SEMİNER KONUŞMALARI

                "RADYO VE TELEVİZYONDA MÜLAKAT TEKNİKLERİ"


       Mustafa GERÇEKER 
       TRT Denetleme Kurulu Üyesi

       Tabii benim ünvanımın, benim burada  söyleyeceklerimle  hiç  ilgisi
  yok.   O, devlet memuriyetinde olan bir kişinin taşıdığı ünvan.  Aslında
  ben yapımcıyım.  Zaten televizyonda iki tarafta da çalıştım, dolayısıyla
  hem  radyoda  hem  de  televizyonda  hem  de yazılı basında, bir anlamda
  hepsinde uygulanabilecek bir şey anlatacağım size.  Hayatınızda  en  çok
  yaptığınız  şeyi  anlatacağım,  konuşmayı.  Üstelik bizler çok konuşmayı
  seven insanlarız.  Fakat konuşmanın belli bir biçimini, amaçlı konuşmayı
  anlatacağım.   Tabirimi  lütfen mazur görünüz, zevzekliği değil.  Çünkü,
  radyolarımızda ve televizyonlarımızda bu  TRT`nin  sıkıcı  atmosferinden
  çıkmanın   getirdiği  büyük  şevkle  en  fazla  yapılan  şey  zevzeklik,
  maalesef.  Buna, biz, son zamanlarda, insanların bir  disiplin  getirmek
  amacıyla  hareket  ettiğini  görüyoruz.  İzleyenler de dinleyenler de bu
  amaçla hareket ediyorlar.  Her halde sonucunda bu iş sistemli  bir  hale
  gelecek.

       Efendim, şuradan üç tane başlığı okumak istiyorum size.   Bir  kere
  radyo-televizyonda   söyleşi   nasıl  yapılmalı?   Mülakat  da  deniyor,
  röportaj da deniyor, söyleşi de deniyor, sohbet de deniyor.  Ben söyleşi
  diyeyim, söyleşelim gidelim.

       Üç temel savım var; Söyleşi nedir?  Belirlenmiş  bir  konu,  ya  da
  konular  çerçevesinde  dinleyenlerin,  izleyenlere  radyo ve televizyona
  göre, yazılı basın da kendisine göre tercüme edebilir  söyleyeceklerimi,
  dinleyenlerin ve izleyenlerin anlayacağı biçimde karşılıklı konuşmaktır.
  Amaçsız, zaman geçirmeye yönelik karşılıklı konuşmadan temel farkı, soru
  soran  ve  yanıtlayan  kişlerin bulunmasıdır.  Yani söyleşinin tarafları
  vardır.  Herkesin konuştuğu bir pazar yeri değildir.  Soru soran kimdir?
  Söyleşinin   merkezindeki   kişidir.    Söyleşinin  başlaması,  sürmesi,
  yönlendirilmesi, bilinmesi gereken her şeyin  dinleyici  ve  izleyicinin
  anlayacağı  biçimde  ortaya çıkarılması ve bütün bunların da anlamlı bir
  bütün  içerisinde  yapılması,  yani  güzel  paketlenmesi   soru   sorana
  bağlıdır.   Yanıtlayanlar kimlerdir?  Bunlar da konuk ya da konuklardır.
  Söyleşinin konusunu bütün olarak, bölüm bölüm, çeşitli yönleriyle  bilen
  kişilerdir.   Bu  nitelikleriyle, ele alınan konuda soruyu soran kişiden
  çok daha bilgili oldukları kuşkusuzdur.  Burası kritik,  hiç  unutmayın,
  soruyu  soran,  yani  mülakatı  yapan,  söyleşiyi yapan, her zaman cahil
  olandır.  Asıl bilgi karşısındakindedir ve soruyu soranın  istediği,  bu
  bilgiyi  çıkartıp  belli bir anlamlı bütün içinde, öğrenmek isteyenlerin
  duyacağı şekilde aktarabilmektir.  Yavaş yavaş konuya girebiliriz.

