SEMİNER KONUŞMALARI
"BASIN ETİĞİ-TV HABERCİLİĞİ NEREYE GİDİYOR?"
Haluk ŞAHİN
Kanal D Haber Koordinatörü
Günaydın değerli dostlar. Aranızda bulunmaktan gerçekten büyük
zevk ve kıvanç duyuyorum. Bugünkü birlikteliğimiz ne yazık ki
istediğim uzunlukta olamayacak, çünkü yine Bursa basınından,
acar bir muhabirin, bir gazetecinin tuzağına düştüm; belirli bir
saatte bir radyo programı yapmak üzere kendisine birkaç gün
önceden söz verdim, kendisi amansız bir şekilde beni takip ediyor
ve saat 11'de buradan alıp götürecek.
O nedenle şimdi daha yoğun bir şekilde, önceden belirlenmiş olan
ko-numuza, yani "televizyon haberciliği nereye gidiyor,
televizyon haberciliğinde etik sorunları" konulu konuşmamı,
görüşmelerimi sizlere aktarmak istiyorum, anladığım kadarıyla bu
konular dün biraz tartışılmış, eminim öğleden sonra da
tartışılmaya devam edilecek. Çünkü bu konular sadece mesleki
olarak bizi ilgilendiren konular değil, aynı zamanda bütün
toplumu ilgilendiren konular. Çünkü televizyon haberleri ile o
kadar içli-dışlı bir ilişki içindeyiz ve televizyon haberleri
yaşantımızı o kadar direkt olarak etkiliyor ki, televizyon
habercisi olalım olmayalım, medya mensubu olalım olmayalım bu
sorular, sorunlar bizi ilgilendiriyor.
Bundan üç hafta kadar önce Londra'da buna benzer bir konuşma
yapmak üzere davet edilmiştim. O toplantıdan önce televizyon
haberlerinden çeşitli yakınmalar dinledim, bu yakınmalar tabii
bizim televizyon haberlerimizle ilgili yakınmalardı. Biliyorsunuz
artık Avrupa'nın her yerinde yurttaşlarımız, Türkiye saat
ayarına göre yaşıyorlar. Çünkü çanak antenler sayesinde
Türkiye'deki televizyonları yakından izliyorlar, haberleri
izliyorlar ve Türkiye'de olup bitenleri, akşamları televizyon
haberlerinden aldıkları bilgilere göre değerlendiriyorlar, o
çerçeve içine yerleştiriyorlar. Bu türden ailelerden bir tanesi,
oldukça uzun yıllardan beri İngiltere'de yaşayan ve çocuklarını
orada büyütmekte olan bir aile, Türkiye'ye gelmiş, Türkiye'de bir
lokantaya gitmişler. Geldikleri ilk gece İstanbul'da, evin
çocuğu 9-10 yaşlarında bir erkek çocuk, korkulu gözlerle çevreyi
kolaçan ediyormuş. Ondan sonra yemeğin sonlarına doğru babasına
demiş ki, "Baba bu ne biçim Türkiye, ne tabaklar uçuştu, ne kavga
çıktı, ne de başka birşey oldu, emin misin buranın Türkiye
olduğuna?".
Biraz abartma payı olsa da bu bir gerçeği yansıtıyor. Yani
televizyon haberlerinden yansıyan Türkiye ile gerçek Türkiye
arasında önemli farklar var. Tabii bu bir mesleki sorun olarak
karşımıza çıkıyor, bu sadece mesleki bir sorun olarak değil, aynı
zamanda ulusal bir sorun olarak da karşımıza çıkıyor. Dün BBC'den
beni aradılar, BBC Türkçe servisinden, son Apo olayından sonra
veya Apo olayı sırasında Türk medyasının performansı ile ilgili
bir program hazırlıyorlarmış, çeşitli sorular sordular;
Türkiye'deki tansiyonun bu kadar yükseltilmesinde medya'nın rolü
nedir? HADEP'lilere yapılan saldırılarla medyadaki haberler
arasında acaba bir ilişki kurulabilir mi, kurulamaz mı? Medya
acaba ne gibi dersler çıkarttı, ne gibi dersler çıkartabilir?
Onlara şunu söyledim; o günlerde İtalyan televizyonlarını mesleki
olarak seyretmek zorunda kaldım, haber programlarını, bu arada
Euro News'i, CNN'i. Orada gördüğüm Türkiye görüntüleri, beni
tabii bir parça rahatsız etti. Şundan dolayı rahatsız etti;
batılıların kafasındaki barbar Türk, her fırsatta şiddete
başvuran Türk imajını bildiğim için televizyonlardan onlara
ulaşan görüntülerin, onların kafasındaki Türkiye imajını, barbar
Türk imajını pekiştirdiğini düşündüm ve bu pekiştirmenin sosyal ve
siyasal değerlendirmenin bir parçası haline geldiğini ve
Türkiye'nin aleyine dönebileceğini anladım. Nitekim, bu
televizyon haberlerinden önce İtalya'da Apo'nun Türkiye'ye iade
edilmesini isteyenlerin oranı bir kamuoyu araştırmasına göre
yüzde 35-36 civarında iken, sonradan bunun yüzde 13-14'lere
indiğini gördüm. Hakikaten insanların bu kadar öfkeli şeyler
yaptığı, elçiliklerin tabelalarını söktüğü, bayraklarını yaktığı
ülkeye böyle bir siyasi suçlunun, kendilerince, gönderilmesinin
herhalde çok vahim sonuçlar doğuracağını düşünmüş olabilirler.
Bütün bunları şunun için söylüyorum; televizyon haberleri çok
önemli bir konumda ve televizyon haberleri sadece Türkiye'de
yaşayan bizler için değil aynı zamanda Türkiye dışında yaşayan
yurtaşlarımız için de, soydaşlarımız için de ya da Türkiye'yi
izleyen insanlar için de çok önemli. O bakımdan, televizyon
haberlerinin nereye gittiği sorusu çok büyük önem taşıyor, bizim
mesleğimiz açısından da çok büyük önem taşıyor.
