SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ

 

Recep YÜZÜAK: Sayın Genel Müdürüm, yerel basına yönelik bir Kurultay düzenlemeyi düşünüyor musunuz?

 

Aydın SEZGİN: Kurultay konusuna konuşmamın satır arasında cevap  verdiğimi tahmin ediyordum. 1970’li yılların sonunda bir  kurultay yapıldı, sonuçları yayınlandı. Bir ilerleme sağlamadı. Biraz önce meslek örgütlerinden bahsettim.  Siz, meslek örgütleriniz içinde belirli bir uzlaşıya  vardıktan sonra Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne  gelirsiniz. Biz onun düzenlemesini yaparız. Ama aralarında hiçbir konuda uzlaşamayan grupları biraraya getirip,  onları tartıştırmak bana kalırsa çok anlamlı bir şey değil. Bu  itibarla, bu aşamada bir kurultay yapmayı düşünmüyoruz.  Teşekkürler.

 

Cavit DENİZ (KEŞAN): Korkmaz Alemdar’a sormak istiyorum. “Basın Özgürlüğü konusunda kan dökmedik”  dediler konuşmaları esnasında. Doğrudur, fakat Türkiye’de bugün  baktığımızda, bir yanda islami  basın, bir yanda ikinci cumhuriyetçiler, bir yanda bölücüler  ve bir yanda Cumhuriyeti savunan Türk medyası arasında kıyasıya  bir savaş var. Birbirlerinin kanlarını dökmek istiyorlar mı?  ikincisi, islami basının özellikle, son krizden pek  etkilendiğini saptamış değilim henüz. Çünkü eklerini ve sayfa  adetlerini azaltmadılar. Diğer gazetelerin sayfa adetlerini ve  eklerini azaltmaları krizden etkilendiklerini gösteriyor. Burada bu basının sermayesini merak ediyorum. Sayın  Yalçın Bayer’e sormak istiyorum. Kronolojik olarak  yolsuzlukları Türkiye’de eroin, siyaset, kaçakçılık,  siyasetçi, bürokrat kaçakçı, din, ticaret, siyaset gibi  kabuklar var, bu kabukların kırılmasında Türkiye’de isim  vererek söyleyebilir misiniz, hangi basın yayın kuruluşları  özlü ve ciddi bir mücadeleye bayrak açmışlardır? Teşekkür  ediyorum.

 

Yalçın BAYER: Şimdi bu mücadelelerde daha gerilere gidersek 1974’lerdeki  hayali ihracatlardan başlayarak devam eden yolsuzluk olaylarında Uğur Mumcu, Altan Öymen gibi gazetecilerimiz bu uğurda mücadele etmişler, hatta kitap bile yazmışlardır. Yine birçok gazeteci arkadaşımız bu yolsuzluk olaylarını açığa çıkarmak için uğraş veriyorlar.

 

Korkmaz ALEMDAR: Bende bu kadar bilgi yok. İslami basının durumunu  bilmiyorum ileride öğreneceğiz. Dinci basın ile laik basın arasındaki çatışmaya gelince, o tabii ki öğretici  bir mücadele örneği, ama basın özgürlüğü meselesini çok şey  yapmayalım. Çünkü basın özgürlüğü dediğimiz zaman daha çok  gazetenin siyasal iktidardan elde etmek istediği hakları  kastediyoruz, ama böyle bir çatışma ya da böyle bir mücadele,  diyelimki kalem mücadelesi, belki Türkiye’de çok uzun zaman  Cumhuriyetin kazanımlarını bir veri olarak algılayan çevreler  için, bunlar için mücadele edilmesi düşüncesini  yarattığı için, belki sizin söylediğiniz anlamda iyi not  edilmesi gereken bir süreç.

 

Cavit DENİZ: Bu ulusal basındaki iki, üç kanalın birbirinin  kafasını kırma diye bir niyetleri var, ben onu  soruyorum. Madem ki basın özgürlüğünü bedel ödeyerek almadılar,  ben onu öğrenmek istiyorum. Korkmaz ALEMDAR:  Bunun çok net bir yanıtı yok. Onun için hep beraber  göreceğiz. Sağolun.

 

Erdoğan DENİZ: Efendim, basında üçbine yakın arkadaşımız atıldı,  gerçekten bu üzüntü verici bir olay, ama benim burada değinmek  istediğim  bir  konu var. taşra’da, ulusal basına bağlı olarak çalışan  birçok yerel medya mensubu arkadaşımız var, ama bunlar maalesef  oradaki, o kurumdaki kişilerin sözleriyle çalışmalarını yürütüyorlar, bu kişilerin herhangi bir  sözleşmeleri yok ve zaman zaman da tabi ki bunların haklarını  aramaları olanaksız hale geliyor. Bu  konuda Sayın Solak ve Sayın Yalçın Bayer’den bir cevap  bekliyorum efendim. Sağolun.