       Şimdi daha önce konuşan arkadaşlarımız Sayın Şahin ve Sayın  Ertan,
  haber  ağırlıklı  konuştular,  şimdi  ben konuşacağım ve anlatacağım şey
  haber  ağırlıklı  bir  söyleşi  değil.   Orada  çok   belirgin   belirli
  kurallarımız  var.   Eğer  haber  amaçlı  bir  konuşma yapılıyorsa, kim,
  nerede, ne zaman,  niçin,  nasıl  sorularına  cevap  veren  bir  söyleşi
  yeterlidir.   Bizimki  öyle  bir  şey  değil.   Bizimki  bir kalabalığın
  içinde, düşünün, 10-15 kişi konuşuyor.  Bunların içinde bir kişi var  ki
  bir amaç taşıyor.  Bu amaç ne?  O kalabalığın içindeki bir kişinin ya da
  hepsinin  üçüncü  kişiler  tarafından  bilinen  ya  da   merak   edilen,
  öğrenilmesi  istenen  yanlarını,  yönlerini, yönelişlerini, uğraşlarını,
  ustalıklarını vs.  bulup ortaya çıkarmak ve üçüncü  kişiler  adına  soru
  sorarak  bunu  yapmaktır.   Bunu söylediğim zaman, söyleşiyi bir monolog
  gibi alanlar oluyor.  Hep birisi sanki soru  soracak,  cevabını  alacak,
  bir   daha   soracak  cevabını  alacak,  yahut  cevap  alırken  kesecek,
  "Saçmalama bırak, geç, şunu geç, kısa kes zaman az" filan diyecek.  Soru
  soran kişi, aynı zamanda merkezdeki kişi olarak susmasını ve dinlemesini
  bilen kişi olmak zorundadır.  Soruyu soracak, bakacak, dinleyecek, sonra
  devam edecek.  Soruya cevap verilmemiş olabilir, sorusunu tekrarlayacak.
  Eksik kalan yanları  olabilir,  onları  tamamlayacak.   Sonuçta  sorduğu
  sorunun,  -kendisi için sormuyor-, üçüncü kişiler adına sorduğu sorunun,
  üçüncü kişilerin beklediği  bir  şekilde  cevabı  alıncaya  kadar  durup
  seyredecektir.    Israr  etmese  de,  İngiltere'de  örneği  görülmüştür,
  BBC`de, başbakana yaptılar bu işi, konuşmayı kesecek ve bitirecek,  özür
  dileyecek izleyicilerden.  Bu Türkiye`de pek yapılmıyorsa da belki sonra
  yapılır.

       Efendim, neden  insanlarla  konuşuyoruz,  neden  söyleşi  bu  kadar
  önemli,  televizyonlarda  neden  bu  kadar  çok  insanlar  çıkıyor, "İbo
  Show"da da insanlar çıkıyor, orada da bir söyleşi yapılıyor hesaba göre,
  tırnak  içinde  "söyleşi"  diyelim,  yahut  NTV`deki  her  gün  tartışma
  programında da, yahut diğer televizyonlarda da açık oturumlar yapılıyor.
  Neden  konuşmak ihtiyacındayız?  Çünkü bütün olayların, bütün konuların,
  bütün gelişmelerin başlayanı, belirleyeni, başlatanı,  her  şeyi  insan.
  En  önemlisi  insan.   Ve  bir olayın niçin olduğunu olaya soramazsınız.
  Olayın içindeki insana soracaksınız.  Bir resmin niçin böyle yapıldığını
  resmi yapan kişiye sormak zorundasınız.  Bir skandaldan bahsedecekseniz,
  "Neden onun suratına herkesin önünde bir tokat  attın?"  derken,  atılan
  tokata  sormak  durumunda  değilsiniz,  tokatı atan kişiye soracaksınız.
  Yani herhangi bir konu, herhangi bir olay, herhangi bir şey sunmak  için
  de   söylüyorum.    Somutlaşabilmek   için,  onun  merkezindeki  insanın
  konuşturulması  gerekir.   O  olayı,  o  şeyi,   o   konuyu,   o   insan
  anlatacaktır.  İşte konuşmanın merkezindeki soru soran kişinin ustalığı,
  bunu  ortaya  çıkarabilmek,  dinlemeyi   bilerek   karşısındaki   insanı
  konuşturmaktır.   Bu nasıl olabilir?  O kişinin mekanına girebilirsiniz.
  O kişi kendi evinde olabilir,  atölyesi  vardır,  atölyesinde  olabilir,
  yahut   parklarda   oturup   görüşme   yapmayı  sevebilir.   Ben  parkta
  görüşeceğim sizinle der,  gidersiniz,  kameralarınızı  alırsınız,  orada
  görüşebilirsiniz.  Ya da, çok iddialı bir kişiliğiniz vardır, yapımcı ve
  sunucu olarak, "Hayır efendim, ben öyle yerlere  gelmem,  benim  mekanım
  burası,  sen  benim stüdyoma geleceksin" diyebilirsiniz.  Bu da radyo ya
  da televizyon stüdyosudur.  O zaman önümüze  soru  soran  kişi  çıkıyor.
  Ben  soru soran dediğim zaman, lütfen o kişiyi unutun.  Bizde soru soran
  kişi,  özellikle  o  genç  kızlarımız  çıkıyor  ya  şimdi,   afedersiniz
  bacakları   uzun,   onlara   biraz  dekolte  giydiriyorlar,  -ben  böyle
  konuşuyorum, kusura bakmayın televizyonda ayıp yok, tıpta ayıp yok-, biz
  sunucu  olarak  TRT`de nasıl giyinmek gerektiğini boş yere söylemiyoruz.
  Çünkü  olmadık  şeyler  de  görülebilir.   Bundan  hoşlananlar  olabilir
  elbette,  ama  hoşlanmayan  da  olabilir.  Bazı yerlerde, bunlara dikkat
  etmenin tam  tersine,  yapılmaması  gereken  şeylerin  öğütlendiğini  de
  görüyoruz.   Dolayısıyla  ben  soru soran dediğim zaman, o tür kızlardan
  yahut kendisini "Show Man" sanan sunuculardan filan bahsetmiyorum.   Ben
  profesyonel,  üçüncü  kişiler adına soru soran insanlardan bahsediyorum.
  O zaman, insanın gerek kendi ortamına gittiniz soru  sormaya,  yahut  da
  kendi  ortamınıza  çağırdınız,  birinci  kural, bu insanı rahat ettirmek
  zorundasınız.  Hasta nasıl  doktoruna  güvenirse,  rahat  olursa  tedavi
  sonuç   verecekse,   bir   söyleşide   de   soruyu   yanıtlayacak   kişi
  karşısındakine, soru sorana, ne kadar güvenirse, o  kadar  rahat  sonuca
  ulaşırsınız.   Özellikle kendi ortamınıza çağırdığınız zaman, yani radyo
  ve televizyon stüdyosuna çağırdığınız zaman,  bir  kişiyi,  alışkın  bir
  kişi  olabilir,  yani  birkaç  defa radyo, televizyon stüdyosunu ziyaret
  etmiş, orada konuşmuş bir kişi olabilir, ama her  zaman  için  ilk  defa
  böyle   bir   ortama   gelen   bir  kişi  olabileceğini  düşünerek,  onu
  rahatlatmaya çalışmalısınız.

