SEMİNER KONUŞMALARI

"BASIN ETİĞİ-TV HABERCİLİĞİ NEREYE GİDİYOR?"


Haluk ŞAHİN

Kanal D Haber Koordinatörü

Günaydın  değerli  dostlar. Aranızda bulunmaktan  gerçekten  büyük
zevk  ve  kıvanç duyuyorum. Bugünkü birlikteliğimiz  ne  yazık  ki
istediğim   uzunlukta  olamayacak, çünkü  yine  Bursa  basınından,
acar bir  muhabirin, bir gazetecinin tuzağına düştüm; belirli  bir
saatte  bir  radyo  programı  yapmak üzere  kendisine  birkaç  gün
önceden söz verdim, kendisi amansız bir şekilde beni takip  ediyor
ve saat 11'de buradan alıp götürecek.

O  nedenle şimdi  daha yoğun bir şekilde, önceden belirlenmiş olan
ko-numuza,    yani   "televizyon   haberciliği   nereye   gidiyor,
televizyon    haberciliğinde  etik  sorunları"  konulu  konuşmamı,
görüşmelerimi sizlere aktarmak  istiyorum, anladığım kadarıyla  bu
konular   dün   biraz  tartışılmış,  eminim  öğleden    sonra   da
tartışılmaya  devam  edilecek. Çünkü bu  konular   sadece  mesleki
olarak  bizi  ilgilendiren  konular  değil,   aynı  zamanda  bütün
toplumu  ilgilendiren konular. Çünkü  televizyon haberleri  ile  o
kadar  içli-dışlı  bir  ilişki  içindeyiz ve televizyon  haberleri
yaşantımızı  o  kadar  direkt   olarak  etkiliyor  ki,  televizyon
habercisi  olalım  olmayalım, medya mensubu  olalım  olmayalım  bu
sorular, sorunlar bizi ilgilendiriyor.

Bundan  üç  hafta  kadar önce Londra'da buna benzer   bir  konuşma
yapmak  üzere  davet  edilmiştim. O toplantıdan   önce  televizyon
haberlerinden  çeşitli yakınmalar  dinledim, bu  yakınmalar  tabii
bizim televizyon  haberlerimizle ilgili yakınmalardı. Biliyorsunuz
artık    Avrupa'nın  her  yerinde  yurttaşlarımız,  Türkiye   saat
ayarına   göre   yaşıyorlar.  Çünkü  çanak   antenler    sayesinde
Türkiye'deki   televizyonları  yakından   izliyorlar,    haberleri
izliyorlar  ve  Türkiye'de olup bitenleri,  akşamları   televizyon
haberlerinden  aldıkları  bilgilere  göre   değerlendiriyorlar,  o
çerçeve  içine yerleştiriyorlar. Bu  türden ailelerden bir tanesi,
oldukça  uzun yıllardan beri  İngiltere'de yaşayan ve  çocuklarını
orada büyütmekte  olan bir aile, Türkiye'ye gelmiş, Türkiye'de bir
lokantaya   gitmişler.  Geldikleri  ilk  gece  İstanbul'da,   evin
çocuğu  9-10 yaşlarında bir erkek çocuk, korkulu gözlerle  çevreyi
kolaçan  ediyormuş. Ondan sonra yemeğin sonlarına  doğru  babasına
demiş ki, "Baba bu ne biçim Türkiye, ne  tabaklar uçuştu, ne kavga
çıktı,  ne  de  başka  birşey oldu,  emin  misin  buranın  Türkiye
olduğuna?".

Biraz  abartma  payı  olsa  da  bu bir  gerçeği  yansıtıyor.  Yani
televizyon  haberlerinden  yansıyan Türkiye  ile  gerçek   Türkiye
arasında  önemli farklar var. Tabii bu bir mesleki   sorun  olarak
karşımıza çıkıyor, bu sadece mesleki bir sorun  olarak değil, aynı
zamanda ulusal bir sorun olarak da  karşımıza çıkıyor. Dün BBC'den
beni  aradılar,  BBC Türkçe  servisinden, son Apo olayından  sonra
veya  Apo  olayı sırasında Türk medyasının performansı ile  ilgili
bir    program   hazırlıyorlarmış,   çeşitli   sorular   sordular;
Türkiye'deki tansiyonun bu kadar yükseltilmesinde  medya'nın  rolü
nedir?   HADEP'lilere  yapılan  saldırılarla   medyadaki  haberler
arasında  acaba  bir ilişki kurulabilir  mi, kurulamaz  mı?  Medya
acaba  ne  gibi  dersler çıkarttı, ne gibi dersler çıkartabilir?

Onlara şunu söyledim; o günlerde İtalyan  televizyonlarını mesleki
olarak  seyretmek  zorunda kaldım, haber programlarını,  bu  arada
Euro  News'i,  CNN'i.  Orada  gördüğüm Türkiye  görüntüleri,  beni
tabii  bir  parça  rahatsız  etti. Şundan  dolayı  rahatsız  etti;
batılıların   kafasındaki   barbar  Türk,  her  fırsatta   şiddete
başvuran  Türk  imajını   bildiğim  için  televizyonlardan  onlara
ulaşan  görüntülerin,  onların kafasındaki Türkiye imajını, barbar
Türk imajını pekiştirdiğini düşündüm ve bu pekiştirmenin sosyal ve
siyasal   değerlendirmenin  bir  parçası   haline   geldiğini   ve
Türkiye'nin   aleyine   dönebileceğini   anladım.   Nitekim,    bu
televizyon  haberlerinden önce İtalya'da Apo'nun Türkiye'ye   iade
edilmesini  isteyenlerin  oranı bir  kamuoyu   araştırmasına  göre
yüzde  35-36  civarında  iken,  sonradan  bunun  yüzde  13-14'lere
indiğini  gördüm.  Hakikaten insanların  bu  kadar  öfkeli  şeyler
yaptığı,  elçiliklerin tabelalarını söktüğü, bayraklarını  yaktığı
ülkeye  böyle  bir siyasi suçlunun, kendilerince,  gönderilmesinin
herhalde çok vahim sonuçlar doğuracağını  düşünmüş olabilirler.

  Bütün  bunları şunun için söylüyorum; televizyon  haberleri  çok
önemli  bir  konumda  ve televizyon haberleri   sadece  Türkiye'de
yaşayan  bizler  için değil aynı zamanda  Türkiye dışında  yaşayan
yurtaşlarımız  için de, soydaşlarımız  için de  ya  da  Türkiye'yi
izleyen  insanlar  için  de  çok önemli.  O  bakımdan,  televizyon
haberlerinin nereye gittiği sorusu çok  büyük önem taşıyor,  bizim
mesleğimiz açısından da çok büyük  önem taşıyor.

