SEMİNER KONUŞMALARI


 

“EKONOMİ VE ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK” 

Zülfikar DOĞAN

Milliyet Gazetesi

 

Efendim, öncelikle Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne teşekkür ediyorum. Bu seminer,  katıldığım yerel medya eğitim seminerlerinin üçüncüsü. Daha önce Denizli’de, geçen yılın Sonbaharı’nda Erzincan’daki benzer bir toplantıya  katıldım. Bu da üçüncüsü oluyor, Trakya bölgesinde. Aslında benim  bu bölgede çok ilginç anılarım var. İlkokulu Uzunköprü’de  bitirdim. Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde. O nedenle de yıllar  sonra tekrar Trakya’ya gelmek, benim için gerçekten anlamlı ve  önemli oldu. 

 

Şimdi dışarıda gazeteci arkadaşlarla sohbet  ediyorduk, tabii yerel medyaki sorunları Türkiye’nin genel medya  sorunlarından ayırt etmek mümkün değil. Aynı sıkıntıları üç  aşağı beş yukarı hepimiz yaşıyoruz, özellikle şu son birbuçuk,  iki aydır yoğunlaşan ekonomik kriz ve onun bizim mesleğimize  getirdiği güçlükleri hep beraber büyük şehirlerde, büyük  kentlerde, büyük gazetelerde, televizyonlarda çalışan  arkadaşlarınız olarak bizler de burada bir boyutuyla, sizler de,  hepimiz yaşıyoruz. Bu nedenle ben, bu defaki sunuşumu  daha  çok  yoğunlaşan, artık   ne olacağı belirsizleşen ekonomik  krize yoğunlaştırmak istiyorum. Belki onunla ilgili olarak sizlerin aklına  gelen sorular varsa onları da tartışırız.  Bugüne kadar bu seminerlerde ben daha çok Türkiye’nin ekonomik  yapılanması, bu yapılanmanın yarattığı bir takım olumsuzlar ve  ağırlıklı olarak da yolsuzluk, usülsüzlük haberlerini yazan,  dile getiren bir arkadaşınız olarak bu yapının yol açtığı bir  takım sıkıntıları, sorunları aktarmaya çalıştım, yine öyle bir  kısa girişten sonra ağırlıkla bu defa daha güncel olan, daha  sıcak olan ekonomik kriz konusuna değinmek istiyorum.  

 

Türkiye’de aslında Cumhuriyet döneminin kuruluşunda, bir anlamda  Osmanlı İmparatorluğu’ndan devreden ekonomik yapı, Cumhuriyet döneminde de  yeniden yapılandırılıp, sürdürüldü. Bugün  en çok tartışılan konuların başında gelen  bir milyar 300  milyon nüfuslu bir ülke bile, 17 bakandan oluşan bir kabine tarafından  yönetilirken, Türkiye’de neden 35-36 tane bakan var. Aslında  bugün yaşadığımız sorunların temel nedenlerinden bir tanesi bu. Çünkü, devletin ekonomik yapılanmasını, örgütlenmesini bu  şekilde bölüp, parçalayarak küçük küçük çıkar alanları  yarattık. Son 20-25 yıllık dönemde, hatta son 15 yıllık dönemde  bu daha da yoğunlaştı. Şöyle bir bakalım: Milliyet gazetesinde  ilk göreve başladığımda, şu anda televizyonlarda artık hepinizin  yakından izlediği, ekonomi yorumcusu olarak gördüğü Mahfi  Eğilmez, Hazine Müsteşarlığı’nda kamu finansmanından sorumlu  Genel Müdürdü. O dönemde rahmetli Turgut Özal Başbakandı ve arka  arkaya hergün bir “fon” kuruluyordu. En son 1990’lı yılların  başına geldiğimizde bütçe dışındaki fonların sayısı 300’e  ulaşmıştı. Mahfi Eğilmez’le o zaman yaptığım bir mülakatta şunu  söylemişti: Fatih’in bile, yani Osmanlı İmparatoru Fatih’in bile  bir tek hazinesi vardı, oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün 300’ün  üzerinde hazinesi var ve biz, bu hazineleri kontrol etmekte ve  denetlemekte, yapılan harcamaları izlemekte zorlanıyoruz,  dolayısıyla da ekonomik yapı ve çözümü devam ediyor, büyüyor. Bu  röportajın tarihi yanlış hatırlamıyorsam, 1986-1987 yılları olması  gerekir. Şimdi aradan geçen bu kadar sürenin sonunda, çok ciddi  bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Bütçe, Türkiye’nin ekonomik  ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve uluslararası para fonuyla  yapmış olduğumuz anlaşmada  da bütçe dışındaki fonların  tasfiyesini öngörüyor. En son TBMM’ne sevk edilen bir yasa  tasarısı var. Orada da üç beş tanesi hariç yani savunma fonu, toplu konut fonu, kamu ortaklığı fonu gibi,  asli işlevi olan fonlar hariç, diğer geri  kalan bütün fonların tasfiyesi öngörülüyor. Hazine, tekrar  aslına dönmeye çalışıyor. 

 

Şöyle bir, yapıya tekrar bakacak  olursak, 1983 yılında seçimlerden sonra Anavatan Partisi tek  başına iktidara gelip, hükümeti kurduktan sonra, Başbakanlığa  bağlı olan pek çok kurum Devlet Bakanlıkları arasında  paylaştırıldı. Bugün tabi sayıları üçe inmiş olan kamu  bankalarının, o dönemde daha fazlaydı sayısı. Denizcilik  Bankası vardı, onun yanı sıra Anadolu Bankası vardı, Töbank  vardı bunun gibi pekçok banka bugün yok, hepsi battı,  kapandı, ama o dönemi şöyle bir hatırlayacak olursak, belki  içinizde yaşı elvermeyenler de olabilir, 1980’li yılların  başındaki o yapılanmayı hatırlamaya. 

 

Kamu İktisadi Teşebbüsleri  dediğimiz kuruluşlar, sayıları 30’un üzerindeydi.  Müesseseleriyle, iştirakleriyle ve işletmeleriyle birlikte 200’e yaklaşıyordu. Yine, kamu bankalarının sayısı dediğim gibi, 10’un üzerindeydi. Bütün bunlar Başbakanlığa bağlı olarak, çeşitli  devlet bakanlıkları arasında paylaştırıldı. Oysa bir dönem  öncesine gidecek olursak, mesela bugün kamu iktisadi  teşebbüsleri, ekonominin sırtında kambur, yük olarak  nitelendirilen, Türkiye ekonomisini darboğaza sokma  işlevi gördükleri söylenen bu kuruluşların hepsi, Sanayi  ve Teknoloji Bakanlığı bünyesi altındaydı. Yine kamu  bankalarının tamamı, o dönemde Maliye Bakanlığı’nın bünyesi  altındaydı. Gümrük, Maliye Bakanlığı bünyesi altındaydı. Hazine,  aynı şekilde Maliye Bakanlığı’nın bir birimiydi. Hatta, “Hazine  Genel Sekreterliği” adı altında bir birimdi. Yani devlet  gelirini, giderini,  harcamasını,  bankalarını, finans sektörünü  tek elden yürütebiliyordu, elinin altında tutabiliyordu. Oysa  sonraki yapıya baktığınızda, Maliye Bakanlığı’ndan bugün pekçok  kuruluş.  Gümrük Müsteşarlığı, Hazine Müsteşarlığı, diye ayrı bir kuruluş var, Sanayi  Bakanlığı bünyesinden ithalat, ihracat Genel Müdürlüğü ayrıldı,  Dış Ticaret Müsteşarlığı olarak Başbakanlığa bağlı örgütlendi.  Bunun gibi pekçok yeni kurum ve kuruluş oluşturuldu. Mahfi  Beyin söylediği gibi Fatih’in döneminde bile tek olan devlet  hazinesi gelirini giderini kontrol edebilen, harcamalarını,  vergisini tek elden toplayabilen bir hazine yapısı, 20-30  parçaya bölünerek kontrolden çıkmış   bir hale getirildi ve tabii  bunun sonucunda da yolsuzluklar, usülsüzlükler, herkesin  kendi etkinlik alanı içerisinde kendine oluşturduğu bir takım  çıkar grupları faaliyetlerini yoğunlaştırdı, yaygınlaştırdı ve  bugüne geldik. Bunu, şunun için anlattım. Bir ekonomi gazetecisi  olarak, bir takım olayları irdelerken veya bazı olumsuzları  izlerken, haberlerini yapmaya çalışırken, öncelikle Türkiye’de  devletin bu yapılanmasını çok iyi bilmek gerekiyor. Hangi kurum,  hangi kurumla ilişki halindedir. Kim kimin yetkisi altındadır,  hangi alanda ne gibi işlemler yapılırsa, yetki aşımı söz konusu  olabilir?

