SEMİNER KONUŞMALARI
"RADYO VE TELEVİZYONDA MÜLAKAT TEKNİKLERİ"
Mustafa GERÇEKER
TRT Denetleme Kurulu Üyesi
Tabii benim ünvanımın, benim burada söyleyeceklerimle hiç ilgisi
yok. O, devlet memuriyetinde olan bir kişinin taşıdığı ünvan. Aslında
ben yapımcıyım. Zaten televizyonda iki tarafta da çalıştım, dolayısıyla
hem radyoda hem de televizyonda hem de yazılı basında, bir anlamda
hepsinde uygulanabilecek bir şey anlatacağım size. Hayatınızda en çok
yaptığınız şeyi anlatacağım, konuşmayı. Üstelik bizler çok konuşmayı
seven insanlarız. Fakat konuşmanın belli bir biçimini, amaçlı konuşmayı
anlatacağım. Tabirimi lütfen mazur görünüz, zevzekliği değil. Çünkü,
radyolarımızda ve televizyonlarımızda bu TRT`nin sıkıcı atmosferinden
çıkmanın getirdiği büyük şevkle en fazla yapılan şey zevzeklik,
maalesef. Buna, biz, son zamanlarda, insanların bir disiplin getirmek
amacıyla hareket ettiğini görüyoruz. İzleyenler de dinleyenler de bu
amaçla hareket ediyorlar. Her halde sonucunda bu iş sistemli bir hale
gelecek.
Efendim, şuradan üç tane başlığı okumak istiyorum size. Bir kere
radyo-televizyonda söyleşi nasıl yapılmalı? Mülakat da deniyor,
röportaj da deniyor, söyleşi de deniyor, sohbet de deniyor. Ben söyleşi
diyeyim, söyleşelim gidelim.
Üç temel savım var; Söyleşi nedir? Belirlenmiş bir konu, ya da
konular çerçevesinde dinleyenlerin, izleyenlere radyo ve televizyona
göre, yazılı basın da kendisine göre tercüme edebilir söyleyeceklerimi,
dinleyenlerin ve izleyenlerin anlayacağı biçimde karşılıklı konuşmaktır.
Amaçsız, zaman geçirmeye yönelik karşılıklı konuşmadan temel farkı, soru
soran ve yanıtlayan kişlerin bulunmasıdır. Yani söyleşinin tarafları
vardır. Herkesin konuştuğu bir pazar yeri değildir. Soru soran kimdir?
Söyleşinin merkezindeki kişidir. Söyleşinin başlaması, sürmesi,
yönlendirilmesi, bilinmesi gereken her şeyin dinleyici ve izleyicinin
anlayacağı biçimde ortaya çıkarılması ve bütün bunların da anlamlı bir
bütün içerisinde yapılması, yani güzel paketlenmesi soru sorana
bağlıdır. Yanıtlayanlar kimlerdir? Bunlar da konuk ya da konuklardır.
Söyleşinin konusunu bütün olarak, bölüm bölüm, çeşitli yönleriyle bilen
kişilerdir. Bu nitelikleriyle, ele alınan konuda soruyu soran kişiden
çok daha bilgili oldukları kuşkusuzdur. Burası kritik, hiç unutmayın,
soruyu soran, yani mülakatı yapan, söyleşiyi yapan, her zaman cahil
olandır. Asıl bilgi karşısındakindedir ve soruyu soranın istediği, bu
bilgiyi çıkartıp belli bir anlamlı bütün içinde, öğrenmek isteyenlerin
duyacağı şekilde aktarabilmektir. Yavaş yavaş konuya girebiliriz.
