SEMİNER KONUŞMALARI
"İLKELERİ VE NTV ÖRNEĞİ"
Tayfun ERTAN
NTV Genel Yayın Yönetmeni
Günaydın. Geçen hafta Ankara'da, hatırlıyorsunuz, Kızılay'da,
memurların bir gösterisi vardı ve öğle saatlerinden itibaren biz bu
meydandaydık. Kameralarla canlı yayın yaptık gün boyunca. Saat 18.00
olduğunda hava iyice gerginleşti. Polislerin gösteriyi dağıtmak üzere
harekete geçecekleri de aşağı-yukarı belli oldu o noktada. Biz 18.00'de
başlamıştık canlı yayına, yaklaşık 18.23'e kadar sürdürdük bu canlı
yayını. Tam o sırada panzerler harekete geçti ve göstericilerin üzerine
su sıkılmaya başlandı. O noktada, hızla durumu değerlendirdik ve
yayından çıkmaya karar verdik. Bu 10 dakikalık bir araydı. 18.35
saatlerinde, bir-iki dakikalık canlı yayın yaptık. Sonra normal yayın
akışımıza devam ettik. 19.00 ve 20.00 bültenlerine sıra geldiğinde,
meydandan hem canlı yayınlar yaptık, hem de paket haberler ile gösteriyi
ve gösterinin dağıtılmasını verdik. Meydandaki canlı yayını kesmemiz
ile birlikte, NTV'ye dört bir yandan onlarca telefon yağmaya başladı.
"Nasıl olur, siz bir haber kanalı değil misiniz, nasıl kesersiniz bu
canlı yayını?" diye. Aslında benim içim son derece rahattı. Hakikaten
bu canlı yayını kestik ve ben bunu, burada da bu soru çok geldiği için,
öyle başlayayım istedim konuşmaya, bunu bir kaç nedenle yaptım. Bir;
olay çığırından çıkabilirdi, ölenler bile olabilirdi. İnsanların
ölmesini görmek ister miydiniz? Bunu nasıl kabul edebilirsiniz? Bunu
kendinize hakikaten dürüst olarak sormakta yarar var. Olay o şekilde
sonuçlanmadı. Belki onun için siz rahatlıkla telefon edebildiniz, niçin
kestiniz diye. Ama olay öyle gelişmeyebilirdi.
Başka şeyler de olabilirdi. Sağdan, soldan bir evin damından, iki
tane kim olduğu bilinmedik adam oraya ateş açabilirdi. İnsanlar,
biliyorsunuz silah taşıyorlar. Ne olacaktı? Acaba orada insanların
ölüşünü mü gösterecektik canlı olarak? Buradaki o ayırım önemli.
Canlılıktan söz ediyorum, kameranın orada fiilen gerçeği yansıttığı
andan. O sırada hiçbirşey olmayabilirdi, ama olabilirdi de ve ben
buradaki tercihimi olabilir noktası üzerinde kullandım. Dolayısıyla
yayın yoktu. Çünkü Kızılay'da, o gün, bir futbol maçı değildi ki
gösterdiğimiz olay, siz son dakika gollerini kaçırmış olasınız.
Kaçırın. Bu öyküyle başladım ben. Dediğim gibi burada bu soruyla çok
karşılaştım. İstanbul'da, Ankara'da da bolca karşılaştım ve artık
ilkesiz davranmanın ve çoğul niteliğinde, maç niteliğinde yayın yapmanın
da zaman zaman insan canıyla ödendiğini yaşadık. Ona geleceğim biraz
sonra.
Diyarbakır ve Güneydoğu'ya uzunca bir zamandır gelemiyorum. Son
kez, geçen yıl içinde, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nin NTV'ye verdiği
ödülü almak için gelmiştim. Bizim ilk ödüllerimizden biriydi bu.
Değerli gazeteci ve arkadaşım Naci Sapan'ın kaptanlığındaki Cemiyet,
NTV'nin varlığını hemen görmüştü ve bize bundan altı ay önce vermişti bu
ödülü. Hepsi hepsi altı aydır yayındaydık. Ama Naci bizi hemen buraya
çağırmıştı ve bu ödül bizim için her zaman büyük bir gurur meselesi
oldu. Naci, hakikaten tekil olma özelliğini de hala koruyor. Çünkü ben
haberciliğin en zorunun yapıldığına inanıyorum burada, ve en iyisinin
demeyeyim ama, iyisinin de yapıldığına inanıyorum. Çünkü bu mesleğin
belki dünyadaki en ciddi alanında çalışıyorsunuz sizler. Biz sizlerden
ödül aldığımızda çok sevinmiştik, gururlanmıştık. Çok teşvik edici oldu
bizim için gerçekten de.