 

İsmet SOLAK: Şimdi sadece taşra’daki yerel gazetelerde bu sorun yok.  Türkiye’de sendikasızlaşma olayıyla  birlikte  bütün medyayı  saran bir sorundan bahsettiniz. Biz medya patronlarının bu  noktaya nasıl geldiğini iyi yaşayan kişileriz. Ben Türkiye Gazeteciler  Sendikası’nın çeşitli kademelerinde, sendika başkanlığından,  genel sekreterya, yönetim kurulu üyeliğine kadar görev yapmış  bir insanım. Bizler geriye dönüp baktığımızda sendikamızın  kıymetini bilmemişiz, çalışanlar patronun karşısında sendikanın  kıymetini bilememiş, yönetici olarak çalışanlar, aslında  bazı patronlar da sendikalı gazeteci çalıştırmanın ne kadar  kutsal bir şey olduğunu anlayamadan patron olmuş. Burada aslında en önemli yaraya dikkat çektiniz.  Avrupa’nın uygar ülkelerinde doğrudan doğruya gazeteci alınmaz.  Sendikadan getirilerek gazeteci çalıştırma imkanı vardır, ama  işte Yalçın Bayer’in biraz önce değindiği konu. İşsiz  gazetecilere çözüm için, hala mesleği sorulduğunda  “gazeteciyim” diyen bir Başbakan’a gidildiğinde bile, Sayın Ecevit,  sendika için yasa çıkarmaya yanaşmamıştır. Bütün mesele  Amerika’yı yeniden keşfetmek değil. Fransa’da nasıl  uygulanıyorsa, onu hazırlayalım, diyoruz, İngiltere ne yapıyorsa  onu uygulayalım. Hem AB’ye Ulusal Program veriliyor, ki bana  göre ulusal değil, ulusu batıran bir programdır, ben bu  anlayıştayım. Eskiden Kurtuluş Savaşı’nda Sivas’ta tam  bağımsızlık mücadelesi veren Mustafa Kemal’e karşı kimler, “biz  İngiliz mandacısı olalım,” kimler “Amerika mandasına girsek daha iyi”  diyorsa, şimdi de Türkiye-AB mandacılığı çıktı. Kendimizi adeta  Avrupa’ya peşkeş çekmek için ne kadar onursuz iş yapılması  gerekiyorsa yapıyoruz. Müzakereye oturtmuyoruz, gidiyoruz  herşeyimizi teslim ediyoruz. Böyle birşey olmaz. 

 

Gelelim  tekrar aynı konuya. AB’ye gireceksek  AB’de  basın emekçisi nasıl çalışıyor ve çalıştırılıyorsa, aynı  şartlarda çalışmak, çalıştırmak zorundayız. Aksi takdirde  hiçbirimizin güvencesi yoktur. Ben Ankara temsilci  yardımcısıyım, yazarım, yarın sabah “buraya kadar” diyebilirler.  Hiç kim-senin güvencesi yok. Eğer kimlerin atıldığına, işine son  verildiğine bakarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız.

 

Hüseyin TOPÇU: Korkmaz  Hocama soruyorum. Üç yıldan beri işsizim.  Bu  sahipsizliğimizde biraz önce Genel Müdürümüzün de değindiği gibi  bizden kaynaklanan çok şeyler var. Ben diyorum ki Sayın  Korkmaz Alemdar’a, olumsuzlukları yazamayacak mıyım, yani ben yazmazsam çıldırırım. Şu an bir gazetede ücretsiz olarak çalışıyorum. Yani durmadan davalar açılacak. Bu ne olacak? Ben hapishanelerde sürüneceğim veya nasıl ödeyeceğim bu  tazminatları? Bana diyorlar ki, gazetecilik yapma sus. Ben,  sizden bu mal varlığıyla ilgili birşeyler istiyorum ve   bir de kavram kargaşasının artık bir yerde kesilmesini,  devletimin en yüce makamından istiyorum bir Trakyalı olarak. Ben  Trakyalı olarak gittim, Anadolu’da askerlik yaptım, Trakyalı olarak kendi memleketimde dernekleştim, Trakyalı olarak bir sürü şeyler yaptım. Yerel basın bir yere gidecekse, birşeyler  yapacaksa, ancak kendi ayaklarının üstünde durarak yapacaktır.  Bunun öncülüğünü yerel bazda derneklerimiz yapmalıdır. Valimiz birşeyler yapmak istiyor devlet adına, o yapmalıdır. Hep beraber omuz omuza, bırakalım artık burada memleket meselelerini, önce şu Trakyamızın meselelerini, çözmek için uğraşalım.

