguldak): Federasyon Başkanı Sayın Nazmi Bilgin'e
soruyorum. Türkiye'de bundan önce gazetelerde alaylı, mektepli
ayırımı vardı. Şimdi özellikle Anadolu'da, taşrada, büyük
şehirlerin dışında kalan illerde görev yapan gazeteler veya
gazetecilerde 212'ye tabi yani kadrolu ve pirimli diğer bir adı
ile kaşeli ayırımı gün gibi ortaya çıktı. Federasyonu kurduk,
gazeteciler artık güçlü bir olguya sahip oldu. Bundan sonra
pirimli ya da kaşeli çalışan gazeteciler, taşrada gazetelerin
gerek yerel gerek ulusal yazılı veya sözlü tüm medyanın ağır
yükünü çeken kesimler oldular, habere koşturdular. Fakat
kaderleri özellikle maddi açıdan, ekonomik açıdan kaderleri bağlı
bulundukları müdür veya şeflerin iki dudağı arasında. Herhangi
bir kaza veya herhangi bir olay anında, sonrasında sahipsiz de
kalınabiliyor. Federasyon, Anadolu'da sayıları binleri bulan
pirimli ya da kaşeli denilen bu gazetecilerin daha güvenceli
ortama alınabilmesi için gerek gazete sahipleri kuruluşlarına
gerekse hükümet nezdinde devlete ne gibi çalışmalar yapacak?
Teşekkür ederim.
BİLGİN: Federasyon ile ilgili düşüncelerinize teşekkür ediyorum.
Yalnız hemen düzelteyim çok güçlü değiliz, daha çok yeni
kurulduk, emekleme aşamasındayız. Koşacağımız gün elbette
gelecek. Gerçekten bu 212 ve diğer kesimle ilgili ayırım maalesef
ciddi biçimde özellikle Anadolu'da yaşayan, yalnız Anadolu'da
yaşanmıyor yani. Bu en fazla şekilde büyük gazetelerde yaşanıyor.
Siz biliyor musunuz ki, koskaca Milliyet gazetesinde Milliyet
adını taşıyan Basın Kartı sahibi 23 kişi var. Binlerce kişinin
arasında 23 kişi. Aslında bu Milliyet tanınmaz diğerlerinde kendi
taşeron kuruluşları, yan kuruluşları, ajanslar vasıtası ile
bölünmüş ve verilmiş.
Şimdi bir özeleştiriye döneceğim, bu köklü çözüm için biz çaba
verelim uğraşalım elimizden geleni yapalım. Ama yine burada görev
bize düşüyor bundan önce çok kötü bir imtihan verdik. Gazeteler el
değiştirdiğinde büyük gazeteler özelikle el değiştirdiğinde
patronun ilk talebi "gidin sendikalarınıza istifa edin" oldu,
birinci talep. Buna karşın biz, "sendikalarımıza gidip aman bize
böyle bir baskı yapılıyor bununla ilgili mücadele verelim"
demedik. Cemiyetlere koşup "aman bunu halledin, bize arka çıkın,
çünkü sendika sosyal bir kurum. Bizim geleceğimizi çok ciddi
şekilde ilgilendiren bir kurum, bizim güvencemiz" demedik. Ne
yaptık? Patronun arzusuna uyduk gidip noterlerin önünde istifa
kuyrukları oluşturduk ve şu anda çok hazindir Cumhuriyet
gazetesi, Anadolu Ajansı'nın dışında sendikalı gazeteci
çalıştıran müessese yok. Bu bizim isteğimizle olan bir iş. Yani
biz kendi örgütlerimize bir türlü sahip çıkmadık ve çıkamıyoruz.
Özetle özel televizyonların Anadolu'da yayılmasından sonra, bu
kaşeli sistemi gerçekten içler acısı bir durum. Ama biz buna karşı
yapılabilecek belirli şeylerden şunu yaptık. Basın kartlarını
düzenleyen yönetmeliğe kartı savunduktan sonra bu televizyonlarla
ilgili asgari basın kartlı çalıştırma şartı koyduk. Yani bu yerel
televizyon veya bölgesel televizyon veya ulusal daha doğrusu
yaygın yayın yapan televizyon belirli sayıda sarı basın kartlı
kişiyi çalıştırmak mecburiyetinde. Aksi halde frekans tahsisi
yapılamayacak yahut o bulunduğu televizyonlarda eğer bu sayıda
basın kartlı çalıştıran kişi yoksa, ona böyle bir hak
verilmeyecek. Bu bir yol. Aksi takdirde patronlara 212 Sayılı
Yasa ile çalıştırma yaptırımı gibi bir güç ancak bu tip başka
yönetmeliklerle kanunlarla tanzim ediliyor.
Yine çok hazin bir şey söyleyeceğim, belki moraliniz bozulacak
ama 212 Sayılı Yasa, giderek zaten eski önemini ve özelliğini
kaybediyor. 212, bizim Anayasamız. Çalışanların ama özellikle bu
tekelleşme ile büyük patronlar olgusundan sonra bizim için en
önemli haklardan bir tanesi olan istifa halinde tazminat
maddesidir. Nitekim bu Yargıtay kararı nedeni ile büyük
televizyonlar ve gazeteler tarafından delinmiştir. 212 Sayılı
Yasa'nın bize verdiği en önemli hak da elimizden yavaş yavaş
gitmektedir. Bunun 212 Sayılı Yasa'nın bize verdiği en önemli
haklardan birisi Sarı Basın Kartı'nın getirdiği haklardır ve
onurlu bir tanıtım kartıdır. Tabii onun yanı sıra devletin,
belirli konularda sağladığı birtakım sübvansiyonlar vardır,
bunları kaybediyoruz. Mesala Türk Hava Yolları yüzde 50'lik bir
indirim yapıyordu, özelleştikten sonra yüzde 30'a indirildi. Şu
anda PTT indirimi gazeteci için var ama yarın öbürgün Türk
Telekom, özelleştirildiği takdirde, bu hakkımız da elimizden
gidecek.
Asıl yapılması gereken mücadele bence, sahip olduğumuz hakların
geri verilmemesi konusunda. Bırakın yeni hak talebinde bulunmayı
biz mevcut haklarımızı, yasaların bize verdiği hakları
koruyabilirsek, yani bulunduğumuz mevzilerden geri çekilme
durumunda bırakılmazsak, bu çok önemli bir başarı olur. Zaten
federasyon gibi, sendika gibi, cemiyet gibi örgütlenmenin
faaliyetlerinden en önemlisi bu. Şimdi cemiyetler olarak bir çatı
altına geldik ve bu hakları korumak, bu hakları savunmak
konusundaki işleri federasyonun birinci işlevi olarak görüyoruz
ve bu mücadeleyi vereceğiz. Teşekkür ediyorum.
KOLAYLI: Biraz önce söz geçtiği için Ulusal Basın Ajansı, UBA'dan
bahsetmek zorundayız. Çünkü biraz önce yansıtılan yönü
teknolojinin yüksek maliyeti nedenine bağlanmak gibi algıladım.
Yanlışsa düzeltirsiniz. UBA'nın kapatılmasını gerçekci bulmuyorum.