       Çünkü ben kendi yaşamımdan biliyorum, bazı kişiler için o kameranın
  yusyuvarlak merceği, dipsiz bir kuyu.  Ötesinde cehennem var gibi oluyor
  insanlar.  Onlara ilk  öğüdümüz,  "Kameraları  unutun!   Karşınızda  ben
  varım, insanla konuşuyorsunuz kamerayla değil!" gibi çeşitli yollar var.
  Biraz  sonra  kısa  kısa  geleceğim  onlara.   Dolayısıyla   rahatlatmak
  gerekiyor.  Bu rahatlama stüdyoya girmeden önce başlayan bir şey.  Çünkü
  söyleşi sizin dinlediğiniz ya da seyrettiğiniz anda olan, başlayıp biten
  bir şey değil.  Bunun öncesi de var, sonrası da var.  Ve öncesi olmadığı
  takdirde seyrettiğiniz  söyleşi  söyleşi  olmaktan  çıkar.   Sonrası  da
  olmazsa   sonuçlanmayan  bir  şey  olur.   Gerçi  hepsinin  sonuçlanması
  gerekmiyor ya, neyse.  Şimdi,  insanı  rahatlatmak  nasıl  olacak?   Bir
  konuğu  karşınıza  alacaksınız.   Önce onu tanımaya çalışacaksınız.  Ben
  haftada  asgari  iki  kişiyle  karşı  karşıya  oturan  biriyim.    Belki
  hayatımda  hiç  görmediğim  kişiler geliyor karşıma.  Bana kısacık bilgi
  veriyorlar ve önümde sorular var.  Ona soracağım özel sorular.  Yani,  o
  üçüncü kişiler adına.  Benim kendi meraklarım nedeniyle soracağım şeyler
  de olabilir.  Yani "Niye bu kravatı  taktınız,  yahut  niçin  mini  etek
  giydiniz,  pabuçlarınızın  topuğu  neden  yüksek"  gibi  saçmalıklar  da
  olabilir ama, insanları belli şekilde yönlendirecek sorular da olabilir.
  Bu bana bağlı şeyler, onları ben kendim seçiyorum.  Ama onun ötesinde bu
  insanı tanımak için acaba iyi konuşuyor mu, akıcı konuşuyor mu, tutuk mu
  -bazı  insanlar  korkup  terlemeye  başlıyor-  , karşımda ben onu görmek
  zorundayım.  Yani bu insan korkacak mı, korkmayacak mı?   Çünkü  söyleşi
  yarıda bırakmak için başlanan bir şey değildir.

