SEMİNER KONUŞMALARI


                         "İLKELERİ VE NTV ÖRNEĞİ"


       Tayfun ERTAN 
       NTV Genel Yayın Yönetmeni

       Günaydın.   Geçen  hafta  Ankara'da,  hatırlıyorsunuz,  Kızılay'da,
  memurların  bir  gösterisi  vardı  ve  öğle saatlerinden itibaren biz bu
  meydandaydık.  Kameralarla canlı yayın yaptık gün boyunca.   Saat  18.00
  olduğunda  hava  iyice gerginleşti.  Polislerin gösteriyi dağıtmak üzere
  harekete geçecekleri de aşağı-yukarı belli oldu o noktada.  Biz 18.00'de
  başlamıştık  canlı  yayına,  yaklaşık  18.23'e  kadar sürdürdük bu canlı
  yayını.  Tam o sırada panzerler harekete geçti ve göstericilerin üzerine
  su  sıkılmaya  başlandı.   O  noktada,  hızla  durumu  değerlendirdik ve
  yayından çıkmaya karar verdik.   Bu  10  dakikalık  bir  araydı.   18.35
  saatlerinde,  bir-iki  dakikalık canlı yayın yaptık.  Sonra normal yayın
  akışımıza devam ettik.  19.00 ve  20.00  bültenlerine  sıra  geldiğinde,
  meydandan hem canlı yayınlar yaptık, hem de paket haberler ile gösteriyi
  ve gösterinin dağıtılmasını verdik.  Meydandaki  canlı  yayını  kesmemiz
  ile  birlikte,  NTV'ye  dört bir yandan onlarca telefon yağmaya başladı.
  "Nasıl olur, siz bir haber kanalı değil  misiniz,  nasıl  kesersiniz  bu
  canlı  yayını?" diye.  Aslında benim içim son derece rahattı.  Hakikaten
  bu canlı yayını kestik ve ben bunu, burada da bu soru çok geldiği  için,
  öyle  başlayayım  istedim  konuşmaya, bunu bir kaç nedenle yaptım.  Bir;
  olay  çığırından  çıkabilirdi,  ölenler  bile  olabilirdi.    İnsanların
  ölmesini  görmek  ister miydiniz?  Bunu nasıl kabul edebilirsiniz?  Bunu
  kendinize hakikaten dürüst olarak sormakta yarar var.   Olay  o  şekilde
  sonuçlanmadı.  Belki onun için siz rahatlıkla telefon edebildiniz, niçin
  kestiniz diye.  Ama olay öyle gelişmeyebilirdi.

       Başka şeyler de olabilirdi.  Sağdan, soldan bir evin damından,  iki
  tane  kim  olduğu  bilinmedik  adam  oraya  ateş  açabilirdi.  İnsanlar,
  biliyorsunuz silah taşıyorlar.  Ne  olacaktı?   Acaba  orada  insanların
  ölüşünü  mü  gösterecektik  canlı  olarak?   Buradaki  o  ayırım önemli.
  Canlılıktan söz ediyorum,  kameranın  orada  fiilen  gerçeği  yansıttığı
  andan.   O  sırada  hiçbirşey  olmayabilirdi,  ama  olabilirdi de ve ben
  buradaki tercihimi olabilir  noktası  üzerinde  kullandım.   Dolayısıyla
  yayın  yoktu.   Çünkü  Kızılay'da,  o  gün,  bir  futbol maçı değildi ki
  gösterdiğimiz  olay,  siz  son  dakika  gollerini   kaçırmış   olasınız.
  Kaçırın.   Bu  öyküyle başladım ben.  Dediğim gibi burada bu soruyla çok
  karşılaştım.  İstanbul'da,  Ankara'da  da  bolca  karşılaştım  ve  artık
  ilkesiz davranmanın ve çoğul niteliğinde, maç niteliğinde yayın yapmanın
  da zaman zaman insan canıyla ödendiğini yaşadık.   Ona  geleceğim  biraz
  sonra.

       Diyarbakır ve Güneydoğu'ya uzunca bir  zamandır  gelemiyorum.   Son
  kez, geçen yıl içinde, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nin NTV'ye verdiği
  ödülü almak  için  gelmiştim.   Bizim  ilk  ödüllerimizden  biriydi  bu.
  Değerli  gazeteci  ve  arkadaşım  Naci Sapan'ın kaptanlığındaki Cemiyet,
  NTV'nin varlığını hemen görmüştü ve bize bundan altı ay önce vermişti bu
  ödülü.   Hepsi hepsi altı aydır yayındaydık.  Ama Naci bizi hemen buraya
  çağırmıştı ve bu ödül bizim için her  zaman  büyük  bir  gurur  meselesi
  oldu.  Naci, hakikaten tekil olma özelliğini de hala koruyor.  Çünkü ben
  haberciliğin en zorunun yapıldığına inanıyorum burada,  ve  en  iyisinin
  demeyeyim  ama,  iyisinin  de yapıldığına inanıyorum.  Çünkü bu mesleğin
  belki dünyadaki en ciddi alanında çalışıyorsunuz sizler.  Biz  sizlerden
  ödül aldığımızda çok sevinmiştik, gururlanmıştık.  Çok teşvik edici oldu
  bizim için gerçekten de.

