SEMİNER KONUŞMALARI


 

“KİŞİLİK HAKLARI VE MEDYA” 

Fikret İLKİZ

Cumhuriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü

 

Hepinize merhaba. Burada, Edirne’de sizlerle  beraber olmaktan dolayı büyük keyif aldığımı söyleyebilirim.  Kaldı ki, ne kadar keyif aldığımı kanıtlamak için de herhangi bir  yargı kararı ve delile de ihtiyaç yok. Dün akşam, hayata dair çok  güzel şeyler yapıp, güzel bir yemek yiyip, güzelce oynadığımızı  biliyorum. Dün 5 Nisan’dı, sözlerime, izin verirseniz öyle  başlayayım. 5 Nisan Avukatlar Günüydü. 5 Nisan Avukatlar Gününde,  özellikle burada gazeteciler ile beraber olmak benim açımdan  başka bir önem taşıyordu ve 5 Nisan Avukatlar Gününde sizlerle  birlikte olduğumdan dolayı da çok memnun olduğumu bir kere  daha ifade etmek istiyorum. Yine o günün ehemmiyeti, o günden  kaynaklanan bir kaç şey söylemek istersem Türkiye’deki hukuk  düzeni içerisinde yer alan ve görev yapan avukatlar, öncelikle öz eleştirisini yapıp, bu memlekette hukuk adına neler  yaptıkları konusunda açık hesap vermek konumundadırlar. 

 

Bu  sözlerden hemen sonra, yine izin verirseniz, haberler veya bu  haberler anlamında benim anlatmaya çalışacağım konu  başlığı için neler olmuş, neler bitmiş. Nisan ayı içerisinde, daha  doğrusu  geçtiğimiz Mart ayı içerisinde bazı haberlere bakıldığı  zaman başlıkları şöyle: “Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi,  Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın kişilik  haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesi ile Hürriyet gazetesi  ve gazetenin köşe yazarı Fatih Altaylı’nın 2 milyar lira manevi  tazminat ödemesini kararlaştırdı.” İkinci haber şu: “ANAP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Taşar Sabah gazetesinde yayınlanan  bir haberde “ayı” benzetmesi yapılması üzerine açtığı davada  tazminat kazandı. Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Sabah  gazetesini Taşar’a 1 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum  etti.” “İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin  için Apo’nun yeşil kuşu” diyen Güneş gazetesi hakkında açılan  hakaret davasının ve tazminat talebinin mahkeme tarafından  reddedilmesi kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay  kararında haber gerçeği yansıtsa bile, kullanılacak dilin ve  ifadenin, yapılacak yorumun haberin verilişinin gerektirdiği ve  zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunmasını öngörür. Bu nedenle,  “tazminat davasının reddine dair mahkeme kararı bozulmalıdır”  demiş. Star gazetesi ile ilgili ayrı bir haber. Diyarbakır’da  bir münibüs durağına getirilen zorunlu kravat takılması  uygulaması ile ilgili “kravat” başlığı atılarak haber yapan Star  gazetesi aleyhine Minübüsçüler Kooperatifi tarafından 100  milyar liralık manevi tazminat davası açılmış. Bunlar  genellikle, gazetelerin yayınlamış oldukları haberlerden dolayı  açılan manevi tazminat davaları ile ilgili olan haberlerdir. 

 

Bu  haberlere bakıldığı zaman, “ne zaman, yazı yazdığınızda bir  manevi tazminat davası ile karşılaşırsınız, kişilik hakları  denildiği zaman ne anlaşılır veya bu manevi tazminat davasında  yargıç önüne çıktığınız zaman, yazdığınız haberler ile ilgili  olmak üzere yapacağınız savunmada neleri ölçü almanız, nelere  dikkat etmeniz gerekir?” anlatmaya çalışacağım. Tabii, arkadaşımdan izin aldığım için de, sözün sahibi bu sözü  kullanmama izin verdiği için de onun söylediği dünkü sözden  hareketle biraz, “manzar-ı umumiyenin ne olduğu?” konusunda  geçmişten günümüze geleceğim. Arkadaşımız dedi ki: ”Ben klinik  bir vakayım”. Bu klinik vakanın incelenmesi gerekir. Bu söz benim çok hoşuma gittiği için, bu, klinik vaka olayından hareketle  tüm gazetecilerin böyle olduğunu söylemiyorum, ama hukuk düzeni  içerisindeki klinik vakalara bakmak istiyorum. Tabii ki,  hastaneyi de gezdiğimiz için biraz rahatım, kendimin de, bir klinik  vaka olduğu konusunda hiçbir yorumum veya herhangi bir  kuşkum da yok.