Müteaahhit ilişkisine dayalı olarak kapatıldığını biliyorum. Öyle
durumları sıkışık falan değil. Milyarlarca lira, yani trilyonlarla
ifade edilen paralarla kalkıp bir köprü ihalesini protesto eden,
tırlar dolusu sahte para bastırılarak dolaştırılan, artı Flaş
Tv'yi alan bir kuruluşun zarar ediyor diye UBA gibi çok köklü,
çok nitelikli arkadaşlarımızın çalıştığı bir ajansı, bir günde
kapatmaları haklı görülebilecek bir uygulama değildir kesinlikle.
Bu arkadaşlarımızın iş akitlerinden doğan özlük hakları hala
verilmemiştir, artı bu arkadaşlarımız direnmektedir, ajanslarına
sahip çıkmaktadır. Çünkü UBA, Türkiye'de çok iyi haberlere imza
atmış bir ajansımızdır. ülkemizde çok seslilik açısından da UBA,
]HA, AA gibi ajansların, çoğalması bence çok olumlu gelişmelerdir.
Bu yüzden UBA'nın kapatılmasını protesto ediyorum, bir dernek
başkanı olarak, bir gazeteci olarak. Bu arkadaşlarımız
demokrasiye çok şeyler katan arkadaşlarımızdır. Bir yolsuzluğu
ortaya çıkarmışlardır. Her ajansın farklı bakış açıları vardır
olaylara. Bu da çok seslilik olduğu takdirde de demokrasiler daha
iyi işler düşüncesinin bir sonucudur. Bu yönde bir şeyler eklemek
isterseniz, Sayın Kahraman bahsetmişti UBA'dan veya Sayın Bilgin
ilave edebilir, benim eksikliklerimi tamamlayabilirler.
Bu olayın demokrasi açısından başka bir yönü var. Bu sorum da hem
TRT hem de İHA'yı ilgilendiriyor, TRT'yi temsilen Mustafa beyi ve
İHA'yı temsilen Sayın Kahraman'ı. Bu iki kuruluşun dışında kaldı
ki, Korkmaz Yiğit olayı var. Tekelleşmeden bahsettik artık olay
ciddi anlamda çok tehlikeli boyutlara ulaştı. Ben şimdi konuyu
fazla açmayım bu konuyu sizden rica ediyorum. Ben çok tehlikeli
görüyorum ama kendi gazetelerinde gördüğüm, okuduklarım hiç öyle
yansıtılmıyor. Şarkıcılar, sanatçılar, mankenler çok büyük
paralar istiyordu. Biz bu yüzden bu anlaşmayı yaptık onların
fiyatlarını yüzde 50'e çekeceğiz gibi bir takım garip
açıklamalarla anlatılıyor, aslında işin boyutu böyle değil. Sizler
açıklarsanız çok memnun olacağım.
KAHRAMAN: Ajansla ilgili ifadelerim, UBA ile ilgili düşüncelerim,
sadece fiili anlamda ajanslar var, bu ajanslardan birisinin de
kapanmış olduğunu ifade ettim. Nedeni şudur veya budur. Ama
yanlıştır kapanması, o anlamda ifade ettim ve kapanmasını ben de
kabul etmiyorum. Çünkü benim arkadaşım olan çok insan orada
çalışıyordu. Şu anda onlar hem haklarının mücadelesini vermek
durumunda hem de diğer taraftan işsizlik gibi bir olayla karşı
karşıya. Yani kapanmasını, zorlukları anlatmak anlamında
söyledim.
BİLGİN: Elbette, tabii ben üç isim sayacaktım sendikalı
kuruluşlardan UBA kapanınca ikide kalabildim, ancak Cumhuriyet ve
Anadolu Ajansı'nda. UBA'nın kapatılması kabul edilemez bir şey
ama bu gerçek, yaptığım konuşmanın içerisinde çerçevesi çizilmiş
bir gerçek zaten. Bir ajansı alıyor, radyoyu alıyor ve ertesi gün
de "ben vazgeçtim, oynamıyorum, kapattım bunu" diyor ve
kapatıyor. Şimdi biz basın özgürlüklerini savunurken bazen de, bu
fazla özgürlüklerin bize getirdiği zararları da tartışmamız
lazım. Aksi takdirde bu sıkıntılarla hep karşılaşacağız.
Bakın değerli arkadaşlarım, Türkiye'de herhangi bir kişi
kıraathane açmak isterse, gider Emniyetten izin alır, camiye olan
uzaklığı ölçülür. Sıhhi bakımdan birtakım değerlendirmeler
yapılır, il sağlık sorumluları gelir başka bir değerlendirme
yapar ve bu zat-ı muhtereme kıraathane açması konusunda, yani bu
insanların oturup tavla oynaması için bir kıraathane açma izni
verilir, bu kadar denetimden sonra. Peki, siz bir gazete kurmak
isterseniz veya bir televizyon kurmak isterseniz, sizden ne
istenir? Valiliğe yalnızca bir dilekçe vermeniz yeter, başka bir
şey istemez. Bu sistem neyi doğuruyor? Bu sistem yasağı doğuruyor.
Türkiye'nin en büyük eroin kaçakçılarından birisinin gazetesi var
ve hala çıkıyor. Televizyonu var iki tane.
Şimdi acaba bir televizyon mu ciddi bir tehlike olabilir toplum
açısından, bir kıraathane mi? Yüzbinlere hitap eden bir gazete mi
çok ciddi tehlike oluşturabilir, yoksa bir kıraathane mi? Denetim
başka bir şey, yasasızlık başka bir şey. Biz bunları
denetlemediğimiz süre içerisinde denetim sistemleri
getirmediğimiz süre içerisinde, başımıza bunlar geliyor. Yine
Korkmaz Yiğit örneğini vereceğim, günlerdir tartışılıyor "efendim
siz bu adama banka satarken, bu adamın iyi hali ile ilgili
gerekli araştırmaları yaptınız mı? Evet yaptık" yahutta "bizim
elimize yeterince bu konuda bilgi gelmedi" tartışmaları yapılıyor
ama, "Ey Türk milleti, biz milyonlara hitap eden bir televizyonu
buna teslim ederken, Türkiye'nin en büyük üç gazetesinden birini
buna teslim ederken, bir başka ikinci gazeteyi de ilave olarak
verirken, bir başka televizyonu da verirken, bu ticaret hakkıdır
istediğini satın alabilir" diyebilir miyiz? Yani bu eroin
kacakçısına, bu hırsıza, bu toplumu aydınlatma, bilgilendirme,
yönlendirme görevini verirken, bir kıraathane kuran insanda
aradığımız koşulları niye aramıyalım? Bunun basın özgürlüğünü
engelleyeci tarafı ve kısmı nedir? Yani bugün bu düşünceyi
söylesek, herkes ayağa kalkacak. Bir dakika basın özgürlüğü, yayın
hakkı ama işte sonuçlarını görüyoruz. Onun için yine
tekrarlıyorum, yasaksız ve yasasız Türkiye'yi birbirine
karıştırmama zamanı. Gerekirse, bizim mesleğimizle ilgili denetim
mekanizmalarını da bizim savunmamızın zamanı gelmiştir. Teşekkür
ederim.
SORU: Sayın Gerçeker sizi bağlıyor mu bilmiyorum BİMAŞ olayı ile
ilgili, TRT olarak vereceğiniz bir cevap var mı?
GERÇEKER: Efendim şimdi BİMAŞ konusunu hangi yönü ile ilgili
TRT'yi ilintilendirip cevap vereyim size, biraz açıklar mısınız
lütfen?