Hasbel  kader televizyon haberlerinin içinde son  üç yıldır fillen
kanal  D  Haber  Koordinatörü olarak   çalışıyorum.  Ondan  önceki
yıllarda  bir TRT geçmişim de   var, çok uzun sürmemekle  beraber,
İsmail   Cem   döneminde   1974-1975  yıllarında.  O  sırada   TRT
haberciliğinin   karşı   karşıya  bulunduğu  soruları,   sorunları
incelemek  için  de   fırsatını bulmuştum, daha  da  önemlisi  ben
doktora  tezimi  TRT üzerine, TRT'nin özerkliği üzerine yapmış  ve
ta  1964  yılından itibaren TRT'nin özerk bir kurum olarak, siyasi
baskılara karşı, siyasi kurumlara karşı ayakta durma  çabasının ne
kadar  zor olduğunu, Türkiye'de siyasetçilerle  iletişim kurumları
arasındaki   ilişkilerin  ne  kadar  zor    olduğunu,   Türkiye'de
siyasetçilere  iletişim kurumlarının  nasıl  hiçbir  zaman  emanet
edilemeyeceğini  çok somut  örneklerle incelemiştim.  Tabii  şimdi
RTÜK  meselesinde  aynı  deneyimde edindiğimiz  dersler  karşımıza
çıkıyor.

Türkiye'de  televizyon  haberciliğinden söz  ederken   tabii,  ben
özellikle  televizyon haberciliğinin sorunlarından   söz  ederken,
özellikle   özel   televizyonların,   televizyon    haberciliğinin
sorunlarından söz ediyorum. Ama aslında  televizyona da  haksızlık
etmemek  lazım,  daha doğrusu TRT'yi  de bunun dışında  bırakmamak
lazım.  Çünkü  TRT de sorunun bir  parçası, yani TRT  haberlerinin
şimdiki  durumda olmasıyla,  özel televizyon haberlerinin  şimdiki
durumda  olması  arasında  çok önemli bağlantılar var.  Yani  eğer
İngiltere'de, bir  kamu yayın kuruluşu olan BBC'nin haberleri hala
vrnek  teşkil   ediyorsa, BBC'nin haberleri hala İngiliz  halkının
büyük  bir  çoğunluğu tarafından izleniyorsa, buna karşılık  büyük
bir   avantajla  işe  başlamış  olmasına  rağmen,  Türkiye'de  TRT
kurumunun  haberleri,  çok küçük bir kesim tarafından  izleniyorsa
ve  toplum üzerinde eskisine göre  çok daha az etkili oluyorsa, bu
hem toplumsal bir sorun  olarak, hem de bir televizyon haberciliği
sorunu  olarak   karşımıza çıkıyor. Ben  diyorum  ki,  keşke  kamu
kuruluşunun   televizyon  haberciliği  daha  dinamik  olsa,   daha
tarafsız  olsa,  daha atak olsa, daha az protokole bağlı  olsa  ve
biz,  şimdi  özel kesimde çalışan habercilere, her gün  habercilik
dersi  verse,  her  gün bizi atlatsa ve her gün bize  "aman  acaba
bugün  TRT  de  ne  var?" kaygısıyla kendimize  çeki  düzen  verme
fırsatını yaratsa.

Ne yazık ki durumun böyle olduğu  söylenemez, TRT'nin kendine özgü
birtakım  gelenekleri  var. Bu gelenekler bir  türlü  kırılamıyor.
Bunların   başında,  işte  Ankara  merkezli,   protokole   dayanan
habercilik  anlayışı geliyor. Cumhurbaşkanı ile  ilgili   haberler
ilk  haber,  Başbakan'la ilgili ise ikinci,  en  üst,  en  kıdemli
devlet  bakanı  ile haberler üçüncü haber, vs.  Bu  şekilde   Türk
toplumunun  pek  çok yönüne kameralar, projektörler   çevrilmiyor,
böylesi bir durumda TRT haberciliği toplumda ancak sınırlı  ölçüde
etkili oluyor.

Özel   haberciliğe   baktığımız  zaman  tabii  1990'lı   yıllarını
sonralarında,  1991 başlarında, rahmetli Turgut   Özal'ın  tavsiye
ettiği  hile-i  şeriye ile Türkiye'de başlayan,  bir  çeşit  oldu-
bittiyle  başlayan  televizyon   haberciliği,  biliyorsunuz   1994
yılında  Radyo Televizyon  Yüksek Kurulu ile ilgili yasa yürürlüğe
girinceye  kadar,  tamamen kanunsuz bir bölgede icraat etti.  Yani
sorumlusunu   bulabilmeniz  mümkün  değildi.  Birden   bire   Türk
televizyoncuları,  özğürlüğü  keşfetmişlerdi,  birden  bire   Türk
televizyoncuları,     artık    her    şeyin    tartışılabileceğini
keşfetmişlerdi, dahası, Türk televizyoncuları, Türk   halkının  bu
türden  haberlere  susamış olduğunu, bu  türden   tartışmalara  aç
olduğunu  keşfetmişlerdi.  Artık  Türk   televizyonlarında  şeriat
meselesi  de  tartışılıyordu,  Kürt  meselesi  de  tartışılıyordu,
eşcinsellik de tartışılıyordu, Aziz Nesin de ekrana çıkabiliyordu,
Ruhi  Su'nun  da müziği tartışılabiliyordu, şeriatçı  insanlar  da
çıkabiliyordu.  Birden bire tartışma yelpazesi  müthiş  genişledi,
tabii  bu  demokrasi açısından son derece yararlı bir atılım oldu.
Fakat   bununla  beraber  televizyonun  kişisel  çıkarlara  hizmet
edebilecek bir silah da olabileceği keşfi yapıldı ve ne yazık   ki
bu  dönemde televizyon, çok kötü bir silah olarak, çok   kötü  bir
ticari silah olarak, siyasi silah olarak kullanıldı.