Şimdi daha önce konuşan arkadaşlarımız Sayın Şahin ve Sayın Ertan,
haber ağırlıklı konuştular, şimdi ben konuşacağım ve anlatacağım şey
haber ağırlıklı bir söyleşi değil. Orada çok belirgin belirli
kurallarımız var. Eğer haber amaçlı bir konuşma yapılıyorsa, kim,
nerede, ne zaman, niçin, nasıl sorularına cevap veren bir söyleşi
yeterlidir. Bizimki öyle bir şey değil. Bizimki bir kalabalığın
içinde, düşünün, 10-15 kişi konuşuyor. Bunların içinde bir kişi var ki
bir amaç taşıyor. Bu amaç ne? O kalabalığın içindeki bir kişinin ya da
hepsinin üçüncü kişiler tarafından bilinen ya da merak edilen,
öğrenilmesi istenen yanlarını, yönlerini, yönelişlerini, uğraşlarını,
ustalıklarını vs. bulup ortaya çıkarmak ve üçüncü kişiler adına soru
sorarak bunu yapmaktır. Bunu söylediğim zaman, söyleşiyi bir monolog
gibi alanlar oluyor. Hep birisi sanki soru soracak, cevabını alacak,
bir daha soracak cevabını alacak, yahut cevap alırken kesecek,
"Saçmalama bırak, geç, şunu geç, kısa kes zaman az" filan diyecek. Soru
soran kişi, aynı zamanda merkezdeki kişi olarak susmasını ve dinlemesini
bilen kişi olmak zorundadır. Soruyu soracak, bakacak, dinleyecek, sonra
devam edecek. Soruya cevap verilmemiş olabilir, sorusunu tekrarlayacak.
Eksik kalan yanları olabilir, onları tamamlayacak. Sonuçta sorduğu
sorunun, -kendisi için sormuyor-, üçüncü kişiler adına sorduğu sorunun,
üçüncü kişilerin beklediği bir şekilde cevabı alıncaya kadar durup
seyredecektir. Israr etmese de, İngiltere'de örneği görülmüştür,
BBC`de, başbakana yaptılar bu işi, konuşmayı kesecek ve bitirecek, özür
dileyecek izleyicilerden. Bu Türkiye`de pek yapılmıyorsa da belki sonra
yapılır.
Efendim, neden insanlarla konuşuyoruz, neden söyleşi bu kadar
önemli, televizyonlarda neden bu kadar çok insanlar çıkıyor, "İbo
Show"da da insanlar çıkıyor, orada da bir söyleşi yapılıyor hesaba göre,
tırnak içinde "söyleşi" diyelim, yahut NTV`deki her gün tartışma
programında da, yahut diğer televizyonlarda da açık oturumlar yapılıyor.
Neden konuşmak ihtiyacındayız? Çünkü bütün olayların, bütün konuların,
bütün gelişmelerin başlayanı, belirleyeni, başlatanı, her şeyi insan.
En önemlisi insan. Ve bir olayın niçin olduğunu olaya soramazsınız.
Olayın içindeki insana soracaksınız. Bir resmin niçin böyle yapıldığını
resmi yapan kişiye sormak zorundasınız. Bir skandaldan bahsedecekseniz,
"Neden onun suratına herkesin önünde bir tokat attın?" derken, atılan
tokata sormak durumunda değilsiniz, tokatı atan kişiye soracaksınız.
Yani herhangi bir konu, herhangi bir olay, herhangi bir şey sunmak için
de söylüyorum. Somutlaşabilmek için, onun merkezindeki insanın
konuşturulması gerekir. O olayı, o şeyi, o konuyu, o insan
anlatacaktır. İşte konuşmanın merkezindeki soru soran kişinin ustalığı,
bunu ortaya çıkarabilmek, dinlemeyi bilerek karşısındaki insanı
konuşturmaktır. Bu nasıl olabilir? O kişinin mekanına girebilirsiniz.
O kişi kendi evinde olabilir, atölyesi vardır, atölyesinde olabilir,
yahut parklarda oturup görüşme yapmayı sevebilir. Ben parkta
görüşeceğim sizinle der, gidersiniz, kameralarınızı alırsınız, orada
görüşebilirsiniz. Ya da, çok iddialı bir kişiliğiniz vardır, yapımcı ve
sunucu olarak, "Hayır efendim, ben öyle yerlere gelmem, benim mekanım
burası, sen benim stüdyoma geleceksin" diyebilirsiniz. Bu da radyo ya
da televizyon stüdyosudur. O zaman önümüze soru soran kişi çıkıyor.