SORU: Efendim, BİMAŞ'da ciddi bir anlaşma var. Dört kuruluş Kanal
D, atv, Star, Show anlaşma yapmışlar. Bundan önce iki kuruluş ile
anlaşma yapmıştı. Diğerleri dışarda idi. Bundan önce ne oluyordu,
reklam verene deniyordu ki, BİMAŞ'a vereceksiniz, Show'a
vermeyeceksiniz, Star'a vermeyeceksiniz, TRT'ye "eh
verebilirsiniz". Aynı şey TGRT içinde geçerli. Şimdi dört kanal
ciddi bir tekel ortaya çıkarttı. TRT bunun dışında, TGRT bunun
dışında. Buradan haberciliğe birtakım şeyler yansıyacak, sadece
reklam değil sonuçta haberin kalitesi gelen para ile okunuyor.
Çok büyük bir reklam pastası var, milyar dolarla ölçülen, siz
dışarıda kaldınız. Haberciliğinize nasıl yansıyacak, onların
haberciliğine nasıl yansıyacak? Bu konuda bir eğitim semineri
düzenlenebilir, çünkü insanların kafasında soru işaretleri var.
Bu eğitim seminerini de ben sorun olarak değil, bir bilgilendirme
olarak yansıtıyorum.
GERÇEKER: Şimdi kısaca TRT açısından duruma bakayım. Tabii TRT
açısından derken, bu konuda konuşmaya yetkili bir kişi değilim
ama konuyla ilgilenen bir kişi olarak görüşlerimi bildirebilirim.
Genel olarak nedir, onu söyleyebilirim. Şimdi TRT, ilgili yasa
gereği çalışmak zorunda olan anayasal bir kuruluş. O nedenle
ratinglerle de fazla ilgimiz olamıyor ne yazık ki. Tabii kamusal
yayıncılık açısından ben mutluyum ama rating patlatıp da para
getirmek gibi şeyleri konuştuğumuz zaman bize yararı olmuyor. Ama
bizim uymamız gereken belirli yasalar, yönetmelikler, esaslar
var. Oralarda bugün özel televizyonların atlattıkları, şu kadar
eğitim yayını, bu kadar müzik yayını, bu kadar belgesel yayını
gibi yükümlülükleri biz insanların seyrettikleri saatlerde yapmak
zorundayız. Oysa özellikle özel televizyonlar bakıyorum gece saat
03.00'da, 04.00'da bütün o olması gereken yayınları koyuyorlar ama
seyreden kişi yok.
Bu nedenle bizim uymamız gereken ve son derece de sıkı ki, bunu
uygulamak zorunda olan kişilerden biri benim yayın denetleme
kurulu üyesi olmam, Genel Müdür adına yayına izin vermek
demektir. Ben imza atmadan yayının olması mümkün değil.
Dolayısıyla bu kuralları en iyi bilmek zorunda olan benim. Nedir?
anayasal ilkeler, Atatürk ilkeleri, RTÜK ilkeleri, bizim kendi
yayın prensiplerimiz, radyo ve televizyon daire başkanlıklarının
sürekli talimatları, bunlara bağlı esaslar, genelgeler,
yönetmelikler, bir sürü şey. Bu açıdan baktığımız zaman TRT
reklam alsa mı, reklamı azaltsa mı elbette bir sorun. Yayıncılık
açısından yayıncının parası azaldığı zaman özgürlüğü kısıtlanıyor
demektir. Ama bir taraftan da biz, kamu hizmeti yapan ve kamunun
kaynaklarından para alan bir kuruluş olduğumuz için bununla da
çok fazla ilgilenebilecek durumda değiliz. Reklam gelirlerinin
azalması bizi etkiliyor ise de çok fazla ilgilenebilecek durumda
değiliz. Bize yasalarla verilen devam etmekte olan görevleri ve
çıkan ekstra görevleri üstlenip götürüp gidiyoruz. Çok
sıkıştığımız zaman "aman diyoruz" bir taraflardan birileri oraya
buraya yüzde 3, yüzde 1 bir şeyler koyup bu parayı sağlıyorlar.
Çünkü nihayeti kamu örgütlenmesi dediğimiz, halk örgütlenmesı
dediğimiz devletin işini yapıyoruz.
Bu TRT açısından olan durum, ama dünyanın en tehlikeli şeyi
yayıncılıkta tröst. Yayında tröst, çünkü bu batılı ülkelerde
çeşitli zamanlarda görülmüştür, en son örneği İtalya'da görüldü.
Yayın kuruluşu sahibi olanlar üstelik yanında bankası, radyosu,
gazetesi, televizyonu, finans kuruluşları ve de çeşitli
kuruluşlarından oluşan sanayi gurubu olan bir holdingin başındaki
kişi, çok rahatlıkla siyasette yükselebilir, elinin altındaki
kuruluşları istediği yönde iktidarları kurmak ve yıkmak için
kullanabilir. Bu açıdan toplum hayatı penceresinden baktığınızda,
siyasal açısından baktığınızda, insan özgürlükleri, yayıncılık
açısından baktığınızda, kamunun sağlığı açısından baktığınızda
yayıncılıkta tröst hiçbir zaman hiçbir şekilde kabul edilemeyecek
bir olgu. Oradan ben bakıyorum ve son derece de tehlikeli
olduğunu söylüyorum. Bu bir yayıncı olarak kişisel görüşüm.
Ama bunu engellemek, bunun örgütlenmesine set çekmek vakti ile
düşünülmesi gereken şeylerdi. Şimdi karşımıza çıktı nasıl
çözülecek, o konuda hiçbir şey söylemek istemem. Çünkü bunları
düşünmek ve bu çareleri hatta çare değil önlemleri daha bu iş
gerçekleşmeden yürürlüğe koymak zorunda olan kişiler vardı,
kuruluşlar vardı, yasalar da vardı, çeşitli imkanlarda vardı,
olmadı. Bir ticaret serbestisi var, isteyen istediği ile istediği
anlaşmayı yapar, yürütür gibi bir anlayışın burada kesinlikle
geçerli olmayacağına inanıyorum. Tamamen karşısındayım,
zararlarını da devam ettiği takdirde sadece biz değil bunun
dışında kalan diğer herkes de görecek, toplumda görecek. Teşekkür
ederim.
KAHRAMAN: Habercilik yönünden isterseniz duyduğumu, bildiğimi
söyleyeyim. BİMAŞ kuruluşu bildiğim kadarı ile reklam birlikteliği
olarak kurulmuştu. Geçmişte iki televizyondu şimdi dört'e çıkmış
olduğunu biliyorum. Biz bu televizyonlarla bir çok yaygın yayın
kuruluşları veya yerel yayın kuruluşları ile sözleşmeli olarak
haber satışı yapıyoruz, abonemiz oluyorlar. Bu dört televizyondan
iki tanesi ile biz, sözleşme imzalamıştık. Demek ki habere de
yansıyacak tarzı ile yürürlüğe bir şey koydular. Bize "bu
sözleşmeyi iptal edelim, yeni bir sözleşme yapmak üzere sizi
bekliyoruz" dediler. Biz de "hayhay" dedik. Bunun anlamı nedir,
herhalde rakamları aşağıya çekmemizi söyleyeceklerdir. Benim de
haberciliğe yansıyacak kısmını bildiğim bu kadar. Bence de çok
sakıncalı bir olay ama kendimizle direkt ilişkisi olduğu için
belki taraf olarak ifade etmiş olurum diye düşünüyorum. Onlar da
yapmaya devam edecekler belki ama biz de dayanmaya devam
edeceğiz. Teşekkür ederim.