       Dolayısıyla burada sizin karşınızda habercilikten  ve  ilkelerinden
  söz  etmenin hiç de kolay olmadığını biliyorum.  Çünkü koşullarınızın ne
  olduğunu,  benim  de  biraz  tatmışlığım  var.   Hepiniz   biliyorsunuz,
  söyleyeceklerim   birazcık   tereciye   tere   satmak  gibi  olacak  ama
  bağışlayın.  Dolayısıyla ben isterseniz, sizlerden  uzak  kaldığım  süre
  içerisinde  geçirdiğim  kişisel  habercilik deneyimimden söz edeyim.  Bu
  kişisel süreçte sizlerle burada bulunduğum sırada edindiğim deneyimlerin
  de  bana  çok  yol  gösterdiğini  de  hem  peşinen  kabul edeyim, hem de
  söyleyeyim.  Kişisel deneyimim derken, tabi kastettiğim NTV deneyimi  ve
  umarım  bu NTV'yi anlatırken, ne bileyim, haberciliğin en temel, çağdaş,
  evrensel ilkelerine kendimce ve tabii kendi anladığım  şekilde  değinmiş
  de  olacağım  ve  inşallah  bu  deneyim dönüp size de bazı manalar ifade
  edecek.

       1996 yılının Eylül ayında başladık NTV'nin  kuruluş  çalışmalarına.
  NTV'nin  Genel  Koordinatörü  Nuri  Çolakoğlu  ile  yola koyulduğumuzda,
  kanalın Genel Yayın Yönetmenliği görevi olarak bana  verilen  iş  tanımı
  gayet  kısa  ve  basitti.   Çağdaş,  evrensel habercilik ilkelerini esas
  alacak bir kanal oluşturulacak.  Bu amaçla, insan gücünü biraraya getir,
  iç  ve  dış haber malzemesi kaynaklarını toparla, haber ağını oluştur ve
  bunu günlük düzeyde işlet.  NTV'de yer alacak programların  ne  olacağı,
  bunların  kimler tarafından hazırlanacağı, kimler tarafından sunulacağı,
  yayın saatlerinin ne olacağı, bilgi  vermek  dediğimiz  o  genel  kavram
  içine, genel tanım içine hayatın değişik yönlerini nasıl formatlarda, ne
  biçimlerde, nasıl sokacağımız...  Biz sadece bunlar üzerinde  saatlerce,
  ama  saatlerce,  günlerce değişik kişilerle uzun uzun toplantılar yaptık
  ve aşağı-yukarı bugün ekranda görmekte olduğunuz yayın yapısı ve içeriği
  oluştu.    Kanalın   renginden   logosuna  ve  insanların  nerede  yemek
  yiyeceğine kadar her türlü ayrıntıyı hesaba katmak gerekiyordu.   Bunlar
  üzerine  de saatler ayrıldı.  Ama şimdi geriye dönüp baktığımda, kanalın
  ruhu üzerine  konuştuklarımızın  hepsi  hepsi  bir  kaç  cümle  olduğunu
  hatırlıyorum,  bu  yüzlerce saat süren toplantılar içinde.  Tabii burada
  kanalın ruhu derken, benim kastettiğim, bağlı kalınacak ilkeler ve genel
  yayın  havası.   O,  ekrandan  size yansıyan üslup.  Bu konuda hakikaten
  hepsi hepsi bir kaç cümle konuşmuştuk.  Nuri Çolakoğlu bana "İşte  bizim
  üslup"  dedi  bir  gün  ve konu orada kapandı.  Bir daha da buna fazlaca
  geri  dönmedik.   Aslında  şimdi   yine   düşündüğümde,   geriye   dönüp
  baktığımda,  galiba  birkaç  cümlenin  ötesinde  fazlaca konuşulabilecek
  birşey  de  yoktu.   Habercilik  ilkeleri  evrenseldi  ve   bu   ilkeler
  ortadaydı.   Tüm  mesele  bunları,  tabii  ki,  aklımızı ve deneyimimizi
  kullanarak, büyük yanlışlar yapmadan, uygulamaktı, hepsi o kadar.   Bunu
  yaptığınız  takdirde  ortaya,  yayın  anlayışı  açısından  tutarlı olan,
  güvenilir ve saygı duyulan bir haber kanalı dogacaktı.   Bunun  üzerinde
  saatlerce ne konuşabilirdik ki, diye düşünüyorum şimdi.

       Tabii, bizim usulün ne olduğu, günlük düzeyde benimle  birlikte  ve
  yanyana  çalışacak  olan  insanlara  uzun uzun anlatıldı.  Onlarla bizim
  tekil tekil  uzun  konuşmalarımız  oldu.   Az  önce  anlattığım  Kızılay
  Meydanı'ndaki  olay  örneğinde  olduğu  gibi,  tartışmaya tabii ki devam
  ediyoruz, gün bazında, hergün.  Ve haberciliğin evrensel dili  dediğimiz
  dili ortak olarak kullanmaya başlamamız kolay bir süreç olmadı.  Hala da
  alacağımız uzun bir yol olduğunu düşünüyorum bu konuda.  Çünkü bir  kere
  evrensel   ilkeler,  doğal  olarak  adı  üzerinde  evrensel  ilkelerdir.
  Bunların tekil tekil her haberde pratik anlamda yorumlanması gerekiyor.