 

Korkmaz ALEMDAR: Hüseyin Topçu Bey, aslında gazetecilerin, hele Anadolu’daki gazetecilerin sıkıntılarının olduğu genel olarak bilinen bir konu. Hani zaman  zaman tanımlarken de “cefakar bir meslek” nitelemesinin  yapılmasına da çok uyuyorsunuz, ama yine Fikret Bey’e gönderme  yapacağım yarın için. Temel sorun şu, yemekte de  konuşmuştuk, yaygın basındaki bazı köşe yazarlarının zaman zaman  yaptıkları eleştirilerin dozu onları mahkemeye götürmüyor, ama  eğer  aynı eleştiri yerel düzeyde yapılırsa sözü edilen ciddi tazminat davalarına konu oluyoruz, hatta bazen  yöneticilerin de kötü muamelesine uğranılıyor. Bu gazetecinin kişilik hakkı konusuna giriyor. Fikret Bey, belki o bağlamda yarınki konuşmada küçük  bir paragraf açarsınız sanıyorum.

 

Şenay ŞENGÜN: Trakya Üniversitesi Basın Halkla İlişkiler  Uzmanıyım. Öncelikle kendi açımdan son derece verimli geçen  bugünkü seminer için tüm konuşmacılara katkılarından dolayı  teşekkür etmek istiyorum. Benim sorum Prof. Dr. Sayın Korkmaz  Alemdar’a olacak. Son dönemlerde Hürriyet gazetesinde çıkan bir  habere göre, Aydın Doğan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın  Orhan Birgit’in, İletişim Fakültesi mezunlarına pedogojik  formasyonla iletişim meslek liselerinde öğretmenlik hakkı  verilmesi konusu Milli Eğitim Bakanı Sayın Metin Bostancıoğlu  ile yaptığı görüşmede dile getirildi. Bu konuda Meclis’e  yansıyan bir gelişme var mı? Eğer, böyle bir gelişme yoksa,  konunun gündeme getirilmesi için neler yapılabilir? Teşekkür  ederim.

 

Korkmaz ALEMDAR: Tabi siz soruyu, biraz kapsamı daraltarak sordunuz. Aslında genel konuşmalarımızda hep gündeme  gelen, ama bazen sözü edilmeyen nokta, bu gazetecilik mesleği ne  tür bir meslek olacaktır? Bu mesleğin tanımlanması, yerine  getirilmesi için bir takım sınırlamalar, koşullar aranacak  mıdır? Aranmayacak mıdır? Başka ifadeyle canı sıkılan  gazetecilik yapacak mıdır? Yapmayacak mıdır? Bu çerçevede,  iletişim fakültelerinin sayısı artıyor, biliyorsunuz. Bunların  mezunlarının da ciddi sıkıntıları var. Bir bölümü öğretmenlik  yapıyor, öğretmenlik yapmanın koşulu, pedogoji sertifikasını  alıyorsunuz, sizi sınıf öğretmeni olarak tayin ediyorlar. Eğer  dil hocası olabiliyorsanız, İngilizce öğretiyorsunuz vs. fakat  daha önce matbaacılık lisesi denilen (liselerin adları değişti,  iletişim okulu liseleri haline dönüştürüldü. Şimdi bunlar ne  yapıyor, nereye öğrenci yetiştiriyor? Onlar da ayrı bir konu) hiç olmazsa bizim öğrencilerimizin bir bölümünün, isteyenlerin  bu liselerde öğretmenlik yapmasını sağlamak için talepler var.  Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde çözülebilen birşey. Çünkü onlar, diplomaların denkliklerini, ders içeriklerine  baktıktan sonra kendi işleyişlerine göre talim terbiyeden muhtemelen  geçerek, bakanlık böyle bir yetkiyi veriyor. Şimdi bu tabii  oranın da kendi iç işleyişiyle ilgili bir problem, ama Milli  Eğitim Bakanına bunun anlatılması gerekiyor. Belki Aydın Bey’de  bu çerçevede, eğer karşılaşıyorsa, iletişim Fakültesi  mezunlarının iletişim meslek liselerinin de içerikleri benzer  olduğu ve o alanda dört yıl eğitim aldıkları için, pedagoji  sertifikası alarak, öncelikli bu alanlara tayin edilmesinin,  gerçekten istenen bir sonucu yaratacağı konusunu, ben, ancak  böyle dile getirebiliyorum ama zannediyorum, şimdi duyarlılığı  artırdınız, ben de dönünce hem fakülte dekanına ileteceğim, hem de başka  yerlerde bu konuyu gündeme getireceğim.

 

Mustafa GERÇEKER: Efendim katıldığınız için teşekkür ederiz. Aslında bu  kadar sözden sonra arta kalan, iki gerçek konu var. O,  hepimizin geleceğini etkileyecek. Birincisini siz söylediniz, iki  ayağımızın üzerinde durmamız gerekiyor. Yani değişim  başlayacaksa, sizden başlayacak. İkincisi de, bu mesleğin  tanımının yapılması. O da sizin sorununuz olarak ortaya atıldı.Kim gazeteci olacak, kim yayıncı olacak? Onu belirlediğimiz  zaman Deniz Akkaya yayıncı olmayacak, manken olacak, belki  dizisini seyredeceğim, ama nasıl ben manken olmuyorsam, o da gelip  yayıncı olmayacak.  Teşekkür ederiz efendim.