Dolayısıyla burada sizin karşınızda habercilikten ve ilkelerinden
söz etmenin hiç de kolay olmadığını biliyorum. Çünkü koşullarınızın ne
olduğunu, benim de biraz tatmışlığım var. Hepiniz biliyorsunuz,
söyleyeceklerim birazcık tereciye tere satmak gibi olacak ama
bağışlayın. Dolayısıyla ben isterseniz, sizlerden uzak kaldığım süre
içerisinde geçirdiğim kişisel habercilik deneyimimden söz edeyim. Bu
kişisel süreçte sizlerle burada bulunduğum sırada edindiğim deneyimlerin
de bana çok yol gösterdiğini de hem peşinen kabul edeyim, hem de
söyleyeyim. Kişisel deneyimim derken, tabi kastettiğim NTV deneyimi ve
umarım bu NTV'yi anlatırken, ne bileyim, haberciliğin en temel, çağdaş,
evrensel ilkelerine kendimce ve tabii kendi anladığım şekilde değinmiş
de olacağım ve inşallah bu deneyim dönüp size de bazı manalar ifade
edecek.
1996 yılının Eylül ayında başladık NTV'nin kuruluş çalışmalarına.
NTV'nin Genel Koordinatörü Nuri Çolakoğlu ile yola koyulduğumuzda,
kanalın Genel Yayın Yönetmenliği görevi olarak bana verilen iş tanımı
gayet kısa ve basitti. Çağdaş, evrensel habercilik ilkelerini esas
alacak bir kanal oluşturulacak. Bu amaçla, insan gücünü biraraya getir,
iç ve dış haber malzemesi kaynaklarını toparla, haber ağını oluştur ve
bunu günlük düzeyde işlet. NTV'de yer alacak programların ne olacağı,
bunların kimler tarafından hazırlanacağı, kimler tarafından sunulacağı,
yayın saatlerinin ne olacağı, bilgi vermek dediğimiz o genel kavram
içine, genel tanım içine hayatın değişik yönlerini nasıl formatlarda, ne
biçimlerde, nasıl sokacağımız... Biz sadece bunlar üzerinde saatlerce,
ama saatlerce, günlerce değişik kişilerle uzun uzun toplantılar yaptık
ve aşağı-yukarı bugün ekranda görmekte olduğunuz yayın yapısı ve içeriği
oluştu. Kanalın renginden logosuna ve insanların nerede yemek
yiyeceğine kadar her türlü ayrıntıyı hesaba katmak gerekiyordu. Bunlar
üzerine de saatler ayrıldı. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda, kanalın
ruhu üzerine konuştuklarımızın hepsi hepsi bir kaç cümle olduğunu
hatırlıyorum, bu yüzlerce saat süren toplantılar içinde. Tabii burada
kanalın ruhu derken, benim kastettiğim, bağlı kalınacak ilkeler ve genel
yayın havası. O, ekrandan size yansıyan üslup. Bu konuda hakikaten
hepsi hepsi bir kaç cümle konuşmuştuk. Nuri Çolakoğlu bana "İşte bizim
üslup" dedi bir gün ve konu orada kapandı. Bir daha da buna fazlaca
geri dönmedik. Aslında şimdi yine düşündüğümde, geriye dönüp
baktığımda, galiba birkaç cümlenin ötesinde fazlaca konuşulabilecek
birşey de yoktu. Habercilik ilkeleri evrenseldi ve bu ilkeler
ortadaydı. Tüm mesele bunları, tabii ki, aklımızı ve deneyimimizi
kullanarak, büyük yanlışlar yapmadan, uygulamaktı, hepsi o kadar. Bunu
yaptığınız takdirde ortaya, yayın anlayışı açısından tutarlı olan,
güvenilir ve saygı duyulan bir haber kanalı dogacaktı. Bunun üzerinde
saatlerce ne konuşabilirdik ki, diye düşünüyorum şimdi.
Tabii, bizim usulün ne olduğu, günlük düzeyde benimle birlikte ve
yanyana çalışacak olan insanlara uzun uzun anlatıldı. Onlarla bizim
tekil tekil uzun konuşmalarımız oldu. Az önce anlattığım Kızılay
Meydanı'ndaki olay örneğinde olduğu gibi, tartışmaya tabii ki devam
ediyoruz, gün bazında, hergün. Ve haberciliğin evrensel dili dediğimiz
dili ortak olarak kullanmaya başlamamız kolay bir süreç olmadı. Hala da
alacağımız uzun bir yol olduğunu düşünüyorum bu konuda. Çünkü bir kere
evrensel ilkeler, doğal olarak adı üzerinde evrensel ilkelerdir.