Hasbel kader televizyon haberlerinin içinde son üç yıldır fillen
kanal D Haber Koordinatörü olarak çalışıyorum. Ondan önceki
yıllarda bir TRT geçmişim de var, çok uzun sürmemekle beraber,
İsmail Cem döneminde 1974-1975 yıllarında. O sırada TRT
haberciliğinin karşı karşıya bulunduğu soruları, sorunları
incelemek için de fırsatını bulmuştum, daha da önemlisi ben
doktora tezimi TRT üzerine, TRT'nin özerkliği üzerine yapmış ve
ta 1964 yılından itibaren TRT'nin özerk bir kurum olarak, siyasi
baskılara karşı, siyasi kurumlara karşı ayakta durma çabasının ne
kadar zor olduğunu, Türkiye'de siyasetçilerle iletişim kurumları
arasındaki ilişkilerin ne kadar zor olduğunu, Türkiye'de
siyasetçilere iletişim kurumlarının nasıl hiçbir zaman emanet
edilemeyeceğini çok somut örneklerle incelemiştim. Tabii şimdi
RTÜK meselesinde aynı deneyimde edindiğimiz dersler karşımıza
çıkıyor.
Türkiye'de televizyon haberciliğinden söz ederken tabii, ben
özellikle televizyon haberciliğinin sorunlarından söz ederken,
özellikle özel televizyonların, televizyon haberciliğinin
sorunlarından söz ediyorum. Ama aslında televizyona da haksızlık
etmemek lazım, daha doğrusu TRT'yi de bunun dışında bırakmamak
lazım. Çünkü TRT de sorunun bir parçası, yani TRT haberlerinin
şimdiki durumda olmasıyla, özel televizyon haberlerinin şimdiki
durumda olması arasında çok önemli bağlantılar var. Yani eğer
İngiltere'de, bir kamu yayın kuruluşu olan BBC'nin haberleri hala
vrnek teşkil ediyorsa, BBC'nin haberleri hala İngiliz halkının
büyük bir çoğunluğu tarafından izleniyorsa, buna karşılık büyük
bir avantajla işe başlamış olmasına rağmen, Türkiye'de TRT
kurumunun haberleri, çok küçük bir kesim tarafından izleniyorsa
ve toplum üzerinde eskisine göre çok daha az etkili oluyorsa, bu
hem toplumsal bir sorun olarak, hem de bir televizyon haberciliği
sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ben diyorum ki, keşke kamu
kuruluşunun televizyon haberciliği daha dinamik olsa, daha
tarafsız olsa, daha atak olsa, daha az protokole bağlı olsa ve
biz, şimdi özel kesimde çalışan habercilere, her gün habercilik
dersi verse, her gün bizi atlatsa ve her gün bize "aman acaba
bugün TRT de ne var?" kaygısıyla kendimize çeki düzen verme
fırsatını yaratsa.
Ne yazık ki durumun böyle olduğu söylenemez, TRT'nin kendine özgü
birtakım gelenekleri var. Bu gelenekler bir türlü kırılamıyor.
Bunların başında, işte Ankara merkezli, protokole dayanan
habercilik anlayışı geliyor. Cumhurbaşkanı ile ilgili haberler
ilk haber, Başbakan'la ilgili ise ikinci, en üst, en kıdemli
devlet bakanı ile haberler üçüncü haber, vs. Bu şekilde Türk
toplumunun pek çok yönüne kameralar, projektörler çevrilmiyor,
böylesi bir durumda TRT haberciliği toplumda ancak sınırlı ölçüde
etkili oluyor.
Özel haberciliğe baktığımız zaman tabii 1990'lı yıllarını
sonralarında, 1991 başlarında, rahmetli Turgut Özal'ın tavsiye
ettiği hile-i şeriye ile Türkiye'de başlayan, bir çeşit oldu-
bittiyle başlayan televizyon haberciliği, biliyorsunuz 1994
yılında Radyo Televizyon Yüksek Kurulu ile ilgili yasa yürürlüğe
girinceye kadar, tamamen kanunsuz bir bölgede icraat etti. Yani
sorumlusunu bulabilmeniz mümkün değildi. Birden bire Türk
televizyoncuları, özğürlüğü keşfetmişlerdi, birden bire Türk
televizyoncuları, artık her şeyin tartışılabileceğini
keşfetmişlerdi, dahası, Türk televizyoncuları, Türk halkının bu
türden haberlere susamış olduğunu, bu türden tartışmalara aç
olduğunu keşfetmişlerdi. Artık Türk televizyonlarında şeriat
meselesi de tartışılıyordu, Kürt meselesi de tartışılıyordu,
eşcinsellik de tartışılıyordu, Aziz Nesin de ekrana çıkabiliyordu,
Ruhi Su'nun da müziği tartışılabiliyordu, şeriatçı insanlar da
çıkabiliyordu. Birden bire tartışma yelpazesi müthiş genişledi,
tabii bu demokrasi açısından son derece yararlı bir atılım oldu.
Fakat bununla beraber televizyonun kişisel çıkarlara hizmet
edebilecek bir silah da olabileceği keşfi yapıldı ve ne yazık ki
bu dönemde televizyon, çok kötü bir silah olarak, çok kötü bir
ticari silah olarak, siyasi silah olarak kullanıldı.