 

Anımsarsanız 1994 veya 1995 yıllarını,  büyük gazetelere bulunduğunuz ilçelerden haber yazarsınız,  onlara haber   geçersiniz  “acaba, büyük gazetelerden, radyo veya televizyonlardan  birisinde, bir gün ben de gazetecilik  yapar mıyım?” diye düşünürsünüz ya, bu görüşlerinize asla  katılmadığımı söyleyerek, yıllar önce o büyük gazetelerin sol  taraflarındaki sütunlarda yazılanları anlatarak başlamak  istiyorum. Sözü başka türlü söylemek gerekirse, sizin herhangi bir ilin veya ilçenin kaymakamı, belediye  başkanı, valisi veya Jandarma Genel Komutanı veya emniyetteki  bir görevli veya Kızılay Kurumu veya Türk Hava Yolları  hakkında yazdığınız eleştiri yazılarında kullandığınız  kelimeleri bir kenara bırakıyorum. Gazetecilerin, gazeteciler  için o yıllarda kullandıkları bazı tanımları söyleyip  bırakıyorum. O zaman ne demişlerdi: “Benim ansiklopedim,  senin ansiklopedinden daha güzel ansiklopedidir” kavgası  başlamıştı. Gazeteciler de,  kendi gazetelerinin diğer gazeteler tarafından eleştirilmesine,  gazeteci olarak yanıtlar vermişlerdi. O eleştiri yazılarında  neler  kullandılar. Yani, gazeteciler gazetecilere hangi sıfatla hitap ettiler.” Fırıldak, hain, satılık, ajan, geri zekalı,  dönek, alçak, zibidi, liboş, soytarı, hamam oğlanı, kara yobaz  çeteleri, medyanın cunta mensupları, ihtiyar alkolik, problemli  oğlan, medya teröristi, vergi sülüğü, hava sürücüsü, medya  bülbülleri...” Gazetecilerin beş yıl veya altı yıl önce birbirleri  hakkında söyledikleri bunlardı. 

 

Haber  yazacaksınız, yazdığınız haber nedeni ile davalık olduğunuz  zaman mahkeme önüne geldiğinizde, mahkeme sizden şunu ister.  Haberinizde gerçeklik varmıdır? Eleştiri ve yorum yazısı için  bu geçerlidir. Haberinizde yazınızda yorum veya eleştiri  yazınızda güncellik var mıdır? Böyle bir haber, bir  eleştiri yazısı, bir yorum yaptığınız zaman, yazınız veya  haberinizde kamu yararı veya toplumsal ilgi var mıdır? Bu üç  unsurun dışında en önemli dördüncü unsur olarak da konu ile  anlatım arasında düşünsel bir bağlılık kurarak, amaca araç  kullanarak ifadede bulundunuz mu? Daha doğrusu, örneğin  kullandığınız başlıklar haber içeriğine uygunmu? Haberin  içeriğinde anlatmak istediğiniz konunun dışında yaptığınız  ilaveler, eklentiler veya yorumlar bakımından uygun bir araçla mı hitap ettiniz, buradaki amacınız ne? Yargı, bunları sorar  ve bunlara bakar. Yargı, bunları sorup bunlara baktığına göre,  hemen çok basit küçücük bir haber, birinci derecede  kamuoyunun ilgisi içerisinde bulunan, her zaman güncel sayılan  ve o güncellik içerisinde de her ilde, her ilçede ve yaygın   basında yer alması gerekli olan konuların başında gelir.  