Zannediyorum  Türk televizyon haberciliği tarihinin  en   karanlık
günlerinden bir tanesi, tam gününü hatırlamıyorum ama,  birgün bir
özel  kanalda, 93 yılında olduğunu zannediyorum, bir  özel kanalın
avukatının,  başka  bir özel kanalın avukatına  çektiği  protesto,
günün  ilk  haberi olarak verildiğinde  yaşanmıştır. Düşünebiliyor
musunuz? Ana haber bültenini veriyorsunuz ve ana haber bülteninde,
izleyicinizle  sizin  aranızda zımni (kapalı olarak  yapılan)  bir
kontrat  var. Ana haber  bültenini verirken seyircinize diyorsunuz
ki,  "bakın  ben size mümkün  olduğu kadar kısa bir zaman  içinde,
yarım  saat  ya da 45 dakika içinde, bugün Türkiye'de  ve  dünyada
olmuş  olan en önemli  haberleri vereceğim, ama bunun karşılığında
sen  de yarım  saat, 45 dakika benim karşımda oturacaksın ve benim
programımdan    önceki    ve    sonraki    reklamları,    ilanları
seyredeceksin", böyle bir   zımni kontrat var. Şimdi, böyle  zımni
bir  kontratın  olmasına  rağmen,  kalkıp  siz,  o   seyirciyi  üç
kuruşluk çıkar kavganızın bir  parçası haline getiriyorsunuz. Buna
benzer  pek  çok  örnek  yaşandı ve  gerçekten,  adeta  televizyon
haberciliğinde  herşeyin mübah olabileceği  şeklinde  bir  anlayış
yerleşmeye  başladı. Tabii bu meseleğe  uzun  yıllar  emek  vermiş
olan  insanlar,  bu  mesleğin ne kadar   önemli,  vazgeçilmez  bir
meslek olduğunu bilen insanlar  açısından dehşet verici günlerdi.

1994  yılında  Radyo  Televizyon Yüksek Kurulu Yasası'nın  gündeme
girmesiyle  beraber,  bazı  aşırı  suistimallere  bir  miktar  son
verilmiş  olmakla  beraber,  1995  yılında  çok  yeni   bir  keşif
yapıldı.  Yapılan  keşif  de haberlerin  müthiş  rating  yapabilme
kapasitesine  sahip  olduğuydu.  Yani  birdenbire  televizyoncular
haberlerle,  aslında  çok  pahalıya malettikleri  dizilerden  daha
fazla  seyirci  çekebildiklerini keşfettiler. Üstelik bu  seyirci,
gecenin   en  kritik  kesiminde, yani prime-time  denen  en  fazla
seyircinin  olduğu  gece saat 8-11 bloğunun  hemen  öncesinde,   o
bloğa  müşteri  taşıyabilecek  trendler  gibi  önemli  bir   işlev
gördüğünü  de  bildikleri için ve müthiş  bir  rekabet   ortamında
yaşadıkları için, bu keşiflerini altın yumurta  yumurtlayan tavuğu
öldürme  aşırılığına götürecek kadar,  aşırı biçimlerde uygulamaya
başladılar.

95 yılından  itibaren birdenbire televizyon haberciliğinde magazin
haberlerinin   müthiş  bir  artış  gösterdiğini  görüyoruz.   Türk
toplumunun   daha  fazla  bilmesi  gerektiğine  biz  gazetecilerin
inandığı ana gündem maddelerinin gittikçe ihmal edilmeye,  onların
da  ele  alındıkları  zaman  gerçekten önem  taşıyan  yönleri  ile
değil, magazin tarafları  ile ele alınmaya başlandığını görüyoruz.
Çığırtkanlığın,  inanılmaz boyutlara ulaştığını ve Mahmut Paşa  da
gömlek  satar   gibi  haber satılmaya başlandığını  görüyoruz.  Bu
çığırtkanlığın, haber sunma üsluplarına da yansıdığını  ve  ortaya
bağrış,   çağrış,   şiddetin  sürekli  olarak   tekrar   edildiği,
cinselliğin  suistimal edildiği, özel yaşamın  bütün  sınırlarının
ayaklar altına alındığı bir habercilik üslubunun ortaya  çıktığını
ve bu habercilik üslubunun egemen hale geldiğini  görüyoruz.

Şöyle, bu durum tabii birtakım eleştirilere de yol  açıyor. Mesela
Ali  Hakan,  televizyon eleştirmeni, bu  anlayışı "ne kadar  rezil
olursak o kadar iyiyiz" habercilik  anlayışı olarak anlatmıştı bir
konuşmasında.  Mesleğimizin   duayenlerinden  Nezih  Demirkent  de
"defolu  haber  muteber" şeklinde özetlemişti bunu,  ben  de  bunu
"halkın   marazi   meraklarına  servis  yapan  habercilik   tarzı"
şeklinde    özetlemiştim  ve  bu  haberciliğin,  maalesef   egemen
olmasının   etkilerini, bütün toplumun, sadece habercilerin  değil
sadece televizyon habercilerinin değil, bütün toplumun hissetmekte
olduğundan sık sık yakınmaya başlamıştım.

Bütün  bunların  rating adına, rating için yapıldığını  biliyoruz,
çok  konuşuldu,  çok söylendi. Ratinglerle ilgili   tartışmaya  şu
anda  çok girmek istemiyorum. Çünkü zannediyorum  hepimizin aşağı-
yukarı  bir  fikri  var, yani ratingler bir  ölçü.  Ama  ne  kadar
sağlıklı  bir  ölçü oldukları tartışma  götürür.  Ratingler  doğru
olsa  bile, gerçeği  yansıtıyor olsa bile acaba, gazetecinin  rolü
nedir?   Gazetecinin  rolü  halkı  eğlendirmek  midir?  Televizyon
habercisi  bir  çeşit  soytarı  mıdır?  sorusuna  cevap   aramamız
gerekiyor.

Dünyanın  her  yerinde  ratinge dayalı, ticari  rekabetin   keskin
olduğu   ortamlarda,  televizyon  haberciliğine  belirli    ölçüde
eğlence   unsurunun  sızmasını  engellemek  mümkün   değil.   İşte
Amerikalılar,  bu  konuda hatta bir kelime bile  icat  etmişlerdi,
"information ve antitanıment" yani bilgi  ve eğlence kelimelerinin
birleşmesinden ileri gelen  "infotainment" diye bir kelime ben  de
ona   Türkçe'de  "haber-eğlence" diyorum. İşte  bu  haberi  mümkün
olduğu  kadar  eğlendirici olarak verme çabası. Ama  acaba   bunun
sınırları  ne  olmalı? Yani hangi sınırdan itibaren bu,   mesleğin
ayaklar  altına  alınması haline dönüşüyor  sorusu,  biz  kanal  D
habercilerini 1997 yılında fena halde zorlamaya  başlamıştı. Çünkü
biz,  yaptığımız  işten zaman zaman  yüzümüz  kızarmaya  başladığı
gibi, rakiplerimizin yaptığı  işlerden doğrusu seyrederken masanın
altına girip  saklanacak durumlara geliyorduk ve bu mesleği  artık
bu   haliyle  savunmamızın mümkün olmadığı  düşüncesini  git  gide
daha fazla hissetmeye başlıyorduk.