Bunların tekil tekil her haberde pratik anlamda yorumlanması gerekiyor.
Tabii, aslında bütün bunları söyleyerek, galiba NTV'yi iyi mi
bulursunuz, kötü mü bulursunuz, o bir başka şey ama, tesadüf olmadığını
söylemeye çalışıyorum. Yani o karşınızda duran ekran işte tesadüfen
böyle bir ekran, üslubu tesadüfen böyle bir üslup, rengi tesadüfen böyle
bir renk ve yayın içeriği, yapısı da böyle. Ama değil, hakikaten
tesadüf değil. Ortada bir habercilik tanımı var. Bizim günün
koşullarına göre, kendimizce yaptığımız bir tanım da değil bu. Evrensel
habercilik kodlarına göre yapılmış bir tanım. Bu açıdan, aslında
bakıldığında çok zor bir tanım da değil bu. Çünkü bilinmeyenlerden söz
etmiyoruz. Bu tanımı tabii ekrana taşımaya geldiğimizde, günlük
düzeyde, ne bileyim, sistemin ulaştırmasından, teknolojik ve maddi
lojistik anlamından harekete geçirmek, tabii başka birşey ve pek de
kolay birşey değil. Hiçbir zaman da kolay birşey olmayacak ve onunla
her gün boğuşmaya biz devam edeceğiz, yüzlerce kişiyi harekete geçirmek
için. Ama genel kanım, yayın ilkesi, habercilik ilkeleri açısından
soyut anlamda bahsettiğimizde, bu, zor bir tanım değildir. Zaten
referansları belli bir tanımdır.
Şimdi yayınımız yaygın olarak izlenir hale gelmeye başladıktan
sonra, sürekli olarak çok net mesajlar geliyordu. Gerek yüzyüze
konuştuğum insanlar, gerek telefon ile bana ulaşan insanlar, hepsi "Bir
süre sonra değişmeyecektir değil mi?" sorusuyla benim karşıma gelmeye
başladılar. "Şu ana kadar çok iyi ama değişmeyeceksiniz değil mi?". Bu
soru beni bir yandan çok mutlu ediyordu. Ama bir yandan da komik ve
acıklı bir soru olarak doğuyordu. Mutlu ediyordu, çünkü izleyiciler
NTV'nin yayın anlayışını, bizim soyut tanımımızı onaylamışlardı.
Besbelli bunu beğeniyorlardı ve burada onaylanan da NTV'nin yayın
anlayışından ziyade, o yayın anlayışını temel aldığımız habercilik
ilkelerinin benimsenmesi anlamına geliyordu. Ama bu soru, aynı zamanda
acıklı bir soruydu. Çünkü izleyicinin bu evrensel habercilik
tanımlarının işlemesi halinde, aslında her yerde bulunması gereken haber
ürününü, haber üslubunu pek de her yerde bulamadığını yansıtıyordu.
Bizi televizyon haberciliğinde farklı bir yere oturttuğunu da kafasında
ima etmekteydi bu soru. O "Değişmeyecek değil mi?" sorusunun benim
içimde yarattığı düşünceler, zaman içinde, genel anlamda Türkiye'de
televizyon haberciliği alanında yaşadığımız, artık kaos mu dersiniz,
manasızlıklar mı dersiniz, tutarsızlıklar mı dersiniz, ne derseniz
deyin, bu sorunun kaynağının ne olduğunu kendi hesabımca o olayı tekil
olarak yaşayarak görmemi sağladı. Sayın Şahin, zaten burada bunun
geçmiş tarihsel perspektifini koydu, anlattı. Benimki tamamen bu NTV
örneğinden şekillenmiş bir şekildi, artık kafamda netleşti. Yoksa bu
bilinmedik ya da ani bir buluş değil. Az önce zaten dinledik.