       Tabii, aslında bütün  bunları  söyleyerek,  galiba  NTV'yi  iyi  mi
  bulursunuz,  kötü mü bulursunuz, o bir başka şey ama, tesadüf olmadığını
  söylemeye çalışıyorum.  Yani o karşınızda  duran  ekran  işte  tesadüfen
  böyle bir ekran, üslubu tesadüfen böyle bir üslup, rengi tesadüfen böyle
  bir renk ve yayın  içeriği,  yapısı  da  böyle.   Ama  değil,  hakikaten
  tesadüf   değil.    Ortada  bir  habercilik  tanımı  var.   Bizim  günün
  koşullarına göre, kendimizce yaptığımız bir tanım da değil bu.  Evrensel
  habercilik  kodlarına  göre  yapılmış  bir  tanım.   Bu  açıdan, aslında
  bakıldığında çok zor bir tanım da değil bu.  Çünkü bilinmeyenlerden  söz
  etmiyoruz.    Bu  tanımı  tabii  ekrana  taşımaya  geldiğimizde,  günlük
  düzeyde, ne  bileyim,  sistemin  ulaştırmasından,  teknolojik  ve  maddi
  lojistik  anlamından  harekete  geçirmek,  tabii  başka birşey ve pek de
  kolay birşey değil.  Hiçbir zaman da kolay birşey  olmayacak  ve  onunla
  her  gün boğuşmaya biz devam edeceğiz, yüzlerce kişiyi harekete geçirmek
  için.  Ama genel kanım,  yayın  ilkesi,  habercilik  ilkeleri  açısından
  soyut  anlamda  bahsettiğimizde,  bu,  zor  bir  tanım  değildir.  Zaten
  referansları belli bir tanımdır.

       Şimdi yayınımız yaygın  olarak  izlenir  hale  gelmeye  başladıktan
  sonra,  sürekli  olarak  çok  net  mesajlar  geliyordu.   Gerek  yüzyüze
  konuştuğum insanlar, gerek telefon ile bana ulaşan insanlar, hepsi  "Bir
  süre  sonra  değişmeyecektir  değil mi?" sorusuyla benim karşıma gelmeye
  başladılar.  "Şu ana kadar çok iyi ama değişmeyeceksiniz değil mi?".  Bu
  soru  beni  bir  yandan  çok mutlu ediyordu.  Ama bir yandan da komik ve
  acıklı bir soru olarak doğuyordu.   Mutlu  ediyordu,  çünkü  izleyiciler
  NTV'nin   yayın   anlayışını,  bizim  soyut  tanımımızı  onaylamışlardı.
  Besbelli bunu  beğeniyorlardı  ve  burada  onaylanan  da  NTV'nin  yayın
  anlayışından  ziyade,  o  yayın  anlayışını  temel  aldığımız habercilik
  ilkelerinin benimsenmesi anlamına geliyordu.  Ama bu soru, aynı  zamanda
  acıklı   bir   soruydu.    Çünkü   izleyicinin  bu  evrensel  habercilik
  tanımlarının işlemesi halinde, aslında her yerde bulunması gereken haber
  ürününü,  haber  üslubunu  pek  de  her yerde bulamadığını yansıtıyordu.
  Bizi televizyon haberciliğinde farklı bir yere oturttuğunu da  kafasında
  ima  etmekteydi  bu  soru.   O  "Değişmeyecek değil mi?" sorusunun benim
  içimde yarattığı düşünceler,  zaman  içinde,  genel  anlamda  Türkiye'de
  televizyon  haberciliği  alanında  yaşadığımız,  artık kaos mu dersiniz,
  manasızlıklar mı  dersiniz,  tutarsızlıklar  mı  dersiniz,  ne  derseniz
  deyin,  bu  sorunun kaynağının ne olduğunu kendi hesabımca o olayı tekil
  olarak yaşayarak görmemi  sağladı.   Sayın  Şahin,  zaten  burada  bunun
  geçmiş  tarihsel  perspektifini  koydu, anlattı.  Benimki tamamen bu NTV
  örneğinden şekillenmiş bir şekildi, artık kafamda  netleşti.   Yoksa  bu
  bilinmedik  ya  da  ani  bir  buluş  değil.   Az  önce  zaten  dinledik.
  Hepimizin de kişisel deneyimi  var.   Ama  izleyici  NTV'de  galiba  bir
  farklılık  görmüştü.   Bu  farklılığın  gerisinde  de soyut olarak, buna
  mesleki  ifadeyle  editorial  yargı  mı  dersiniz,  editorial  hüküm  mü
  dersiniz,  editorial  değerlendirme  mi  dersiniz, ama o editorial bakış
  yapıyor ve komikliğe bakın ki, NTV, editorial bu  hükümlerini  verirken,
  genel üslup olarak sadece ve sadece evrensel habercilik ilkelerine bağlı
  kalıyordu   ki,   haberciliğin   ABC'sini,    temel    ilkeler    olarak
  uygulamaktaydı.    Bunları   yapmak,  sadece  bunları  yapmak,  izleyici
  tarafından farklı olarak algılanmamıza yetiyordu.  Dolayısıyla garip bir
  tanım.   Bizim hiç özel bir yere konmamamız gerekirken, birdenbire sizin
  var olduğunuz o televizyon habercilik dünyasının durumu sizi  birdenbire
  farklı  bir  yere  itiyor.  Sadece ve sadece temel habercilik ilkelerine
  bağlı kalmak, aynı zamanda bize saygınlık da getirmeye başlamıştı.