KOLAYLI: Aslında bu tip girişimleri ticaret serbestisi olarak
bakmak gerçekten mümkün değil. Çünkü bu serbestinin karşısında
bütün dünyada olduğu gibi bizim de mevcut olan yasalarımızda
haksız rekabet sistemi var. Bu aynı zamanda bir haksız rekabet
oluyor, bir ticaret serbestisi anlamına gelmiyor. Şimdi biz basın
özgürlüğünü tarif ederken, bir yayının ya da bir gazetenin
basılması ile ilgili değil, özgürlüğün içerisine bu gazetenin aynı
zamanda okuyucuya ulaşabilmesinin de getirdiği bir özgürlük
sınırlaması koymamız lazım. Yani basın özgürlüğü bütün bunları
kapsıyor.
Peki Türkiye'de böyle mi? Bir gazete çıkartın ve bunu dağıtmaya
kalkın dağıtamazsınız. Çok yakın zamanda akşam örneğinde yaşadık,
"ben senin yayınını sevmiyorum, çıkardım" dedi. Yani ben o
gazeteyi savunduğum için değil, dağıtamadı. Şimdi bu sistem kendi
arasında da ciddi kartelleşecek, yani müşterek dağıtım şirketi
kuracak, ancak kendisine uyan düşünceler yahut kendisi ile iyi
geçinen gazeteler Türkiye'de dağıtılacak, diğerleri dağıtılmaycak.
Reklam pastasını iki buçuk gurup biraraya gelecek, bir sistem
oluşturacak ve bu reklam organizasyonunu da sözde rating
şirketleri ile destekletecek, ben inanmıyorum. Bu izlediğimiz
rating raporları, televizyonlarda yayınlanan, hiçbirine
inanmıyorum. Bu tamamen o reklam kuruluşlarının televizyonları
ile yaptığı anlaşmaların doğal parçası. Yani şu saatte bu birinci,
bu saatte bu birinci gösterilerek, reklam alma kapasitesini
artıracak veya azaltacak, bu rating sistemi.
Bunlar da yetmiyor iki gurup oturuyor aralarında bir centilmenlik
anlaşması yapıyor. Diyor ki, "benden, gazeteden ayrılan veya
televizyondan ayrılan arkadaşı sen almayacaksın". Öbürü diyor ki,
"benden ayrılanı da sen almayacaksın". Oturup imza atıyorlar ve
bir arkadaş bir yerden ayrıldı, işsiz kalıyor. Şimdi bütün
bunların hepsini yan yana getirirsek, bu sistemin varlığı
içerisinde bir gazeteci bir yerden ayrılıp başka bir yerde
çalışamıyorsa, bir gazete basılıp istediği şekilde
dağıtılamıyorsa, birkaç gurubun dışındaki gurup, televizyonlarına
reklam alamıyorlarsa, kaynak yaratılamıyorsa, bu ülkede basın
özgürlüğünden, gerçek anlamda basın özgürlüğünden bahsedebilir
miyiz veya bütün bunların hepsi varsa ki var Türkiye'de gerçek
anlamda basın özgürlüğü bu şartlar devam ettiği süreç içerisinde
yoktur ve olamaz.
Hüseyin ERKAN (Bolu): Öncelikle katılmadığım şeyleri söylemek
istiyorum. Burada gazetecilik konusunda bizi bilgilendiren
büyüklerimiz, sizi sabahtan beri dinliyoruz. Fakat burada hep
büyük medya kuruluşları tartışılıyor. Yani İnterStar, Show ismi
geçiyor, TRT deniliyor. Bunlar bizim tasavvurlarımızdan çok uzak,
işte Milliyet ismi geçiyor. Ama bu salonda olan insanların tamamı
o dediğiniz medya kuruluşlarının sadece belki işte Anadolu'da
haber yapıp yollamaya çalışan, adı oralarda hiç duyulmayan ama
onlar için burada bir şey yapmaya çalışan veya kendi
televizyonunda, gazetesinde bir şeyler yapmaya çalışan insanlar.
Seminerin adı da yerel medya ama daha çok ulusal medyayı
tartıştık.
Ben direkt olarak birkaç soru sormaktan ziyade soruna dikkat
çekmek istiyorum ki, onların başında yerel medya ekonomik anlamda
şu anda Türkiye'de büyük bir çıkmaz içerisinde. Ulusal medya
devletten kredisini alabiliyor. Bazıları iyi program yapıyor,
bazıları iyi haber yayınlıyor, işte satışı var, tencere, tabakla
destekliyor belki ulusal medya, düzeltiyorum başkanımın dediğim
gibi yaygın medya, yoluna devam ediyor. Ama bizim öyle bir
şansımız yok. Bolu'daki Haber gazetesinin, Ereğli'deki Demokrat
gazetesi, bizim böyle bir şansımız yok. Ben, 29 Ekim Cumhuriyet
Bayramı'nda Türk Bayrağı vermek istedim, gazetemin yanında
ücretsiz olarak, Bolu'da 25 tane kuruluşun kapısını çaldım,
altıüstü 50 milyon bilemediniz 100 milyon lira para. Plastik Türk
Bayrağı bastırıp dağıtmak için bir tanesinden olumlu cevap
alabildim. Yani kültürel promasyonlar yapmak için bile destek
bulamıyoruz tencere tava verelim. Bakın Türk Bayrağı diye
özellikle altını çizmek istiyorum. Atatürk posteri de verelim
dedik Cumhuriyet Bayramı'nda, onu da işte başka bir firmamızın
sponsorluğunda verebildik.
Yerel medyanın en büyük problemi, biraz önce bir ağabeyim
söylemişti yetişkin eleman bulamıyoruz diye. O tabii problem ama
birinci problemimiz değil. Ekonomik problemler had safhada,
hergün gazeteler kapanıyor, açılıyor, iki ay ya çıkıyor ya
çıkmıyor, kapatılıyor. Biz Bolu olarak çok şanslıyız açılan
gazeteler pek kapanmıyor, yayınlanmaya devam ediyor ama onlar da
bir adım ileri gidemiyor. Nasıl çıkmışsak, büyük bir fedakarlıkla
aynı seviyeyi koruyabiliyorsak, sayfa sayımızı düşürmüyorsak,
kırmızı başlıkla çıkmışsak kırmızıyı da siyaha çevirmeden devam
edebiliyorsak bu bizim için çok büyük bir olay.
Doçent Doktor Sayın Semra Atılgan konuşmasında, "yerel medya
devlet tarafından desteklenmeli" dedi. Akademik kariyerli insanlar
olarak hatta üniversite olarak niçin bu konuda bir araştırma
yaparak tasarı halinde Meclise sunmuyorsunuz? Bizim böyle şeyleri
hazırlayıp, o makamlara ulaştırabilmemiz mümkün değil ama siz
üniversite olarak bunu çok rahat yapabilirsiniz. Neden
konuşulanlar hep burada kalıyor? Bakın şunu söylemek istiyorum;
Bolu'daki herhangi bir gazeteci arkadaşım, televizyoncu arkadaşım
veya Batı Karadeniz'deki birçok gazeteci dostum, emin olun düzgün
işler yapmasına fırsat verildiğinde bunu başarabilecek durumda.