Hepimizin de kişisel deneyimi var. Ama izleyici NTV'de galiba bir
farklılık görmüştü. Bu farklılığın gerisinde de soyut olarak, buna
mesleki ifadeyle editorial yargı mı dersiniz, editorial hüküm mü
dersiniz, editorial değerlendirme mi dersiniz, ama o editorial bakış
yapıyor ve komikliğe bakın ki, NTV, editorial bu hükümlerini verirken,
genel üslup olarak sadece ve sadece evrensel habercilik ilkelerine bağlı
kalıyordu ki, haberciliğin ABC'sini, temel ilkeler olarak
uygulamaktaydı. Bunları yapmak, sadece bunları yapmak, izleyici
tarafından farklı olarak algılanmamıza yetiyordu. Dolayısıyla garip bir
tanım. Bizim hiç özel bir yere konmamamız gerekirken, birdenbire sizin
var olduğunuz o televizyon habercilik dünyasının durumu sizi birdenbire
farklı bir yere itiyor. Sadece ve sadece temel habercilik ilkelerine
bağlı kalmak, aynı zamanda bize saygınlık da getirmeye başlamıştı.
Ben aslında bunu hayli hüzün verici bir durum olarak görüyorum ama
Sayın Şahin'e tamamen katılıyorum. Bence Türkiye'de televizyon
haberciliği halen devam eden bir takım anlamsızlıklara, bir takım
yanlışlarına rağmen çok doğru yolda ilerliyor. Biz, aslında hepsi hepsi
bir kaç yıllık televizyon haberciliği deneyimi ile karşı karşıyayız. Ve
bence göstergeler anlamında çok doğru ve iyi yolda gidiyoruz.
Çünkü varolan durumun kötü olması, eğilim olarak nereye
gittiğinizin şeklini illa da belirlemiyor. Dolayısıyla ben artık
hakikaten genel anlamda televizyon haberciliğimizdeki sorunların ve
habercilik adına yapılan yanlışların ve bunlar içerisinde de,
dolayısıyla farklı bir yere konmanın bu evrensel ilkelerin uygulanıp
uygulanmadığında, düğümlendiğine yürekten inanıyorum ve Türkiye'de
televizyon haberciliğindeki sorunların kaynağında bu ilkelerin yatıp
yatmadığını da görüyorum. NTV deneyimi bana kişisel olarak bunu
gösterdi. Bu ilkelerin uygulamada bu ya da şu şekilde, şu ya da bu
nedenle tereddütler yaşandığı sürece, NTV hiç değilse bazı kişilerin
gözünde farklı olmaya devam edecek. Dolayısıyla "Değişmeyeceksiniz
değil mi?" şeklindeki soru da giderek sorulmaz olacak.
Nitekim şimdiden artık bu soruyla ben fazlaca karşılaşmıyorum.
Onun yerini, şimdi başka bir ifade, başka bir ünlemli ifade almaya
başladı, o da "Size yakıştıramadım!" ifadesi. Şimdi ben çok sık bir
şekilde bu ifadeyle karşılaşıyorum ve bu ifade de aslında gene
sevindirici yönü olan ifade. Tabii, izleyici bir kere bu kanala sahip
çıktığı mesajını bana veriyor ve beni sorguluyor. "Ben size
yakıştıramadım!" ifadesine yol açan neden hakkında açıklamalarda
bulunduğumda ikna olmuyor. O kanala, kendisi, öyle yapmamamız gerektiği
şeklinde bir yargıda bulunuyor. Bu çok hoş bir şey. Ama burada bir
başka acıklı şey daha var. Hem acıklı, hem sevindirici. Şimdi izleyici
gördüğü bir haberi beğenmiyor, şu ya da bu nedenle, ya da içeriğini
doğru bulmuyor ve bir yerde bir şeyi beğenmiyor. "Size yakıştıramadım!"
ifadesi ile size geri dönüyor. Aslında baktığımızda, eleştirilerde, bu
tür eleştirilerde, çoğu zaman haklı da. Dolayısıyla bu haklılıktan yola
çıkarak bize pozitif bir güç de veriyor. Yaptığımız herşeyi bir kez
daha gözden geçirmeye itiyor. Bizi bir şey yapmadan önce bir kez daha
düşünmeye itiyor. En azından kendimizi sorgulamamıza yarıyor bu. Ama
bu ifadede, genel televizyon haberciliğinin dünyamız içinde ne kadar
kötü noktalara savrulmuş olduğuna da işaret var. Bir magazin haberi
verdiğimizde, bir cinayet haberi verdiğimizde, bir trafik kazası haberi
verdiğimizde, "Sizlere yakıştıramadık neden bu haberi veriyorsunuz?"