Ben soru soran dediğim zaman, lütfen o kişiyi unutun. Bizde soru soran
kişi, özellikle o genç kızlarımız çıkıyor ya şimdi, afedersiniz
bacakları uzun, onlara biraz dekolte giydiriyorlar, -ben böyle
konuşuyorum, kusura bakmayın televizyonda ayıp yok, tıpta ayıp yok-, biz
sunucu olarak TRT`de nasıl giyinmek gerektiğini boş yere söylemiyoruz.
Çünkü olmadık şeyler de görülebilir. Bundan hoşlananlar olabilir
elbette, ama hoşlanmayan da olabilir. Bazı yerlerde, bunlara dikkat
etmenin tam tersine, yapılmaması gereken şeylerin öğütlendiğini de
görüyoruz. Dolayısıyla ben soru soran dediğim zaman, o tür kızlardan
yahut kendisini "Show Man" sanan sunuculardan filan bahsetmiyorum. Ben
profesyonel, üçüncü kişiler adına soru soran insanlardan bahsediyorum.
O zaman, insanın gerek kendi ortamına gittiniz soru sormaya, yahut da
kendi ortamınıza çağırdınız, birinci kural, bu insanı rahat ettirmek
zorundasınız. Hasta nasıl doktoruna güvenirse, rahat olursa tedavi
sonuç verecekse, bir söyleşide de soruyu yanıtlayacak kişi
karşısındakine, soru sorana, ne kadar güvenirse, o kadar rahat sonuca
ulaşırsınız. Özellikle kendi ortamınıza çağırdığınız zaman, yani radyo
ve televizyon stüdyosuna çağırdığınız zaman, bir kişiyi, alışkın bir
kişi olabilir, yani birkaç defa radyo, televizyon stüdyosunu ziyaret
etmiş, orada konuşmuş bir kişi olabilir, ama her zaman için ilk defa
böyle bir ortama gelen bir kişi olabileceğini düşünerek, onu
rahatlatmaya çalışmalısınız.
Çünkü ben kendi yaşamımdan biliyorum, bazı kişiler için o kameranın
yusyuvarlak merceği, dipsiz bir kuyu. Ötesinde cehennem var gibi oluyor
insanlar. Onlara ilk öğüdümüz, "Kameraları unutun! Karşınızda ben
varım, insanla konuşuyorsunuz kamerayla değil!" gibi çeşitli yollar var.
Biraz sonra kısa kısa geleceğim onlara. Dolayısıyla rahatlatmak
gerekiyor. Bu rahatlama stüdyoya girmeden önce başlayan bir şey. Çünkü
söyleşi sizin dinlediğiniz ya da seyrettiğiniz anda olan, başlayıp biten
bir şey değil. Bunun öncesi de var, sonrası da var. Ve öncesi olmadığı
takdirde seyrettiğiniz söyleşi söyleşi olmaktan çıkar. Sonrası da
olmazsa sonuçlanmayan bir şey olur. Gerçi hepsinin sonuçlanması
gerekmiyor ya, neyse. Şimdi, insanı rahatlatmak nasıl olacak? Bir
konuğu karşınıza alacaksınız. Önce onu tanımaya çalışacaksınız. Ben
haftada asgari iki kişiyle karşı karşıya oturan biriyim. Belki
hayatımda hiç görmediğim kişiler geliyor karşıma. Bana kısacık bilgi
veriyorlar ve önümde sorular var. Ona soracağım özel sorular. Yani, o
üçüncü kişiler adına. Benim kendi meraklarım nedeniyle soracağım şeyler
de olabilir. Yani "Niye bu kravatı taktınız, yahut niçin mini etek
giydiniz, pabuçlarınızın topuğu neden yüksek" gibi saçmalıklar da
olabilir ama, insanları belli şekilde yönlendirecek sorular da olabilir.
Bu bana bağlı şeyler, onları ben kendim seçiyorum. Ama onun ötesinde bu
insanı tanımak için acaba iyi konuşuyor mu, akıcı konuşuyor mu, tutuk mu
-bazı insanlar korkup terlemeye başlıyor- , karşımda ben onu görmek
zorundayım. Yani bu insan korkacak mı, korkmayacak mı? Çünkü söyleşi
yarıda bırakmak için başlanan bir şey değildir.