Bu   mesleğin  içinde  uzun  zamandır  bulunan   insanlar  olarak,
biliyorum ki rating almak, aslında  zannedildiği kadar zor  değil.
Eğer  insanların zaaflarına seslenmek isterseniz, eğer  insanların
marazi meraklarına seslenmek isterseniz, dünyanın her yerinde kısa
zamanda    ratinginizi  yükseltebilirsiniz.   İnsanların   belirli
zaafları   var,  nedir mesela bu belirli zaaflar? İnsanlar,  basit
birtakım  şeylere  gülerler, yani birisinin düştüğünü   gördükleri
zaman  gülerler  veyahut  da  küfür  kelimesine   gülerler.  Kemal
Sunal'ın bir kelimeyle ne kadar uzun  zaman halkımızı güldürdüğünü
düşünecek  olursanız, aslında bu küfürlerden  kolayca  bıkılmadığı
şeklinde  de  karamsar  bir sonuca varabilirsiniz.  Onun  dışında,
insanların başka  birtakım marazi merakları var. Mesela  insanlar,
birilerinin  öldüğünü görmekten, nasıl öldüğünü görmekten,  marazi
bir   haz  mı duyuyorlar, merak mı duyuyorlar, yani ölüm gösteren,
can  çekişen  insan gösteren kanalın rating çekmesi  ihtimali  çok
yüksek.  Aynı  şekilde  işte  bu  intiharlar,   köprünün  kenarına
çıkmış, apartmanın tepesine çıkmış  insanların, işte intihar etti-
edecek  gerilimini vermek,  mutlaka rating çeken bir  şey  oluyor.
İşte  insanlar,   birbirlerinin özel yaşamlarına  çok  meraklılar,
yani  anahtar   deliğinden  bakmaya,  insanların  özel  yanlarının
anlatıldığı   günlüklerini  okumaya  çok  meraklılar.   İşte   bir
futbolcuyla  bir manken arasındaki  aşkın detaylarını öğrenmekten,
nedense büyük haz alıyorlar ve işin ilginç tarafı şu, işin   belki
de  acı  tarafı  şu;  bunu  istemediklerini,  kendilerinin   böyle
olmadıklarını söyleye söyleye yapıyorlar. Yani  burada  kitlelere,
çok  da  fazla  lehte puan vermenin gereği  yok.  Yani  Türkiye'de
televizyon  haberciliği, belirli bir  noktaya gelmişse,  bu  tabii
bir  tango  halinde olmuştur, yani  tangoda malum, en azından  iki
tane  danşçı  lazım,  eğer  verilen bu televizyon  haberleri,  bir
seyirci   bulmasaydı,   belirli  bir   maddi   taban   oluşturmuş,
geliştirmiş olmasaydı,  bu nokta'ya gelinmezdi.

Geçenlerde  Ankara'da yapılmış olan, bütün  Türkiye   çapında  bir
araştırmanın  sonuçları geçti elime, çok  ilginç   bir  şey.  Önce
sormuşlar  nelerden şikayet ediyorsunuz,  televizyon  haberlerinde
nelerden   şikayet   ediyorsunuz?  diye.   Yurttaşlarımız,   büyük
çoğunlukta  televizyon  haberlerinde şiddetten şikayet ettiklerini
söylemişler,    kan  görmekten  şikayet  ettiklerini  söylemişler,
cinsellikten    şikayet   ettiklerini  söylemişler,   özel   yaşam
istismarından   şikayet   ettiklerini  söylemişler.   Sonra   alıp
ratinglere   baktığınızda  bu şikayette  bulunan  yurttaşlarımızın
seyrettiği  haber bültenlerinin, en çok şiddet ve  kan  veren,  en
fazla   özel  yaşam istismarı yapan, en fazla ölü gösteren,  maraz
merak servisçiliği yapan kanallar olduğu ortaya çıkmış.

Böyle bir ikiyüzlülük var, yani Hipokrat yemininden  bahsediyoruz.
Hipokrat   yemini,  yani  Hipokrat  yeminini   çiğnemek  şeklinde,
Hipokratça  davranma, yani ikiyüzlü  davranma sorunu, aslında  hem
televizyon habercileri hem de  kitleler için acı bir gerçek olarak
karşımıza  çıkıyor,  maalesef. Oturuyorsunuz,  ne  bileyim  Mehmet
Eymür'ü   çok büyük güçlüklerden sonra herkesin merak ettiği  adam
olarak  ekrana  çıkartıyorsunuz, bunu  bütün  gün  duyuruyorsunuz,
ondan  sonra  öbür kanal ise Gülten Kızılkaya tekvando   öğreniyor
diye   bir   haber  yapıyor  ve  Gülten  Kızılkaya'nın    tekvando
öğrenirken hafif iç gıcıklayıcı ve şiddet de içeren  görüntülerini
beş  dakika  döndüre döndüre veriyor, sonra  ertesi gün  ratingler
geldiğinde  bakıyorsunuz Mehmet  Eymür'ün  söyledikleri  çok  daha
önemli olduğu halde, Gülten  Kızılkaya'nın  tekvando öğrenişi  ile
ilgili haberi iki  misli seyredilmiş.

Şimdi,   bu  ticari  rekabet  ortamı  içinde  çalışan   televizyon
habercilerini  çok  zor  durumda bırakıyor,  yani   bizi  çok  zor
durumda  bırakıyor. Şundan dolayı çok zor durumda bırakıyor,  siz,
aslında   o   tür   haberciliğin  nasıl   yapılacağını   çok   iyi
biliyorsunuz,   fakat  o  tür  haberciliği   yapmaya   kalktığınız
taktirde  kendinizi  bitireceğinizi de  biliyorsunuz.  Ama  o  tür
habercilik  yapmazsanız  ve ratinglerde dördüncü  gelirseniz,  bir
müddet  sonra sizin de, patronunuz  tarafından "canım siz  de  bir
parça yapıverin, niye hep onlar  yapacak, onlar yaptı da öldü  mü?
veya,  siz  bu şekilde  ratinglerde dördüncü duruma düşmenizin  ne
gibi  maddi   sonuçları  olabileceğini hiç  düşündünüz  mü?"  diye
sorabileceğini  de,  aklınızın bir köşesinden  geçirmeden   edemi-
yorsunuz.  Yani,  diyelim ki sizin haberleriniz  dördüncü   olduğu
için,  haber sonrası reklam kuşağında sizin günde  diyelim 50  bin
dolar zararınız var, o günde 50 bin dolar  biz haberciler için hiç
umurumuzda değil, çünkü o para, zaten bizim cebimize girmiyor, ama
günde  50 bin doları siz  bir haftada, 350 bin dolar, bir ayda  da
bir milyon doların  üzerinde bir para olarak hesapladığınız zaman,
şu  soruyla,   şu denklemle karşı karşıya gelirsiniz,  "Acaba  bir
televizyon  patronu için etik ve ilkeli habercilik yapmak, ayda  1
milyon   250 bin dolara değer mi değmez mi?" Şimdi soru bu,  yani,
Erol   Aksoy'un karşısındaki soru da bu, Cem Uzan'ın  karşısındaki
soru   da  bu,  diğer  televizyon  patronlarının,  Aydın  Doğan'ın
karşısındaki soru da bu. Aynı zamanda bu insanlar, ticaret   adamı
olduklarına göre, işadamı olduklarına göre, bu soru o kadar yanlış
bir  soru  da değil, yani onların açısından, yani  onlar  da  işin
öbür tarafına da bakmak zorundalar.