ifadesiyle karşılaşıyorum ve benim bunu anlamam mümkün değil. Çünkü
haber haberdir. Bugün maalesef çok tatsız ve sevimsiz bir dünyada
yaşıyoruz. Türkiye'de de çok tatsız ve sevimsiz olaylarla karşı
karşıyayız. Haber haberdir. Haberin magazini, cinayeti, siyasisi diye
bir ayırım yapmak mümkün değildir. Oysa bu tür haberleri gördüğü zaman,
izleyici, "Siz de onlar gibi oluyorsunuz, yakıştıramadım size!" diye
bizi arıyor. Bu haberlerin hiç verilmemesini, iyi habercilik yapılması
sanıyor ki, bu tabii çok yanlış bir değerlendirme. Ama aslında izleyici
burada bu sıkıntıyı ifade ederken, haberlerin veriliş tarzına ilişkin
sıkıntının orada yattığının çok farkında değil. Çünkü bir trafik
kazasında kollar, bacaklar kopmuş bir halde görüntülerle bunu
yansıtıyorsunuz siz izleyicilere. Oysa bir trafik kazasında onlarca
kişi öldüyse, benim o olayın dehşetini, vahşetini o işte cesetleri
göstererek, işte maalesef kopmuş kol, bacakları göstererek vermem
gerekmiyor ki. Zaten orada yanmış bir otobüs duruyorsa, bu olayın
dehşeti buradadır. Zaten izleyici bu dehşeti anlayacak. Kaldı ki zaten
siz orada da söylüyorsunuz. "Bu kazada maalesef 31 kişi yanarak öldü"
diyorsunuz. Sonra bir cinayet haberi verirken, adamın kafasına
saplanmış bir baltayı göstermem, ya da etrafındaki kan gölünü uzun uzun
göstermem gerekmiyor. Ama izleyicinin kafası o kadar karma karışık hale
gelmiş ki, izleyici haberle, haberin veriliş tarzını birbirine
karıştırmakta besbelli. Buradaki sorun, tabii haberi verip vermeme
sorunu değil. Buradaki sorun, haberi magazinleştirmek, verirken ne
yaptığınız sorunu. Sadece haberi ilginin de ötesinde nasıl daha çok
izlenir anlamında dramatik bir hale sokma yarışı ki, bunun gerisinde de
maalesef bu reyting yarışının önemli etkileri var.
Şimdi bültenlerde tabii ki, her haberin yeri var ama siz siyasi
haberi magazinleştirmediğiniz takdirde, ya da bir magazin haberini
Türkiye'nin en büyük, en önemli sorunu gibi sunmadığınız takdirde, bir
sorununuz olmayacaktır. Benim bu konudaki görüşüm de gayet net.
Kişisel olarak da ben, yapılan bazı haber bültenlerini, Sayın Şahin'in
dediği gibi aynen haber olarak görmüyorum. Dolayısıyla zaten onlar
farklı bir kategori, yaptıkları farklı birşey. Küçük harfle, yani şov
yerine haber mi dersiniz, yoksa haber yerine şov mu bilemem. Ama
bildiğim birşey var, izleyicinin kafası fazlaca karışıyor ve rahatsız
oluyor. Yine son Körfez krizi örneği, Naci'nin söylediği. İşte bu
örnekte yaşanan göç, ya da askeri müdahale olduğu meselesi. Tabii, iş
basit bir kafa karışıklığı meselesi olmaktan da çıkıyor burada. Biz
aynı zamanda şunu da haberciler olarak hepimiz farketmeliyiz ki biz
ilkelerden saptığımız zaman zararlı olmaya da başlayabiliyoruz. Onun
için haberciliği bir şov olarak algılayamayız. Şov da olmamalı
habercilik. Çünkü bunun bedeli çok büyük olabiliyor. Siyasi anlamda,
askeri anlamda, Türkiye'nin güvenlik stratejisi anlamında bu haber
zararlı olabilirdi ve bedeli çok yüksek olabilirdi. Ama biz bunun başka
kişisel düzeyde bedeli çok yüksek olan örneklerini de gördük.
Unutmayalım, İstanbul'da, hatırlayacaksınız, bir barda çalışan bir
barmen öldürüldü. Bir gece önce bir haber kanalında bu kişi ile ilgili
bir haber vardı. Dolayısıyla ben ilkeli davranmamanın hayat almaya
kadar uzanan çok tehlikeli bir çizgi olduğunu burada mutlaka vurgulamak
zorundayım.
Dolayısıyla biz, isteyen ilkeli davranır, isteyen davranmaz deyip
de pek kolay sıyrılamayız bu konudan. Ortada, ben artık böyle bir
tercih olabileceğini düşünmüyorum, işte ben böyle yaparım, o öyle yapar,
işte reyting beni buraya götürüyor, benim reytingim yüksek, benim
habercilik anlayışım budur sizi dinleyemem, gibi bir tercih ve
savunmanın aşamasını geçtik.