Söyleşiyi bitirmek zorundasınız, sonuçsuz olsa da olmasa da. Bir
yere bağlasanız da bazen benim tercih ettiğim gibi açık uçlu sorularla
bıraksanız da bir söyleşi bitmek zorundadır. Yarıda kapatacaksak hiç
başlamamak daha iyi. Onun için öncelikle insanı tanıyacaksınız.
Söyleşi öncelikle o insanı tanımakla başladığı için, bizim bildiğimiz o
30 dakikalık programın ötesinde, öncesinde başlıyor.
Bizim amacımız hiçbir zaman TRT'de sansasyon değil. Bazı insanlar
şikayet ediyorlar ama, ne yapalım ki hala öyle, biz sansasyon, gerilim,
gerginlik, çatışma, çarpışma gibi şeylerden kaçmak istiyoruz, bizce
hayatın motoru bunlar değil, hayatın motoru daha ziyade insanların
beynine, beynindeki enerjiyi de ellerine, yapacakları işe ve sözlerine
aktaracak biçimde davranmak, dolayısıyla biz bundan kaçınıyoruz. Ama,
eğer söyleşinin, amacı sansasyonsa, gerilimse, yani dramatik bir gerilim
yaşanacak ve dolayısıyla sevgili arkadaşlarımın bahsettiği reytingler ön
plana çıkacaksa, isterseniz çatal bıçakla da gelebilirsiniz, adamın
üstüne de yürüyebilirsiniz, hiç fark etmiyor. Ama benim dediğim yine bu
değil, orada insanın size güvenmesi de söz konusu değil. Tam tersine
kavgayla da başlayabilirsiniz. Ketolar metolar gibi, bu iş sansasyona
yönelik olabilir, yahut doğrudan doğruya kavga etmek isteyebilirsiniz.
Tartışma orada başlar, orada biter. Şimdi gelelim şöyleşiye. Söyleşi
yapmak için bir amacınız olması lazım. Amaç insanların bir taraflarını,
bir olayı anlatmak, bir şeyi ortaya koymak, belki bir gündem maddesi
yaratmak yahut yaratılmış gündem maddesini devam ettirmek olabilir.
Demek ki bir amaç saptayacaksınız. Saptadığınız amaca göre
araştırma yapmak zorundasınız. Bu kişi kim? Sizin anlatmak
istediğiniz, aktarmak istediğiniz konuda bu insanın yeri ne? Bu olay
nedir, konu nedir, bunlar nedir? Bunların hepsini getirip önünüze
koymak zorundasınız. Bakacaksınız! Dedik ki, bu araştırmayı yaptınız,
sorularınızı tespit ettiniz, geldiniz, oturdunuz, insanı da
rahatlattınız, stüdyoya girdiniz, "Kameralara bakmayın!" dediniz, "Aman
bu mikrofon değil, o bir çiçek vazo, işte böyle koyduk önümüze",
dediniz, insan rahatladı, terini filan sildi, başlayacaksınız konuşmaya,
yandı ışık, gireceksiniz. Konuşmaya siz başlamak zorundasınız. Konuk
başlamaz. Siz neye göre başlayacaksınız, bilmeniz gerekli. Konuşmanın
amacına göre başlıyorsunuz, söyleşinin amacına göre başlayacaksınız.
Çünkü başta yapacağınız açış konuşması bütün olayın gelişmesini, nerede
sollanacağını, nasıl yönleneceğini hem karşınızdaki kişiye, hem de
üçüncü kişilere, dinleyen ya da izleyenlere anlatacaktır. Dolayısıyla
saçma sapan; bugün de hava ne kadar güzel, trafik de çok sıkışıktı, zor
girdik stüdyoya, bizim klimalar çalışmıyor filan gibi başlarsanız,
olmadı! Askerlerin deyimi çok hoş, "Yığınakta yapılan hata sonuçta
savaşı kazandırır ya da kaybettirir, duruma göre". Sizin de açılış
konuşmanız ya insanları çekecek ya da bir düğüm yaratacaktır, başka
tarafa gidecektir. Belki karşınızdaki insanı da açacak ya da kapatacak.