O  yüzden,  televizyon  habercilerini  eleştirirken  bu   denklemi
kesinlikle  akıldan çıkartmamak gerekiyor ve  verilen  mücadelenin
belirli  sınırları  olabileceğini akıldan  çıkartmamak  gerekiyor.
Televizyon  popüler  bir araç,  popüler bir  araç  olmak  zorunda.
Cumhuriyet  gazetesi  gibi   televizyon haberciliği  yaparız,  çok
kolay   yaparız,  yani   onun  da  formülleri  vardır,  ama   eğer
birdenbire  sizin  de   seyir  oranınız  vazgeçilebilir,  marjinal
boyutlara  düşerse,   bu  acaba başarılı yayıncılık  mıdır,  yoksa
değil  midir? Yani popülerlikle ilkelilik arasındaki acaba o  ince
denklem   nasıl  bulunabilir sorusu bizim her gün  cebelleştiğimiz
ve  çok kolay cevaplarını bulamadığımız bir soru. Ancak ben   size
şuyu  söyleyeyim, biz 1997 yılının bir yaz günü,  bundan  birbuçuk
yıl  kadar  önce bütün bu rekabet ortamı kanlı bir  şekilde  devam
ederken, bir gün dedik ki, Kanal D Haber Merkezi'nde  Uğur Dündar,
ben,  Tuncay  Özkan ve editör arkadaşlarımızla,  "artık  bu  oyunu
oynamayacağız". Çünkü bu oyun o kadar  çok şey götürüyor  ki,  hem
bizden,  hem  mesleğimizden,  hem  Türkiye'den  o  kadar  çok  şey
götürüyor  ki,  bunun  sonucu  bu   mesleği  bırakmak,  bir   daha
televizyon   haberciliği   yapamamak    dahi   olsa,   biz    bunu
yapmayacağız.  Niye  yapmayacağız?  Şundan   yapmayacağız,   çünkü
birilerinin  dur demesi lazım, birilerinin  "yeter  artık"  demesi
lazım.  Aksi  taktirde bu meslek gidiyor.  Ha siz belki  rakibiniz
kadar ağır suistimal yapmıyosunuz,  ne bileyim bir Reha Muhtar  ya
da  bir  Ufuk Güldemir  haberciliğini aynen yansıtmıyorsunuz  ama,
siz  de diyorsunuz  ki "yahu o Gülten Kızılkaya'yı çıkarttı, acaba
ben de onun  karşısına böyle gene sansasyonel tarafı da olan başka
birisini mi çıkartsam, onunla nasıl başa çıkarım?". Onunla   nasıl
başa  çıkarımı  sorduğunuz müddetçe yanlış bir  soru soruyorsunuz.
Çünkü   onunla  başa  çıkmak  için,  ona  benzer   şeyler   yapmak
zorundasınız, rating anlamında. Başka şeyler  yaptığınız taktirde,
ratinginizin düşük olmasını göze  almak zorundasınız,  bunu  kabul
etmek zorundasınız.

O sırada televizyon ratinglerinde ikinci veya birinci  gidiyorduk.
Fakat,  dedik ki, "biz artık bu oyunu  oynamayacağız, ne  pahasına
olursa olsun bu oyunu  oynamayacağız, ratinglerde dördüncüye düşme
pahasına  da   olsa bunu oynamayacağız". Aramızda bazı iyimserler,
"canım,   aslında halk daha iyisini istiyor, siz hele daha iyisini
daha  iyi yapmaya başlayın göreceksiniz herkes, sizin  ekranınızın
başında toplanacaktır" dedi, fakat bunun romantik bir görüş olduğu
ortaya  çıktı. Biz  gerçekten, işte ilkeli habercilik deklerasyonu
yaptık,  birazdan size o deklerasyonu okuyacağım, hatta dedik  ki,
"bunu   biz  sadece  kendi  başımıza  yapmayalım,  bu  bir  meslek
meselesidir,   çünkü  ağır  yaralar  alan,  eriyip   giden   bizim
mesleğimizin ta kendisidir, seyirci aslında kendi kafasında  kanal
kanal  çok fazla ayırım yapmıyor." Mesela biz, birbuçuk   senedir,
kan   göstermediğimiz   halde,  birbuçuk   senedir   hiç    şiddet
göstermediğimiz   halde,  çok  zorunlu   olmadıkça   hiç    şiddet
göstermediğimiz halde, bazen insanlara rastlıyorum   diyorlar  ki,
"televizyon haberlerinden çok şikayetçiyiz, niçin  şikayetçisiniz,
çünkü  çok  şiddet var". Biliyorum ki, rakip  kanalları seyrediyor
ama,   insanların  kafasında  bu  gibi   şeyler  karışıyor,  medya
genellemesi  içine  giriyor. Ve medya  genellemesi  içine  girdiği
zaman,  bunun  içine siz de  giriyorsunuz, hepimiz  giriyoruz,  bu
medya  genellmesenin   içine. Nasıl zamanında asparagas  istismarı
aslında  sadece  birkaç gazeteci tarafından yapıldığı halde,  Türk
basınının   bütününü  etkilediyse  ve  nasıl  asparagas   olayının
mesleğimizde   açtığı  yaraları biz hala tamir  edememişsek,  aynı
şekilde   televizyon haberciliğindeki istismarcı  yaklaşım,  bütün
mesleğimizi  etkiliyor  ve ne yazık ki,  bu  yaraları  kolayca  da
kapatamıyoruz.