Zannediyorum Türk televizyon haberciliği tarihinin en karanlık
günlerinden bir tanesi, tam gününü hatırlamıyorum ama, birgün bir
özel kanalda, 93 yılında olduğunu zannediyorum, bir özel kanalın
avukatının, başka bir özel kanalın avukatına çektiği protesto,
günün ilk haberi olarak verildiğinde yaşanmıştır. Düşünebiliyor
musunuz? Ana haber bültenini veriyorsunuz ve ana haber bülteninde,
izleyicinizle sizin aranızda zımni (kapalı olarak yapılan) bir
kontrat var. Ana haber bültenini verirken seyircinize diyorsunuz
ki, "bakın ben size mümkün olduğu kadar kısa bir zaman içinde,
yarım saat ya da 45 dakika içinde, bugün Türkiye'de ve dünyada
olmuş olan en önemli haberleri vereceğim, ama bunun karşılığında
sen de yarım saat, 45 dakika benim karşımda oturacaksın ve benim
programımdan önceki ve sonraki reklamları, ilanları
seyredeceksin", böyle bir zımni kontrat var. Şimdi, böyle zımni
bir kontratın olmasına rağmen, kalkıp siz, o seyirciyi üç
kuruşluk çıkar kavganızın bir parçası haline getiriyorsunuz. Buna
benzer pek çok örnek yaşandı ve gerçekten, adeta televizyon
haberciliğinde herşeyin mübah olabileceği şeklinde bir anlayış
yerleşmeye başladı. Tabii bu meseleğe uzun yıllar emek vermiş
olan insanlar, bu mesleğin ne kadar önemli, vazgeçilmez bir
meslek olduğunu bilen insanlar açısından dehşet verici günlerdi.
1994 yılında Radyo Televizyon Yüksek Kurulu Yasası'nın gündeme
girmesiyle beraber, bazı aşırı suistimallere bir miktar son
verilmiş olmakla beraber, 1995 yılında çok yeni bir keşif
yapıldı. Yapılan keşif de haberlerin müthiş rating yapabilme
kapasitesine sahip olduğuydu. Yani birdenbire televizyoncular
haberlerle, aslında çok pahalıya malettikleri dizilerden daha
fazla seyirci çekebildiklerini keşfettiler. Üstelik bu seyirci,
gecenin en kritik kesiminde, yani prime-time denen en fazla
seyircinin olduğu gece saat 8-11 bloğunun hemen öncesinde, o
bloğa müşteri taşıyabilecek trendler gibi önemli bir işlev
gördüğünü de bildikleri için ve müthiş bir rekabet ortamında
yaşadıkları için, bu keşiflerini altın yumurta yumurtlayan tavuğu
öldürme aşırılığına götürecek kadar, aşırı biçimlerde uygulamaya
başladılar.
95 yılından itibaren birdenbire televizyon haberciliğinde magazin
haberlerinin müthiş bir artış gösterdiğini görüyoruz. Türk
toplumunun daha fazla bilmesi gerektiğine biz gazetecilerin
inandığı ana gündem maddelerinin gittikçe ihmal edilmeye, onların
da ele alındıkları zaman gerçekten önem taşıyan yönleri ile
değil, magazin tarafları ile ele alınmaya başlandığını görüyoruz.
Çığırtkanlığın, inanılmaz boyutlara ulaştığını ve Mahmut Paşa da
gömlek satar gibi haber satılmaya başlandığını görüyoruz. Bu
çığırtkanlığın, haber sunma üsluplarına da yansıdığını ve ortaya
bağrış, çağrış, şiddetin sürekli olarak tekrar edildiği,
cinselliğin suistimal edildiği, özel yaşamın bütün sınırlarının
ayaklar altına alındığı bir habercilik üslubunun ortaya çıktığını
ve bu habercilik üslubunun egemen hale geldiğini görüyoruz.
Şöyle, bu durum tabii birtakım eleştirilere de yol açıyor. Mesela
Ali Hakan, televizyon eleştirmeni, bu anlayışı "ne kadar rezil
olursak o kadar iyiyiz" habercilik anlayışı olarak anlatmıştı bir
konuşmasında. Mesleğimizin duayenlerinden Nezih Demirkent de
"defolu haber muteber" şeklinde özetlemişti bunu, ben de bunu
"halkın marazi meraklarına servis yapan habercilik tarzı"
şeklinde özetlemiştim ve bu haberciliğin, maalesef egemen
olmasının etkilerini, bütün toplumun, sadece habercilerin değil
sadece televizyon habercilerinin değil, bütün toplumun hissetmekte
olduğundan sık sık yakınmaya başlamıştım.
Bütün bunların rating adına, rating için yapıldığını biliyoruz,
çok konuşuldu, çok söylendi. Ratinglerle ilgili tartışmaya şu
anda çok girmek istemiyorum. Çünkü zannediyorum hepimizin aşağı-
yukarı bir fikri var, yani ratingler bir ölçü. Ama ne kadar
sağlıklı bir ölçü oldukları tartışma götürür. Ratingler doğru
olsa bile, gerçeği yansıtıyor olsa bile acaba, gazetecinin rolü
nedir? Gazetecinin rolü halkı eğlendirmek midir? Televizyon
habercisi bir çeşit soytarı mıdır? sorusuna cevap aramamız
gerekiyor.
Dünyanın her yerinde ratinge dayalı, ticari rekabetin keskin
olduğu ortamlarda, televizyon haberciliğine belirli ölçüde
eğlence unsurunun sızmasını engellemek mümkün değil. İşte
Amerikalılar, bu konuda hatta bir kelime bile icat etmişlerdi,
"information ve antitanıment" yani bilgi ve eğlence kelimelerinin
birleşmesinden ileri gelen "infotainment" diye bir kelime ben de
ona Türkçe'de "haber-eğlence" diyorum. İşte bu haberi mümkün
olduğu kadar eğlendirici olarak verme çabası. Ama acaba bunun
sınırları ne olmalı? Yani hangi sınırdan itibaren bu, mesleğin
ayaklar altına alınması haline dönüşüyor sorusu, biz kanal D
habercilerini 1997 yılında fena halde zorlamaya başlamıştı. Çünkü
biz, yaptığımız işten zaman zaman yüzümüz kızarmaya başladığı
gibi, rakiplerimizin yaptığı işlerden doğrusu seyrederken masanın
altına girip saklanacak durumlara geliyorduk ve bu mesleği artık
bu haliyle savunmamızın mümkün olmadığı düşüncesini git gide
daha fazla hissetmeye başlıyorduk.