Eğer şans verilirse çok hızlı gelişip bölgesel yayına
geçilebileceğini ve yerel anlamda yaygın televizyonlara, yaygın
gazetelere kafa tutabilecek konuma gelinebileceğini biliyorum.
Yani kafa tutacak derken basına karşı basın anlamında değil,
bizde buradayız bizde artık söz sahibiyiz diyebilecek konuma
gelecek çok kuruluş var ama insanlar 20 milyon lira, 30 milyon
lira olan işçi maaşlarını ödeyemiyor. Yerel gazetelerde en fazla
sekiz, on kişi çalışabiliyor, çoğu iki üç kişinin çıkartığı
gazetelerdir, daha büyük olanlar var ama sayıları az.
Üniversitelerden, yerel medyanın ekonomik sorunlarıyla ilgili
kapsamlı bir araştırmayı ivedi olarak yapmasını ve Meclis'e yasa
tasarısı olarak sunmalarını istiyorum. Bu konuda
yapılabilecekleri soruyorum.
İkinci soruyu başkanıma sormak istiyorum. Türkiye'de medya ile
ilgili gazetecilikle ilgili birçok kuruluşlar var, cemiyetler
var, dernekler var, sendikalar var. Onun yanında yeni kurulmaya
çalışılan bir gazeteciler meclisi girişimi var, İstanbul'da
başlatıldı, Anadolu'ya da yavaş yavaş geliyor. Neden bu kadar çok
cemiyetimiz var, yani bazı illerimizde iki tane, üç tane cemiyet
var. Zonguldak'ta iki, Bolu'da iki tane idi kapandı, Bolu'daki
gazetecilerin yüzde 80'i cemiyete üye değil. Yani bunu nasıl
aşarız diye bir soru sormak istiyorum başkanıma.
Bir tane kuruluşumuz olsun Türkiye genelinde İstanbul Gazeteciler
Cemiyeti kabul etmiyor ama bende gazeteciyim. Ben yıllarca beş
buçuk yıl bir yerel kanalda genel yayın yönetmenlik görevi
üstlendim bunu götürdüm ve bu kanalda üç kere ben Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne başvurmama rağmen, sarı basın
kartı verilmedi dediler ki, televizyonlara yok. Yani söylemek
istediğim, bir kuruluşumuz olsun ama bütün gazetecilerimizi
kapsasın herkese hitap edebilsin onlarca kuruluşumuz var ama
istanbul'a gidin sayın başkanımın dediği gibi bir çoğu üye bile
değil, haberi bile yok. İşte yeni yeni gazeteciler meclisi
girişimi gibi de yeni yeni gerekli veya gereksiz onu
tartışmıyorum ama oluşumlar içerisine giriliyor bu konuda neler
yapılabilir diye başkanıma sormak istiyorum.
Diğer bir soruyu da Sayın Kahraman'a sormak istiyorum. Anadolu'da
hemen hemen istanbul'daki tüm kuruluşların, büyük gazetelerin,
televizyonların ve haber ajanslarının her ilde mutlaka
temsilcilikleri var. Gerçi direkt büro açarak veya direkt
muhabirlik anlamında yapıyor ama sizin konunuza girdiği için
diğerlerini de söylüyorum, yani o insanlar çalışıyor, üretiyor
bir şekilde İstanbul'a bu kaseti, haberi yolluyor aldıkları
paralar o kadar komik paralar ki. TRT'nin verdiği para ana habere
girdiği zaman 3 milyon lira. Bakın Bolu'da bir trafik kazası
olsun, Bolu Dağı'nda insanın yakacağı benzin parası daha
fazladır. Bir kaza haberini izlemek için bazen gecenin üçünde
kalkıp gidiyorsunuz. Show Tv ise kendi bürosunu oluşturdu, kaşeli
muhabir veya çok iyi adamı olduğu zaman ana habere giren habere
100 Dolar'ın üzerinde para ödüyor. Herhangi bir kaşeli muhabir
yolladığı zaman 15, 20 Dolar'la geçiştiriliyor ve bugüne kadar
İstanbul medyası, yaygın dediğiniz medya Anadolu'daki insanları
hep böyle yolunacak tavuk gibi görüyor, o insanlardan ne kadar
kapabilirsek mantığı hakim. İHA hep kendi büroları ile çalışıyor
o anlamda İHA'ya bir suçlama getirmiyorum ama genel manada böyle
bir şey var. Sanıyorum buradaki yerel anlamda çalışan
arkadaşlarım buna katılacaklar.
Son olarak TRT ile ilgili bir eleştirimi de dile getirmek ve bu
konuda fikirlerini almak istiyorum, Sayın Gerçeker'den.
Türkiye'deki yayıncıların, televizyon yayıncılarının hemen hemen
tamamı, başındaki insanların yüzde 80'i TRT'den yetişti. Reha
Muhtar, Ali Kırca, Uğur Dündar gibi isimler hemen akla gelenler.
Bu insanların başında bulunduğu kurumlara eleştiriler getirdiniz
biraz önce, bunları TRT yetiştirirken mi yanlış yetiştirdi,
sonradan mı değiştiler? TRT düzeyli yayın yapıyor hemen bunu
belirtmem gerekir, niye TRT'deki kalite devam etmedi? Yoksa
düzenin adamı mı oldular, gerçekten piyasa mı bunu
gerektiriyordu? Özellikle bunu da öğrenmek istiyorum.
Rating konusunda da inandığım bir şeyi söyleyip bitirmek
istiyorum, bugün Türkiye'nin en çok rating alan kuruluşu TRT'dir.
Çünkü Türkiye'nin yüzde 100'üne ulaşan tek kurum TRT'dir,
diğerleri daha yüzde 40'lara bile ulaşamamıştır. Diyarbakır ve
ilçelerinde TRT'den başka hiçbir kanalı seyredemezsiniz,
insanların uydu alıcıdan haberi yoktu. Onu bırakın Bolu'nun
Kıbrıscık ilçesinde, TRT'den başka hiçbir şeyi seyredemezsiniz.
Bolu'da diğer yayınların tamamını alan üç ilçe vardır, diğer
ilçelerde sadece TRT var, belki bir veya iki kanal özel ilişkiler
sayesinde verici kurmuştur. Gazete çıkarmak da Sayın Başkanımın
dediği gibi sadece bir dilekçe ile olmaz, aynı prosedür gazete
için de işletiliyor ama daha kesin şartlar, yani kahve ile aynı
oranda açılmasa da, daha belirleyici, daha nitelikli şartlar
aransa diyorum. Teşekkür ediyorum.
SORU: Hocam ben de bir soru sorabilir miyim? Sorum Fevzi beye,
medyanın küreselleştiği sıkıntıları yaşıyoruz hep birlikte. Az
önce Fevzi bey dediler ki, ajans haberlerciği ve zorlukları
başlıklı konuşmasının bütününde tekelciliği özendirici mesajlar
verdi bana göre, "ajansçılığı, yalnızca sermayesi olan yapabilir"
dedi. Kısaca, bol bol İhlas Holding'in reklamını yaptı. Doğru bu
muydu yoksa ben mi yanılıyorum, açıklayabilir misiniz?