Neyse,  dedik  ki, "Artık bu oyunu oynamaktan  vazgeçiyoruz".  Bir
deklarasyon  hazırlayıp,  diğer televizyon   kanallarına  da  bunu
bildirdik   ve   "gelin,   buna  hep   birlikte   başlayalım,   şu
çığırtkanlıktan  vazgeçelim,  bağrış-  çağrıştan  vazgeçelim,  kan
göstermekten  vazgeçelim"  dedik.  Şimdi   okuyacağım  metnin  bir
örneğini  gönderdik, ne yazık ki, kanallardan bir   tanesi,  "işte
canım,  biz  zaten aynı şeylere inanıyoruz" falan  gibi   yuvarlak
laflar söyledi, diğerleri ise hiç oralı olmadılar. Ne  yazık ki bu
çıkışı tek başımıza yapmış olduk. 15 Eylül 1997  tarihinde Kanal D
haber  bülteninde okunan ve tüm diğer  televizyonlara  gönderilen,
mesleğimizin o zaman nerede  olduğunu gösteren örneklerle dolu  bu
metni,  müsaadenizle   kısaca okumak  istiyorum.  Bu  çağrı  şöyle
diyordu:

"Televizyon,  tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de  de   halkın  en
önde  gelen  haber  kaynağı  oldu. Televizyon  haberleri   gündemi
belirliyor, olayların algılanmasını biçimlendiriyor,  gösterilecek
tepkileri  ve  alınacak önlemleri yönlendiriyor.  Bu   çok  önemli
sorumluluğun   bilincinde  olarak,  yeni  televizyon    mevsiminin
başlangıcında,  yürekten inandığımız bazı meslek   ilkelerini  bir
kez daha hatırlatmayı ve hatırlamayı görev  sayıyoruz:

1-  Türk halkının doğru, eksiksiz, çarpıtmasız, çabuk ve  objektif
olarak bilgilendirilmesi için elimizden geleni  yapacağız.

2-   Bizi   seyredenler   arasında   çocukların   da   bulunduğunu
unutmayacağız.  Bu  nedenle  aşırı şiddet,  kan,  ceset  ve  organ
parçaları   gibi   korkunç   görüntüleri  ekrana   getirmeyeceğiz.
Kullandığımız  dile dikkat edeceğiz. Çocukları psikolojik   olarak
etkileyebilecek  bu  gibi  ögelerin  yayınlanması,  bir    haberin
vazgeçilmez  parçası  durumundaysa, o haberden  önce   ebeveynleri
uyaracağız.

3-  Trajik  bir olay olan intiharın,  toplumda taklit  edilen  bir
davranış  olduğunu  gözönüne alarak,  ekrana yansıtılmasında  özel
duyarlılık  göstereceğiz.  Medyatik  intihar  girişimlerini,  asla
ekrana getirmeyeceğiz.

4-   Seyircimizi   kandırmayacağız.  Canlandırma,   gizli   çekim,
fotomontaj  gibi   yöntemler kullanıldığında ve arşiv  görüntüleri
bir  olayı   görüntülemek  için  gösterildiğinde,  durumu  ekranda
açıklayacağız.

5-  Yurttaşın  sıkıntı, acı ve sorunlarını en doğru   ve  gerçekçi
biçimde  yansıtacağız.  Ancak, bunu  yaparken,   gereksiz  tekrar,
abartma,  duygu  sömürüsü,  maraz meraklılarına  alet   olma  gibi
haberciliğin saygınlığını zedeleyen yöntemlerden  kaçınacağız.

6-  İnsanları,  ırk, cins, etnik köken, yaş, din,  inanç,  coğrafi
bölge,  bedeni  özür, fiziksel görünüm ya da  toplumsal  statüleri
dolayısıyla  aşağılamamaya  özen   göstereceğiz.  İnsana   saygılı
olacağız.   Sesini   duyuramayan    kitlelerin   sesi   olduğumuzu
unutmayacak, mazlum kesimlerin  seslerini duyurmaya yardım edecek,
halkın  şikayetlerine kulak  verecek, duygu ve  isteklerine  saygı
göstereceğiz.

7-  Ekranda  yaptığımız yanlışları mümkün olduğu kadar  kısa  süre
içinde düzeltmekten ve özür dilemekten gocunmayacağız.

8-  İzleyicimizin   zamanına saygılı olacak,  olağanüstü  durumlar
dışında,     bültenlerimize    zamanında    başlayıp,    zamanında
bitireceğiz.

Televizyon  haberciliğinin  bu kadar büyük  önem   kazandığı,  ama
gittikçe  artan  dozda  eleştirilere  uğradığı  bu   dönemde,  tüm
televizyon   habercilerini  bu  ilkeler   çevresinde    toplanmaya
çağırıyoruz.

Şurası unutulmamalı ki, meslek ilkelerinin ihlali, sadece o ihlali
yapan  kanalı  değil,  tüm  televizyon habercilerini  ve   medyayı
yaralıyor. Bazı medya ve demokrasi düşmanı çevreler,  bu yaraların
artmasından hoşnutluk duymaktalar. Bu yüzden,  içinde bulunduğumuz
kritik   dönemde,   yukarıdaki   ilkelere    gösterilecek   saygı,
demokrasiye     saygının    ayrılmaz    bir    parçası      olarak
değerlendirilmelidir.

Mesleğimiz,    misyonumuzdur.    Güvenirliliğimiz     en     büyük
silahımızdır.   Yeni   televizyon   mevsiminde,   tüm   televizyon
habercilerine başarılar diliyoruz" dedik ve o tarihden itibaren bu
ilkeleri uygulamaya koyduk.

Ne  ölçüde  uygulayabildik, belki yüzde 80 uyguladık,  belki  hala
birtakım  kusurlarımız,  eksiklerimiz  var,  ama  bazı   konularda
gerçekten  kesin olarak uygulama yoluna gittik,  örneğin  tek  bir
medyatik intihar girişimi göstermiş değiliz,  diğer bazı konularda
da gerçekten müthiş dikkat gösteriyoruz.