       Söyleşiyi bitirmek zorundasınız, sonuçsuz olsa da olmasa  da.   Bir
  yere  bağlasanız  da bazen benim tercih ettiğim gibi açık uçlu sorularla
  bıraksanız da bir söyleşi bitmek zorundadır.   Yarıda  kapatacaksak  hiç
  başlamamak   daha  iyi.   Onun  için  öncelikle  insanı  tanıyacaksınız.
  Söyleşi öncelikle o insanı tanımakla başladığı için, bizim bildiğimiz  o
  30 dakikalık programın ötesinde, öncesinde başlıyor.

       Bizim amacımız hiçbir zaman TRT'de sansasyon değil.  Bazı  insanlar
  şikayet  ediyorlar ama, ne yapalım ki hala öyle, biz sansasyon, gerilim,
  gerginlik, çatışma, çarpışma  gibi  şeylerden  kaçmak  istiyoruz,  bizce
  hayatın  motoru  bunlar  değil,  hayatın  motoru  daha ziyade insanların
  beynine, beynindeki enerjiyi de ellerine, yapacakları işe  ve  sözlerine
  aktaracak  biçimde  davranmak, dolayısıyla biz bundan kaçınıyoruz.  Ama,
  eğer söyleşinin, amacı sansasyonsa, gerilimse, yani dramatik bir gerilim
  yaşanacak ve dolayısıyla sevgili arkadaşlarımın bahsettiği reytingler ön
  plana çıkacaksa, isterseniz  çatal  bıçakla  da  gelebilirsiniz,  adamın
  üstüne de yürüyebilirsiniz, hiç fark etmiyor.  Ama benim dediğim yine bu
  değil, orada insanın size güvenmesi de söz konusu  değil.   Tam  tersine
  kavgayla  da  başlayabilirsiniz.  Ketolar metolar gibi, bu iş sansasyona
  yönelik olabilir, yahut doğrudan doğruya kavga  etmek  isteyebilirsiniz.
  Tartışma  orada  başlar, orada biter.  Şimdi gelelim şöyleşiye.  Söyleşi
  yapmak için bir amacınız olması lazım.  Amaç insanların bir taraflarını,
  bir  olayı  anlatmak,  bir  şeyi ortaya koymak, belki bir gündem maddesi
  yaratmak yahut yaratılmış gündem maddesini devam ettirmek olabilir.

       Demek  ki  bir  amaç  saptayacaksınız.   Saptadığınız  amaca   göre
  araştırma   yapmak   zorundasınız.    Bu   kişi   kim?   Sizin  anlatmak
  istediğiniz, aktarmak istediğiniz konuda bu insanın yeri  ne?   Bu  olay
  nedir,  konu  nedir,  bunlar  nedir?   Bunların  hepsini getirip önünüze
  koymak zorundasınız.  Bakacaksınız!  Dedik ki, bu araştırmayı  yaptınız,
  sorularınızı    tespit   ettiniz,   geldiniz,   oturdunuz,   insanı   da
  rahatlattınız, stüdyoya girdiniz, "Kameralara bakmayın!" dediniz,  "Aman
  bu  mikrofon  değil,  o  bir  çiçek  vazo,  işte  böyle koyduk önümüze",
  dediniz, insan rahatladı, terini filan sildi, başlayacaksınız konuşmaya,
  yandı  ışık,  gireceksiniz.  Konuşmaya siz başlamak zorundasınız.  Konuk
  başlamaz.  Siz neye göre başlayacaksınız, bilmeniz gerekli.   Konuşmanın
  amacına  göre  başlıyorsunuz,  söyleşinin  amacına göre başlayacaksınız.
  Çünkü başta yapacağınız açış konuşması bütün olayın gelişmesini,  nerede
  sollanacağını,  nasıl  yönleneceğini  hem  karşınızdaki  kişiye,  hem de
  üçüncü kişilere, dinleyen ya da izleyenlere  anlatacaktır.   Dolayısıyla
  saçma  sapan; bugün de hava ne kadar güzel, trafik de çok sıkışıktı, zor
  girdik stüdyoya,  bizim  klimalar  çalışmıyor  filan  gibi  başlarsanız,
  olmadı!   Askerlerin  deyimi  çok  hoş,  "Yığınakta yapılan hata sonuçta
  savaşı kazandırır ya da kaybettirir,  duruma  göre".   Sizin  de  açılış
  konuşmanız  ya  insanları  çekecek  ya  da bir düğüm yaratacaktır, başka
  tarafa gidecektir.  Belki karşınızdaki insanı da açacak ya da kapatacak.