KAHRAMAN: Arkadaşımıza katkıda bulunmak için söyleyeyim, İhlas
Haber Ajansı olarak bütün illerde, büyük ilçelerde de kadrolu
elemanlarımızla ve kendimiz büro açarak çalışma yürütüyoruz. İki
yıl önce bir uygulama ile başlamıştık yine aynı şekilde kadrolu
elemanlarımızla sürdürüyoruz. Ama kaşeli arkadaşlarımızdan olsun,
yerel televizyonlarda haber üreten arkadaşlarımızdan olsun, ifade
ettiğiniz gibi almak istediğimiz kasetler olduğunda birtakım
ücretler uyguladık. Fakat orada da birtakım yozlaşmalarla karşı
karşıya kaldık, onun için rakamlar söylediği gibi düşüktür tahmin
ediyorum. Ama düşük olmasının gerekçesi bu olamaz, şimdi böyle bir
uygulama yapmıyoruz. O farklı bir uygulamaydı ve bizim için
önemli tecrübe oldu.
Yerel televizyonlardan birisi hem bizimle çalışıyor, hem bazı
televizyonlarla çalışıyor. Tabii rakamlar bu şekilde oluyor,
bunları topladığı zaman o televizyonlardan da para almış oluyor,
bizden de para almış oluyor, ama belki bizimki de düşük olmuş
olabilir arkadaşımıza katılıyorum. Fakat bu uygulama bir doğru
zemine oturamadı onun için bizimle çalışma konusunda aramızda
sözleşme imzaladığımız arkadaşlarımız da çalışıyor. Hem bizimle
hem diğer televizyonlarla çalışırsa onunla çalışamıyoruz, öyle
çalışma yaptık fakat onda başarılı olamadık. Çünkü hem o bir şey
alamadı parasal bakımından hem de güven vermedi. Kopyalayıp ona da
gönderdi tabii o zaman bir anlamı kalmadı birlikte çalışmanın.
Şimdi aramızda hukuksal anlamda da bir sözleşme imzalayarak
çalışıyoruz ve bunda da belli bir fiyat uyguluyoruz, illa kaset
üretmesi, kaset getirmesi de şart değil, kaset getirmediği zaman
da belli oranlarda ücret ödüyoruz ama kaset getirdiği zaman
mutlaka bize getiriyor.
İkinci konuşmacı için söyleyeceğim hiçbir şey yok, o nokta da
tröstleşmeyi değil, tam tersine ajans haberciliğinin zorluklarını
anlatırken, "teknolojiyi kullanmak durumundasınız bu da önemli ve
pahalı bir yatırım. Gelin isterse kooperatif kuralım beraberce bir
ajans kuralım ama böyle bir şey mümkün değil" dedim. Olmadığına
göre, mutlaka bu teknolojiye yatırım yapılması icap ediyor ve
sermaye gerektiriyor. Ayrıca bu teknolojiyi kullanmak için
nitelikli eleman için de yatırım yapılması gerekiyor. Haber
ajansçılığında iki zorluktan bahsettim, iki temele oturttum;
niteliksiz eleman çalıştıramazsınız, o teknolojiye yatırım
yapmışsanız onu kullandıramazsınız. O sebeble ikisi atbaşı
gitmesi lazım, bir insana yatırım, iki teknolojiye yatırım bunu
söylemek istedim. İhlas Holding ile ilgili, ben İhlas Holding'in
25 bin çalışanından birisiyim, reklama da ihtiyacı yok. Özel bir
durum varsa tabii bilemiyorum, beyefendinin galiba özel bir konusu
var, ona söyleyecek bir şeyim yok. Teşekkür ederim.
BİLGİN: Değerli meslektaşıma teşekkür ederim. Ben hemen neden bu
kadar çok cemiyet var sorusuna cevap vereceğim. Bu bizim
bölünmüşlüğümüzü ve parçalı bir halde olduğumuzu gösteriyor ki
aşağı yukarı 60, 70 yıldır bu işi becerememiştik. Ayrıca bu
bölünmüşlük de başkalarının işine geliyordu. Biraraya gelmemiz
birtakım kurumların hoşuna gitmiyordu ve bunun böyle devam etmesi
için de ellerinden geleni yaptılar. Ama iki yıldan beri,
başlangıcı 12 yıldan beri devam eden bir federasyon olgusunu
oluşturduk şimdi. Bütün cemiyetler kendi çatılarını elbette
koruyacaklar ama bir üst kuruluş olarak birlikte
düşünebilecekleri, birlikte seslerini yükseltebilecekleri bir üst
çatıya ihtiyaç vardı biz onu oluşturduk. Belki kuruluşunda
yanlışlıklar vardır ama deminde söylediğim gibi daha emekleme
noktasında. Ayrıca televizyoncu, gazeteci diye meslekte ayrımı da
kabul etmiyorum. Bu meslekten ekmek yiyen herkes bu çatıların
altında birleşmeli. Ama başka bir şeyi de kabul etmiyorum, her
eline kalem alıp yazı yazana gazeteci, her televziyon ekranına
çıkan kişiyi de yayıncı kabul etmiyorum. Bu arada ikisini
birbirinden ayırmayı da gerekli gördüm. Teşekkür ederim.
ATILGAN: Ben sayın arkadaşımın söylediklerine kesinlikle
katılıyorum. Sabahki konuşmamda yerel basın konusunda
zannediyorum ki birtakım eksiklikler oldu. Yerel basının büyük
sıkıntıları olduğunu biliyorum. Kaynak sıkıntısı var, kalifiye
eleman sıkıntısı var, dağıtım sorunu var, teknoloji sorunu var.
Çok büyük sorunları var ama konuşmamı hazırlarken şuna dikkat
ettim; yerel basından çok temsilci var, onlar burada konuşacaklar,
sorunlarını aksettirecekler onların alanlarına fazla girmek
istemedim. Ama şunu vurguladığımı zannediyorum -fakat belki
etkili olamadı- ben ulusal basın, yaygın basın adına ne dersek
diyelim onun çirkin yüzünü ortaya koymaya çalıştım. Ve onun bu
çirkin yüzünün de planlı bir şey olduğunu ima etmeye çalıştım.
Böyle gelişigüzel gelişmediğini anlatmaya çalıştım. Ve şurdan
belki eksiklik şu idi buna inanarak söylüyorum. Yerel basın bence
bundan yararlanabilir. Yani o kadar şiddetli ve yoğun bir
kepazelik sözkonusu ki buradan çıkabilir, buradan yerel basın
sıyrılabilir.
Nasıl sıyrılacak peki diyeceksiniz? Demin de söylediğim gibi
kendilerinin zaten çok büyük kaynakları var, biliyoruz. Devletten
büyük krediler alıyorlar, bunları da biliyoruz ama bunların
hiçbirini gerçek anlamda gazetecilik yolunda harcamıyorlar.
Nerede harcadıklarını ben bilemiyorum, başka iş yapıyorlar,
habercilik yapmıyorlar bunu hepimiz biliyoruz. Televizyonlardan
hiç söz etmedim, basındaki rezaletleri tek tek örnekleriyle de
anlatmadım. Anlatmak istemiyorum böyle şeyleri ama genel
çerçeveyi çizmeye çalıştım. Bunu zaten hepiniz biliyorsunuz,
bunları örnekleriyle tek tek anlatmaya gerek yok.