       Ben aslında bunu hayli hüzün verici bir durum olarak görüyorum  ama
  Sayın   Şahin'e   tamamen   katılıyorum.   Bence  Türkiye'de  televizyon
  haberciliği halen  devam  eden  bir  takım  anlamsızlıklara,  bir  takım
  yanlışlarına rağmen çok doğru yolda ilerliyor.  Biz, aslında hepsi hepsi
  bir kaç yıllık televizyon haberciliği deneyimi ile karşı karşıyayız.  Ve
  bence göstergeler anlamında çok doğru ve iyi yolda gidiyoruz.

       Çünkü  varolan  durumun   kötü   olması,   eğilim   olarak   nereye
  gittiğinizin  şeklini  illa  da  belirlemiyor.   Dolayısıyla  ben  artık
  hakikaten genel  anlamda  televizyon  haberciliğimizdeki  sorunların  ve
  habercilik   adına   yapılan   yanlışların   ve  bunlar  içerisinde  de,
  dolayısıyla farklı bir yere konmanın  bu  evrensel  ilkelerin  uygulanıp
  uygulanmadığında,   düğümlendiğine  yürekten  inanıyorum  ve  Türkiye'de
  televizyon haberciliğindeki sorunların  kaynağında  bu  ilkelerin  yatıp
  yatmadığını  da  görüyorum.   NTV  deneyimi  bana  kişisel  olarak  bunu
  gösterdi.  Bu ilkelerin uygulamada bu ya da şu  şekilde,  şu  ya  da  bu
  nedenle  tereddütler  yaşandığı  sürece,  NTV hiç değilse bazı kişilerin
  gözünde farklı  olmaya  devam  edecek.   Dolayısıyla  "Değişmeyeceksiniz
  değil mi?" şeklindeki soru da giderek sorulmaz olacak.

       Nitekim şimdiden artık  bu  soruyla  ben  fazlaca  karşılaşmıyorum.
  Onun  yerini,  şimdi  başka  bir  ifade,  başka bir ünlemli ifade almaya
  başladı, o da "Size yakıştıramadım!" ifadesi.  Şimdi  ben  çok  sık  bir
  şekilde   bu  ifadeyle  karşılaşıyorum  ve  bu  ifade  de  aslında  gene
  sevindirici yönü olan ifade.  Tabii, izleyici bir kere bu  kanala  sahip
  çıktığı   mesajını   bana   veriyor   ve  beni  sorguluyor.   "Ben  size
  yakıştıramadım!"  ifadesine  yol  açan  neden   hakkında   açıklamalarda
  bulunduğumda ikna olmuyor.  O kanala, kendisi, öyle yapmamamız gerektiği
  şeklinde bir yargıda bulunuyor.  Bu çok hoş bir  şey.   Ama  burada  bir
  başka acıklı şey daha var.  Hem acıklı, hem sevindirici.  Şimdi izleyici
  gördüğü bir haberi beğenmiyor, şu ya da  bu  nedenle,  ya  da  içeriğini
  doğru bulmuyor ve bir yerde bir şeyi beğenmiyor.  "Size yakıştıramadım!"
  ifadesi ile size geri dönüyor.  Aslında baktığımızda, eleştirilerde,  bu
  tür eleştirilerde, çoğu zaman haklı da.  Dolayısıyla bu haklılıktan yola
  çıkarak bize pozitif bir güç de veriyor.   Yaptığımız  herşeyi  bir  kez
  daha  gözden  geçirmeye itiyor.  Bizi bir şey yapmadan önce bir kez daha
  düşünmeye itiyor.  En azından kendimizi sorgulamamıza yarıyor  bu.   Ama
  bu  ifadede,  genel  televizyon  haberciliğinin dünyamız içinde ne kadar
  kötü noktalara savrulmuş olduğuna da işaret  var.   Bir  magazin  haberi
  verdiğimizde,  bir cinayet haberi verdiğimizde, bir trafik kazası haberi
  verdiğimizde, "Sizlere yakıştıramadık  neden  bu  haberi  veriyorsunuz?"
  ifadesiyle  karşılaşıyorum  ve  benim  bunu anlamam mümkün değil.  Çünkü
  haber haberdir.  Bugün maalesef  çok  tatsız  ve  sevimsiz  bir  dünyada
  yaşıyoruz.   Türkiye'de  de  çok  tatsız  ve  sevimsiz  olaylarla  karşı
  karşıyayız.  Haber haberdir.  Haberin magazini, cinayeti, siyasisi  diye
  bir ayırım yapmak mümkün değildir.  Oysa bu tür haberleri gördüğü zaman,
  izleyici, "Siz de onlar gibi  oluyorsunuz,  yakıştıramadım  size!"  diye
  bizi  arıyor.  Bu haberlerin hiç verilmemesini, iyi habercilik yapılması
  sanıyor ki, bu tabii çok yanlış bir değerlendirme.  Ama aslında izleyici
  burada  bu  sıkıntıyı  ifade ederken, haberlerin veriliş tarzına ilişkin
  sıkıntının orada  yattığının  çok  farkında  değil.   Çünkü  bir  trafik
  kazasında   kollar,   bacaklar   kopmuş   bir  halde  görüntülerle  bunu
  yansıtıyorsunuz siz izleyicilere.  Oysa  bir  trafik  kazasında  onlarca
  kişi  öldüyse,  benim  o  olayın  dehşetini,  vahşetini o işte cesetleri
  göstererek,  işte  maalesef  kopmuş  kol,  bacakları  göstererek  vermem
  gerekmiyor  ki.   Zaten  orada  yanmış  bir  otobüs duruyorsa, bu olayın
  dehşeti buradadır.  Zaten izleyici bu dehşeti anlayacak.  Kaldı ki zaten
  siz  orada  da söylüyorsunuz.  "Bu kazada maalesef 31 kişi yanarak öldü"
  diyorsunuz.   Sonra  bir  cinayet  haberi  verirken,   adamın   kafasına
  saplanmış  bir baltayı göstermem, ya da etrafındaki kan gölünü uzun uzun
  göstermem gerekmiyor.  Ama izleyicinin kafası o kadar karma karışık hale
  gelmiş   ki,   izleyici   haberle,  haberin  veriliş  tarzını  birbirine
  karıştırmakta besbelli.  Buradaki  sorun,  tabii  haberi  verip  vermeme
  sorunu  değil.   Buradaki  sorun,  haberi  magazinleştirmek, verirken ne
  yaptığınız sorunu.  Sadece haberi ilginin de  ötesinde  nasıl  daha  çok
  izlenir  anlamında dramatik bir hale sokma yarışı ki, bunun gerisinde de
  maalesef bu reyting yarışının önemli etkileri var.