       Peki,  açılış  konuşmasını  yaptık,   "Bu   girişi   doğru   yapmak
  zorundayız"  dedik.   Çünkü  bu  soru niteliği taşıyor.  Belirleyici bir
  özelliği var konuşmanın.  Sonra ne  olacak?   İşte  şöyle  şöyle  dedik,
  özetledik  konuyu.   Karşınızdaki  de  yavaş yavaş vitese taktı, beraber
  gidiyorsunuz.   Doğru  soruyu   sormak   zorundasınız.    Doğru   soruyu
  sormazsanız, cevabı yok.  Söyleşi gene sonuçlanmayacaktır.  Doğru soruyu
  sordunuz.  Soruyu doğru  sormazsanız,  gene  sonuç  alamazsınız.   Yani,
  amacınıza  ve  yaptığınız  araştırmaya göre, doğru soruyu sormak birinci
  göreviniz.  Sorduğunuz soruyu  doğru  sormak,  yani  anlaşılır  biçimde,
  dilbilgisi  kurallarına  uygun  biçimde  sormaktır amacımız.  Yoksa gene
  sonuçlanmayacaktır.  Soruları sordunuz, doğru soruyu da sordunuz.  Gidiş
  de iyi.  Karşınızdakini dinlemediğiniz takdirde, başta söyledim, verilen
  bir cevabı dinlemediğiniz için, aynı soruyu bir kez daha sorabilirsiniz.
  Siz  hiç  farkında  değilsinizdir.   Akşamdan kalma olabilirsiniz, yahut
  stüdyo  sıcaktır,  böyle  dinlerken   kendinizden   geçersiniz.    Yahut
  karşınızda  çok  güzel  bir  kadın oturmaktadır, ona gözlerle dalarsınız
  konuşurken, o birşeyler konuşuyor, aynı soruyu bir kez daha  sorarsınız.
  Mahvoldunuz,  söyleşi  bitmiştir.  Artı, karşınızda sizin gözünüze bakan
  bir insan var.  Konuşmada en önemlisi, göz temasıdır.  Ben  şimdi  böyle
  konuşsam,   hiç   bir  etkisi  var  mı?   Ben  herkesin  gözüne  bakarak
  konuşuyorum.   Önemli  olan  göz  göze  konuşmaktır.   Şimdi  göz   göze
  konuşurken  karşınızdaki  kişi,  size  anlattığı  şeyleri  dinlediğinizi
  görmek zorundadır.

       Çok ilginç bir  sey  anlattığı  zaman,  ben  eğer  robot  değilsem,
  gözümde  bir pırıltı görecektir.  Üzücü bir şey söylerse benim suratımın
  asıldığını  görecektir.   Bunları  görmediği  takdirde,  "Mikrofon  gibi
  cansız  bir  adam var karşımda" diye düşünecek.  Belki, "Hissiz, amma da
  duvar gibi adam var" diyecek ve söyleşi gene bitecek,  yani  kopacaktır.
  Ve ben söyleşiyi başlatmak, sürdürmek, sonuçlandırmak zorunda olan, soru
  soran ben, bu amacıma ulaşamayacağım.  Dolayısıyla her halükarda hem göz
  ilişkisini  kurmak  için,  hem  de  tekrara  düşmemek için, karşımdakini
  dinlemek zorundayım.  Soruyu ve cevabını takip etmeliyim.

       Efendim, çok önemli bir nokta:  Soruyu soran kişi "Show  Man"  gibi
  hissedebilir  kendini.   Dünyanın  en  güzel,  en  yakışıklı, en bilgili
  insanı olduğunu sanabilir.  Ama o  masada  oturduğu  ve  başladığı  anın
  hemen   öncesinde,   dünyanın  en  cahil  insanı  olduğunu  kabul  etmek
  zorundadır.   Çünkü  amacı,  konuyu  bilen  kişiden,  o  konuya  ilişkin
  bilgileri  alıp  başkalarının  dinlemesini  sağlamaktır.  Kendi uzmanlık
  alanına girmeyebilir.  Benim karşıma tıp doktorları  geliyor,  astroloji
  uzmanları  geliyor, operacılar geliyor, ressamlar geliyor.  Ben bunların
  hepsini biliyorsam, o zaman ne gerek var,  hepsini  ben  yaparım  zaten.
  Bilmiyorum,  benim  bilgi  alanım  tamamen değişik, sadece yaptığım kısa
  araştırmalarda,  verilen  sorularla   işi   yönlendirmek   durumundayım.
  Dolayısıyla,  bir soru soran kişinin bence başlaması gereken en doğal ve
  en uygun konum cehalet konumudur.