Şimdi izniniz ile, şu hep evrensel haber ilkeleri, çağdaş haber
ilkeleri, vs, diyoruz ama, bunların da ne olduğunun kısaca üzerinden
geçmek istiyorum. Bunu, dediğim gibi benim tamamen kişisel görüşlerim,
düşüncelerim olarak yansıtıyorum burada. Ama NTV'nin de günlük düzeyde
çalışırken dikkate aldığı ilkeler bunlar. Olsa olsa çok temel birtakım
şeyler söylenebilir. Zaten Sayın Şahin yine benim
söyleyebileceklerimden fazlasını da burada vurgulayarak söyledi. Ama
haberciliğin merkezinde, ben, mesleğimin çekirdeğinde bir yansızlık
kavramının yattığına inanıyorum. Bunu çok fazla açmanın da belki bir
gereği yok. Hepimizin bildiği bir mesele. Ama herkese ve her deyişe
belki de eşit uzaklıkta durmak şeklinde tanımlayabilirim bunu. Bu tabii
siyasi haber olduğunda manası iyice ortaya çıkıyor, ama bu yansızlık
dediğimiz mesele, sadece tabii ki, siyasi haberler için geçerli olan bir
şey değil. Çünkü acaba mutlak bir yansızlıktan da söz edebilir miyiz,
diye sorgulamamız lazım, tekil haberler karşımıza çıktığında. Örneğin
bir haberci, ya da bir haber kanalı, genel olarak acaba demokratik
ilkeler karşısında yansız olabilir mi? Acaba burada ne ölçüye kadar
yansız olunabilir? Ya da tekil bir olayda, bir sahtekar ve mağdurlarına
bakarken, bu konuyu işlerken acaba ben bu iki taraf arasında nasıl
yansız olabilirim, nasıl eşit uzaklıkta olabilirim? Olsa olsa o
sahtekarın niye öyle bir sahtekarlık yaptığını, onu oraya iten koşulları
belki inceleyebilirim ama, o sahtekarla mağdurlarına, ben, eşit
uzaklıkta bakamam haberde. Tabii yansız olmak deyince, bunu biraz daha
somuta, daha günlük koşullarda uygulanır hale sokmak gerekiyor. O da
adil olmak gibi geliyor bana. Bunun önemli bir öge olduğunu
düşünüyorum. Sonra taraflara hakça davranmanın gerekli olduğuna
inanıyorum. Ama bir seviye, bir katman daha aşağıya gidersek ki, günlük
haberler yazılırken, çizilirken hem muhabirler düzeyinde, hem editörler
düzeyinde, orada da tabii haberin eksiksiz olması gerekiyor, tam olması
gerekiyor. Bilgilerinizin tam olması ve de doğru olması gerekiyor.
Varsayım olarak, zaten bütün kontrollerinin yapılmış olması gerekiyor.
Haberle yorumu ayırt etmenin çok çok önemli olduğu düşüncesindeyim.
Yorumu haberin bir parçası kılarsanız, o zaman haberi haber unsuru
olduğu için değil de muhtemelen o yorumu desteklemek için yaptığımız
kuşkusuyla karşı karşıya kalma şansımızın yükseldiğini düşünüyorum. O
zaman da, yukarıda saydığımız bu sefer temel ögelerin hiçbirine, bir
haberci olarak, sizin saygı duymadığınız ya da dikkate almadığınız
ortaya çıkabiliyor. Ben zaman zaman, sadece masa başında bir haberin
şeklinin ortaya konduğunu ve o gün yapılan çeşitli açıklamaların sadece
o şekli desteklemek üzere alıntılar şeklinde kullanıldığını kendi
örneklerimde yaşadım. Tabii, bu artık o yorum ögesinin iyice
manasızlığa çekilmişliği anlamına geliyor ki, bundan kaçınmamız
gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla haber yaparken olabildiğince
duygularımızdan soyutlanmamız, uzaklaşmamız gerekiyor. Bunu yaparken
olabildiğince de açık görüşlü olmamız ve konumuzu iyi bilmemiz
gerekiyor.