Habercilikten başka her şey yapıyorlar. Bence yerel basın bundan
yararlanabilir. Gerçek basın, gerçek habercilik yaparak kamuoyunu
yönlendirebilir, halkı yönlendirebilir daha doğrusu halkı olumlu
yönde yönlendirebilir. Konuşmamda bahsettiğim gibi siyasal
katılımı sağlar. Çünkü öbürlerinin böyle bir şey yapmak gibi
niyetleri yok zaten. Ama yerel basın içinde de belki bir parça da
olsun çürümüşlük var ama gerçekten bu mesleğe inanan gerçek
anlamda gönül veren kişiler olduğunu biliyorum. Bunu bire bir
konuşmalardan biliyorum. Daha önce Çukurova Gazeteciler
Cemiyeti'nin bir kurultayı vardı, ona katılmıştım, orada
tanıştığım yerel basın temsilcisi arkadaşlarımdan biliyorum. Bu
işe gerçekten gönül vermiş insanlar var. Bu işe gerçekten gönül
vermiş insanlar bu ara dönemden yararlanabilirler diye
düşünüyorum. Belki çok iyimser bir tahmin ama ben buna
inanıyorum. Çünkü gerçek habercilik yapmak isteyen arkadaşlarımın
bunu çok iyi kullanacaklarına inanıyorum.
Bir diğer sorunuz ya da aktarmak istediğiniz sorun vardı.
Gazetelerin kurulmasının bu kadar kolay olmadığını söylediniz.
Sayın federasyon başkanımız bunu açıkladı. Atlanan birtakım
detaylar olabilir ama gerçekten çok kolay. Ben sabahki konuşmamda
da bunu vurguladım. Bu yüzden Nazmi Bilgin'e yürekten
katılıyorum. İletişim alanında iletişim kuruluşlarına sahip olma
ve bunlar yoluyla faaliyette bulunmanın genel koşullarını
kesinlikle devlet birtakım yasal düzenlemelerle gerçekleştirmek
durumunda. Hele bizim ülkemizde bu gerekli örnekleri siz benden
çok daha iyi biliyorsunuz. Kişiler üzerinde konuşmaktan hiç
hoşlanmam. İsim vermek istemiyorum. Ama söyleyeceğim herhalde çok
açık anlaşılacak. Kara paranın buradan uzaklaşması lazım. Bu para
uzaklaşmadan hiçbir şeyin düzelebileceğine inanmıyorum. Korkunç
gelişmeler oluyor. Bizi çok aşan gelişmelerdir bunlar. Bizim
tanımlayamayacağımız, şahsen benim tanımlayamayacağım
gelişmelerdir. Bu kara paranın buradan uzaklaşması lazım, nasıl
uzaklaşacak? Devletin birtakım yükümlülükleri alması gerekiyor.
Zorunlu, başka çaremiz yok, çünkü sığınacağımız tek merci o, buna
inanıyorum.
Başka bilemiyorum sorunuza yanıtlamadığım? Ha bir şey, çalışma
yapılamaz mı? Tabii yapılabilir, üniversitenin esas işlevinin bu
olduğuna da inanıyorum. Toplumun kendi alanıyla ilgili
sorunlarını yakından bilmesi, takip etmesi gerekiyor. Ama şu bir
gerçek yerel basının da bir parça üniversiteyi dürtmesi lazım. Bu
söylediğiniz hoş bir teklif, bence üzerinde durulması gereken bir
teklif. Bunu şahsım adıma üniversiteme ileteceğim ama sizden de
talep gelmesi lazım. Ortak bir çalışma olması gerekiyor. O
nedenle sizden de bizi, çok kaba bir deyimle, dürtmeniz
gerektiğine inanıyorum. Bu olursa zannediyorum üniversite de,
üniversitem adına, fakültem adına konuşuyorum, memnuniyetle böyle
biri talebe yanıt vercektir. Vermemesi imkansız bir şey.
GERÇEKER: Efendim son olarak gelelim TRT'ye. Şimdi yayıncıların
gerçekten aşağı yukarı yüzde 80'ini, özel sektördeki, büyük medya
kuruluşlarındaki yayıncıların karar veren kişilerin yüzde 80'ini
TRT kökenli ve bunların bir çoğunun eğitiminde de eğitmenlik
yaptım. Çoğu da benim eğittiğim kişiler. Bazen ben de onların
yaptıklarını gördüğümde inanamıyorum neler oluyor. Onu biraz
sonra söyleyeceğim. Ama büyük bir mutlulukla söylüyorum ki Reha
Muhtar TRT'ci değil, bizden yetişme değil. Bizden yetişmedi
yalnız tabii bazı şartlar gereği ona bir süre Ateş Hattı denilen
o iğrenç programı yaptırmak zorunda kaldılar. O yaptı ama
genellikle Hürriyet'in muhabirliğini yapıyordu bize de arada bir
haber geçebilirdi. Yani TRT'den yetişme bir kişi değildir. Ama o
kuruluşların haber bölümlerinin başında da TRT'den yetişmiş bazı
kişiler var onları dışarda tutarak konuşuyorum.
Şimdi size bir şey hazırtalatacağım, Star ilk yayına başladığında
ne dedi? Sansürsüz yayın. Şimdi TRT hep sansür yapıyordu ya! kimin
için yapıyordu? Hepimiz için. Ben bazen kızımla oğlumla oturup
bazı programları seyredemiyorum, hala da seyredemiyorum. Ve ben
çok açık fikirli bir insanım. Yanlış anlamayın, yani öyle kapalı
bir adam da değilim. Onlar belki benim bildiklerimden çok daha
fazlasını biliyorlar ben hala kendimi onlarla birlikte bazı
şeyleri seyretmeyi hatta seyretmeyi bırakın bazı konuşmaları
onlarla birlikte dinlemeyi kendime yediremiyorum. Ama biz buna
dikkat ederken bugün o kuruluşların başında olan kişiler TRT'nin
demin söylediğim o kurallı yayıncılığının içerisinde sadece müzik
eğelence bölümlerinin yayınlarını yapıyorlardı. Bunların hepsi
müzik-eğlencecidir. Ve TRT'de müzik-eğlence bölümünde prodüktör
olarak, şef prodüktör olarak, müzik-eğlence bölüm müdürü olarak
çalışmışlardır.
Dolayısıyla sansürcü TRT'nin karşısına sansürsüz yayın çıktığında
ilk akla gelenlerden biri Mustafa Gerçeker olmayacaktı, tabii
oradaki adamlardan biri olacaktı. Nitekim onlar çıktılar sıraya
bir iki üç dört beş ve ne yazık ki onlar zaten kendi aralarında
tröst kurdular, bütün televizyonları onlar kurdular. şimdi
adlarını vermeyeceğim ama o televizyonların kuruluşlarına bakın
dört kişi böyle dolaşarak bütün televizyonları kurdular. Şimdi
onlar da ilkeli yayıncılığa geçmek istiyorlar ama bu defa
karşılarında sanayici basın patronları var. Bana bugün bin tane
buzdalobı üreteceksin diye adam binini de satacaksın yarın 1500
tane üreteceksin 1500'ünü satacaksın. Şimdi dünyanın neresinde
böyle bir saçmalık görülmüş?