Bu mesleğin içinde uzun zamandır bulunan insanlar olarak,
biliyorum ki rating almak, aslında zannedildiği kadar zor değil.
Eğer insanların zaaflarına seslenmek isterseniz, eğer insanların
marazi meraklarına seslenmek isterseniz, dünyanın her yerinde kısa
zamanda ratinginizi yükseltebilirsiniz. İnsanların belirli
zaafları var, nedir mesela bu belirli zaaflar? İnsanlar, basit
birtakım şeylere gülerler, yani birisinin düştüğünü gördükleri
zaman gülerler veyahut da küfür kelimesine gülerler. Kemal
Sunal'ın bir kelimeyle ne kadar uzun zaman halkımızı güldürdüğünü
düşünecek olursanız, aslında bu küfürlerden kolayca bıkılmadığı
şeklinde de karamsar bir sonuca varabilirsiniz. Onun dışında,
insanların başka birtakım marazi merakları var. Mesela insanlar,
birilerinin öldüğünü görmekten, nasıl öldüğünü görmekten, marazi
bir haz mı duyuyorlar, merak mı duyuyorlar, yani ölüm gösteren,
can çekişen insan gösteren kanalın rating çekmesi ihtimali çok
yüksek. Aynı şekilde işte bu intiharlar, köprünün kenarına
çıkmış, apartmanın tepesine çıkmış insanların, işte intihar etti-
edecek gerilimini vermek, mutlaka rating çeken bir şey oluyor.
İşte insanlar, birbirlerinin özel yaşamlarına çok meraklılar,
yani anahtar deliğinden bakmaya, insanların özel yanlarının
anlatıldığı günlüklerini okumaya çok meraklılar. İşte bir
futbolcuyla bir manken arasındaki aşkın detaylarını öğrenmekten,
nedense büyük haz alıyorlar ve işin ilginç tarafı şu, işin belki
de acı tarafı şu; bunu istemediklerini, kendilerinin böyle
olmadıklarını söyleye söyleye yapıyorlar. Yani burada kitlelere,
çok da fazla lehte puan vermenin gereği yok. Yani Türkiye'de
televizyon haberciliği, belirli bir noktaya gelmişse, bu tabii
bir tango halinde olmuştur, yani tangoda malum, en azından iki
tane danşçı lazım, eğer verilen bu televizyon haberleri, bir
seyirci bulmasaydı, belirli bir maddi taban oluşturmuş,
geliştirmiş olmasaydı, bu nokta'ya gelinmezdi.
Geçenlerde Ankara'da yapılmış olan, bütün Türkiye çapında bir
araştırmanın sonuçları geçti elime, çok ilginç bir şey. Önce
sormuşlar nelerden şikayet ediyorsunuz, televizyon haberlerinde
nelerden şikayet ediyorsunuz? diye. Yurttaşlarımız, büyük
çoğunlukta televizyon haberlerinde şiddetten şikayet ettiklerini
söylemişler, kan görmekten şikayet ettiklerini söylemişler,
cinsellikten şikayet ettiklerini söylemişler, özel yaşam
istismarından şikayet ettiklerini söylemişler. Sonra alıp
ratinglere baktığınızda bu şikayette bulunan yurttaşlarımızın
seyrettiği haber bültenlerinin, en çok şiddet ve kan veren, en
fazla özel yaşam istismarı yapan, en fazla ölü gösteren, maraz
merak servisçiliği yapan kanallar olduğu ortaya çıkmış.
Böyle bir ikiyüzlülük var, yani Hipokrat yemininden bahsediyoruz.
Hipokrat yemini, yani Hipokrat yeminini çiğnemek şeklinde,
Hipokratça davranma, yani ikiyüzlü davranma sorunu, aslında hem
televizyon habercileri hem de kitleler için acı bir gerçek olarak
karşımıza çıkıyor, maalesef. Oturuyorsunuz, ne bileyim Mehmet
Eymür'ü çok büyük güçlüklerden sonra herkesin merak ettiği adam
olarak ekrana çıkartıyorsunuz, bunu bütün gün duyuruyorsunuz,
ondan sonra öbür kanal ise Gülten Kızılkaya tekvando öğreniyor
diye bir haber yapıyor ve Gülten Kızılkaya'nın tekvando
öğrenirken hafif iç gıcıklayıcı ve şiddet de içeren görüntülerini
beş dakika döndüre döndüre veriyor, sonra ertesi gün ratingler
geldiğinde bakıyorsunuz Mehmet Eymür'ün söyledikleri çok daha
önemli olduğu halde, Gülten Kızılkaya'nın tekvando öğrenişi ile
ilgili haberi iki misli seyredilmiş.
Şimdi, bu ticari rekabet ortamı içinde çalışan televizyon
habercilerini çok zor durumda bırakıyor, yani bizi çok zor
durumda bırakıyor. Şundan dolayı çok zor durumda bırakıyor, siz,
aslında o tür haberciliğin nasıl yapılacağını çok iyi
biliyorsunuz, fakat o tür haberciliği yapmaya kalktığınız
taktirde kendinizi bitireceğinizi de biliyorsunuz. Ama o tür
habercilik yapmazsanız ve ratinglerde dördüncü gelirseniz, bir
müddet sonra sizin de, patronunuz tarafından "canım siz de bir
parça yapıverin, niye hep onlar yapacak, onlar yaptı da öldü mü?