 

Kumar borcundan dolayı çıkan kavgalar yine, bu tür nitelikteki  haberlerdir. Kamuoyunun her zaman için bu tür haberlere ilgisinin  olduğu, toplumsal ilginin bu tür olaylarda yoğunlaştığı, mahkeme  tarafından kabul edilir. Gerçekten, bir ses sanatçısı veya  sanatçı bir kişi, “onu kumar bitirecek” başlıklı bir haber, yanında da  fotoğrafı var. Kısa bir haber, diyor ki “Popçu Demet Sağıroğlu  kumar illetinden bir türlü yakasını kurtaramıyor. Bir süre önce  kumar tutkusu yüzünden Fenerbahçe’deki evini satlığa çıkararak,  sanatçı arkadaşı Emel Müftüoğlu’nun yanına sığınan Demet  Sağıroğlu hala akıllanmadı. Geçtiğimiz günlerde sağdan soldan  borç olarak topladığı 5 milyar lira ile Londra’ya kumar turuna  çıkan Demet Sağıroğlu, bir kaç gün içinde bu parayı bitirdi,  parası bittiği için otelde rehin kaldı ve Demet’i otelde rehin  kalmaktan yakın arkadaşı Emel Müftüoğlu kurtardı.  Demet’in otel borcunu ödeyen Emel uçak biletini de alarak,  Türkiye’ye dönebilmesini sağladı. Yakınlarının kumar bu kızı  bitirecek dediği Demet Sağıroğlu’na tedavisi imkansız bu hastalığın  eski sevgilisi Stelyo tarafından aşılandığı belirtiliyor”. 

 

Bu  bir haber. Şimdi bu haberi okuyan Demet Sağıroğlu dava açtı.  Açmış olduğu davada dedi ki; “ben Fenerbahçe’deki evimi satılığa  çıkarmadım, Londraya gitmedim, Londra’da beş milyar lira  kumar için harcamadım, otelde rehin kalmadım. Bu haberin  yayınlandığı tarihte Tapu Sicil Memurluğu’ndan arsanın ve evin  kime ait olduğunu sorun” dedi.  “Pasaportumda Londraya hiç gitmediğim, herhangi bir  şekilde vize almadığımdan belli, ama bu haberin  yayınlandığı tarihler içerisinde veya bir yıl önce veya bir yıl  sonra herhangi bir şekilde İngiltere’ye gidip gitmediğimi de  Gümrüklerden veya Havaalanından sorun?” dedi. Bütün buralardan yanıt  geldi. Gazeteciye sordular. “İki kişiden söz ediyorsun, bu  söz ettiğin kişiler ile bağlantılı olarak bu şekilde herhangi bir olay yaşandı mı?”  Mahkeme de: “Bu  bir ses sanatçısıdır. Ses sanatçısı olduğu için, kumar da önemli  bir olaydır, dolayısıyla sanatçılar alkışlara ve övgülere layık  oldukları gibi arada bir bu türlü sert eleştirilere de  veya bu türlü sözlere de katlanmaları gerekir” diyerek reddetti.  

 

Karar doğru muydu, değil miydi? Yargıtay’a gitti. Yargıtay da:  “Bu başlık altında yayınlanan haber, daha doğrusu ‘Demet  kumar batağında’ başlıklı haberin nasıl yayınlandığı dava  dosyasından bellidir. Habere konu olan sanatçının Londra’ya  gitmediği, evini satılığa çıkarmadığı, herhangi bir kumar  borcunun da olmadığı anlaşılmıştır. O zaman sağdan  soldan duyulanlarla haber yapmak, haber yayınlama ilkelerine  aykırı düşmektedir. Yayınlanmasında kamu yararı bulunan gerçek  ve güncel haber, öz ile biçim arasında denge kurularak sunulursa  hukuka aykırılıktan söz edilmez. Oysa davalılar, yayının gerçek  olduğunu ispatlayamamışlardır. Başka türlü söylemek gerekirse,  gazeteci bu yayının gerçek olduğunu kanıtlayamamıştır. Gerçek  olduğu kanıtlanmadığından dolayı, diğer ilkelere bakılmaksızın,  onların irdelenmesine gerek kalmaksızın yapılan yayın, hukuka  aykırıdır, o kişinin kişilik haklarını zedelemektedir” diyerek  yerel mahkemenin bu anlamdaki görüşüne karşı çıktı ve kararı  bozdu. 