       Şimdi bültenlerde tabii ki, her haberin yeri  var  ama  siz  siyasi
  haberi  magazinleştirmediğiniz  takdirde,  ya  da  bir  magazin haberini
  Türkiye'nin en büyük, en önemli sorunu gibi sunmadığınız  takdirde,  bir
  sorununuz  olmayacaktır.   Benim  bu  konudaki  görüşüm  de  gayet  net.
  Kişisel olarak da ben, yapılan bazı haber bültenlerini,  Sayın  Şahin'in
  dediği  gibi  aynen  haber  olarak  görmüyorum.  Dolayısıyla zaten onlar
  farklı bir kategori, yaptıkları farklı birşey.  Küçük harfle,  yani  şov
  yerine  haber  mi  dersiniz,  yoksa  haber  yerine  şov mu bilemem.  Ama
  bildiğim birşey var, izleyicinin kafası fazlaca  karışıyor  ve  rahatsız
  oluyor.   Yine  son  Körfez  krizi  örneği, Naci'nin söylediği.  İşte bu
  örnekte yaşanan göç, ya da askeri müdahale olduğu meselesi.   Tabii,  iş
  basit  bir  kafa  karışıklığı  meselesi olmaktan da çıkıyor burada.  Biz
  aynı zamanda şunu da haberciler  olarak  hepimiz  farketmeliyiz  ki  biz
  ilkelerden  saptığımız  zaman  zararlı olmaya da başlayabiliyoruz.  Onun
  için  haberciliği  bir  şov  olarak  algılayamayız.   Şov  da   olmamalı
  habercilik.   Çünkü  bunun bedeli çok büyük olabiliyor.  Siyasi anlamda,
  askeri anlamda,  Türkiye'nin  güvenlik  stratejisi  anlamında  bu  haber
  zararlı olabilirdi ve bedeli çok yüksek olabilirdi.  Ama biz bunun başka
  kişisel  düzeyde  bedeli  çok  yüksek  olan   örneklerini   de   gördük.
  Unutmayalım,  İstanbul'da,  hatırlayacaksınız,  bir  barda  çalışan  bir
  barmen öldürüldü.  Bir gece önce bir haber kanalında bu kişi ile  ilgili
  bir  haber  vardı.   Dolayısıyla  ben  ilkeli davranmamanın hayat almaya
  kadar uzanan çok tehlikeli bir çizgi olduğunu burada mutlaka  vurgulamak
  zorundayım.

       Dolayısıyla biz, isteyen ilkeli davranır, isteyen  davranmaz  deyip
  de  pek  kolay  sıyrılamayız  bu  konudan.   Ortada, ben artık böyle bir
  tercih olabileceğini düşünmüyorum, işte ben böyle yaparım, o öyle yapar,
  işte  reyting  beni  buraya  götürüyor,  benim  reytingim  yüksek, benim
  habercilik  anlayışım  budur  sizi  dinleyemem,  gibi  bir   tercih   ve
  savunmanın aşamasını geçtik.