veya, siz bu şekilde ratinglerde dördüncü duruma düşmenizin ne
gibi maddi sonuçları olabileceğini hiç düşündünüz mü?" diye
sorabileceğini de, aklınızın bir köşesinden geçirmeden edemi-
yorsunuz. Yani, diyelim ki sizin haberleriniz dördüncü olduğu
için, haber sonrası reklam kuşağında sizin günde diyelim 50 bin
dolar zararınız var, o günde 50 bin dolar biz haberciler için hiç
umurumuzda değil, çünkü o para, zaten bizim cebimize girmiyor, ama
günde 50 bin doları siz bir haftada, 350 bin dolar, bir ayda da
bir milyon doların üzerinde bir para olarak hesapladığınız zaman,
şu soruyla, şu denklemle karşı karşıya gelirsiniz, "Acaba bir
televizyon patronu için etik ve ilkeli habercilik yapmak, ayda 1
milyon 250 bin dolara değer mi değmez mi?" Şimdi soru bu, yani,
Erol Aksoy'un karşısındaki soru da bu, Cem Uzan'ın karşısındaki
soru da bu, diğer televizyon patronlarının, Aydın Doğan'ın
karşısındaki soru da bu. Aynı zamanda bu insanlar, ticaret adamı
olduklarına göre, işadamı olduklarına göre, bu soru o kadar yanlış
bir soru da değil, yani onların açısından, yani onlar da işin
öbür tarafına da bakmak zorundalar.
O yüzden, televizyon habercilerini eleştirirken bu denklemi
kesinlikle akıldan çıkartmamak gerekiyor ve verilen mücadelenin
belirli sınırları olabileceğini akıldan çıkartmamak gerekiyor.
Televizyon popüler bir araç, popüler bir araç olmak zorunda.
Cumhuriyet gazetesi gibi televizyon haberciliği yaparız, çok
kolay yaparız, yani onun da formülleri vardır, ama eğer
birdenbire sizin de seyir oranınız vazgeçilebilir, marjinal
boyutlara düşerse, bu acaba başarılı yayıncılık mıdır, yoksa
değil midir? Yani popülerlikle ilkelilik arasındaki acaba o ince
denklem nasıl bulunabilir sorusu bizim her gün cebelleştiğimiz
ve çok kolay cevaplarını bulamadığımız bir soru. Ancak ben size
şuyu söyleyeyim, biz 1997 yılının bir yaz günü, bundan birbuçuk
yıl kadar önce bütün bu rekabet ortamı kanlı bir şekilde devam
ederken, bir gün dedik ki, Kanal D Haber Merkezi'nde Uğur Dündar,
ben, Tuncay Özkan ve editör arkadaşlarımızla, "artık bu oyunu
oynamayacağız". Çünkü bu oyun o kadar çok şey götürüyor ki, hem
bizden, hem mesleğimizden, hem Türkiye'den o kadar çok şey
götürüyor ki, bunun sonucu bu mesleği bırakmak, bir daha
televizyon haberciliği yapamamak dahi olsa, biz bunu
yapmayacağız. Niye yapmayacağız? Şundan yapmayacağız, çünkü
birilerinin dur demesi lazım, birilerinin "yeter artık" demesi
lazım. Aksi taktirde bu meslek gidiyor. Ha siz belki rakibiniz
kadar ağır suistimal yapmıyosunuz, ne bileyim bir Reha Muhtar ya
da bir Ufuk Güldemir haberciliğini aynen yansıtmıyorsunuz ama,
siz de diyorsunuz ki "yahu o Gülten Kızılkaya'yı çıkarttı, acaba
ben de onun karşısına böyle gene sansasyonel tarafı da olan başka
birisini mi çıkartsam, onunla nasıl başa çıkarım?". Onunla nasıl
başa çıkarımı sorduğunuz müddetçe yanlış bir soru soruyorsunuz.
Çünkü onunla başa çıkmak için, ona benzer şeyler yapmak
zorundasınız, rating anlamında. Başka şeyler yaptığınız taktirde,
ratinginizin düşük olmasını göze almak zorundasınız, bunu kabul
etmek zorundasınız.
O sırada televizyon ratinglerinde ikinci veya birinci gidiyorduk.
Fakat, dedik ki, "biz artık bu oyunu oynamayacağız, ne pahasına
olursa olsun bu oyunu oynamayacağız, ratinglerde dördüncüye düşme
pahasına da olsa bunu oynamayacağız". Aramızda bazı iyimserler,
"canım, aslında halk daha iyisini istiyor, siz hele daha iyisini
daha iyi yapmaya başlayın göreceksiniz herkes, sizin ekranınızın
başında toplanacaktır" dedi, fakat bunun romantik bir görüş olduğu
ortaya çıktı. Biz gerçekten, işte ilkeli habercilik deklerasyonu
yaptık, birazdan size o deklerasyonu okuyacağım, hatta dedik ki,
"bunu biz sadece kendi başımıza yapmayalım, bu bir meslek
meselesidir, çünkü ağır yaralar alan, eriyip giden bizim
mesleğimizin ta kendisidir, seyirci aslında kendi kafasında kanal
kanal çok fazla ayırım yapmıyor." Mesela biz, birbuçuk senedir,
kan göstermediğimiz halde, birbuçuk senedir hiç şiddet
göstermediğimiz halde, çok zorunlu olmadıkça hiç şiddet
göstermediğimiz halde, bazen insanlara rastlıyorum diyorlar ki,
"televizyon haberlerinden çok şikayetçiyiz, niçin şikayetçisiniz,
çünkü çok şiddet var". Biliyorum ki, rakip kanalları seyrediyor
ama, insanların kafasında bu gibi şeyler karışıyor, medya
genellemesi içine giriyor. Ve medya genellemesi içine girdiği
zaman, bunun içine siz de giriyorsunuz, hepimiz giriyoruz, bu
medya genellmesenin içine. Nasıl zamanında asparagas istismarı
aslında sadece birkaç gazeteci tarafından yapıldığı halde, Türk
basınının bütününü etkilediyse ve nasıl asparagas olayının
mesleğimizde açtığı yaraları biz hala tamir edememişsek, aynı
şekilde televizyon haberciliğindeki istismarcı yaklaşım, bütün
mesleğimizi etkiliyor ve ne yazık ki, bu yaraları kolayca da
kapatamıyoruz.