Tabii, her iyi ve kaliteli haber, aslında izleyicinin kafasında pek
çok soru işareti yaratmalıdır. Haberciliğin zaten, galiba, manası da
budur. İşte bugün ortaya bir takım sorular çıkmıştır. Siz o soruları
açmaya, yanıtlamaya çalışırsınız ki olay bir yerlere gitsin, insanların
kafasında belirginlik kazansın, bir mana alsın diye. Ama ortaya çıkacak
bu soruların doğal olarak yanıtlanması da gerekecektir. Ama bunun yeri
haber değil. Bu, olsa olsa haber programlarının işi olabilir. Çünkü o
programları zaten siz uzman bir sunucuya teslim etmişsinizdir ve o kişi
zaten tüm tarafları biraraya getirmiştir. Dolayısıyla o sorular, o
masada ortaya dökülür ve o haberlerden ortaya çıkarak oluşan soruların
yanıtlarını siz o masa üzerinde değerlendirirsiniz. Hatta sonra dönüp,
arkasından o tartışmayı belki özetleyerek tüm tarafları tekrar haber
ögesi olarak ekrana sunabilirsiniz. Aslında haberci, yaptığı haberle
izleyicinin kendi görüşünü oluşturmasına olanak sağlamalıdır. Bence
görevi de hepsi o kadardır, orada bitmektedir.
Haberci haberine yorum karıştırmamalı, kendi görüşüne yer
vermemelidir. Kendisinin o konuda çok net görüşleri de olabilir,
olmalıdır. Hepinizin kendinizce görüşleri var, ama önemli olan, bizim
onlardan kendimizi ne kadar yalıtabildiğimiz, tekil haberleri yaparken.
Özellikle az önce de dediğim gibi, siyasi konular ve siyasi kişilerle
bağlantılı haberde, ben bir haberi izliyorsam ve bir sunucuyu
izliyorsam, o haberi izledikten sonra, o sunucuyu gördükten sonra, ben o
kanalın, o sunucunun ya da o haberin söz konusu olan siyaset, ya da
siyasetçinin yandaşı, ya da karşıtı olduğu izlenimini almamalıyım. Ben
o haberi salt neyse o şekilde görmeliyim diye düşünüyorum.
Haberlerde canlandırmaların yeri olduğuna ben pek inanmıyorum.
İzleyicinin kafasını fazlaca karıştırdığımıza inanıyorum, bu yolla.
Arşiv malzemesi kullandığımızda bunun arşiv malzemesi olduğunu mutlaka
ve mutlaka belirtmek zorundayız. Çünkü haberi salt daha dramatik ve
salt daha izlenir kılmak kaygısıyla canlandırmalara gitmenin ya da yine
salt daha dramatik hale sokmak nedeniyle arşiv kullanmanın hiç bir
savunulacak yeri olmadığı görüşündeyim. Dramatize etme, drama unsuru
haber programlarında olabilir. Bunu da siz açıkça belirtirsiniz öyle
olduğunu, ama dramanın aslında tercihen yeri haber değil herhalde,
tiyatro gibime geliyor. Dramatik ve travmatik habercilikten de galiba
kaçınmamız gerekiyor, hele haber şiddet ögesi içeriyorsa. Şiddet, adı
üzerinde öylesine rahatsız edici bir şey. Siz buna bir de dramatik
canlandırmalar eklediğiniz takdirde ne olacak? O şiddet olayını dönüp
dönüp bir kere daha gösterdiniz, ben bunu anladım, olayın şiddetini de
anladım, benim bir kere görmem yetiyor onu. Ama hayır, bana o sahneyi
bir kez daha getiriyorsunuz ve arkasından kamera oyunlarıyla, buna
yaklaşıyoruz, bu yetmedi sonra yavaslatıyoruz. Siz benim anladığım,
gördüğüm, kabul ettiğim, dehşetini zaten birinci seyrettiğimde gördüğüm,
anladığım şeyi, bana ne yaptığınızı anlayamadığım bir şekile
sokuyorsunuz. Bunun kabul edilebilir hiçbir yanı yok. Çünkü o anda
sizin bana verdiğiniz haber, haber olmaktan çıkıyor ve sizin
yarattığınız şiddet olarak bana geri dönmeye başlıyor. Dolayısıyla
burada hepimizin hakikaten çok dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum.
Sonra hem Türkiye'de, hem dünyada o kadar çok şiddet haberi var ki ve
bize dört bir kaynaktan o kadar çok malzeme yağıyor ki, biz aslında
istesek, bunların her biri de tekil haber olarak ayakta durabilecek
öğelere de sahip olduğundan, bir tane bülten yapıp, bunların hepsini
arka arkaya koymamız mümkün.
Ama biz haberciler olarak, yaptığımız bültene bir bütün olarak
bakmak zorundayız. Bir bülten tekil haberlerin toplamı olmamalı. Sonra
insanların can çekiştiği, öldürüldüğü, idam edildiği ya da gözler önünde
intihar ettikleri sahneler. Bunları ister haber olsun, ister haber
programı olsun, ben bunların açık açık kullanılmasını haklı
gösterebilecek tek bir gerekçe kabul edemiyorum.