Benim arkadaşlarım var, program yapacaklar özel televizyona, çok
ilginç önerileri var. Götürüyorlar önerilerini, "bir dakika"
diyor adam "sponsor var mı?" var. Sponsor bulacaksın bana, bir de
bu kadar para ödeyeceksin. Dünyanın neresinde görülmüş, bir
işletmeci işletmesini kuracak, bütün yatırım masraflarını işletme
masraflarını kendisine program hizmeti sunan adamın sırtına
yükleyecek. Böyle saçma şey olur mu? Kar bana riski sana, böyle
şey olmaz. Şimdi herkes deliler gibi sponsor arıyor. Çok ünlü
sanayicilerimizden biri benim dostum, kardeşim dedi, "Günde 15
tane adam geliyor, herkes benden sponsorluk istiyor, deliler mi?
Benim sokağa atacak param yok, hepsini geri çeviriyorum ve izah
ediyorum, ben manyak dangalak değilim, afedersiniz gidin başka
yerden bulun".
Şimdi böyle bir düzen olamaz, bu düzeni kimler kurdu? Sanayici
basın patronları, "bana masraf getirmeyin, masrafı başka tarafa
yükleyin, bana ürün getirin" diyor. E.. altında çalışan, TRT'den
gitmiş adam, müzik-eğlenceci, masrafsız yayın hangisi? Soy
kadınları, koy dansözü, koy gazino programlarını, göbek attır.
Bir zamanlar İnterStar'da saat 12 de bir kadıncağız dansediyordu,
herkes oturup böyle! onu seyrediyordu. Erkenden yatıp o saatte
kalkıp seyrediyorlardı, on dakika. Şimdi onu seyreden de yok,
insanlar seçmeye başladılar.
Siz çok güzel bir şey söylediniz, teşekkür ederim. Türkiye'nin
gerçekten en çok rating alan kurumu TRT ama rating cihazlarını
biraz önce sayın Bilgin'in söylediği kişiler, o sizin dediğiniz
yere koymuyorlar. O rating cihaz-ları belirli yerlerde, belirli
şehirlerde ve bilinen adreslerde, onu da söyleyim size. Hatta
bunun daha sıkı denetlenmesi gerekir diye kendi aralarında da
oturup anlaştılar, böyle bir kural getirdiler. Artık her gece,
herkes "ben birinciyim" diye bağırmayacak. Bu nereden çıkıyor?
İstatistik en güzel yalan söyleme sanatı. Veri tabanını buraya
göre oluşturun, orada bir birinci çıkıyor, buraya göre
oluşturursanız başka biri çıkıyor. Ondan sonra biz de oturuyoruz
bakıyoruz herkes birinci, aynı günde, tam günde, prime-time da
orada burada, haberde böyle saçmalık olmaz.
Tabii bu aslında bir orman kanununun da hüküm sürdüğünü
gösteriyor. Bir düzenleme yok, 3984 sayılı yasa hiçbir şeyi
düzenlemedi, hiç kimse kusura bakmasın. Sadece TRT'nin var olan
düzenini korudu, öbür tarafta hiçbir şeyi düzenlemedi. RTÜK'ün
oluşumu da zaten belli daha önce sayın konuşmacılar temas
ettiler. Şimdi böyle bir düzenin içinde biz böyle gidiyo-ruz. Bir
olacak, demin sayın Bilgin söyledi bunun hepsi bir, rating
cihazının konulduğu yer.
Basındaki yeni patronlar, onların altında o işi yapmak zorunda
olan emir kulu olan kişiler ve karlar, karlar, karlar...
TRT'deyken bu insanlar böyle değildi. Çünkü TRT'deyken ilkeli ve
kurallı çalışıyorlardı. Onlara "şunu şöyle yap" diyen yoktu. Biz
"bu programın bu tarafı iyi olmamış, git bir daha yap" diyorduk.
"Kamu parası kullanıyoruz, adam gibi birşey verelim" diyorduk.
Şimdi öyle bir şey yok. Zaten bütün masraflar yüklenmiş
sponsorlara, programı getirenlere. Orada oturuyor, herkes parasını
alıyor, yayınını yapıyor, geçip gidiyor. Bu insanlar bizdeyken
adam gibiydiler, afedersiniz adam gibi demeyim de yani doğru
dürüst çalışıyorlardı. Çünkü yayıncılık yapmaktaydılar. Ha bizim
de hatalarımız olabilir ama bugüne göre çok daha iyisini
yapıyorlardı.
Şimdi başka bir düzende, başka bir öncelikle çalışıyorlar. Hiç
birine de kızmıyorum, öyle çalışmak zorundalar. Yalnız hepsine
söylüyorum, Türk toplumu hayatını gazinoda geçiren, ceketini
beline sokup göbek atan, ağlayan, bağıran çırpınan böyle bir
sadist ve mazosişt bir toplum değil. Ve bu televizyon
kanallarının hepsi uydu ile Avrupa'ya da iniyor, Afrika'ya da
iniyor, Orta Asya'ya da iniyor herkeste bizi izliyorsa basıyor a
her tarafta bir garip hava. Bizim gerçek yaşamımızı bunlar
yansıtıyor mu? Hayır.
Size çok teşekkür ederiz efendim. Bugün bakıyorum çok ağırlıklı
olarak, sayın Bilgin de temas etti, ben konuşmamın belli bir
yerinde söyledim, sizin bu sorunuz da beni oraya getirdi, medyada
bir etik sorunu var. Yarın saat 16.45'te başlayıp 18.00'de
bitecek olan bölümde böyle sağdan soldan herşeye değinmeden bir
yere odaklanmak için ahlak, basında değil medyada artık hepsini
birbiriyle alıyoruz. Medyada ahlakı tartışalım dedik. Ve de çok
hoş bir şey söyledi sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü
ayrılmadan önce, "Acaba medyada bir hipokrat yemini gerekli
midir" Ben size şimdiden bu konuyu verdim, bu konuda bir çalışma
var, biraz daha zamanınızı alacağım, burada başlıklar var, mesela
nedir? Hak ve sorumluluk bildirgesi, gazeteciler için yayıncılar
için hepsini içine alıyor.
A- İnsan ve yurttaş hakkı
B- Gazeteci tanımı
C- Gazetcinin sorumluluğu
D- Gazetcinin hakları
E- Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri
F - Gazetcinin doğru davranış kuralları, gibi bir çalışma
yapılmış, bunun üzerinde herkesten şimdi görüş bekleniyor. Yarın
da biz isterseniz, çünkü bugün sizin başınıza gelmemiş olabilir
ama yarın burada bahsedilen bütün bu sanayici basın patronları
bakarsınız size kadar uzanabilirler. Dolayısıyla canınız acımadan
şimdiden bir şeyler yapmakta fayda var. Bana dokunmadı yılan
yaşasın dediğiniz zaman olmuyor, birgün geliyor muhakkak
dokunuyor. Dolayısıyla yarın ki konuşmamız, "basında etik,
medyada etik, nelere uymalıyız, bir gazeteci neyin altını
imzalamalı, ben bu karallara göre çalışıyorum çünkü bu metin
bittiğinde sonuçta belki mahkemelerde davalar görüşülürken bir
gazetecinin neden öyle davranmak zorunda olduğunu da belirleyecek
bir sözleşme haline gelebilecek belki ama bir yerinden başlamakta
fayda var, onu tartışacağız. Hepinize teşekkür ederiz birazcık
zamanımızı geçtik kusura bakmayın iyi akşamlar...