Neyse, dedik ki, "Artık bu oyunu oynamaktan vazgeçiyoruz". Bir
deklarasyon hazırlayıp, diğer televizyon kanallarına da bunu
bildirdik ve "gelin, buna hep birlikte başlayalım, şu
çığırtkanlıktan vazgeçelim, bağrış- çağrıştan vazgeçelim, kan
göstermekten vazgeçelim" dedik. Şimdi okuyacağım metnin bir
örneğini gönderdik, ne yazık ki, kanallardan bir tanesi, "işte
canım, biz zaten aynı şeylere inanıyoruz" falan gibi yuvarlak
laflar söyledi, diğerleri ise hiç oralı olmadılar. Ne yazık ki bu
çıkışı tek başımıza yapmış olduk. 15 Eylül 1997 tarihinde Kanal D
haber bülteninde okunan ve tüm diğer televizyonlara gönderilen,
mesleğimizin o zaman nerede olduğunu gösteren örneklerle dolu bu
metni, müsaadenizle kısaca okumak istiyorum. Bu çağrı şöyle
diyordu:
"Televizyon, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de halkın en
önde gelen haber kaynağı oldu. Televizyon haberleri gündemi
belirliyor, olayların algılanmasını biçimlendiriyor, gösterilecek
tepkileri ve alınacak önlemleri yönlendiriyor. Bu çok önemli
sorumluluğun bilincinde olarak, yeni televizyon mevsiminin
başlangıcında, yürekten inandığımız bazı meslek ilkelerini bir
kez daha hatırlatmayı ve hatırlamayı görev sayıyoruz:
1- Türk halkının doğru, eksiksiz, çarpıtmasız, çabuk ve objektif
olarak bilgilendirilmesi için elimizden geleni yapacağız.
2- Bizi seyredenler arasında çocukların da bulunduğunu
unutmayacağız. Bu nedenle aşırı şiddet, kan, ceset ve organ
parçaları gibi korkunç görüntüleri ekrana getirmeyeceğiz.
Kullandığımız dile dikkat edeceğiz. Çocukları psikolojik olarak
etkileyebilecek bu gibi ögelerin yayınlanması, bir haberin
vazgeçilmez parçası durumundaysa, o haberden önce ebeveynleri
uyaracağız.
3- Trajik bir olay olan intiharın, toplumda taklit edilen bir
davranış olduğunu gözönüne alarak, ekrana yansıtılmasında özel
duyarlılık göstereceğiz. Medyatik intihar girişimlerini, asla
ekrana getirmeyeceğiz.
4- Seyircimizi kandırmayacağız. Canlandırma, gizli çekim,
fotomontaj gibi yöntemler kullanıldığında ve arşiv görüntüleri
bir olayı görüntülemek için gösterildiğinde, durumu ekranda
açıklayacağız.
5- Yurttaşın sıkıntı, acı ve sorunlarını en doğru ve gerçekçi
biçimde yansıtacağız. Ancak, bunu yaparken, gereksiz tekrar,
abartma, duygu sömürüsü, maraz meraklılarına alet olma gibi
haberciliğin saygınlığını zedeleyen yöntemlerden kaçınacağız.
6- İnsanları, ırk, cins, etnik köken, yaş, din, inanç, coğrafi
bölge, bedeni özür, fiziksel görünüm ya da toplumsal statüleri
dolayısıyla aşağılamamaya özen göstereceğiz. İnsana saygılı
olacağız. Sesini duyuramayan kitlelerin sesi olduğumuzu
unutmayacak, mazlum kesimlerin seslerini duyurmaya yardım edecek,
halkın şikayetlerine kulak verecek, duygu ve isteklerine saygı
göstereceğiz.
7- Ekranda yaptığımız yanlışları mümkün olduğu kadar kısa süre
içinde düzeltmekten ve özür dilemekten gocunmayacağız.
8- İzleyicimizin zamanına saygılı olacak, olağanüstü durumlar
dışında, bültenlerimize zamanında başlayıp, zamanında
bitireceğiz.
Televizyon haberciliğinin bu kadar büyük önem kazandığı, ama
gittikçe artan dozda eleştirilere uğradığı bu dönemde, tüm
televizyon habercilerini bu ilkeler çevresinde toplanmaya
çağırıyoruz.
Şurası unutulmamalı ki, meslek ilkelerinin ihlali, sadece o ihlali
yapan kanalı değil, tüm televizyon habercilerini ve medyayı
yaralıyor. Bazı medya ve demokrasi düşmanı çevreler, bu yaraların
artmasından hoşnutluk duymaktalar. Bu yüzden, içinde bulunduğumuz
kritik dönemde, yukarıdaki ilkelere gösterilecek saygı,
demokrasiye saygının ayrılmaz bir parçası olarak
değerlendirilmelidir.
Mesleğimiz, misyonumuzdur. Güvenirliliğimiz en büyük
silahımızdır. Yeni televizyon mevsiminde, tüm televizyon
habercilerine başarılar diliyoruz" dedik ve o tarihden itibaren bu
ilkeleri uygulamaya koyduk.
Ne ölçüde uygulayabildik, belki yüzde 80 uyguladık, belki hala
birtakım kusurlarımız, eksiklerimiz var, ama bazı konularda
gerçekten kesin olarak uygulama yoluna gittik, örneğin tek bir
medyatik intihar girişimi göstermiş değiliz, diğer bazı konularda
da gerçekten müthiş dikkat gösteriyoruz.