 

Bir diğer unsur denetim. Ben, altı sene devlette  müfettiş olarak çalıştım. Yönetim elemanı olarak da görev  yaptım. Fakat, 1980’li yılların ortalarından itibaren  müfettişlik veya  denetmenlik, kontrolörlük adına  çok çeşitli denetim birimleri gibi etkisizleştirildi, etkisiz bir hale getirildi. Denetim istenmeyen  bir organ, istenmeyen bir kurum haline getirildi, hatta öyle ki,  bütün denetim birimlerinin üzerinde, bugün bile hala, bana göre,  çünkü yasası yoktur, kuruluşuyla ilgili hiçbir yasal düzenleme  yapılmamıştır. “Başbakanlık Teftiş Kurulu” diye bir birim  oluşturuldu, yani bütün bakanlıkların, genel müdürlüklerin teftiş  birimleri, denetim birimleri atlanarak, doğrudan Başbakana  bağlı ve bugüne kadar da, hatırlayacaksınız kamuoyuna da  yansıyan çeşitli denetim raporları hazırladı bu kuruluş, ama  çoğunlukla siyasi teftişler oldu. Bunlar, yani her gelen iktidar,  kendisinden önceki dönemi soruşturmak için Başbakanlık Teftiş  Kurulu’nu kullandı veya bu kuruluşa talimatlar verdi,  incelemeler yaptırdı. “Raporları ne oldu?” derseniz bu kadar basına  yansıyan, sürmanşetlerden tartışılan pekçok hayali  ihracat raporu, bir MİT raporu, en son hazırlanan bir  Susurluk raporu bunların hiçbirisi işleme konulmadı. Son dönemde  yoğunlaşan banka vurgunları ve soygunlarıyla ilgili olarak da  yine yapılmış incelemelerin, denetimlerin büyük çoğunluğu,  sadece yazılı raporlar olarak kaldı. Çünkü bu raporların işleme  konulabilmesi için sonuçta bir siyasi makamın, yani  Başbakanlığın veya Başbakan adına Başbakanlık Müsteşarının ya  da görevlendirdiği yardımcılarından birisinin olur vermesi  gerekiyor. Bu olurlar verilmediği için de bu raporlar işleme  konulmadı. Bunun yanısıra, bir diğer önemli nokta Başbakanlık  Teftiş Kurulu, dediğim gibi, bakanlığın denetim birimleri,  teftiş kurulları, iktisat organlarıdır aynı zamanda. Yani, ben  Çalışma Bakanlığı Teftiş Kurulu’nda görev yaptığım zaman, benim  ihtisas alanım, yetiştirilme tarzım daha çok işyerlerinin  denetimi, iş hukuku, çalışanın hukuku açısından yapılan  denetimlerdi. Oysa Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun böyle bir  eğitim altyapısı da olmadığı için büyük ölçüde çeşitli  kurumların teftiş kurullarından toplanan müfettişlerden oluşan  bir yapı. Yani Tekel Genel Müdürlüğü’nden beş tane müfettiş, Gümrük Müsteşarlı’ğından iki tane, Maliye’den bir tane, böyle bir  yapı. Dolayısıyla diğer denetim birimleri pasifize edilerek,  ağırlıklı olarak ona göre büyük ölçüde siyasi amaçlı denetimler  yapıldı. Başbakanlık Teftiş Kurulu devlette denetim  olayını en alt düzeye indirdi, asgari düzeye indirdi.  Dolayısıyla da, denetim istenmez, aranmaz, hatta olmaması gereken  bir şey gibi sunuldu kamuoyuna. Bugün, içinde bulunduğumuz  sıkıntıların altyapısını hazırlayan Türkiye’nin özelleştirme  uygulamaları. Özelleştirmeye karşı olmak veya özelleştirmeye  yandaş olmak ayrı birşey  ,fakat biz birşeye başladığımız  zaman, hep, “ben yaptım, oldu” mantığıyla başlıyoruz ve ondan sonra, bu işin hukuki altı yapısını oluşturuyoruz.  

 

En güncel konulardan bir  tanesi, Türk Telekom’un özelleştirilmesi. Bugüne kadar beş tane  yasa çıkartıldı bu konuda. Ancak, hepsi eksik çıkartıldığı için,  yapılan işlemler yargıdan döndü. İyi ki Türkiye’de böyle  bir hukuk denetimi mekanizması var. Çünkü yapılmış olsaydı,  belki bu yanlışlıklarla, bugün çok daha büyük faturalarla karşı  karşıya kalabilecektik. Sonuçta da şu oluyor. Hukuka uygun  olarak yapılsın bu iş denildiği zaman bir bakıyorsunuz bizlerin de içinde bulunduğu bir grup, yani bizler derken kendimi  kastetmiyorum, medyayı kastediyorum. Mümtaz Soysal bu işin  önünde engel. Enis Öksüz Telekom’un özelleştirilmesinde.  Oysa ne dediklerine bakacak olursak, yıllardır bu iş, beş defa  yüksek yargıdan döndü, hep yanlış yasalar yapıldı veya daha önce  yapılanlar tümüyle yasasız olarak yapıldı, kanunsuz olarak  yapıldı. Şimdi aradan geçmiş 15 sene. Türkiye, özelleştirmeye 1985 yılında başladı. Şöyle geriye dönüp baktığımızda, yalan-yanlış bir sürü iş yapılmış, büyük çoğunluğu yargıdan dönmüş sadece son bankalar olayına bakacak olursak, özelleştirilmiş  olan kamuya ait beş banka tekrar  kamuya  geri  dönmüş. Tasarruf  mevduatı, sigorta fonu, yönetimlere el koyarak devletleştirmiş  bu bankaları. Demek ki, biryerlerde yanlış yapılmış ve biz şimdi  mükkerrer bir fatura ödüyoruz. Yani ikinci bir fatura ödüyoruz.  70 milyon dolara, 100 milyon dolara daha önce satılan bir takım  bankalar, bugün milyar dolara ulaşan faturalarla tekrar devletin  sırtına, neticede de hepimizin sırtına biniyor. 

 

Ben mesela, hep  şu örneği veririm. Türkiye’deki özelleştirme, daha sonra uçaklara yiyecek içecek servisi yapan kuruluşlar  blok olarak özelleştirilip ve bunun akabinde de Et Balık Kurumu,  Süt Endüstrisi Kurumu ve Yem Sanayi gibi bugün, Türkiye  tarımının en temel kurumlarını arka arkaya özelleştirdik.  Önceki gün seyretmişsinizdir. Burdur’da süt üreticileri süt ile  yıkanıyorlar. Bu neden? Çünkü artık piyasayı dengeleyen,  gerektiğinde üreticinin sütüne değer fiyatı veren bir süt  endüstrisi kurumu ortada olmadığı için, Türkiye’de Süt  Endüstrisi bugün, iki üç tane büyük özel sektör kuruluşunun  insafına terkedilmiş durumda. Diğer tarafta, fiyatlar artarken  olağanüstü zamlar yaşanırken süt üreticisinden 250 bin liraya  aldık sütün litresini. Bu kuruluşlar 175 bin liraya düşürüyorlar.  “Satıyorsan sat, satmıyorsan satma kardeşim.” Üretici ne yapsın?  Başka gidebileceği bir yer yok. O da sütü küvete doldurup  içinde banyo yapıyor ya da sokağa döküyor. Aynı şekilde  Ankara’nın ortasında, eğer Ankara’ya gitmişseniz, görürsünüz.  Akköprü merkezinde çok büyük bir Migros Alışveriş Merkezi  kuruldu, devasa bir merkez. Şu anda herhalde burada bine yakın  işyeri var alışveriş merkezinin içerisinde. Sinemalar, eğlence merkezleri, alışveriş merkezleri, restoranlar...  Ankara’nın en büyük alışveriş merkezlerinden bir tanesi. Bunun  çok ilginç bir öyküsü var. 1980’li yılların sonunda Et ve Balık  Kurumu özelleştirilirken şu anda o alışveriş merkezinin  bulunduğu yer Et Balık Kurumunun Genel Müdürlüğüydü.  Akköprü’de, hemen onun arkasında Ankara’nın canlı hayvan borsası  vardı. Ankara’ya günlük olarak giren hayvanların veteriner  kontrolleri, sağlık kontrolleri burada yapılır, alım satımları  burada yapılır ve kesilecek havyanlar buradan mezbahaya veya  kesimhanelere gönderilirdi. Çok da geniş bir arazisi vardı buranın,  Et Balık Kurumu özelleştirilirken burası da satıldı, çünkü orada  mezbaha vardı, kombina vardı, arkada da dediğim gibi canlı  hayvan borsası. Yine Ankara’da gıda toptancıları kendi  aralarında bir kooperatif oluşturdular. Dediler ki “biz buraya  talibiz, burayı bize verin, biz  burada modern et üretim tesisleri kuracağız, yüzlerce et  ile uğraşan esnaf biraraya geldik.” O zamanki Özelleştirme  İdaresi yönetimi de, zaten özelleştirmenin temel hedefi,  sermayenin tabana yayılması. Pek çok kişinin bundan  faydalanması amacı olduğu için, bu kooperatife sattı burayı, hem de çok  uygun koşullar ile. Yani daha fazla bedel ödeyen, daha yüksek  fiyat veren, peşin ödeme teklif eden olmasına rağmen, bu üretici kooperatifine cüz’i satıldı. Özelleştirme idaresi cüz’i bir peşinat  aldı, üç beş yıla yayılan vadeli ödeme planı verdiler.  Fakat bu kooperatif, burayı aldıktan bir ay sonra feshedildi. Sadece kooperatifin  yönetiminde  bulunan  beş-altı   kişi  burayı sahiplendiler. Daha sonra kombina yıkıldı, canlı  hayvan borsası yıkıldı, çünkü Ankara’nın tam göbeğinde altından metro geçiyor, Ankara’nın yeni yerleşim birimlerine  yönelik bir yerin tam ortasında, bu Akköprü’deki merkez işte. Koç  ile anlaştılar, kat karşılığı, burayı çok büyük bir alışveriş  merkezi yaptılar, sonra da sanıyorum Türkiye’nin dolar  bazında en zengin insanları burayı alan kişiler. En son duyduğuma göre de arazi çok büyük olduğu için bu alışveriş  merkezinin hemen arkası için de Almanlar ile anlaşmışlar, bunlardan başka uluslararası spor  işletmecisi bir kuruluşla anlaşmışlar. Yani, özelleştirme bu olunca...  