       Bilgisizlik  konumundan  başlayıp  sorularını  sormakla  işi  devam
  ettirirse,  sonuca  ulaşması  çok  daha  kolay  olacaktır.  Karşısındaki
  insanın da "Ben ondan daha bilgiliyim" egosunu tatmin  etmiş  olacaktır.
  Bu  egosu  tatmin  edilen  kişi,  soruyu soran kişinin orada hazırladığı
  tuzak sorulara da bilmeden cevap vermiş olacaktır.  Ustalıkla  yapıldığı
  takdirde,  insanlara  sorulacak  soruları  özel  olarak  not ettik.  Ben
  soracağım bu soruları,  ama  ben  aynı  zamanda  ek  sorular  hazırlamak
  zorundayım.   Çünkü bu insan, bütün hazırlıklarımıza rağmen sorudaki bir
  kelime nedeniyle kekelemeye başlayabilir, yani arka  arkaya  getirmemesi
  gereken  harfler  olabilir.   Bu  harfler  geldiği  zaman  dili tutulur.
  Bakmaması gereken kameranın objektifini  görür,  dili  tutulur.   Ya  da
  biraz sert bir soru sorarsınız, ürker, cevap veremez.

       Ne yapacaksınız?  Daha önce, söyleşinin öncesinde yaptığınız o kısa
  söyleşide   bu   insanı  meraklandırmış  olabilirsiniz.   İşte  orada  o
  "zevzeklik" soruları gündeme gelebilir.  Hafif  iki,  üç  yüzeysel  soru
  sorarsınız,  içine  girdiği  şoktan  çıkar,  devam edersiniz.  Eğer soru
  soran kişi bu hazırlıkları yapmadıysa, perişan olmuş demektir.  Yetmedi.
  O  günün  gazetelerini  okumuş  olması  gerekir.  Gazetede çok hoş ya da
  konuya ilişkin, ya da olmayabilir, fıkralar  bulunabilir.   Bunları  bir
  yerlere  not  etmelidir.   Soru  soran  kişi,  "Ben  dünyanın en bilgili
  kişisiyim.  Benim kafam bilgisayar, her şey bunun  içinde,  pırıl  pırıl
  bir  zekam  var"  dedi  mi, gene yanlışa düşmüş demektir.  Her şeyi, her
  yere not etmelidir, önünde bulunmalıdır.

       Benim başıma geldi.  35 dakikalık bir programdı ve dediler ki,  "Bu
  adam  çok konuşur, gözünü seveyim, aman, arkadan haberlere bağlanıyoruz.
  Haberi kesmek mümkün değil.  Yarıda  kesmeyelim  programı".   Ben  zaten
  süremi  hiç  aşan bir insan değilim.  "Ben idare ederim onu, biçimlerim"
  dedim.  Adam beni biçimledi.  Hep içki içermiş.  İçki içtiği  için,  çok
  iyi konuşurmuş, Adam içki içmeyi bırakmış.  Ben soruyu soruyorum, "evet"
  diyor.  Bir daha sordum, "hayır" diyor.  "Evet öyle de olabilir"  diyor.
  Bir  cümle.  Üstü yok.  Zaten benim sorularım bitti.  Hazırladığım bütün
  sorular da bitti.  Saate baktım 10 dakika var.  Aklımdan geçmedi  değil,
  yani  masaya  bir  tekme  atayım,  bir  şey  yapayım, mikrofona basayım.
  Mümkün değil.  Bitirmek  zorundayız.   Yanımda,  programın  içinde  kısa
  olarak  bahsettiğim  dört  sayfa yazı vardı, onları yanıma almıştım, her
  ihtimale karşı.  Yani oraya belki bakarım diye.  Bir  kez  daha  hepsini
  okudum.  On dakikayı öyle doldurdum ve kapattım.

       Şimdi bu olmasaydı, ben perişan olurdum.  Beni  nasıl  uyarıyorlar.
  Çünkü  ben  bu  kişiyle  hiç  konuşmamışım.  İlk defa konuşuyorum.  Beni
  uyarıyorlar, diyorlar ki, "Aman çok konuşur, kısa kesin".  Adam hiç  bir
  şey  konuşmadı.   "Evet,  hayır,  tabii, olabilir".  "Şu yeni oyunu bana
  anlatsanıza" diyorum, "işte" diyor.  "Daha o çıkacak  da".   Bir  cümle.
  Neresinden  girdiysem,  çıktıysam  hiç  bir  şey  olmadı.  Sonuçta benim
  metinler beni kurtardı.