 

Peki yine bu anlamda başka örnekler var mı? “Gerçeklik” deyince ne anlaşılması gerekiyor? Gerçeklikten anlaşılması  gereken ve kanıtlanması gereken gerçek nedir? O anda  oluşan olay, gazeteci için gerçek sayılır. Gazetecinin görünen  gerçekle karşılaştığı an, haber haline getirmesi gerekir. O  olaydan sonra, bir savcı veya bir yargıç gibi olayın gerçek olup  olmadığını araştırarak, olayın gerçekliği kanıtlandıktan sonra  yazmaya kalkarsa, haberin güncelliği ortadan kalkar.  Dolayısıyla, olayın oluş biçimine uygun olarak haber yayınlandığı  andan itibaren, hukuk tarafından ve mahkeme tarafından kabul  edilmektedir. Bazen sizler ile ilgili haberleri örneklediğimde,  bazı arkadaşlarımız haberlerinin örneklenmesi nedeni ile  kızıyorlar. Bu nedenle kendi yaptığımız işlerden bahsederek  onları örnek veriyorum. Biz de Cumhuriyet gazetesinde bir  ara “Bayrağa Sevgi Seli” başlıklı bir haber yayınlamıştık.  “Bayrağa Sevgi Seli” isimli bu haber özellikle, ”Bayrağa Sevgi  Rüzgarı” devamında verilmişti ve haberin içerisinde bir fotoğraf  kullanmıştık. Bu fotoğrafın altına da yazdık. Dedik ki; “HADEP kongresinde Türk bayrağını indirerek bölücü örgütün bayrağı ve  liderinin posterlerini asan Veysel Dağdaş,  Ömer Doyuran ve Reşit Pinç yakalandı.” Bunun Anadolu Ajansı  haberi olduğunu da gösterdik. Dolayısıyla haber içerisinde yer alan  üç kişinin fotoğrafı ve isimleri ile birlikte Anadolu  Ajansı’ndan alınan haberi gazetede yayınladığımız zaman, o anda,  yani HADEP Kongresi’nde yakalanan Türk bayrağını indiren  kişilerin kimler olduğunu kamuoyuna tanıtmış ve göstermiş olduk. Ama, yakalananlardan bir tanesi dedi ki: “Emniyet tarafından bu gerekçe ile yakalandık, bu gerekçe ile  kamuoyunun önünde bu şekilde tanıtıldık, ama benim hakkımda DGM Savcılığı tarafından takipsizlik kararı  verilmiştir. İşte takipsizlik kararı. Evet sorgu yapılmıştır,  ama o sorgudan sonra benim olay ile bağlantılı olmak üzere  herhangi bir ilgimin bulunmadığı, yargı kararı ile de  sabit olmuştur, siz benim fotoğrafımı yayınlamış olmakla doğrudan doğruya kişilik haklarımı ihlal etmiş sayılırsınız, bu  nedenle tazminat ödenmesini talep ediyorum.” 

 

Mahkeme,  isteği haklı buldu. Dedi ki: “Kişilik hakları zedelenmiştir, bu  nedenle manevi tazminat ödenmesi gerekir”. O zaman biz, kararı  temyiz ettik. Dedik ki: “Bu bir haberdir. Emniyet tarafından  verilen bilgi, ayrıca Anadolu Ajansı’ndan alınmış olan bilgi, Emniyet tarafından bu sanıkların gazetecilere gösterildiği sırada  çekilmiş olan fotoğraf yayınlanmıştır. O kişinin, daha sonra bu  olayda olup olmadığı, bu olay ile bağlantılı herhangi bir  ilgisinin olup olmadığını, biz gazeteci olarak araştırmayız, bizim açımızdan gerçek o anda oluşan ve görünen gerçektir.” 