 

İnsanlar tabii, hergün işine gelip giderken, bu alışveriş  merkezinin önünden geçtiklerinde burayı gördükçe özelleştirmeye  olan inançlarını kaybediyorlar. Çünkü sonuçta, Et Balık Kurumu  Cumhuriyetin ilk kamu iktisadi teşebbüslerinden bir tanesi.  Şöyle bir baktığınız zaman zaten bu kuruluşların hepsinin  kuruluş amacında bir hedef var. Yani Türk insanının  sağlıklı ve ucuz et yemesi için Et Balık Kurumu kurulmuş, halkın doğru düzgün beslenebilmesi için Süt Endüstrisi  kurumu kurulmuş, tarım ve hayvancılığın desteklenmesi, ucuz yem  temini Türkiye’de  hayvancılığın geliştirilmesi için Yem Sanayi  kurulmuş, bunun gibi Zirai Donatım Kurumu, Tarım İşletmeleri  Genel Müdürlüğü kurulmuş. 

 

Aslında Cumhuriyet  kurulduğunda, çok ciddi bir örgütlenme yapmış, bunun finans  ayağını da oluşturmuş. Örneğin Ziraat Bankası da bu kurumların  finansmanını sağlayacak. İşte Türkiye’de sanayileşme için Halk  Bankası kurulmuş. Halk Bankası, küçük ve orta ölçekli  sanayii, işletmeyi finanse etmek üzere oluşturulmuş bir banka.  Almanya’da bugün ekonominin yüzde doksanına yakın bölümünü  ayakta tutan, bizim KOBİ dediğimiz küçük ve orta boy işletmeler... Yani O Mercedesler, Siemensler, Boschlar Alman ekonomisi  içerisinde, ne kadar uluslararası dev kuruluşlar olurlarsa  olsunlar, bunlar zaten dünyanın dört bir yanında yatırım  yaptıkları için, asıl Alman ekonomisini ayakta tutan  yapılanmalar KOBİ tarzı işletmeler, yani on-onbeş işçi  çalıştıran daha küçük işletmeler. Türkiye’de de böyle bir yapı  öngörüldüğü için Halk Bankası kurulmuş, ama bugün şu son bir  yıldır yapılan tartışmalara bakıyoruz. Devlet  işletmeciliği, devlet bankacılığı devletin sanayide  olması kötü. “Ne yapalım bunların hepsini, ya kapatalım ya satalım.”  20 yıldır da bu kuruşları özelleştireceğiz diye,  Özelleştirme İdaresine devretmişiz, bir şey yapılmasına da izin  vermemişiz. Yirmi yıldır bu kuruluşlar, ne teknolojilerini yenileyebiliyorlar, ne  yenilettirme yapabiliyorlar, yeni  istihdam alanları yaratamıyorlar, çünkü nasıl olsa bugün-yarın  satılacaklar” diye, 20 yıldır böyle bekletiliyor.  Son  on-onbeş yıldır İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl yayınladığı,  Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu sıralamasına bakacak  olursak, bu sıralamanın ilk onbeş-yirmi tanesi mutlaka  Tekel, Demir Çelik İşletmeleri gibi kamuya ait  kuruluşlardır. Bunlar çok ciddi vergi ödeyen, istihdam yaratan, ihracat yapan kuruluşlardır. Oysa biz özelleştirme stratejisi  çerçevesinde, bu kuruluşları ekonominin dışına ittik. Yani  Türkiye ekonomisi neredeyse yüzde elli üreten bir kesimini  dışarıda bıraktı. 20 yıl boyunca da bir şey yapılmadığı için,  bu kuruluşlar ile ilgili, bugün %50 üretim kapasitemiz daralmış  durumda. Tabii bu kuruluşların da dediğim gibi rekabet güçleri  azaldı. Yenilemeye gidemedikleri için teknolojileri eskidi ve  istihdam aynen olduğu gibi muhafaza edildiği için de maliyetleri  çok yükseldi. Bugün gerçekten, Türkiye ekonomisinin  sırtında bir kambur haline geldi, ama bu anlattığım tabloyu  şöyle bir gözünüzün önünde canlandırıp, tekrar  değerlendirirseniz, biraz da bilinçli bir uygulamanın  yapıldığını bilerek bir takım şeylerin bugüne kadar bu şekilde  uygulandığını düşünebilirsiniz.

 

Şimdi gelelim son ekonomik  krize. 1980’li yılların ortasından  itibaren Türkiye yatırımı bir kenara itip, üretimi bir kenara  itip, hatta o dönemde hatırlayacaksınız Türkiye’de vergi yasalarında çok  ciddi değişiklikler yapılmıştı. Vergi almayarak sermaye birikimi yaratma gibi bir strateji uygulamaya konulunca,  “bütçe açıkları veya kamu açıkları” dediğimiz tutarlar, daha çok  borçlanma yolu ile karşılanmaya çalışıldı. Borçlanma  politikasının temel hedefi yine, Türkiye’de sermaye  birikimine hizmet etmekti. Çünkü Hazine çok yüksek faizler ile  borç alarak, belirli bir kesime gelir transfer ediyordu. Bu  transferler sonrasında da Türkiye’de çok küçük bir grup,  yüksek faizlerle devlete  borç  veren  ama, bu  borcun cazip hale getirilebilmesi için de vergi ödenmeyen bir  yapı oluşturuldu. Bugün öyle bir noktaya geldik ki Türkiye’de, iç borç stokumuz, en son Şubat sonu rakamları ile  söylüyorum, 50 milyar doları aşmış durumda. Dış borç stokumuz da  110 milyar dolar. İkisini topladığımız zaman 160  milyar dolar ediyor. Türkiye’nin ulusal gelir toplamı 200 milyar  dolar civarında. 2000 yılı verilerine göre 200 milyar dolarlık  ulusal geliri olan, ama, 160 milyar dolar borcu olan bir ekonomi.  Dolayısıyla üretime, istihdama, halkın refahına ayırabileceği  gelir payı sadece 40 milyar dolar. 65 milyon nüfusumuz  olduğunu da varsayarsak, kişi başına gelir sıralamasında dünyanın  en geri, hızla daha gerilere düşen bir ülkesi olduğumuzu çok  somut bir şekilde görürüz. Sadece 19 Şubat’tan bu tarafa, 19  Şubat sabahı doların 680 bin lira, en son iki gün önce de, bir  milyon üçyüz bin lira olduğunu hesapladığımızda, yüzde yüze  varan, hatta   yüzde  yüzü aşan bir devalüasyon yaşadık, şu son 40-45 gün içerisinde. 2001 yılının enflasyon hedefinin de,  yüzde on-oniki düzeyinde olduğunu bugün itibarı ile  söylemiyorum, başlangıçta ilan edilen hedef, yüzde on-onikiydi. Bu devalüasyona böldüğümüzde, demek ki 19 Şubat sabahındaki kurumuza  geri gelebilmemiz için veya o kuru tekrar kazanabilmemiz için  bir  on yıl gerekiyor. Daha doğrusu, bugün itibari ile Türkiye,  1991’deki durumuna geri dönmüş vaziyette, yani on yıl geriye gitmiş  durumdayız şu anda, hem ekonomik durum olarak, hem de tek tek  bireyler olarak. 