Peki, açılış konuşmasını yaptık, "Bu girişi doğru yapmak
zorundayız" dedik. Çünkü bu soru niteliği taşıyor. Belirleyici bir
özelliği var konuşmanın. Sonra ne olacak? İşte şöyle şöyle dedik,
özetledik konuyu. Karşınızdaki de yavaş yavaş vitese taktı, beraber
gidiyorsunuz. Doğru soruyu sormak zorundasınız. Doğru soruyu
sormazsanız, cevabı yok. Söyleşi gene sonuçlanmayacaktır. Doğru soruyu
sordunuz. Soruyu doğru sormazsanız, gene sonuç alamazsınız. Yani,
amacınıza ve yaptığınız araştırmaya göre, doğru soruyu sormak birinci
göreviniz. Sorduğunuz soruyu doğru sormak, yani anlaşılır biçimde,
dilbilgisi kurallarına uygun biçimde sormaktır amacımız. Yoksa gene
sonuçlanmayacaktır. Soruları sordunuz, doğru soruyu da sordunuz. Gidiş
de iyi. Karşınızdakini dinlemediğiniz takdirde, başta söyledim, verilen
bir cevabı dinlemediğiniz için, aynı soruyu bir kez daha sorabilirsiniz.
Siz hiç farkında değilsinizdir. Akşamdan kalma olabilirsiniz, yahut
stüdyo sıcaktır, böyle dinlerken kendinizden geçersiniz. Yahut
karşınızda çok güzel bir kadın oturmaktadır, ona gözlerle dalarsınız
konuşurken, o birşeyler konuşuyor, aynı soruyu bir kez daha sorarsınız.
Mahvoldunuz, söyleşi bitmiştir. Artı, karşınızda sizin gözünüze bakan
bir insan var. Konuşmada en önemlisi, göz temasıdır. Ben şimdi böyle
konuşsam, hiç bir etkisi var mı? Ben herkesin gözüne bakarak
konuşuyorum. Önemli olan göz göze konuşmaktır. Şimdi göz göze
konuşurken karşınızdaki kişi, size anlattığı şeyleri dinlediğinizi
görmek zorundadır.
Çok ilginç bir sey anlattığı zaman, ben eğer robot değilsem,
gözümde bir pırıltı görecektir. Üzücü bir şey söylerse benim suratımın
asıldığını görecektir. Bunları görmediği takdirde, "Mikrofon gibi
cansız bir adam var karşımda" diye düşünecek. Belki, "Hissiz, amma da
duvar gibi adam var" diyecek ve söyleşi gene bitecek, yani kopacaktır.
Ve ben söyleşiyi başlatmak, sürdürmek, sonuçlandırmak zorunda olan, soru
soran ben, bu amacıma ulaşamayacağım. Dolayısıyla her halükarda hem göz
ilişkisini kurmak için, hem de tekrara düşmemek için, karşımdakini
dinlemek zorundayım. Soruyu ve cevabını takip etmeliyim.
Efendim, çok önemli bir nokta: Soruyu soran kişi "Show Man" gibi
hissedebilir kendini. Dünyanın en güzel, en yakışıklı, en bilgili
insanı olduğunu sanabilir. Ama o masada oturduğu ve başladığı anın
hemen öncesinde, dünyanın en cahil insanı olduğunu kabul etmek
zorundadır. Çünkü amacı, konuyu bilen kişiden, o konuya ilişkin
bilgileri alıp başkalarının dinlemesini sağlamaktır. Kendi uzmanlık
alanına girmeyebilir. Benim karşıma tıp doktorları geliyor, astroloji
uzmanları geliyor, operacılar geliyor, ressamlar geliyor. Ben bunların
hepsini biliyorsam, o zaman ne gerek var, hepsini ben yaparım zaten.
Bilmiyorum, benim bilgi alanım tamamen değişik, sadece yaptığım kısa
araştırmalarda, verilen sorularla işi yönlendirmek durumundayım.