Tabii, şimdi bu türden kararların, yöneticiler arasında alınması
yetmi-yor. Çünkü biliyorsunuz televizyon haberciliği kollektif
bir iş. Bugün Kanal D Haber Merkezi'nde 100'ün üzerinde insan
çalışıyor. Ve o zincirin bütün halkalarının bu ilkeleri
özümsemesi, benimsemesi ve içselleştirmesi gerekiyor. Mesela biz,
başlangıç günlerinde epeyce gol yedik. Şöyle gol yedik; bunu
kendi aramızda konuştuk, editörlerle konuştuk, editörler
muhabirlere anlattılar, ama akşam haberleri seyretmeye
başladığımızda birden bire "eyvah bir kesik kol, bu nereden
girdi? Hay Allah..." Oradan hissediyoruz ki, montajcılara bu
eğitim verilmemiş. Montajcı da orada geçen bir cümleye uygun
görüntü ararken, en kolay görüntü olarak, onu almış, onu oraya
koymuş. Yani, montajcısından, kamera asistanına, genel yayın
yönetmenine kadar herkesin bu temel ilkeleri benimsemesi,
özümsemesi gerekiyor.
İşte bunlar etik dediğimiz ilkeler, yani bu bizi etik meselesine
getiriyor. Etik meselesi nereden karşımıza çıkıyor? Etik meselesi
şuradan karşımıza çıkıyor; yasalar var, hepimizi bağlayan yasalar
var, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasası, bizi bağlayan Radyo
Televizyon Yüksek Kurulu ile ilgili, baştan aşağı fahiş
yanlışlarla dolu olan ve en kısa zamanda değiştirilmesi gereken
yasa var, Türk Ceza Yasası var, Basın Kanunu'nun bazı maddeleri
var. Diğer birçok yasalarda bizi, habercileri ilgilendiren şeyler
var. Yasalar, zaten bizim hareket alanımızı sınırlamışlar.
Ekranda birisine hakaret ettiğimiz taktirde, bizi mahkemeye
verebilirler, ağır tazminat alabilirler. Mesela, Levent Kırca'nın
Işılay Saygın'a yönelik, hakaret içerdiği iddia edilen sözleri
dolayısıyla Işılay Saygın, ağır tazminat davası açtı,
açabiliyor. O ihlal dolayısıyla Kanal D ekranı bir gün
karartıldı, o da RTÜK Yasası'ndan ileri gelen bir şey.
Ama bunların ötesinde, yasalarla belirtilmeyen, fakat meslek
erbabı olarak yapmayı doğru bulmadığımız, yapmamamız gerektiğine
inandığımız bir alan var, bir bölge var, bir gri bölge var, Etik
Bölgesi. İşte o gri bölgeyi ilgilendiriyor. Yani, yaparsanız
yasalara aykırı değil ama yanlış, mesleğiniz açısından yanlış.
Yani, işte manken Özge Tan, manken bilmem kim için şöyle dedi
haberini, bir cümlelik bir haberi, aynı görüntüleri beş dakika
döndüre döndüre göstermek kanuna aykırı değil ama yanlış,
mesleğimiz açısından yanlış, yapılmaması gerekiyor. Efendim,
kekeme bir adamı ekrana çıkartıp, onun kekemeliğiyle alay etmek,
kanuna aykırı değil, ama yanlış. Çünkü insani kusur, alay konusu
elde ediliyor. Bir insanın özel yaşamıyla ilgili birtakım
bilgilerin ekrana getirilmesi belki yasaya aykırı değil ama
yanlış olabiliyor. Çünkü belirli sınırlar aşılabiliyor.
İşte bu alanın belirlenmesi, etik konusunu karşımıza getiriyor.
Etik konusu, biliyorsunuz çağımızın en önemli konularından bir
tanesi. Yani sadece bizim mesleğimizle, bizim karşımıza çıkan bir
olay değil bu. Bir yayıncı arkadaşım benden medya etiği ile
ilgili yazı istedi, yayıncılıkta etik meselesiyle ilgili olarak
ve çok şikayetçi, inanılmaz derecede şikayetçi, "İşte nasıl olur
da televizonlarda böyle şeyler yapılabilir, etik, ayaklar altına
alınıyor, çiğneniyor" dedi. Ben de dedim ki, "Yalnız yazdığım
yazıda bazı yayıncıların, çevirmenlerin kitaplarını,
söylediklerinin çok üzerinde basarak satışa sunmalarının da,
yayıncılık etiği açısından ne kadar yanlış olduğundan bahsetmem
lazım". Çünkü biliyorum onların böyle şeyler yaptığını.
Yani, herkesin etiği kendine. Şimdi tıp alanında etik, çok önemli
bir şey. Hipokrat yemininden biraz evvel söz edildi, yani bir
doktorun, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasal inancı ne olursa olsun,
karşısına getirilen hastaya bakmak gibi ahlaki bir yükümlülüğü
var. Ama, işkence görmüş insanlara, "sağlığı yerindedir,
sapasağlamdır" diye rapor veren doktorlar var. Tıbbın da etiği
son derece önemli. Din adamlığının etiği son derece önemli, bir
taraftan ilahi konularda çeşitli tavsilerde bulunurken, öbür
taraftan ilahi bilgilerle ilgili özel konumlarını, ticari,
kişisel, siyasi çıkar amacıyla kullanmak, etik açısından önemli
bir sorun. Avukatların etiği var, tüccarların etiği var,
reklamcıların etiği var.
Yani etik meselesi, günümüzde, çok önemli bir sorun olarak
karşımıza çıkıyor. 21. Yüzyılda çok önemli bir sorun olarak
karşımızda duracaktır. Çünkü biz, hepimiz adına konuşuyorum
burada, basın-yayın alanının, yasalarla sınırlandırılmasına
karşıyız. Türkiye'nin en geniş basın özgürlüğünden
yararlanmasından yanayız ve Türk halkının, en geniş basın
özgürlüğünü kaldıracak olgunluğa, verasete sahip olduğuna
inanıyoruz. Bu türden en geniş basın özgürlüğünün, Türkiye'de
demokrasinin yerleşmesi açısından, çok önemli işlevleri
olabileceğine inanıyoruz. Ama, bu demek değildir ki, basın
özgürlüğü adına, basın ahlakını tepeleme hakkını kendimizde
görebilmeliyiz. Bu ayırımı mutlaka yapmamız lazım. Yaptığımız
işin bir misyon olduğunu asla unutmamak lazım, unutmamamız lazım.