 

Tabii bu yapı, az evvel de  sizlere anlattığım, açıkları borçla kapatma, yeni  yatırım  yapmama, hazineyi  borçlandırarak   sermaye yaratma, bir kesime sermaye  aktarma, bunun yanı sıra 1980’li yılların ortalarında uygulamaya  konulan 32 sayılı  kambiyo rejimi kararı ile Türkiye’de  kambiyo rejiminin serbestleştirilmesi. Benim yaşıtlarım  hatırlayacaktır. 1980 öncesinde dolar bulundurmak suçtu veya  döviz bulundurmak suçtu, yabancı sigara suçtu, yabancı içki  suçtu, bunların hepsinin çok ağır cezaları vardı. Fakat, piyasa  ekonomisine geçiş ile birlikte ithalat serbestleştirildi, ihracata  dayalı dışa açık büyüme modeli benimsendi ve bu arada kambiyo  rejimimizi de serbestleştirmemiz gerekiyordu, fakat biz öyle bir  şey yaptık ki dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde bile olmayan  bir serbestiyi getirdik kambiyo rejimi ile birlikte. Ben şunu  söylüyorum, şu son döviz krizi ile birlikte, bugün insanlarımız  artık kendi ulusal parası ile tasarruf etmeyi bıraktı. Herkesin cüzdanında beş dolar, on dolar, elli mark, yirmi  mark mutlaka çıkıyor. Oysa bizlerin, cebimizde, cüzdanımızda  taşıdığımız bu dolarlar ve marklar aslında bizim ekonomimize  fazla bir katkısı ve getirisi olmayan varlıklar. Çünkü, biz  cebimizde taşıdığımız Alman parası ile Amerikan parası ile  sonuçta Alman ekonomisini ve Amerikan ekonomisini finanse  ediyoruz. İkincisi bu ekonomilerin varsa bir takım  hastalıkları, örneğin, Amerika’da bütçe fazlası var, yatırım durmuş  vaziyette, durgunluğu aşmak için Amerikan Merkez Bankası ayda  bir kez mutlaka faiz indirimine gidiyor. Oysa biz cebimizde  taşıdığımız dolarlar ile Amerikan ekonomisinin varsa bu tür  hastalıklarını  da   kendi  ekonomimize ithal ediyoruz veya  Almanya’nın var ise bu tür hastalıkları kendi ekonomimize ithal  ediyoruz. Yani böyle bir tabloyu mutlaka gözünüzün önünde  bulundurun, çünkü son dönemde ağırlıklı olarak Türk lirasının  hızla değer yitirmesi, bilhassa dalgalı kura geçiş  politikasından sonra, önce bankalarımız. Şu son bir hafta-on  günlük süre içerisinde durum iyice belirsizleştiği için, tek tek  birey olarak vatandaşlarımız yabancı para cinsinden tasarrufa  yönelmeye başladılar. Bugün banka sistemimizde 100 katrilyon  lira civarında bir mevduat var, yani  tasarruf  hesaplarında yüz  katrilyon lira civarında bir mevduat var. Bunu böldüğünüz  zaman, döviz tevdiat hesaplarının miktarına baktığınız zaman 52  milyar doları, yani bankalardaki 100 katrilyon Türk lirasının  (doları, bir milyon olarak hesaplamak artık son  dönemde  kolayımıza geldiği    için   hep  o   kurdan   hesaplıyoruz) 52  katrilyonu, yani 52 milyar dolar döviz cinsinden hesaplarda  yatıyor. Tabii bu kayıtlı olan hesaplarda yatan, yani  bankalarımızda bugün yatan mevduatın yarısından fazlası demek ki  döviz cinsinden hesaplarda tutuluyor. Yine Merkez Bankası’nın  yapmış olduğu bir projeksiyona göre de, şu son dönemde ve bunun  öncesinde insanlarımızın cüzdanlarında, evlerinde,  bankalarda, kiraladıkları kasalarda ağırlıklı olarak döviz  tasarruf ettiklerini biliyoruz.  Bunun  da  miktarı 15  ile 17  milyar dolar  arasında  tahmin ediliyor. Şu anda Türkiye’de  sokaktaki insanlar diye nitelendirdiğimiz, bizim  vatandaşlarımızın cebinde taşıdığı döviz, sadece ekonomiye  girmeyen, ama “ne olur olmaz, dolar, mark sürekli artıyor, ben  gideyim paramı dövize yatırayım, o şekilde bulunsun” diye  yanımızda taşıdığımız nakit döviz, 15 ile 17 milyar  dolar. Bunu da ilave ettiğimiz zaman 52 milyar doların üzerine,  70 milyar dolara yakın bir para yurtdışındaki vatandaşlarımızın,  sadece Almanyadaki yurttaşlarımızın, Alman bankalarında 125  milyar mark tasarruflarının olduğu zaten Alman Merkez  Bankası’nın hesaplarında görülüyor. Bunu da dolara  çevirirsek, yaklaşık 55 milyar dolarlık bir mevduat. Sadece, son bir, birbuçuk aylık dönemde yurtdışına da çok ciddi  döviz akışı var. 

 

Mesela Sayın Kemal  Derviş’in, son Amerika ziyaretinde “on-oniki milyar dolar acil  para gelirse, biz krizi aşarız” değerlendirmesini Amerikan Hazine  Bakanlığı’na yaptığında ve Amerikan Hazine Bakanlığı da  kendisine, tamam biz size bu desteği verelim, ama siz önce kendi  yurttaşlarınızın yurtdışındaki paralarını ülkenize çekmeye  çalışın” demiştir. Bizim bildiğimiz kadarı ile Amerikan hazinesinin  yapmış olduğu tespitlere göre İsviçre bankalarında Türklere ait  20 milyar dolara yakın döviz hesabı var. Amerikan Hazinesi’nin  hesabı bu. Bunların hepsini üst üste koyduğumuz zaman,  100 milyar dolara yaklaşan bir meblağ söz konusu. Bu da Türk  vatandaşlarının gerek Türkiye’deki bankalarda, gerek netice  olarak ceplerinde, gerekse yurtdışındaki bankalarda tuttukları  mevduat. Dolayısıyla, bizim şu anda, “gelecek on milyar dolar ile  ekonomiyi düzlüğe çıkartırız veya İMF’in sağlayacağı beş-altı  milyar dolarlık bir kredi ile toparlanırız” gibi yaklaşımlardan  önce, şöyle bir durup  düşünmemiz gerekir. “Biz ne  yapıyoruz, nereye gidiyoruz, Türkiye ekonomisi gerçekten  bulunduğu durumu, şu krizi hak ediyor mu, bizler böyle bir şeyi  yaşamaya layık mıyız?” diye düşünmemiz gerekiyor. 

 

Benim bütün bu  sorulara vereceğim yanıt, “hayır”. Gerçekten Türkiye bunları  haketmiyor. Türkiye ekonomisinin potansiyeli, Türkiye  ekonomisinin alt yapısı ve Türk halkının sahip olduğu bütün bu  varlık göz önünde bulundurulduğunda, aslında tek sorunumuzun  neden olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bugün yaşadığı da  büyük ölçüde, bir ekonomik kriz olmaktan ziyade bir  siyasi kriz ve bir yönetim krizi. Şöyle baktığımız zaman 1999  yılı Aralık ayında,  uluslararası para fonu ile üç yıllık  istikrar programı anlaşmasını imzaladığımızda, bize, “sabit  kur  modeli  veya  kamuya yansıdığı şekilde çıpa uygulaması” deniliyor.  Uygulama önerisi, “siz bu şekilde bir model uygulayın” denildi ve  biz de kuru, enflasyona göre sabitledik. Bir süre sonra, Kasım’da krize  girdi Türkiye ekonomisi. Krize girdi, ama, daha o zamandan  konuyu bilenler, daha önce dünyadaki bu modelin uygulandığı  örnekleri gözönünde bulunduranlar, bir yerde bu modelin iflas  edeceğini biliyordu. Çünkü sabit kur sistemi ile Türkiye  ekonomisini yürütebilmeniz için, Merkez Bankanızın  dolar basması gerekiyor en başta. Eğer doları basan bir  Merkez Bankanız yok ise, kendiniz dolar üreten bir ekonomi  değilseniz, kuru sabitlediğiniz zaman, bir noktadan sonra bunun  üzerinde çok ciddi bir baskının oluşacağı, dövize talebin  tutulamaz hale geleceği aşikardı ve nitekim bunu yaşadık. Tabii,  banka sistemimizin rahatsızlıklarını ve hastalıklarını da onbeş,  yirmi yıldır gideremediğimiz için, siyasi gayeler veya siyasi  tavırlar ile Türkiye’de son yirmi yıldır banka lisansları  verildiği için, öyleki,  80 tane bankamız var, fakat  hepsini toplasanız Avrupa’nın veya Amerika’nın orta ölçekli bir  bankası dahi etmiyor, varlıkları itibarı ile, sahip oldukları  aktiviteler itibarı ile ve böyle bir yapının yürümeyeceği açıktı.  Buna göre  gereken önlemleri almakta geciktik ve geldik  Şubat krizine. 