Tabii,  şimdi bu türden kararların, yöneticiler arasında  alınması
yetmi-yor.  Çünkü  biliyorsunuz televizyon haberciliği   kollektif
bir  iş.  Bugün  Kanal D Haber Merkezi'nde 100'ün  üzerinde  insan
çalışıyor.   Ve  o  zincirin  bütün  halkalarının   bu    ilkeleri
özümsemesi, benimsemesi ve içselleştirmesi gerekiyor.  Mesela biz,
başlangıç  günlerinde  epeyce gol yedik.  Şöyle  gol  yedik;  bunu
kendi   aramızda   konuştuk,   editörlerle   konuştuk,   editörler
muhabirlere   anlattılar,   ama    akşam   haberleri    seyretmeye
başladığımızda  birden  bire  "eyvah bir  kesik  kol,  bu  nereden
girdi?  Hay  Allah..."  Oradan hissediyoruz  ki,  montajcılara  bu
eğitim   verilmemiş.  Montajcı da orada geçen  bir  cümleye  uygun
görüntü  ararken,  en kolay görüntü olarak, onu almış,  onu  oraya
koymuş.  Yani,  montajcısından,  kamera  asistanına,  genel  yayın
yönetmenine   kadar   herkesin  bu  temel  ilkeleri   benimsemesi,
özümsemesi gerekiyor.

İşte  bunlar etik dediğimiz ilkeler, yani bu bizi etik  meselesine
getiriyor. Etik meselesi nereden  karşımıza çıkıyor? Etik meselesi
şuradan  karşımıza çıkıyor; yasalar var, hepimizi bağlayan yasalar
var,   Türkiye  Cumhuriyeti'nin  Anayasası,  bizi  bağlayan  Radyo
Televizyon   Yüksek   Kurulu  ile  ilgili,  baştan   aşağı   fahiş
yanlışlarla  dolu olan ve en kısa zamanda  değiştirilmesi  gereken
yasa  var,  Türk Ceza Yasası var, Basın  Kanunu'nun bazı maddeleri
var. Diğer birçok yasalarda bizi,  habercileri ilgilendiren şeyler
var.   Yasalar,  zaten  bizim   hareket  alanımızı  sınırlamışlar.
Ekranda  birisine  hakaret   ettiğimiz  taktirde,  bizi  mahkemeye
verebilirler, ağır tazminat  alabilirler. Mesela, Levent Kırca'nın
Işılay  Saygın'a yönelik,  hakaret içerdiği iddia  edilen  sözleri
dolayısıyla    Işılay    Saygın,  ağır   tazminat   davası   açtı,
açabiliyor.   O  ihlal   dolayısıyla  Kanal  D  ekranı   bir   gün
karartıldı, o da RTÜK  Yasası'ndan ileri gelen bir şey.

Ama  bunların  ötesinde,  yasalarla belirtilmeyen,  fakat   meslek
erbabı  olarak yapmayı doğru bulmadığımız, yapmamamız  gerektiğine
inandığımız bir alan var, bir bölge var, bir gri  bölge var,  Etik
Bölgesi.  İşte  o  gri bölgeyi ilgilendiriyor.   Yani,  yaparsanız
yasalara  aykırı  değil ama yanlış,  mesleğiniz açısından  yanlış.
Yani,  işte  manken Özge Tan,  manken bilmem kim için  şöyle  dedi
haberini,  bir cümlelik bir  haberi, aynı görüntüleri  beş  dakika
döndüre   döndüre  göstermek   kanuna  aykırı  değil  ama  yanlış,
mesleğimiz  açısından  yanlış,   yapılmaması  gerekiyor.  Efendim,
kekeme  bir adamı ekrana çıkartıp, onun  kekemeliğiyle alay etmek,
kanuna  aykırı değil, ama yanlış.  Çünkü insani kusur, alay konusu
elde   ediliyor.  Bir  insanın   özel  yaşamıyla  ilgili  birtakım
bilgilerin  ekrana  getirilmesi  belki  yasaya  aykırı  değil  ama
yanlış olabiliyor. Çünkü belirli  sınırlar aşılabiliyor.

İşte  bu  alanın belirlenmesi, etik konusunu karşımıza  getiriyor.
Etik  konusu,  biliyorsunuz çağımızın en önemli  konularından  bir
tanesi. Yani sadece bizim mesleğimizle, bizim  karşımıza çıkan bir
olay  değil  bu.  Bir  yayıncı arkadaşım benden  medya  etiği  ile
ilgili  yazı istedi,  yayıncılıkta etik meselesiyle ilgili  olarak
ve  çok şikayetçi,  inanılmaz derecede şikayetçi, "İşte nasıl olur
da  televizonlarda böyle şeyler yapılabilir, etik, ayaklar  altına
alınıyor,  çiğneniyor"  dedi. Ben de dedim  ki,  "Yalnız  yazdığım
yazıda     bazı     yayıncıların,    çevirmenlerin    kitaplarını,
söylediklerinin  çok  üzerinde basarak  satışa   sunmalarının  da,
yayıncılık  etiği açısından ne kadar yanlış  olduğundan  bahsetmem
lazım". Çünkü biliyorum onların böyle  şeyler yaptığını.

Yani, herkesin etiği kendine. Şimdi tıp alanında etik,  çok önemli
bir  şey.  Hipokrat yemininden biraz evvel söz edildi,   yani  bir
doktorun, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasal inancı ne  olursa olsun,
karşısına  getirilen hastaya bakmak gibi ahlaki   bir  yükümlülüğü
var.   Ama,   işkence  görmüş  insanlara,  "sağlığı    yerindedir,
sapasağlamdır"  diye rapor veren doktorlar var.  Tıbbın  da  etiği
son  derece önemli. Din adamlığının etiği son  derece önemli,  bir
taraftan  ilahi  konularda  çeşitli  tavsilerde  bulunurken,  öbür
taraftan  ilahi  bilgilerle  ilgili   özel  konumlarını,   ticari,
kişisel,  siyasi çıkar amacıyla  kullanmak, etik açısından  önemli
bir   sorun.  Avukatların  etiği   var,  tüccarların  etiği   var,
reklamcıların etiği var.

Yani  etik  meselesi,  günümüzde,  çok  önemli  bir  sorun  olarak
karşımıza   çıkıyor.  21.  Yüzyılda çok önemli  bir  sorun  olarak
karşımızda   duracaktır.  Çünkü biz,  hepimiz  adına   konuşuyorum
burada,   basın-yayın   alanının,  yasalarla   sınırlandırılmasına
karşıyız.    Türkiye'nin    en    geniş    basın     özgürlüğünden
yararlanmasından  yanayız  ve  Türk  halkının,  en   geniş   basın
özgürlüğünü   kaldıracak  olgunluğa,  verasete   sahip    olduğuna
inanıyoruz.  Bu  türden  en  geniş basın özgürlüğünün,  Türkiye'de
demokrasinin   yerleşmesi   açısından,   çok   önemli    işlevleri
olabileceğine  inanıyoruz.  Ama,  bu  demek  değildir  ki,   basın
özgürlüğü   adına,  basın  ahlakını  tepeleme  hakkını  kendimizde
görebilmeliyiz.  Bu  ayırımı  mutlaka yapmamız  lazım.  Yaptığımız
işin bir misyon olduğunu asla unutmamak lazım, unutmamamız  lazım.
Yaptığımız  işin  bir  ahlakı  olduğunu  unutursak,   fahişelerden
hiçbir  farkımız  kalmaz. Hüseyin Cahit Yalçın'ın   bir  sözü  var
diyor ki: "Gazetecilik öyle bir  meslektir ki, ahlaklı bir biçimde
yapılırsa,   insanları   onurlu  kılar".  Ahlaksız   bir   biçimde
yapılırsa, insanların ne yapacağını o söylemiyor ama aşağı  yukarı
biliyoruz.