       Şimdi izniniz ile, şu hep evrensel  haber  ilkeleri,  çağdaş  haber
  ilkeleri,  vs,  diyoruz  ama,  bunların da ne olduğunun kısaca üzerinden
  geçmek istiyorum.  Bunu, dediğim gibi benim tamamen kişisel  görüşlerim,
  düşüncelerim  olarak yansıtıyorum burada.  Ama NTV'nin de günlük düzeyde
  çalışırken dikkate aldığı ilkeler bunlar.  Olsa olsa çok temel  birtakım
  şeyler     söylenebilir.      Zaten     Sayın     Şahin    yine    benim
  söyleyebileceklerimden fazlasını da burada  vurgulayarak  söyledi.   Ama
  haberciliğin  merkezinde,  ben,  mesleğimin  çekirdeğinde  bir yansızlık
  kavramının yattığına inanıyorum.  Bunu çok fazla açmanın  da  belki  bir
  gereği  yok.   Hepimizin  bildiği bir mesele.  Ama herkese ve her deyişe
  belki de eşit uzaklıkta durmak şeklinde tanımlayabilirim bunu.  Bu tabii
  siyasi  haber  olduğunda  manası  iyice ortaya çıkıyor, ama bu yansızlık
  dediğimiz mesele, sadece tabii ki, siyasi haberler için geçerli olan bir
  şey  değil.   Çünkü acaba mutlak bir yansızlıktan da söz edebilir miyiz,
  diye sorgulamamız lazım, tekil haberler karşımıza  çıktığında.   Örneğin
  bir  haberci,  ya  da  bir  haber  kanalı, genel olarak acaba demokratik
  ilkeler karşısında yansız olabilir mi?  Acaba  burada  ne  ölçüye  kadar
  yansız olunabilir?  Ya da tekil bir olayda, bir sahtekar ve mağdurlarına
  bakarken, bu konuyu işlerken acaba  ben  bu  iki  taraf  arasında  nasıl
  yansız  olabilirim,  nasıl  eşit  uzaklıkta  olabilirim?   Olsa  olsa  o
  sahtekarın niye öyle bir sahtekarlık yaptığını, onu oraya iten koşulları
  belki   inceleyebilirim   ama,  o  sahtekarla  mağdurlarına,  ben,  eşit
  uzaklıkta bakamam haberde.  Tabii yansız olmak deyince, bunu biraz  daha
  somuta,  daha  günlük  koşullarda uygulanır hale sokmak gerekiyor.  O da
  adil  olmak  gibi  geliyor  bana.   Bunun  önemli   bir   öge   olduğunu
  düşünüyorum.    Sonra   taraflara  hakça  davranmanın  gerekli  olduğuna
  inanıyorum.  Ama bir seviye, bir katman daha aşağıya gidersek ki, günlük
  haberler  yazılırken, çizilirken hem muhabirler düzeyinde, hem editörler
  düzeyinde, orada da tabii haberin eksiksiz olması gerekiyor, tam  olması
  gerekiyor.   Bilgilerinizin  tam  olması  ve  de doğru olması gerekiyor.
  Varsayım olarak, zaten bütün kontrollerinin yapılmış olması gerekiyor.

       Haberle yorumu ayırt etmenin çok çok önemli olduğu düşüncesindeyim.
  Yorumu  haberin  bir  parçası  kılarsanız,  o  zaman haberi haber unsuru
  olduğu için değil de muhtemelen o  yorumu  desteklemek  için  yaptığımız
  kuşkusuyla  karşı  karşıya kalma şansımızın yükseldiğini düşünüyorum.  O
  zaman da, yukarıda saydığımız bu sefer  temel  ögelerin  hiçbirine,  bir
  haberci  olarak,  sizin  saygı  duymadığınız  ya  da dikkate almadığınız
  ortaya çıkabiliyor.  Ben zaman zaman, sadece masa  başında  bir  haberin
  şeklinin  ortaya konduğunu ve o gün yapılan çeşitli açıklamaların sadece
  o  şekli  desteklemek  üzere  alıntılar  şeklinde  kullanıldığını  kendi
  örneklerimde   yaşadım.    Tabii,   bu  artık  o  yorum  ögesinin  iyice
  manasızlığa  çekilmişliği  anlamına  geliyor   ki,   bundan   kaçınmamız
  gerektiğine   inanıyorum.    Dolayısıyla  haber  yaparken  olabildiğince
  duygularımızdan soyutlanmamız, uzaklaşmamız  gerekiyor.   Bunu  yaparken
  olabildiğince   de   açık  görüşlü  olmamız  ve  konumuzu  iyi  bilmemiz
  gerekiyor.