 

Belki Milli Güvenlik   Kurulu’ndaki  o  sıkıntı  yaşanmamış olsaydı, 19 Şubat değil de  1 Nisan sabahı benzer  bir krizi mutlaka yaşayacaktı Türkiye. Çünkü gidiş o yöndeydi.  Önlemlerin alınmasında gecikiliyordu, sürekli dediğim,  siyasi kararsızlık, siyasi tavırsızlık ve bir takım şeyleri  yapmaktan kaçınmak, sürekli geciktirme ve erteleme maalesef bizim  siyasi yapımızın yıllardır gelenekselleşmiş, alışılmış bir tavrı  ve bugün geldik bu noktaya tıkandık. Şimdi Türkiye, bir takım  ekonomik reformlar yapmak zorunda, ama bu reformlar hemen  bugünden yarına Türkiye’nin sorunlarını çözer mi? Benim kanaatimi  sorarsanız, “hayır”. Türkiye,  onbeş acil yasa deniyor, onbeş  acil yasa, belki ondört ay önce yapılmış olsaydı, bugün Türkiye  ekonomisinin sorunlarının çözümünde bir katkısı olabilirdi. Ama  bugün artık, bu onbeş yasanın bir buçuk saat içerisinde  çıkarıltılması da Türkiye ekonomisine, krizin atlatılmasına  çok ciddi bir katkı sağlamayacaktır. Çünkü bunlar en erken, bir  buçuk, iki yılda sonuç verecek düzenlemelerdir. 

 

Bugün  Türkiye’nin acilen toplanabilen, verici bir takım düzenlemeleri,  kararları alıp yürürlüğe koyması gerekiyor. Az önce söylediğim  gibi vatandaşlarımızın, banka sistemimizin ve yurtdışındaki  yurttaşlarımızın dövizin yüzde onunu dahi, Türkiye, güven  sağlayıp ekonomiye kazandırabilse, dışarıdan destek aramaya  bile belki gerek kalmayacak. İMF ile anlaşma yapmasına gerek  kalmayacak, çünkü gerek Kasım krizinde, gerek Şubat krizinde  Türkiye ekonomisini yönetenler aslında İMF’nin söylediklerini  yaptılar. İMF “şöyle davranın” dedi. Türkiye’de  ekonomiyi yönetenler, öyle davrandılar. Yine kriz atlatılmadı.  Şubatta hala, İMF’nin bu söyledikleri  doğrultusunda,  Türkiye  ekonomisini  yönetenler hareket ediyor. Yine krizden çıkmamız  giderek güçleşiyor. O nedenle benim kanaatim, Türkiye öncelikle  kendi yapması gerekenleri yapıp, halkın ekonomiye güvenini  sağlarsa, Türkiye’de kaynak da var, sorunları çözebilecek döviz  varlığı  da var, fakat dediğim gibi artık öyle bir noktaya gelmiş  durumdayız ki, hepimiz birbirimize güvenimizi yitirmiş  vaziyetteyiz. Kimse kimsenin senedini kabul etmiyor, kimse  kimsenin çekini kabul etmiyor, kimse kimseye vadeli, taksitli  bir şey vermeye yanaşmıyor. Herkes nakit bulma derdinde, var ise  parası, onu cebinde taşıma derdinde, hatta muhafaza etme,  harcamama kaygısında, çünkü, yarın ne olacağını kimse bilmiyor. O  nedenle, varlığını sonuna kadar muhafaza edip, “olaki ileride  durum daha kötü olursa cebimde param olsun” düşüncesi ile  hareket edildiği için piyasalarda olağanüstü bir durgunluk. Türkiye ekonomisinin en muhafazakar kesimini oluşturan esnaf, bugüne kadar devlet ile karşı karşıya gelmemiş küçük  esnaf, bugün bakıyoruz  sokaklarda. Sabahleyin  konuştuğum Ankara’daki arkadaşlar, o tür duyumlar almışlar, işte  bugün Türkiye gündeminde Cuma namazı çıkışında bütün illerde  eylem yapılacağı, protestolar  olacağı,  ülke  çapında  giderek bu  olayların yaygınlaşacağı yolunda, polisin duyumları varmış,  önlemler almışlar falan. Fakat Türkiye, bütün bunları haketmiyor,  sadece şu tabloyu sizlere sunarak sözlerimi bitirmek istiyorum.  

 

Sorularınıza daha fazla zaman kalması için Türkiye’de ekonomik  potansiyelin, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durupta daha da  ileriye gidebileceği, hatta çok büyük sıçramalar yapabileceği  bir ekonomik alt yapının var olduğunu, sadece şu söyleceğim tablo  sanıyorum somut bir şekilde kanıtlayacaktır. Son birbuçuk yıla  şöyle dönüp baktığımızda, kamu bankalarının görev  zararlarından ötürü Türkiye ekonomisi 20 milyar dolar kaybetmiş,  tasarruf mevduatı, sigorta fonu tarafından yönetimlerine el  konulan bankalar için Türkiye ekonomisi geride kalan onbeş ay  içerisinde, 16-17 milyar dolara yakın bir kaynak  tüketmiş 37 milyar dolar, bunun yanısıra Şubat ve Kasım  krizlerinde Türkiye ekonomisinin  kaybının da en az  bir 10   milyar    dolar olduğu hesaplanıyor, 47 milyar dolar, yani Türkiye  ekonomisi şu son bir birbuçuk yıl içerisinde veya 15 ay içerisinde 47  milyar dolarlık bir erimeye rağmen bugün hala ayakta. Bugün  halkın elinde, bankalarında, işletmelerinde çok ciddi 100  milyar dolara yakın varlığı var. Ama, buna rağmen Türkiye  ekonomisi çok şiddetli kriz yaşıyor. Bu krizi aşmanın yolunun  Türkiye’nin kendisinden geçtiğini düşünüyorum, belki bu krizin  Türkiye’ye sağlayacağı bir tek hayırlı şey olabilir. Şu  görüldü ki, bu siyasi yapı ile bu ekonomik yapı ile Türkiye  gitmiyor, belki çok büyük bir çöküş yaşayacağız, ama bu çöküşün  arkasından Türkiye sıfırdan yeniden yapılanarak çıkacak, belki  bu krizin Türkiye’ye bir tek hayırlı katkısı bu olacak. Ben bu  tablo ile sözlerimi bitirmek istiyorum. Sizlerin soruları var ise  onları açarak, daha somut şeyler üzerinde tartışabiliriz.

 

SORU: Sokakta esnaflarımız eylem yapıyor. İstanbul’da  gördük bunu. Bu Türkiye geneline yayılacak. Neden esnaflarımız  siftah yapmadan dükkan kapatıyor? Bu bir gerçek, aynı olayı biz,  Balıkesir’de yaşıyoruz. Bunun yanı sıra esnafın sokağa dökülmesi,  diyelim ki yarın devlet  işçinin maaşlarını ödeyemedi.  Peki bu kişilerin de ödemeleri var, çeki var, banka kredi kartı var,  kirası var. Bunlar da sokağa düşmeyecek mi? Bir de çok  ilginç, Balıkesir’de, bankalarda dolarlar, marklar hesap  edilince, yaklaşık olarak Valimizin de açıkladığı bir olay var.  Altı trilyon liranın üzerinde para var. Balıkesir bir  zamanlar, Türkiye’nin en zengin, en gelişmiş  vilayetlerinden biriydi. Sonra  geri gitmeye başladık. Balıkesir’de bugün, son reaksiyonlardan, protestolardan sonra,  faize yatan paraların katlanmasından sanıyorum bir  katrilyon liraya yakın para oluştu. Burdan  kaybımızı görüyoruz. Balıkesirlilere mesajınız ne olur? Yani ben  diyorum ki, “benim bankada bir milyar liram olsa, ekonomiye  yatırırım, benim doğacak olan torunumun geleceği aydınlık olur”  diye düşünüyorum. Ekonomik konulara ilişkin sözlerinizi dikkatle dinliyorum,  aynı olaylara bizler de üzülüyoruz, tatlı mesajlar istiyorum. Balıkesir’de gazeteci  arkadaşlarımızın biraz önce dediği gibi, sigortalarını  ödeyemedikleri için resmi ilan alamıyorlar, çalışanların vergi  borcunu ödemedikleri için resmi ilan alamıyorlar, ama buna  rağmen Balıkesir’de bir katrilyon liraya yakın para olduğu biliniyor. Son devalüasyondan sonra,  Balıkesirlilere  mesajınız ne olur? Benim savunduğum husus doğru mu? Yani “cebinizdeki  parayı yatırın, gelecek torunlarınız, doğacak çocuklarınız  güvence altına girsin.” Sizden  bilgi almak istiyorum.