Bir de ilginçlik ortaya çıktı. Türk haberciliğinin bir aşaması da
bu galiba. İlginç olduğu için haber. İlginç sözcüğünü galiba
yasaklamasak ama ortadan kaldırsak diye düşünüyorum. Çünkü habercilikte
özellikle bir haberi haber yapan ölçütün ilginçliğe indirgenmesi diye
birşeyi kabul etmek söz konusu değil. Yani bir haberin haber olması
için gerçekten onun önemli birşey olması lazım. Gerçekten, bildiğiniz
ilkeler çerçevesinde gerçek olması lazım. İlginçliklerle haber
karıştığı anda ekranlarınıza hergün, işte Sayın Şahin'in verdiği
örnekler gibi, insan çarpıklıkları gelebiliyor ya da birdenbire konuşan
kuşlar doldurmaya başlıyor ekranlarımızı. Hele bazen onu o kadar da
abartıyoruz ki, siyasi konuları, bir Türk-Yunan, Kardak anlaşmazlığı
vardı hatırlayacaksınız, bu çok ilginç bir hale büründü. Türkiye'nin
gündeminde de çok önemli bir konu haline geldi ve iş çığırından çıktı.
İlginçlik uğruna gidip sağa, sola bayrak dikmeye başladık
hatırlıyorsanız. Sadece Türkiye'de değil, yurt dışında da bayraklar
dikildi.
Şu teknolojik ilerlemeler meselesine bir değinmem lazım galiba.
Haberci her gün hakikaten yeni yeni olanaklar sunmakta. Biz şu anda
elimizdeki bazı araçlarla, elektrik prizinin olmadığı yerden canlı yayın
yapabilecek haldeyiz, şu an teknik imkanlar olarak. Teknik imkanlar
olarak gizli kamera çekimleri yapmamız da çok kolay, ama burada bir
takım ölçütleri getirmemiz lazım. Teknolojinin getirdiği olanakları
kullanmamak diye birşey tabii ki söz konusu değil. Bunu kullanmamak
zaten aptallık olacaktı ama, bu olanaklardan yararlanırken dikkate
almamız gereken ölçüt; sadece bu olanaklar var ve biz bunları kullanalım
ölçütü olmamalı. Önemli olan ölçüt, ben o teknolojiyle ortaya acaba ne
çıkartabiliyorum, haber taşıyabiliyor muyum olmalı. Hele hele bu gizli
çekim gibi hileler, hele o haberi sadece dramatik hale sokmak için
başvuruluyorsa o zaman zaten siz teknolojiyi kullanmıyorsunuz, siz
habercilikten de vazgeçmişsiniz. Bence siz o teknolojinin esiri olmuş
çıkmışsınız.
Bültenlerimizde çok moda bir kullanım var. Yani sokaktaki halkın
sesi dediğimiz mesele. Aslında halkın, bu tür sokaktaki halkın
görüşlerini kullanırken çok temkinli olmamız gerektiği düşüncesindeyim.
Çünkü muhtemelen bizim sokakta konuştuğumuz kişiler, kamuoyunun genel
anlamdaki görüşlerini çok fazlaca yansıtmıyorlardır. Ben bunu yaparken
İstanbul'da sokakta birisinin görüşünü alıyorum, siz acaba aynı görüşte
misiniz? Böylesi bir yönteme, hele artık siyasi ya da ciddi konularda
gittiğiniz zaman iyice manasız bir hal alıyor. Bunlar olsa olsa bir
magazin haberinde, belki birkaç insanın sizi güldürecek tatlı bir sözü
vardır, onları verirsiniz. Ama başka bir yerde yeri olmadığı
düşüncesindeyim.
Bu ilkeler ve genel düşüncelerin sonu yok. Burada çok takılıp
kalırız ama bir noktayı vurgulamam gerekiyor galiba son cümle olarak.
Aslında tüm haberciler yanlış yapacaktır herhalde, yanlış yapmaya devam
da edeceğiz. Ben ayrıca tekil habercilik hatalarının üzerinde çok fazla
durulmaması, bunların çok fazla da büyütülmemesi gerektiği inancındayım.
Ama temel ilkeleri bildikleri halde bunları çiğneyenler karşısında da,
çok sessiz kalmamalıyız, düşüncesindeyim, aynı zamanda. Çünkü kasıtlı
anlamda ilkesizlikler, az önce de sözünü ettim biliyorsunuz, adam
öldürebiliyor.
Çok teşekkür ederim.