Dolayısıyla, bir soru soran kişinin bence başlaması gereken en doğal ve
en uygun konum cehalet konumudur.
Bilgisizlik konumundan başlayıp sorularını sormakla işi devam
ettirirse, sonuca ulaşması çok daha kolay olacaktır. Karşısındaki
insanın da "Ben ondan daha bilgiliyim" egosunu tatmin etmiş olacaktır.
Bu egosu tatmin edilen kişi, soruyu soran kişinin orada hazırladığı
tuzak sorulara da bilmeden cevap vermiş olacaktır. Ustalıkla yapıldığı
takdirde, insanlara sorulacak soruları özel olarak not ettik. Ben
soracağım bu soruları, ama ben aynı zamanda ek sorular hazırlamak
zorundayım. Çünkü bu insan, bütün hazırlıklarımıza rağmen sorudaki bir
kelime nedeniyle kekelemeye başlayabilir, yani arka arkaya getirmemesi
gereken harfler olabilir. Bu harfler geldiği zaman dili tutulur.
Bakmaması gereken kameranın objektifini görür, dili tutulur. Ya da
biraz sert bir soru sorarsınız, ürker, cevap veremez.
Ne yapacaksınız? Daha önce, söyleşinin öncesinde yaptığınız o kısa
söyleşide bu insanı meraklandırmış olabilirsiniz. İşte orada o
"zevzeklik" soruları gündeme gelebilir. Hafif iki, üç yüzeysel soru
sorarsınız, içine girdiği şoktan çıkar, devam edersiniz. Eğer soru
soran kişi bu hazırlıkları yapmadıysa, perişan olmuş demektir. Yetmedi.
O günün gazetelerini okumuş olması gerekir. Gazetede çok hoş ya da
konuya ilişkin, ya da olmayabilir, fıkralar bulunabilir. Bunları bir
yerlere not etmelidir. Soru soran kişi, "Ben dünyanın en bilgili
kişisiyim. Benim kafam bilgisayar, her şey bunun içinde, pırıl pırıl
bir zekam var" dedi mi, gene yanlışa düşmüş demektir. Her şeyi, her
yere not etmelidir, önünde bulunmalıdır.
Benim başıma geldi. 35 dakikalık bir programdı ve dediler ki, "Bu
adam çok konuşur, gözünü seveyim, aman, arkadan haberlere bağlanıyoruz.
Haberi kesmek mümkün değil. Yarıda kesmeyelim programı". Ben zaten
süremi hiç aşan bir insan değilim. "Ben idare ederim onu, biçimlerim"
dedim. Adam beni biçimledi. Hep içki içermiş. İçki içtiği için, çok
iyi konuşurmuş, Adam içki içmeyi bırakmış. Ben soruyu soruyorum, "evet"
diyor. Bir daha sordum, "hayır" diyor. "Evet öyle de olabilir" diyor.
Bir cümle. Üstü yok. Zaten benim sorularım bitti. Hazırladığım bütün
sorular da bitti. Saate baktım 10 dakika var. Aklımdan geçmedi değil,
yani masaya bir tekme atayım, bir şey yapayım, mikrofona basayım.
Mümkün değil. Bitirmek zorundayız. Yanımda, programın içinde kısa
olarak bahsettiğim dört sayfa yazı vardı, onları yanıma almıştım, her
ihtimale karşı. Yani oraya belki bakarım diye. Bir kez daha hepsini
okudum. On dakikayı öyle doldurdum ve kapattım.
Şimdi bu olmasaydı, ben perişan olurdum. Beni nasıl uyarıyorlar.
Çünkü ben bu kişiyle hiç konuşmamışım. İlk defa konuşuyorum. Beni
uyarıyorlar, diyorlar ki, "Aman çok konuşur, kısa kesin". Adam hiç bir
şey konuşmadı. "Evet, hayır, tabii, olabilir". "Şu yeni oyunu bana
anlatsanıza" diyorum, "işte" diyor. "Daha o çıkacak da". Bir cümle.
Neresinden girdiysem, çıktıysam hiç bir şey olmadı. Sonuçta benim
metinler beni kurtardı.