Yaptığımız işin bir ahlakı olduğunu unutursak, fahişelerden
hiçbir farkımız kalmaz. Hüseyin Cahit Yalçın'ın bir sözü var
diyor ki: "Gazetecilik öyle bir meslektir ki, ahlaklı bir biçimde
yapılırsa, insanları onurlu kılar". Ahlaksız bir biçimde
yapılırsa, insanların ne yapacağını o söylemiyor ama aşağı yukarı
biliyoruz.
O bakımdan, değerli arkadaşlarım, sizler de bu çok önemli
sektörün, demokrasinin vazgeçilmez sektörünün içinde çalışan
insanlar olarak, eminim etik meselesini ciddiyetle ele
alıyorsunuz, önem veriyorsunuz. Dün akşam arkadaşların bana
sorduğu sorular etik konularının, Bursa'daki meslektaşlarım
arasında da büyük önem taşıdığını gösterdi. Bizler, bir misyonun
insanlarıyız, bizler, gerçeğin ortaya çıkartılması misyonunun
erleriyiz. Eğer gerçeğin ortaya çıkartılması misyonunun erleri
olarak görev yapmıyorsak o zaman alalade bir mesleğin mensupları
olarak, ne birtakım ayrıcalıklar talep etmeye hakkımız olur, ne de
birtakım meclislerde göğsümüzü gere gere "ben gazeteciyim" demeye.
Söylediklerimi özetlemek gerekirse, belki sözümü fazla uzattım
ama, şunu söyleyim, bugün televizyon haberciliği çok kötü bir
yere gelmiştir. Şimdi verilen kavgaların sonuçları zamanla
alınmaya başlanıyor. Dikkat ederseniz artık "az sonra" diye
bağrış, çağrışlar azaldı. Mesela Kanal D'de de hiçbir zaman artık
biz, "az sonra" kelimesini kullanmıyoruz, yasakladık, belki
farketmediniz. Çünkü "Az Sonra Haberciliği" diye bir habercilik
çıktı, onunla simgeleşti. Aynı şekilde, bu türden haberciliğin,
kaliteli seyirciyi, kitle kanallarından uzaklaştırdığının nihayet
farkına varan kanallar, artık ratingle ilgili rakamların
televizyonlarda verilmesini yasakladı. Artık duymayacaksınız,
"biz birinci olduk", "teşekkürler Türkiye", gibi şeyler
duymayacaksınız, o türden çığırtkanlık sona erecek. Çünkü nihayet
bu rating rakamları, televizyon reklamcılarına verdikleri
paranın, kelle başı maliyetini belirlemeleri üzerine üretilmiş
olan yapay bir rakam.
Üçüncüsü, çok daha önemli olabileceği, şu anda AGB ile televizyon
kanalları arasında, AGB'nin şimdiki örneğinin değiştirilmesi
konusunda, birtakım görüşmeler yürütülüyor. Televizyon kanalları
diyorlar ki, "AGB'nin örneğinde, B grubunun yani varoş kesiminin,
varoş kültürünün egemen hale gelmesi, genel olarak bütün
programları, bu arada haber programlarını aşağıya doğru
çekmiştir, gelin biz bir D grubunu azaltalım ve AB ve C grubunda
bulunan insanların sayısını artıralım". Bu henüz tam kesinleşmiş
değil, ama yarın bu da gerçekleşirse, "Reha Muhtar Haberciliği",
"Az Sonra Haberciliği" dediğimiz tarzda, tamamen insanların maraz
meraklarına servis yapan habercilik tarzının, ciddi bir gerileme
içine girdiğini göreceğiz.
Bakın size bir örnek olarak söyleyeyim, mesela Arena programının,
son Arena, Türkiye'de 9,9 rating yaptı genel olarak. Ama AB
grubundaki ratingi 14, yani böylesine fark oluşabiliyor. Aynı
şekilde Kanal D haber, ratinglerde üçüncü veya dördüncü, ATV ile
değişiyoruz, bazen onlar üçüncü oluyor, bazen biz üçüncü
oluyoruz, yani genellikle Show haber birinci, İnter Star ikinci,
biz veya ATV üçüncü veya dördüncü olabiliyoruz, ama, hem ATV, hem
Kanal D, AB grubunda yani okur-yazar meslek sahibi, işte
gazeteci, doktor, öğretmen kesiminde hep birinci. Ama, öbür tür
habercilik prim yaptığı için, daima insanların gözleri, gönülleri
ya da patronların gönülleri o tarafa kayabiliyor, "canım siz de
arada bir böyle şeyler yapıverin" tarzında imalar, zamanla
telkinler başlayabiliyor.
Biz, o açıdan şanslıyız, Kanal D de o tarzda hiçbir baskıyla
karşılaşmadık. Bunun iki nedeni olabilir; bir tanesi Aydın
Doğan'ın bir basın patronu olarak daha köklü bir geçmişi olması,
ikincisi haber ekibimizin kendisini ismen kanıtlamış bir ekip
olması. Belki bu türden baskıları bu özellikler bir miktar
engellemiş olabilir ama bu mücadele hiçbir şekilde bitmiş değil.
Zaten, dünyanın hiçbir yerinde basın özgürlüğü ve kaliteli
yayıncılık mücadelesi bitmez. Bu her an devam eden bir
mücadeledir, bu ABD'de de devam ediyor, İngiltere'de de devam
ediyor, İtalya'da da devam ediyor. Gördünüz İtalyan gazetelerinin
birtakım olayları ne kadar cahilane çarpıtarak ve
televizyonlarının ne kadar cahilane çarpıtarak verebildiğini.
İşte bizler o mücadelede, kendimizi doğru tarafta görmek
istiyoruz, doğru yerde saf tutmak zorundayız, çünkü mesleğimizin
misyonu bunu gerektiriyor. Çok teşekkür ederim.