       Tabii, her iyi ve kaliteli haber, aslında izleyicinin kafasında pek
  çok  soru  işareti  yaratmalıdır.  Haberciliğin zaten, galiba, manası da
  budur.  İşte bugün ortaya bir takım sorular çıkmıştır.  Siz  o  soruları
  açmaya,  yanıtlamaya çalışırsınız ki olay bir yerlere gitsin, insanların
  kafasında belirginlik kazansın, bir mana alsın diye.  Ama ortaya çıkacak
  bu  soruların doğal olarak yanıtlanması da gerekecektir.  Ama bunun yeri
  haber değil.  Bu, olsa olsa haber programlarının işi olabilir.  Çünkü  o
  programları  zaten siz uzman bir sunucuya teslim etmişsinizdir ve o kişi
  zaten tüm tarafları biraraya  getirmiştir.   Dolayısıyla  o  sorular,  o
  masada  ortaya  dökülür ve o haberlerden ortaya çıkarak oluşan soruların
  yanıtlarını siz o masa üzerinde değerlendirirsiniz.  Hatta sonra  dönüp,
  arkasından  o  tartışmayı  belki  özetleyerek tüm tarafları tekrar haber
  ögesi olarak ekrana sunabilirsiniz.  Aslında  haberci,  yaptığı  haberle
  izleyicinin  kendi  görüşünü  oluşturmasına  olanak sağlamalıdır.  Bence
  görevi de hepsi o kadardır, orada bitmektedir.

       Haberci  haberine  yorum   karıştırmamalı,   kendi   görüşüne   yer
  vermemelidir.   Kendisinin  o  konuda  çok  net  görüşleri  de olabilir,
  olmalıdır.  Hepinizin kendinizce görüşleri var, ama önemli  olan,  bizim
  onlardan  kendimizi ne kadar yalıtabildiğimiz, tekil haberleri yaparken.
  Özellikle az önce de dediğim gibi, siyasi konular  ve  siyasi  kişilerle
  bağlantılı   haberde,   ben   bir  haberi  izliyorsam  ve  bir  sunucuyu
  izliyorsam, o haberi izledikten sonra, o sunucuyu gördükten sonra, ben o
  kanalın,  o  sunucunun  ya  da  o haberin söz konusu olan siyaset, ya da
  siyasetçinin yandaşı, ya da karşıtı olduğu izlenimini almamalıyım.   Ben
  o haberi salt neyse o şekilde görmeliyim diye düşünüyorum.

       Haberlerde canlandırmaların  yeri  olduğuna  ben  pek  inanmıyorum.
  İzleyicinin  kafasını  fazlaca  karıştırdığımıza  inanıyorum,  bu yolla.
  Arşiv malzemesi kullandığımızda bunun arşiv malzemesi  olduğunu  mutlaka
  ve  mutlaka  belirtmek  zorundayız.   Çünkü haberi salt daha dramatik ve
  salt daha izlenir kılmak kaygısıyla canlandırmalara gitmenin ya da  yine
  salt  daha  dramatik  hale  sokmak  nedeniyle  arşiv kullanmanın hiç bir
  savunulacak yeri olmadığı görüşündeyim.  Dramatize  etme,  drama  unsuru
  haber  programlarında  olabilir.   Bunu da siz açıkça belirtirsiniz öyle
  olduğunu, ama dramanın  aslında  tercihen  yeri  haber  değil  herhalde,
  tiyatro  gibime  geliyor.  Dramatik ve travmatik habercilikten de galiba
  kaçınmamız gerekiyor, hele haber şiddet ögesi içeriyorsa.   Şiddet,  adı
  üzerinde  öylesine  rahatsız  edici  bir  şey.  Siz buna bir de dramatik
  canlandırmalar eklediğiniz takdirde ne olacak?  O şiddet  olayını  dönüp
  dönüp  bir  kere daha gösterdiniz, ben bunu anladım, olayın şiddetini de
  anladım, benim bir kere görmem yetiyor onu.  Ama hayır, bana  o  sahneyi
  bir  kez  daha  getiriyorsunuz  ve  arkasından  kamera oyunlarıyla, buna
  yaklaşıyoruz, bu yetmedi sonra  yavaslatıyoruz.   Siz  benim  anladığım,
  gördüğüm, kabul ettiğim, dehşetini zaten birinci seyrettiğimde gördüğüm,
  anladığım  şeyi,  bana   ne   yaptığınızı   anlayamadığım   bir   şekile
  sokuyorsunuz.   Bunun  kabul  edilebilir  hiçbir yanı yok.  Çünkü o anda
  sizin  bana  verdiğiniz  haber,  haber   olmaktan   çıkıyor   ve   sizin
  yarattığınız  şiddet  olarak  bana  geri  dönmeye başlıyor.  Dolayısıyla
  burada hepimizin hakikaten çok dikkatli olmamız gerektiğine  inanıyorum.
  Sonra  hem  Türkiye'de,  hem dünyada o kadar çok şiddet haberi var ki ve
  bize dört bir kaynaktan o kadar çok  malzeme  yağıyor  ki,  biz  aslında
  istesek,  bunların  her  biri  de  tekil haber olarak ayakta durabilecek
  öğelere de sahip olduğundan, bir tane  bülten  yapıp,  bunların  hepsini
  arka arkaya koymamız mümkün.

       Ama biz haberciler olarak,  yaptığımız  bültene  bir  bütün  olarak
  bakmak zorundayız.  Bir bülten tekil haberlerin toplamı olmamalı.  Sonra
  insanların can çekiştiği, öldürüldüğü, idam edildiği ya da gözler önünde
  intihar  ettikleri  sahneler.   Bunları  ister  haber olsun, ister haber
  programı  olsun,   ben   bunların   açık   açık   kullanılmasını   haklı
  gösterebilecek tek bir gerekçe kabul edemiyorum.