Dolayısıyla insanların yanlarında hep çeşitli notlar bulunmasında
büyük fayda var. Muhakkak bir soru bulunmalı.
Söyleşiyi yapıyorsunuz. Karşınıza türlü türlü insanlar geliyor.
Bazıları, kendisine saldırılmaktan hoşlanıyor. Bu olabiliyor. Bazıları
methedilmekten hoşlanıyor. Bazıları bilgisini ortaya çıkaracak
fırsatlar verilmesinden hoşlanıyor. Çeşit, çeşit insan var. O zaman,
söyleşiyi yapacak kişi, gerektiğinde araştırmacı yönünü öne çıkarmalı,
karşısındaki insana göre. Program içinde de değişebilir bu. Ben
başlıkları sayıyorum. Bazen sırdaş olabilmelidir. Vücut dilini
kullanıyorsunuz ona karşı. Ruh bilimci olabilmelidir, sakladığı bir
şeyi çıkarabilmelidir. Kurnaz bir görüşmeci olabilmelidir. Sayın
diplomat burada, Sayın Genel Müdür. Onlar bilirler bu yöntemleri. Ya
da bir başarılı satıcı, pazarlamacı gibi davranmalıdır. Yani bunların
hepsi, soru soran kişinin karakteri olmasa bile, o görüşme için üzerine
giyip çıkardığı ya da kafasına koyup çıkardığı şapkalar olmalıdır.
Olmadığı zaman söyleşi yarıda kalabilir.
Söyleşide kullanılan dil, anlaşılmazlıktan kaçınılmış bir dil
olmalıdır. Çok üst düzeyde bir kültür söyleşisi yapıyor olabilirsiniz,
ama bu söylediklerinizi sadece ikiniz anlarsınız, başka hiç kimse
anlamaz. Amacına ulaşmamıştır çünkü. Orada kendini tatmin değil,
üçüncü kişilerin bir şeyler öğrenmesi esastır. Dolayısıyla ne kadar
basit, ne kadar direkt, ne kadar kısa cümleli konuşursanız, o kadar
iyidir. Belki hiç kimse size, "Yahu ne hitabet gücün var" demez. "Ne
kadar basit bir adam" der, ama biliniz ki, yayıncılıkta en iyi, en
güzel, en etkin olan, en basit olanıdır. En basit, en direkt olanıdır.
Çünkü düşünün ki dünyanın en pahalı yayın organında konuşuyorsunuz.
Televizyon. Bundan daha pahalısı yok. Dipsiz kuyu. Ya da en etkin,
cepte bile taşınabilen, kulaklıkla sokakta koşarken dinlenebilen
radyodasınız. Hepsi akan anlardır. Birer an. Konuşurken, kelimeyi
başlayıp bitirene kadar anlar geçmektedir. Akılda kalan şeyler o kadar
az ki. Onun için sloganlarla konuşulabilir. Kısa sloganlarla, dikkat
çeken kelimelerle. Kitap gibi yazarsınız. Var böyle yazarlar. 15
satırdır bir paragraf. Sonuna gelirsiniz, başı unutursunuz, böyle
konuştuğunuz takdirde. Ya da anlaşılmaz çok öz Türkçe yahut Arapça,
veyahut da, o konunun kendi terminolojisiyle konuştuğunuz takdirde,
bitmiştir mesaj. Yerine ulaşmaz.
Dolayısıyla soru soran kişinin amacı, en zor konuyu bile en basit
şekilde anlatmayı bilmek olmalıdır. Televizyonu kral da seyrediyor,
kapıcı da. Hepsi anlamak zorunda. Konuşmada aşırılıklardan da
kaçınılmalıdır. Bunlar, bizim sevgili manken sunucularımızın getirdiği
şeyler. Bakın ben sevgili dedim, onu vurgulamak için. Bizim yasa ve
yönetmenliklerimize de yazıldı. Sayın, çok sevgili, çok saygıdeğer gibi
laflar kullanılmamalıdır. Karşınızdaki hırsız olabilir, sahtekar
olabilir, arsız, uğursuz birisi olabilir, ırz düşmanı olabilir. Biliyor
musunuz? Hayır çok saygılı, çok sevgili bir üçüncü kişiden
bahsediyorsunuz. O adam birini öldürmüş olabilir. Ya da sizin o
kişilere duyduğunuz sevgi hiç kimseyi ilgilendirmez. Ben Haluk Şahin'i
çok seviyor olabilirim. "Çok sevgili Haluk Şahin" diyemem. Niye
diyeyim ki? Günlük hayatımda kullanıyor, "Çok sevgili Haluk Şahin,
bugün nasılsın" diyebiliyor muyum? Diyemiyorum. Çünkü günlük konuşmada
yeri yok bunların. En iyisi, en basit, en direkt konuşmadır.