O  bakımdan,  değerli  arkadaşlarım,  sizler  de  bu  çok   önemli
sektörün,  demokrasinin  vazgeçilmez  sektörünün  içinde   çalışan
insanlar   olarak,   eminim   etik  meselesini   ciddiyetle    ele
alıyorsunuz,  önem  veriyorsunuz.  Dün  akşam  arkadaşların   bana
sorduğu   sorular  etik  konularının,  Bursa'daki   meslektaşlarım
arasında  da büyük önem taşıdığını gösterdi.  Bizler, bir misyonun
insanlarıyız,  bizler,  gerçeğin ortaya   çıkartılması  misyonunun
erleriyiz.  Eğer  gerçeğin  ortaya çıkartılması misyonunun  erleri
olarak  görev yapmıyorsak o zaman alalade bir mesleğin  mensupları
olarak, ne birtakım ayrıcalıklar talep etmeye hakkımız olur, ne de
birtakım meclislerde göğsümüzü gere gere "ben gazeteciyim" demeye.

Söylediklerimi  özetlemek gerekirse, belki sözümü  fazla   uzattım
ama,  şunu  söyleyim, bugün televizyon haberciliği çok   kötü  bir
yere   gelmiştir.  Şimdi  verilen  kavgaların  sonuçları   zamanla
alınmaya  başlanıyor.  Dikkat ederseniz  artık  "az   sonra"  diye
bağrış, çağrışlar azaldı. Mesela Kanal D'de de  hiçbir zaman artık
biz,  "az  sonra"  kelimesini  kullanmıyoruz,   yasakladık,  belki
farketmediniz.  Çünkü "Az  Sonra Haberciliği" diye bir  habercilik
çıktı,  onunla  simgeleşti. Aynı şekilde, bu türden  haberciliğin,
kaliteli seyirciyi, kitle kanallarından uzaklaştırdığının  nihayet
farkına   varan    kanallar,  artık  ratingle  ilgili   rakamların
televizyonlarda   verilmesini  yasakladı.  Artık  duymayacaksınız,
"biz   birinci   olduk",  "teşekkürler  Türkiye",   gibi    şeyler
duymayacaksınız, o türden çığırtkanlık sona erecek.  Çünkü nihayet
bu   rating   rakamları,  televizyon  reklamcılarına    verdikleri
paranın,  kelle  başı maliyetini belirlemeleri  üzerine  üretilmiş
olan yapay bir rakam.

Üçüncüsü, çok daha önemli olabileceği, şu anda AGB ile  televizyon
kanalları  arasında,  AGB'nin  şimdiki  örneğinin   değiştirilmesi
konusunda, birtakım görüşmeler yürütülüyor.  Televizyon  kanalları
diyorlar  ki, "AGB'nin örneğinde, B grubunun yani varoş kesiminin,
varoş   kültürünün  egemen  hale  gelmesi,   genel  olarak   bütün
programları,   bu   arada  haber  programlarını    aşağıya   doğru
çekmiştir, gelin biz bir D grubunu azaltalım ve  AB ve C  grubunda
bulunan  insanların sayısını artıralım". Bu  henüz tam kesinleşmiş
değil,  ama yarın bu da gerçekleşirse,  "Reha Muhtar Haberciliği",
"Az  Sonra Haberciliği" dediğimiz tarzda, tamamen insanların maraz
meraklarına servis yapan habercilik  tarzının, ciddi bir  gerileme
içine girdiğini göreceğiz.

Bakın size bir örnek olarak söyleyeyim, mesela Arena  programının,
son  Arena,  Türkiye'de 9,9 rating yaptı  genel   olarak.  Ama  AB
grubundaki  ratingi  14, yani böylesine  fark  oluşabiliyor.  Aynı
şekilde  Kanal D haber, ratinglerde üçüncü veya dördüncü, ATV  ile
değişiyoruz,  bazen  onlar   üçüncü  oluyor,  bazen   biz   üçüncü
oluyoruz,  yani genellikle Show haber birinci, İnter Star  ikinci,
biz veya ATV üçüncü veya  dördüncü olabiliyoruz, ama, hem ATV, hem
Kanal  D,  AB  grubunda   yani  okur-yazar  meslek  sahibi,   işte
gazeteci,  doktor, öğretmen kesiminde hep birinci. Ama,  öbür  tür
habercilik prim yaptığı  için, daima insanların gözleri, gönülleri
ya  da patronların  gönülleri o tarafa kayabiliyor, "canım siz  de
arada   bir  böyle  şeyler  yapıverin"  tarzında  imalar,  zamanla
telkinler  başlayabiliyor.

Biz,  o  açıdan  şanslıyız, Kanal D de o  tarzda  hiçbir  baskıyla
karşılaşmadık.  Bunun  iki   nedeni  olabilir;  bir  tanesi  Aydın
Doğan'ın bir basın patronu  olarak daha köklü bir geçmişi  olması,
ikincisi  haber  ekibimizin kendisini  ismen kanıtlamış  bir  ekip
olması.  Belki  bu  türden  baskıları bu   özellikler  bir  miktar
engellemiş olabilir ama bu mücadele hiçbir şekilde  bitmiş  değil.
Zaten,  dünyanın  hiçbir  yerinde  basın  özgürlüğü   ve  kaliteli
yayıncılık   mücadelesi  bitmez.  Bu  her  an  devam   eden    bir
mücadeledir,  bu  ABD'de de devam ediyor, İngiltere'de  de   devam
ediyor, İtalya'da da devam ediyor. Gördünüz İtalyan  gazetelerinin
birtakım    olayları    ne    kadar   cahilane    çarpıtarak    ve
televizyonlarının  ne  kadar  cahilane  çarpıtarak  verebildiğini.
İşte   bizler   o  mücadelede,  kendimizi  doğru  tarafta   görmek
istiyoruz,  doğru yerde saf tutmak zorundayız, çünkü  mesleğimizin
misyonu bunu gerektiriyor. Çok teşekkür ederim.