 

Zülfikar DOĞAN: Tabii, sadece Balıkesir değil, malesef az  önce çizdiğim tabloyu tekrar hatırlayacak olursak, Türkiye son  onbeş, yirmi yıldır üretmeyen, faize parasını yatıran, durduğu  yerde faiz ile çok ciddi paralar kazanan bir ekonomi haline  geldi. Para ile para kazanmak,  üreterek, ihracat  yaparak ülke ekonomisine katkıda bulunarak Türkiye’yi  geliştirmenin, büyütmenin dışında, “para ile para kazanma anlayışı”  hakim oldu. Sadece son, onbeş-yirmi gün içerisinde yaşanan  mali ve finans krizlerini hatırlayacaksınız, gecelik yüzde  yedi bin beş yüze kadar faizler  yükseldi. Tabii böyle bir faiz,  dünyanın hiçbir yerinde yok. En geri kalmış ekonomileri  bile değerlendirirseniz, Afrika ülkelerindeki ekonomilerde bile  böyle bir faiz yok. Dolayısıyla tabii insanları da suçlayamazsınız.  Böyle hazır bir kazanç kapısı var iken, niye insanlar  paralarını riske atsınlar?  Gidip bankaya yatırıyorlar. Akşam  yatırıyor, yüzde yedi bin beş yüz gecelik faizin günlüğü neredeyse yüzde oniki, onbeşe falan geliyor. Bir milyarını yatırıyor, akşam,  ertesi gün, bir milyar yüz yirmi milyon olarak parasını geri  alıyor. Bu vesile ile insanları da suçlamak yanlış. Ancak, hep şu söyleniyor, “yeniden bir milli mücadele, ulusal  kurtuluş.” Az önce çizdiğim tablo, Türkiye’nin çok ciddi bir  parasal varlığı, çok ciddi  bir  döviz varlığının sahibi olduğunu  gösteriyor. Bu rakamlar biliniyor zaten. Artık herşey on line  olduğu için, ekranlarda, Merkez Bankası da, hangi hesaptan, nereye  ne kadar döviz gittiğini, nereye ne kadar para yattığını, faiz  geliri elde ettiğini biliyor. O nedenle, benim düşüncem şu: Bana kişisel olarak hep soruyorlar arkadaşlar, ama ben bunca  zaman ekonominin içinde olan bir  kişi olarak faize hiç para  yatırmadım, döviz hesabı da açtırmadım,  bir takım  şeyleri çok önceden bilme şansına sahip olduğum halde, borsada da hiç oynamadım. Dolayısıyla,  herkes bunu yapsın demiyorum, ama en azından Türkiye  ekonomisinin içinde bulunduğu şu ortamda, belki biraz daha  özgüven ile hareket edip, topluma, bu ülkenin geleceğine güvenip,  en azından, faizdeki parasının bir kısmını, rutin ödemeleri  var ise, onları yapmakta kullanmak, eğer parasını dövize  çevirmişse, hiç değilse yüzde onunu, yani şöyle bir hesap yapın,  az önce size söyledim, bankalarda yatan mevduatın 52 milyar  doları döviz olarak yatıyor bugün. Yani hesabına parasını  yatıran var, ama  bu kadar insan  evinde, kasasında saklıyor. Çünkü bankacılar  ile konuşuyoruz,  “kiralık kasa  talebi patladı” diyorlar. Zaten hiçbir  bankada kiralık kasa yok. Çünkü vatandaş hesapta da tutmuyor parayı,  alıyor kasaya koyuyor. Bu paranın kimseye faydası yok,  yani kasanızda tuttuğunuz 10 bin dolar belki “on sene,  belki üç gün, belki beş gün sonra,  çok sıkışırsam  harcarım” diye düşünebilirsiniz, ama bireysel düşünmeden öte,  şu ara gerçekten toplumsal düşünmeye çalışmalıyız. 

 

Türkiye  gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Onun için bu 52 milyar  doların yüzde onunu dahi, insanlar döviz olarak tutmaktan  vazgeçip Türk lirası olarak tutsalar 5,2 milyar dolar eder. Türkiyenin şu kısa vadede acil beklediği dövizin yarısı  bu şekilde sağlanmış olur,  dışardan borç almaya, faiz  ödemeye ihtiyacımız kalmaz. O nedenle ben, biraz daha soğuk kanlı davranıp, biraz daha endişeyi, korkuyu, paniği, kaygıyı  bir kenara bırakalım diyorum. Yani, eğer bir fedakarlık  dönemi yaşıyorsak, gerçekten Türkiye şu anda o dönemi yaşıyor.  Belki hepimizin bir şekilde biraraya gelip, herkesin   kendi   kesimini, kendi  bireysel çıkarını,  bireysel geleceğini düşünmek  yerine, çünkü sonuçta, eğer esnaflar kurtulur, bankalar batarsa  veya bankalar kurtulur, Türkiye’nin turizm sektörü, ihracat  sektörü batarsa, bunun kimseye bir faydası olmayacak,  Türkiye çok daha büyük darboğazlara girip, çok ağır koşullar  ile başkalarının şartlarını kabul ederek, borç almak zorunda  kalırsa, Türkiye’nin belki gelecekteki  özgürlüğünden, gelecekteki  bağımsızlığından taviz verme noktasına gelinecek. Onun için benim  düşüncem, biran evvel bunun yapılması, tüm kesimlerin bir araya  gelip, bu fedakarlığı paylaşmamız gerekiyor. Çünkü Güney  Kore’de de bu olmuş, İsrail’de de bu olmuş, Brezilya’da da,  Arjantin’de de bu olmuş. İlla onlar gibi olmamız da şart değil.  Biz, kendi modelimizi kurabiliriz. Geçmişte bunun  örneklerini verdik. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda verdik.  Ondan sonra çok sıkıntılı dönemlerde de verdik. Kıbrıs olaylarında,  70’li yıllarda verdik. Bugün de bunu  yapabiliriz. O  nedenle,  benim  tavsiyem, bu sefer tasarruflarımızı dövize  endeksli tutmaktan vazgeçelim, çünkü bu gerçekten Türkiye’ye  iyilik değil, Amerika’ya, Almanya’ya veya Fransa’ya iyilik oluyor. Hangi  türden döviz olarak hesaplarımızda para tutuyorsak, bundan  vazgeçip, enazından bir sefer Türk parasına güvenip,  tasarruflarımızı o şekilde tutarsak, faiz konusunda da fazla aç  gözlü olmamak gerekiyor. 

 

Geçen Salı günü yaşanan ihale gerçekten beni  umutlandırdı. Bir önceki hafta ile geçen haftayı kıyasladığımız  zaman, mesela geçen hafta doğrudan halka satış yapıldı,  vatandaşlarımız, doların bir milyon  üç   yüz bin lira  olduğu günde, daha akşam televizyon röportajlarında  izlemişsinizdir, emekli insanlarım 12 dar gelirli  insanlarımız, 250 milyonluk-500 milyonluk tasarrufları  için,  sabahın  sekizinde  Merkez Bankası şubelerinde  kuyruğa  girdiler, isimlerini yazdırdılar, “ben, hazineme borç vermek  istiyorum” diye.  Yüzde  yedi bin beş yüz ile kıyaslandığında çok da mütevazı faiz talepleri  ile verdiler bu paralarını. Yüzde yüzonluk faiz  talepleri ile iki katrilyonluk teklif geldi Merkez  Bankası’na. Bu şunu gösteriyor. Dar gelirli insanımız   Merkez Bankası’na iki katrilyonluk para yazdırabiliyorsa,  demek ki bu halkta para var, gerçekten var ve hazine bir  katrilyon lirasını borç olarak aldı o gün, o parayı çok da  fahiş olmayan bir faiz ile aldı. Sonuçta paranın bir  fiyatı var ise, bu faiz, ama daha soğukkanlı ve kaygılardan uzak  hareket edip şu dönemi atlattığımız zaman, ileride sanıyorum  toplum olarak çok daha rahat edeceğimiz günler gelecektir.

 

SORU: Efendim, borsa sistemi Türkiye’ye  uygun  mu? Bunu  sormak istiyorum. İkinci soru olarak, bankalarımızın, devlet  bankalarımızın görev zararlarından bahsettiniz, bunların şu an  üç tanesini biraraya getirmeye çalışıyorlar, yine zararları üçe  katlanacak, yine aynı şekilde yenmeyecek mi? Buna açıklama  getirebilir misiniz?

 

Zülfikar DOGAN: Türkiye’deki borsa sistemi, dünyadaki  örneklerine bakılarak kurulmuş bir borsa sistemi. Fazla bir  farklılık yok, ama bizim borsa sistemimizin belki eksikliği ve  yanlışlığı,  derinliğinin fazla olmaması. Türkiye’de,  maalesef özel sektör ağırlıklı olarak, aile şirketi yapılanması  içerisinde olduğu için, fazla halka açılmak, sermayesini dışa  açmak konusunda çok hevesli değil. Böyle olunca da, halka  açık şirket satışında olabilmek için, borsada hisselerinin  işlem görebilmesi için en düşük oran yüzde onbeşdir. Herkes  şirketinin yüzde on beşini halka açıyor, ama yüzde seksen beş  hisseyi yine kendisinde tutuyor. Böyle olunca da, borsada halka  açık, hisseleri işlem gören şirket sayısı üç yüz dolayında, oysa Türkiye’de, baktığımız zaman ticaret siciline kayıtlı 80  bin küsur anonim şirket var. Bu 80 bin şirketin, ancak  üç yüzünün hisseleri borsada işlem görüyor. Derinlik fazla   olmayınca  da,  yatırımcılar  genelde aynı  hisselere yüklenince  hisseler üzerindeki spekülasyon çok büyük olabiliyor. Bir  bakıyorsunuz, bir hisse sabahleyin dibe vurmuş, ama bir anda iki-üç yatırımcı o hisseye yöneliyor, tavan yaptırabiliyorlar. Bu  tabii, borsada küçük tasarrufçunun zaman zaman çok mağdur  olmasına yol açabiliyor ve buna karşı yapılabilecek fazla bir  şey yok. Dediğim gibi, halka açık şirket sayısının artması,  borsadaki hisse seçeneklerinin artması, pekçok şirketin halka  açılması ile belki bu sorun çözülebilecek. 