Söyleşinin radyo ya da televizyonda olması çok büyük bir fark
değil. Televizyonda olmasının belki sağlayacağı avantajlar şu:
konuşulan şeyleri görüntülerle takviye etmek, insanların biraz daha
ilgisini çekmek mümkün. Radyoda ise seslerle çizgi çizebilmektir,
önemli olan. Belki biraz ona dikkat etmek lazım. Daha sıfatlı
tanımlamalı, belki biraz daha şiirsel konuşabilirsiniz. Böylece
insanların, kulaklığı kulağına takmış sokakta yürüyen insanın zihninde
görüntüler uyandırabilirsiniz. Aradaki fark bu.
Çok önemli bir fark var; yayının canlı ya da bant kaydı olması.
Canlı yayında geri dönme şansınız yok. Ağızdan çıkan şey çıkmıştır. Ya
özür dileyeceksiniz, yahut duymazlığa gelip devam edeceksiniz. Burada
cevap hakkı doğurmamak gibi bazı sorunlar var. Bu da bizim
yasalarımızda yazılı. Bir kişiye küfredemezsiniz, hakaret edemezsiniz,
kişilik haklarına aykırı davranamazsınız, tecavüz edemezsiniz. Orada
bulunmuyorsa onun hakkında konuşamazsınız. Konuşulmuşsa, ertesi yayında
onu getirip konuşturmak zorundasınız, gibi dikkat edilmesi gereken
şeyler var. Ama bant kaydı yapılıyorsa, çok rahat bir söyleşi olabilir.
Hatta o kadar rahatlayabilir ki amacından sapabilir. Yumuşak, pelte
gibi bir şey de olabilir. Çünkü yanlış yapıldığında bandı
durdurabilirsiniz, baş edebilirsiniz. Konuk tutuldu, heyecanlandı.
Durdurursunuz, tekrar devam edebilirsiniz. Canlı yayında bu yok.
Aradaki fark, canlı ya da bant kaydı olmasına göre değişebilir.
Soru soran, sorunun belirli sürede bitmesini sağlamak zorundadır.
Ama bu bitiş, demin söylediğim gibi bir yere varmak anlamında bitiş
değil. Yayın organının ayırttığı süre içinde bitirmektir. Bu bitirmek,
konu açık bırakılarak yapılabilir, Bir soruyla da olabilir. Siz hiç
sonuca ulaşmadan, konuşmaya devam ederken sesi alırlar, yazılar akar,
başka bir programa geçerler. Bu şekilde olabilir. Bu açıdan
söyleyebileceğim son sözlerim bunlar.
Tek kural şu: Her söyleşi zaman olarak bitmek zorundadır. Ama
konu olarak bitmek mecburiyetinde değildir. Bitmediği takdirde bir
sonraki söyleşinin bir basamağı da olabilir. Avantaj da sağlayabilir.
O nedenle, "illa da konuyu bitireceğim, bir yere varacağım. Sonuçta
bilgiçlik taslayacağım, herkesten daha fazla bildiğimi, karşımdaki adamı
da ezdiğimi göstereceğim" gibi davranmaya başlarsanız, o telaş içinde
çok muhtemel belki amacı da gözden kaçırırsınız, sonucu da gözden
kaçırırsınız, başarısız da olursunuz. İnşallah ben başarısız olmadım.
Hatta iki, üç dakika içerisinde bitirdim.
Teşekkür ederim.