 

Yargıtay, bu konuda yine bir karar verdi. Kararı  önemli bulduğumuz ve pek çok konuyu bir anlamda içinde  barındırdığı için yine bilginize sunmak istiyorum.  “Haberin   doğru  bir  biçimde,   yani   gerçeğe  uygun olarak  verilmesinde yükümlülük, o haberi yayınlayan kişilere,  gazetecilere aittir. Gazeteciliğin olanak ve koşulları içinde  haber nasıl yayınlanacaksa, ona göre düşünülmelidir. Mutlak  gerçeğe değil, görünen gerçeğin yansıması olarak haberin hukuka  uygun kabul edilmesi gerekir. Hatta resmi kaynaklardan sağlanan  haberlerde, doğrudan doğruya o kaynağın adı verilerek  kullanılması gerekeceği için, haberin doğruluğunu, gazeteci  ayrıca araştırmak zorunda, değildir. Yayınlanan haber ve  fotoğrafın kaynağı, Anadolu Ajansı ile Emniyet birimleridir.  Haber, olayın olmasından sonra yapılan soruşturmalar ve güvenlik  güçlerinin verdiği bilgiler ile basına yansıtıldığı gibi,  resimler bu çerçevede haberde yer almıştır. Bu nedenle,  haber, o anda oluşan gerçeği yansıttığından dolayı, gazetecilerin  manevi tazminat davası ile o manevi tazminatı ödemeye mahkum  edilmeleri doğru değildir” şeklinde karar çıkmıştır. 

 

Başka  kararlar var mı veya herhangi birisi ile, bir politikacı ile o politikacının görüşlerini alarak söylediklerini haber  yapabilir misiniz? Politikacı veya siyaset adamları bir başka  kişiyi veya o kişi ile ilgili olmak üzere herhangi bir  yolsuzluk iddiasını gündeme getirirse, sizin için haber olduğuna  göre, “x milletvekili dedi ki veya belediye meclis üyesi veya kaymakam hakkında mahalle muhtarı dedi ki” diye haberi  yazabilir misiniz? Bu haberi yazabilirsiniz. Peki bu haberi  yazdığınız zaman, varsayın ki milletvekili, bir başka siyasi parti  liderini veya kendi siyasi parti liderini ağır bir biçimde  eleştirmiş olsa veya onun bir yolsuzluğa karıştığını ileri  sürse, haberi nasıl şekillendirmek gerekir? Bunu yayınlamak  gerektiğine göre, örneğin, o milletvekilinin söylediği parti  başkanını veya bir başka kişiyi ağır bir biçimde suçladığına  göre, haber nasıl yayınlanacaktır. 

 

Adları veya söylenen kişilerin veya söyleyen kişinin niteliğini hiç önemsemeden daha doğrusu  bir siyasi partinin lideri ne kadar önemli veya ne kadar  önemsiz, bunu tartışmadan yine bir gün biz, bu anlamda bir haber  yaptık. Yaptığımız haberi de birinci sayfadan verdik. Dedik ki:  “DYP’den kopup ANAP’a geçen asker kökenli Tevfik Diker isimleri  açıkladı. Çiller  özel örgütü.” Bir başlık verdik. Bu  başlıktan sonra devamında ise “Çiller özel örgütü” diye  devam ettik. Bu devamın içerisinde de o kişinin yapmış olduğu basın toplantısındaki  açıklamaları haber haline getirerek ve o adları yazarak haberi  bitirdik. Yani sadece, o kişinin açıklamasını haber yaptık. Biz olanı haber yapınca, doğrudan doğruya bu  haberde adı geçen kişiler tarafından ve özellikle, bu başlık  altında yayınladığımız için Tansu Çiller ve Özer Çiller  tarafından dava açıldı. Açılan bu dava sonucunda da Ankara’daki  yerel mahkeme tarafından denildi ki: “Siz, Çiller Özel Örgütü başlığı ile bu haberi yayınlarsanız, o zaman onların bir çete  bağlantısı içerisinde olduğunu söylemiş oluyorsunuz bu da  doğrudan doğruya kişilik haklarının ihlali anlamına gelir”.  