 

Diğer sorunuza  gelince. Özellikle, kamu bankalarının görev  zararları olarak nitelendirilen rakamların büyük bölümü, yani  yüzde on-on beştir. Bunların görev zararları içerisinde, gerçekten  Ziraat Bankası’nın, çiftçiye para ödediği için görev zararı  olarak uğradığı tutar 10 milyar ise, Ziraat Bankası’nın  görev zararı bir milyar dolar bile değildir. Büyük bölümü, son  on-on beş yıllık süre içerisinde siyasi kararlar ile bu  bankalara görev alanları dışında açtırılan kredilerdir. Bugün, yurtdışında olan işadamlarımızdan eski siyasetçi  Cavit Çağlar’ın bugün kurduğu Bursa’daki pek  çok tekstil kuruluşu, fabrikası Türkiye için örnek tesislerdir.  Ama Ziraat Bankası’nın açtığı krediler ile kurulmuştur.  Oysa Ziraat Bankası’nın ana sözleşmesine, görevlerine baktığınız  zaman sanayiye kredi açmak gibi bir görevi yok. Bu  kredilerin geri ödemesinin gecikmesi veya ödenmemesi, bir  kısmının affedilmesi ile bu zararlar büyüdü. O nedenle, görev  zararları konusunda da kamuoyumuz malesef yanıltılıyor. Sanki  esnafa, çiftçiye, bütün parayı aktarmışlar, bu  20 milyar dolarlık görev zararı çiftçinin cebindeymiş, esnafın  cebindeymiş gibi bir hava yaratılıyor. Böyle bir şey yok. Bu  zarar içerisinde, dediğim gibi gerçekten görevli olan kesimlere  açılan kredilerin miktarı yüzde ondur-on beştir en fazla. Gerisi  bugün  tasarruf mevduatı, sigorta fonuna devredilen  bankalara baktığımız zaman, bu bankaların sahiplerinin bile Ziraat  Bankası’ndan, Halk Bankası’ndan kredi alarak, bu bankaları    satın  aldıklarını  görüyoruz. Dolayısıyla bu bankaların  birleştirilmesi, bana göre yanlış. Çünkü, bu bankaların hepsinin ilk kuruluşuna baktığımız  zaman, bir kuruluş amacı var. Bugüne kadar da yerine getirdikleri  çok ciddi görevler var, misyonlar var. Bugün Edirne’de veya  diğer illerde bütün organize bölgelerin, küçük sanayi  sitelerinin temelinde Halk Bankası’nın kredileri vardır. Yani  bir anda, Halk Bankası’nı içi boşalmış, batmış, bitmiş, bu  banka olsa da olur, olmasa da olur, diye silip atamazsınız. Çünkü  küçük esnaf, küçük ve orta boy yatırımcı, maalesef özel bankalardan kredi alamıyor. Gittiği zaman  kapısından içeri bile giremiyor, doğru düzgün müşteri muamelesi göremiyor. O nedenle, bu üç bankanın Emlak Bankası da dahil,  muhafaza edilmesinde yarar var. Ama, yönetimleri ile ilgili, krediler ile  ilgili, çok daha ciddi ilkeler getirilir, siyasilerin müdahalesi  tümü ile ortadan kaldırılır, gerçek görevlerini yapma imkanı sağlanır, bu çerçevede konumlarını korumalarında yarar var bence.  İleride çok pişman olabiliriz, on sene sonra “keşke Halk  Bankası’nı veya Emlak Bankası’nı muhafaza etseydik,  yaşatsaydık” diyebiliriz.

 

SORU: Tespitleriniz ile ilgili bir şey söyleyeceğim. Bankalara şu anda para yatıramıyoruz, çünkü batıyorlar.  Kimsenin güveni kalmadı, o yüzden yastık altı şişti. Yine öyle  bir tespit. Çünkü komşularıma bakıyorum, kardeşime bakıyorum,  herkesin paraları bankada değil, diğer bir şekilde saklanıyor.  Benim sorum Amerika ve Avrupa bize nasıl bir değer biçiyor,  nasıl görmek istiyor? Çünkü, bu yolsuzluklar, bu çürümeler sona  erecek mi? Bir baskı uygulayacaklar mı bize? Çünkü, 70  milyonluk dev bir pazarız ve nüfusumuzun büyük bir bölümü genç.  Avrupa’da nüfusun büyük bir bölümü yaşlı, insanların artık, fazla  bir tüketim eğilimleri de yok. Bizde, 3210 çıkartıyorsun, bir ay  sonra 3310 çıkartıyorsun, herkes 3210 satıyor, 3310 alıyor, bu  kadar krize rağmen. Genç tüketim toplumumuz var. Böyle  bir pazarı kaybetmek istemezler, diye düşünüyorum. Bizi bu  şekilde dış güçler mi düze çıkaracaklar? diye  düşünüyorum. Sizce, yozlaşma, çürüme ve hortumlama gibi kavramlar  sona erecek mi?  İkinci sorum yerel basın ile ilgili. Yerel  basında ekonomi gazeteciliği nasıl yapılır, ekonomi sayfası  içeriği neye göre doldurulur? Bu konuda bize yardımcı  olursanız sevinirim. Teşekkür ederim.

 

Zülfikar DOĞAN: Aslında olaya şöyle bakmamız lazım. “Dış destek, şunları şunları yaparsak gelir. Bunları,  bunları yapmazsak gelmez” tespiti bir ölçüde doğru, ama büyük  ölçüde doğru değil. Çünkü Türkiye bir takım sorunlarını  çözecek ise, kendi göbeğini kendisi kesmek zorunda. Şöyle bakın. Amerika İncirlik Üssünü kullanıyor gidiyor Irak’ı  bombalıyor veya Balkanlar’da bir sorun çıkıyor, Türkiye’ye  diyorlar ki, “sen yüz bin tane asker gönder.” Türkiye’ye ihtiyaçları olduğu anda, hiç  Türkiye’nin demokratik yapısını, siyasi yapısını sorgulamaksızın  rahatlıkla Türk askerini veya Türkiye’nin bulunması  gereken bir yerde olması gerekiyorsa bunları haklılıkla talep  edebiliyorlar. Ama iş Türkiye’nin içinde bulunduğu krizde bir  dış destek sağlamaya gelince de, “Biz sana bu parayı veririz  , ama şunları şunları yap.” 1999 Aralık ayında biz IMF ile stand-by yaptıktan bu yana geçen süreyi şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Sanki bize, G7’ler, IMF, Dünya Bankası, Amerika on  milyar dolar, yirmi milyar dolar para vermiş de, bizde bu  parayı çar çur etmişiz, yemişiz, içmişiz şimdi bir daha para  istiyoruz. “Kardeşim, siz bunu yapmazsanız, size para vermeyiz”  gibi bir tavır. Bu yanlış. On beş ay içerisinde, biz bu anlaşmayı  imzaladığımız zamanda vaadedilen aynı şeydi, “siz bunları yapın,  bu anlaşmayı imzalayın, size çok ciddi yabancı sermaye akışı  olacak, yabancı yatırımcı gelecek” diye. Olmadı, hiç birisi gelmedi. Ama  burada bizim de hatamız var. Şöyle ki; acil denilen on beş yasanın  tümü, 1999 Aralığında yapılan anlaşmada yer alan yasalar  zaten. Türkiye, geride kalan on beş ay boyunca bunların  hiçbirisini yapmadı. Şimdi on beş günde yapmaya çalışıyor. On beş günde de zor zaten   bunların   yetişmesi, ama   en azından bir  yapma   niyeti gösterilebilirdi. Bu da gösterilemedi. O nedenle, Türkiye’ye biçilen rol noktasında benim değerlendirmem, bizim  biraz daha sürünmemizi istiyorlar açıkçası, iyice dizlerinin  üzerine çöküp şöyle bir dibe vurmamızı. Zaten dikkat edecek  olursanız, bugün vardı bir gazetemizde, “Mudurnu’ya İsrailliler  talip olmuş.” IMF programlarının uygulandığı bütün ülkelerde  sonuçta gelinen nokta budur. Güney Kore, bizim gibi bir  kriz yaşadı. Sayın Derviş hep aynı örnekleri veriyor, ama bu örneklerin bir de sonuçları var. Güney Kore benzer bir mali kriz  yaşadı. Hyundai’sinden Samsung’una kadar bütün Güney Kore  ekonomisinin dev şirketleri Amerikalıların, Fransızların eline  geçti. Yani kriz öncesinde, bir Hyundai on milyar dolar  ise, krizden sonra 500 milyon dolara Almanlar, Amerikalılar  gittiler, satın aldılar. Brezilya’da, Arjantin’de de aynı şey oldu. Bütün bankacılık sistemi, bütün sanayi kuruluşları kriz  sonrasında çok daha düşük fiyatlar ile Amerikalıların,  Fransızların, Almanların, İtalyanların eline geçti. Bu ülkeler yeniden krize girdiklerinde, IMF örneğin Meksika’ya 50 milyar  dolarlık kredi açıyor. Çünkü IMF’nin Meksika’ya açtığı 50 milyar  dolarlık kredi aslında Meksika ekonomisine açılmış değil.  Meksika ekonomisi bugün, tümü  ile yüzde yetmiş, seksene yakın  Amerikan şirketlerinin kontrolüne geçtiği için, o krizde  etkilenecek olan sonuçta Amerikan şirketleri. O yüzden IMF  hemen, paraları kaptığı gibi koşuyor. Bizim de getirilmek  istendiğimiz nokta bu. 