       Dolayısıyla insanların yanlarında hep çeşitli  notlar  bulunmasında
  büyük fayda var.  Muhakkak bir soru bulunmalı.

       Söyleşiyi yapıyorsunuz.  Karşınıza türlü  türlü  insanlar  geliyor.
  Bazıları, kendisine saldırılmaktan hoşlanıyor.  Bu olabiliyor.  Bazıları
  methedilmekten  hoşlanıyor.    Bazıları   bilgisini   ortaya   çıkaracak
  fırsatlar  verilmesinden  hoşlanıyor.  Çeşit, çeşit insan var.  O zaman,
  söyleşiyi yapacak kişi, gerektiğinde araştırmacı yönünü  öne  çıkarmalı,
  karşısındaki  insana  göre.   Program  içinde  de  değişebilir  bu.  Ben
  başlıkları  sayıyorum.   Bazen  sırdaş  olabilmelidir.    Vücut   dilini
  kullanıyorsunuz  ona  karşı.   Ruh  bilimci olabilmelidir, sakladığı bir
  şeyi  çıkarabilmelidir.   Kurnaz  bir  görüşmeci  olabilmelidir.   Sayın
  diplomat  burada,  Sayın Genel Müdür.  Onlar bilirler bu yöntemleri.  Ya
  da bir başarılı satıcı, pazarlamacı gibi davranmalıdır.   Yani  bunların
  hepsi,  soru soran kişinin karakteri olmasa bile, o görüşme için üzerine
  giyip çıkardığı ya  da  kafasına  koyup  çıkardığı  şapkalar  olmalıdır.
  Olmadığı zaman söyleşi yarıda kalabilir.

       Söyleşide  kullanılan  dil,  anlaşılmazlıktan  kaçınılmış  bir  dil
  olmalıdır.   Çok üst düzeyde bir kültür söyleşisi yapıyor olabilirsiniz,
  ama bu  söylediklerinizi  sadece  ikiniz  anlarsınız,  başka  hiç  kimse
  anlamaz.   Amacına  ulaşmamıştır  çünkü.   Orada  kendini  tatmin değil,
  üçüncü kişilerin bir şeyler öğrenmesi  esastır.   Dolayısıyla  ne  kadar
  basit,  ne  kadar  direkt,  ne  kadar kısa cümleli konuşursanız, o kadar
  iyidir.  Belki hiç kimse size, "Yahu ne hitabet gücün var"  demez.   "Ne
  kadar  basit  bir  adam"  der,  ama  biliniz ki, yayıncılıkta en iyi, en
  güzel, en etkin olan, en basit olanıdır.  En basit, en direkt  olanıdır.
  Çünkü  düşünün  ki  dünyanın  en  pahalı yayın organında konuşuyorsunuz.
  Televizyon.  Bundan daha pahalısı yok.  Dipsiz kuyu.  Ya  da  en  etkin,
  cepte   bile   taşınabilen,  kulaklıkla  sokakta  koşarken  dinlenebilen
  radyodasınız.  Hepsi akan anlardır.   Birer  an.   Konuşurken,  kelimeyi
  başlayıp  bitirene kadar anlar geçmektedir.  Akılda kalan şeyler o kadar
  az ki.  Onun için sloganlarla konuşulabilir.  Kısa  sloganlarla,  dikkat
  çeken  kelimelerle.   Kitap  gibi  yazarsınız.   Var böyle yazarlar.  15
  satırdır bir  paragraf.   Sonuna  gelirsiniz,  başı  unutursunuz,  böyle
  konuştuğunuz  takdirde.   Ya  da  anlaşılmaz çok öz Türkçe yahut Arapça,
  veyahut da, o  konunun  kendi  terminolojisiyle  konuştuğunuz  takdirde,
  bitmiştir mesaj.  Yerine ulaşmaz.

       Dolayısıyla soru soran kişinin amacı, en zor konuyu bile  en  basit
  şekilde  anlatmayı  bilmek  olmalıdır.   Televizyonu kral da seyrediyor,
  kapıcı  da.   Hepsi  anlamak  zorunda.   Konuşmada   aşırılıklardan   da
  kaçınılmalıdır.   Bunlar, bizim sevgili manken sunucularımızın getirdiği
  şeyler.  Bakın ben sevgili dedim, onu vurgulamak için.   Bizim  yasa  ve
  yönetmenliklerimize de yazıldı.  Sayın, çok sevgili, çok saygıdeğer gibi
  laflar  kullanılmamalıdır.   Karşınızdaki  hırsız   olabilir,   sahtekar
  olabilir, arsız, uğursuz birisi olabilir, ırz düşmanı olabilir.  Biliyor
  musunuz?   Hayır  çok  saygılı,   çok   sevgili   bir   üçüncü   kişiden
  bahsediyorsunuz.   O  adam  birini  öldürmüş  olabilir.   Ya  da sizin o
  kişilere duyduğunuz sevgi hiç kimseyi ilgilendirmez.  Ben Haluk  Şahin'i
  çok  seviyor  olabilirim.   "Çok  sevgili  Haluk  Şahin"  diyemem.  Niye
  diyeyim ki?  Günlük hayatımda  kullanıyor,  "Çok  sevgili  Haluk  Şahin,
  bugün nasılsın" diyebiliyor muyum?  Diyemiyorum.  Çünkü günlük konuşmada
  yeri yok bunların.  En iyisi, en basit, en direkt konuşmadır.