       Bir de ilginçlik ortaya çıktı.  Türk haberciliğinin bir aşaması  da
  bu   galiba.    İlginç  olduğu  için  haber.   İlginç  sözcüğünü  galiba
  yasaklamasak ama ortadan kaldırsak diye düşünüyorum.  Çünkü habercilikte
  özellikle  bir  haberi  haber yapan ölçütün ilginçliğe indirgenmesi diye
  birşeyi kabul etmek söz konusu değil.  Yani  bir  haberin  haber  olması
  için  gerçekten  onun önemli birşey olması lazım.  Gerçekten, bildiğiniz
  ilkeler  çerçevesinde  gerçek  olması   lazım.    İlginçliklerle   haber
  karıştığı   anda  ekranlarınıza  hergün,  işte  Sayın  Şahin'in  verdiği
  örnekler gibi, insan çarpıklıkları gelebiliyor ya da birdenbire  konuşan
  kuşlar  doldurmaya  başlıyor  ekranlarımızı.   Hele bazen onu o kadar da
  abartıyoruz ki, siyasi konuları,  bir  Türk-Yunan,  Kardak  anlaşmazlığı
  vardı  hatırlayacaksınız,  bu  çok ilginç bir hale büründü.  Türkiye'nin
  gündeminde de çok önemli bir konu haline geldi ve iş  çığırından  çıktı.
  İlginçlik    uğruna   gidip   sağa,   sola   bayrak   dikmeye   başladık
  hatırlıyorsanız.  Sadece Türkiye'de değil,  yurt  dışında  da  bayraklar
  dikildi.

       Şu teknolojik ilerlemeler meselesine  bir  değinmem  lazım  galiba.
  Haberci  her  gün  hakikaten  yeni yeni olanaklar sunmakta.  Biz şu anda
  elimizdeki bazı araçlarla, elektrik prizinin olmadığı yerden canlı yayın
  yapabilecek  haldeyiz,  şu  an  teknik imkanlar olarak.  Teknik imkanlar
  olarak gizli kamera çekimleri yapmamız da  çok  kolay,  ama  burada  bir
  takım  ölçütleri  getirmemiz  lazım.   Teknolojinin getirdiği olanakları
  kullanmamak diye birşey tabii ki söz  konusu  değil.   Bunu  kullanmamak
  zaten  aptallık  olacaktı  ama,  bu  olanaklardan  yararlanırken dikkate
  almamız gereken ölçüt; sadece bu olanaklar var ve biz bunları kullanalım
  ölçütü  olmamalı.  Önemli olan ölçüt, ben o teknolojiyle ortaya acaba ne
  çıkartabiliyorum, haber taşıyabiliyor muyum olmalı.  Hele hele bu  gizli
  çekim  gibi  hileler,  hele  o  haberi  sadece dramatik hale sokmak için
  başvuruluyorsa o  zaman  zaten  siz  teknolojiyi  kullanmıyorsunuz,  siz
  habercilikten  de  vazgeçmişsiniz.  Bence siz o teknolojinin esiri olmuş
  çıkmışsınız.

       Bültenlerimizde çok moda bir kullanım var.  Yani  sokaktaki  halkın
  sesi   dediğimiz  mesele.   Aslında  halkın,  bu  tür  sokaktaki  halkın
  görüşlerini kullanırken çok temkinli olmamız gerektiği  düşüncesindeyim.
  Çünkü  muhtemelen  bizim  sokakta konuştuğumuz kişiler, kamuoyunun genel
  anlamdaki görüşlerini çok fazlaca yansıtmıyorlardır.  Ben bunu  yaparken
  İstanbul'da  sokakta birisinin görüşünü alıyorum, siz acaba aynı görüşte
  misiniz?  Böylesi bir yönteme, hele artık siyasi ya da  ciddi  konularda
  gittiğiniz  zaman  iyice  manasız  bir hal alıyor.  Bunlar olsa olsa bir
  magazin haberinde, belki birkaç insanın sizi güldürecek tatlı  bir  sözü
  vardır,   onları   verirsiniz.    Ama  başka  bir  yerde  yeri  olmadığı
  düşüncesindeyim.

       Bu ilkeler ve genel düşüncelerin  sonu  yok.   Burada  çok  takılıp
  kalırız  ama  bir  noktayı vurgulamam gerekiyor galiba son cümle olarak.
  Aslında tüm haberciler yanlış yapacaktır herhalde, yanlış yapmaya  devam
  da edeceğiz.  Ben ayrıca tekil habercilik hatalarının üzerinde çok fazla
  durulmaması, bunların çok fazla da büyütülmemesi gerektiği inancındayım.
  Ama  temel  ilkeleri bildikleri halde bunları çiğneyenler karşısında da,
  çok sessiz kalmamalıyız, düşüncesindeyim, aynı zamanda.   Çünkü  kasıtlı
  anlamda  ilkesizlikler,  az  önce  de  sözünü  ettim  biliyorsunuz, adam
  öldürebiliyor.

       Çok teşekkür ederim.