 

Bugün İnan Kıraç’ın   bir  beyanatı  vardı  bir gazetede. “Bizim  şirketlerimizi, yılların birikimi ile  Türkiye’nin yapmış olduğu, kurmuş olduğu sanayi şirketlerini  kelepir fiyatına bedavaya kapatmak istiyorlar. Bütün sanayiciler  biraraya gelelim, yemin edelim, and içelim ne pahasına olursa  olsun şirketlerimizi satmayacağız” diye. Ben o tespiti pazar  günkü Milliyet’in ekonomi ekinde yapmıştım. Sizlere  şimdiden söyleyeyim. Oğul Bush Türkiye’ye sağlayacağı destek için “ekonominiz iyice dibe vursun” diyor. Maykovski açıklama yaptı, İsmail Cem’in görüşmesinden sonra. Çünkü ismail  Cem’den talep edilen şeyler, “Irak politikanızı değiştirin,  Kıbrıs’ta masaya oturun, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’ni  kabul edin, NATO’daki vetonuzu kaldırın, bütün silahlı  kuvvetlerinizi Avrupa’nın  emrine verin.”  Çünkü Kafkaslar’da,  Balkanlar’da, Ortadoğu’da Batı’nın yeni operasyon planları var, ama  burada askere ihtiyacı var, kendi insanlarını dolayısıyla  gönderemiyorlar. Biz de bunlara şimdilik “hayır” dedik. O zaman, “bir bakalım ekonominiz iyice dibe vursun, dış destek  konusunu tekrar görüşürüz” tavrına girdiler. Şimdi de oğul  Bush bunu yaparken, baba Bush’da Amerika’nın akbabalarını alıp  Türkiye’ye geldi. Carllag grubu ile... Carllag grubu Amerika’nın en meşhur kelepirci gruplarından birisidir. Dünyanın neresinde  kriz var ise, bunlar çok büyük işadamlarıdır, çok büyük  sermayedarlardır. Dünyanın kriz yaşayan ekonomilerine hemen, pat diye giderler, mesela, Koç’un (duyduğuma göre) internet şirketini, Beko’nun elektronik kuruluşlarını almaya  gelmişler. Bugün az önce verdiğim örnekte “Mudurnu için  İsrailliler talip olmuş”, yarın, öbür gün pek çok bankamızın talibi. Bu devalüasyondan sonra Türk bankacılık sisteminin büyük ölçüde öz  kaynakları eridi. Çok büyük bankalarımızın bugün, bir  Akbank. Sabancı’ya satar  mısın   bankanı dediğimizde,  bir  buçuk  milyar dolar istiyorsa eğer, bu kriz atlatılamadığında,  Türkiye bu şekilde bir döviz erimesine tabii tutulduğunda, belki  altı ay sonra, yüz milyon dolara Akbank’ı satmak zorunda  kalacak. Çünkü dediğim gibi, bu reçetenin, bu modelin uygulandığı  bütün ülkelerde sonuç bu olmuş. Bankacılık sistemi yabancıların  eline geçmiş, sanayi sektörü yabancıların eline geçmiş ve bir  süre sonra tabii yabancı sermaye gelmeye başlıyor. Çünkü,  yabancı sermayenin bu ülkedeki riski çok artacağı için, örneğin, 500 büyük sanayi kuruluşumuzun, iki sene sonra  350 tanesi Amerikan, Fransız, Alman şirketlerinin eline  geçerse, artık bu ülkede Türk işadamının değil, Alman  işadamının, Amerikan, Fransız işadamının riski büyüyeceği için, o  zaman uluslararası kuruluşlar buradaki bir krize çok daha büyük  meblağlar ile destek vereceklerdir, müdahale edeceklerdir.  Getirilmek istenilen yapı bu. Çünkü Türkiye’nin bölgesel konumunu,  stratejik ve coğrafi konumunu gözönünde bulundurursanız, son bir yıl içerisinde Irak’a iki kez ben de gittim. Birinde  300, diğerinde 500 kişilik işadamları heyeti ile gittik.  Çünkü, Türkiye Irak’ın ambargo altında olmasından en büyük  zararı gören ülke ve bunun karşılığında sadece şu geride kalan  on bir yıl boyunca Türkiye’ye sağlanan yegane destek, Suudi  Arabistan’ın vermiş olduğu bir milyon tonluk petrol hibesidir.  Onun dışında Türkiye on bir yıldır güney sınırlarını Suriye,  Irak kapılarının  kapalı    olmasının   Güneydoğu    ekonomisinin  çöküşünün faturasını kendisi ödüyor. O bölgede, ekonomik çöküş  ile ortaya çıkan terörün faturasını Türkiye kendisi ödüyor.  Bütün bunların bize getirdiği ilave yükler, yani 100-150 milyar dolar ile ifade edilen yükler var. Amerika geliyor, iki  bomba atıyor, gidiyor. Ondan sonra, bu bölgedeki gerginliğin  ekonomik faturasını biz ödüyoruz veya İran ile bir sorun  yaşıyor. İran ambargo altında, biz İran ile ekonomik ve ticari  ilişkilerimizi kesip, sınırlarımızı kapatıyoruz. Suriye ile aynı  şekilde. Oysa, on sene öncesine baktığımızda, bu komşularımız  ile bizim en az, her biri ile üç-dört milyar dolarlık yıllık  ticaret hacmimiz vardı. Üç ülkeyi koyarsanız on milyar dolar  eder. On yıldır biz ilişkilerimizi kesmişiz.  Türkiye ekonomisinin burada 100 milyar dolar kaybı var. Dolayısıyla Türkiye  böyle bir noktaya doğru itilmek isteniyor. Ben bu krizde de  büyük ölçüde, şu son döviz krizinde de zaten baktığınız zaman  Reuter ekranında bunu izleyebilirsiniz. Merkez Bankamızın en  büyük yanlışı maalesef ihale sistemine geçmesi oldu. İşte 50 milyon dolarlık ihaleye çıkıyor, ama Citibank geliyor, ”2 milyar  dolarlık döviz” alacağım diye teklif veriyor. Döviz kurunu  yükselten de büyük ölçüde yabancı bankalar. Sabah teklif atıyorlar,  öğleyin yükselmiş kurdan piyasaya döviz satıyorlar. Günlük yüzde on beş ve yirmilik kazançları kendi ülkelerine transfer  ediyorlar. Bizim vatandaşlarımız da Türk bankalarına  güvenmedikleri için, ya sahip oldukları dövizleri yastık altında  tutuyorlar ya da yabancı bankalara götürüp oralarda hesap  açtırıyorlar. Bu bir senaryo... Birtakım verilerden yola  çıkarak, ama Türkiye üzerine oynanan bir senaryo ve bu noktada hepimiz belki bir  uzlaşı yolu aramalıyız, bu  gidişatı görmeliyiz, söylediğim vurguladığım nokta buydu. Belki  Sayın Derviş’de bu planın bir parçası olarak Türkiye’ye gelmiş  olabilir. Çok iyi niyetli, düzgün, iyi yetişmiş bir beyin  olduğundan kuşku yok ama yani Türkiye’den de 25 yıldır uzak  bir insan olarak Türkiye gerçeklerini de çok iyi bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim, tanık olduğum bir kaç olaydan yola  çıkarak. 

 

İkinci sorunuza gelince, tabii yerel medyanın, yerel  gazetelerin öncelikle yerel ekonominin sorunlarını yansıtması  gerekiyor. Bugünkü ekonomik koşullarda nasıl yapılır  bilmiyorum ama, mutlaka ekonomiden anlayan, bu konuda ihtisas  sahibi, yetişmiş veya yetiştirilmek üzere bir arkadaşı, sırf bu  alan için istihdam etmeleri gerekiyor ve zaman zaman  da belki  ulusal basındaki birtakım insanlar ile temasta olup, en azından  haftada, on beş günde bir  birtakım analizleri, değerlendirmeleri  sayfalarında yansıtmaları, mutlaka, bir sayfalarını  ekonomiye ayırmaları gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü, şu anda  herşeyin önüne geçmiş durumda ekonomi. Önümüzdeki beş, on  yılda da aynı önemini koruyacak gibi görünüyor. Mutlaka bir  ekonomi sayfası ve bir ekonomi muhabiri istihdam etmekte de yarar  var. Teşekkür ediyorum.