       Söyleşinin radyo ya da  televizyonda  olması  çok  büyük  bir  fark
  değil.    Televizyonda   olmasının   belki  sağlayacağı  avantajlar  şu:
  konuşulan şeyleri görüntülerle  takviye  etmek,  insanların  biraz  daha
  ilgisini  çekmek  mümkün.   Radyoda  ise  seslerle  çizgi çizebilmektir,
  önemli  olan.   Belki  biraz  ona  dikkat  etmek  lazım.   Daha  sıfatlı
  tanımlamalı,   belki   biraz  daha  şiirsel  konuşabilirsiniz.   Böylece
  insanların, kulaklığı kulağına takmış sokakta yürüyen  insanın  zihninde
  görüntüler uyandırabilirsiniz.  Aradaki fark bu.

       Çok önemli bir fark var; yayının canlı ya  da  bant  kaydı  olması.
  Canlı yayında geri dönme şansınız yok.  Ağızdan çıkan şey çıkmıştır.  Ya
  özür dileyeceksiniz, yahut duymazlığa gelip devam  edeceksiniz.   Burada
  cevap   hakkı   doğurmamak   gibi   bazı  sorunlar  var.   Bu  da  bizim
  yasalarımızda yazılı.  Bir kişiye küfredemezsiniz, hakaret  edemezsiniz,
  kişilik  haklarına  aykırı  davranamazsınız, tecavüz edemezsiniz.  Orada
  bulunmuyorsa onun hakkında konuşamazsınız.  Konuşulmuşsa, ertesi yayında
  onu  getirip  konuşturmak  zorundasınız,  gibi  dikkat  edilmesi gereken
  şeyler var.  Ama bant kaydı yapılıyorsa, çok rahat bir söyleşi olabilir.
  Hatta  o  kadar  rahatlayabilir  ki amacından sapabilir.  Yumuşak, pelte
  gibi  bir  şey   de   olabilir.    Çünkü   yanlış   yapıldığında   bandı
  durdurabilirsiniz,  baş  edebilirsiniz.   Konuk  tutuldu,  heyecanlandı.
  Durdurursunuz,  tekrar  devam  edebilirsiniz.   Canlı  yayında  bu  yok.
  Aradaki fark, canlı ya da bant kaydı olmasına göre değişebilir.

       Soru soran, sorunun belirli sürede bitmesini  sağlamak  zorundadır.
  Ama  bu  bitiş,  demin  söylediğim  gibi bir yere varmak anlamında bitiş
  değil.  Yayın organının ayırttığı süre içinde bitirmektir.  Bu bitirmek,
  konu  açık  bırakılarak  yapılabilir,  Bir soruyla da olabilir.  Siz hiç
  sonuca ulaşmadan, konuşmaya devam ederken sesi  alırlar,  yazılar  akar,
  başka   bir   programa   geçerler.   Bu  şekilde  olabilir.   Bu  açıdan
  söyleyebileceğim son sözlerim bunlar.

       Tek kural şu:  Her söyleşi zaman  olarak  bitmek  zorundadır.   Ama
  konu  olarak  bitmek  mecburiyetinde  değildir.   Bitmediği takdirde bir
  sonraki söyleşinin bir basamağı da olabilir.  Avantaj  da  sağlayabilir.
  O  nedenle,  "illa  da  konuyu bitireceğim, bir yere varacağım.  Sonuçta
  bilgiçlik taslayacağım, herkesten daha fazla bildiğimi, karşımdaki adamı
  da  ezdiğimi  göstereceğim"  gibi davranmaya başlarsanız, o telaş içinde
  çok muhtemel belki  amacı  da  gözden  kaçırırsınız,  sonucu  da  gözden
  kaçırırsınız,  başarısız  da olursunuz.  İnşallah ben başarısız olmadım.
  Hatta iki, üç dakika içerisinde bitirdim.

       Teşekkür ederim.