 

Konu yine Yargıtay’a gitti. Yargıtay, bu konuda bir  karar verdi. Olay nasıl gelişmiş? Olayın gelişmesi şöyle: Bu  milletvekili, Hülya isimli birisinin kendisine verdiği bilgiler  çerçevesinde bir basın toplantısı yapmaya karar vermiş. Hülya  isimli Manisalı hanımın verdiği bilgilerde, video ses kayıtları  ve bantları var. Yani, telefon konuşmaları var. O telefon  konuşmalarından hareketle, o milletvekiline yani Tevfik Diker’e  bunları anlattığı zaman, o da; “ben, bunu bir basın toplantısında  açıklayayım” demiş ve biz de o basın toplantısını haber yapmışız. Ama  gerçekten, Tevfik Diker basın açıklamasında, “bu konu ile ilgili  savcılıklara intikal eden dosyalar vardır”  demiş, sözleri aynen  haberde yer almış. Gerçekten Hülya, savcılıklara şikayet  dilekçeleri vermiş. Ama o şikayet dilekçeleri üzerine, kullanılan kanıtlar bakımından ve yapılan şikayet bakımından  savcılıklar tarafından “Kovuşturmaya Yer Olmadığı” kararı  verilmiş. O zaman, bu anlamda suçlama yapan Tevfik Diker’in  basın toplantısı ile kamuoyuna açıkladığı hususlar ayrıca Türkiye  Cumhuriyeti kanunlarına göre suçtur. Hülya isimli Manisalı  kadının bu milletvekiline verdiği bilgiler çerçevesinde  Savcılığa yapılan soruşturmalar tamamlanmıştır. Ama bu söz,  milletvekili tarafından, özellikle basın toplantısı yapılarak,  Meclis’te yapılan bir basın toplantısında açıklandığı için, bizim  açımızdan haberdir. Biz, bu haberi yayınladık. Mahkeme bu  şekilde karar verdi. Ama haberle bağlantılı olarak da Yargıtay,  mahkeme kararının neden doğru olmadığını şu şekilde formüle  etti. “Gerçekten davalı Hülya Arçin, diğer davalı milletvekili  Tevfik Diker’e, davacılar ile ilgili beyanlarda bulunduğu ve  onların bazı kişiler ile yasal olmayan ilişkiler içerisinde  olduklarını  anlattığı tartışmasızdır. Tevfik Diker,  video kasetinde de kaydettiği bu konuşmayı Başbakanlık Teftiş  Kurulu’na iletmiş ve incelenmesini istemiştir. Bu aşamada  yapılan dava konusu yayın ile iddialar, kamuoyuna duyurulmuştur.  Haberin   yayınlandığı   tarih, bu tarihtir. Video kasetler ile o  kadının anlattıkları Başbakanlık Teftiş Kurulu’na bir kez daha  bu milletvekili tarafından verilmiştir. Görüldüğü gibi, yayının  yapıldığı tarihte, bir milletvekili tarafından resmi makamlara  ulaştırılmış bir iddia bulunmaktadır. Davacıların konumları ve  siyasi kişilikleri gözetildiğinde böyle bir iddianın haber  konusu yapılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Basın,  iddianın içeriğinin doğruluğunu, yani somut gerçeği araştırma  görevi ile yükümlü değildir. Yayın anındaki görünür gerçekliğe  uygunluk yeterlidir. Resmi makamlara ulaşmış ve soruşturma  konusu yapılan bir iddia ile ilgili soruşturmanın içeriğine  uygun biçimde yayın yapılmasında da hukuka aykırılık yoktur.  Dolayısıyla, dava konusu olan yayında, sadece davacılar ile ilgili  böyle bir iddianın ortaya atıldığı ve bunun resmi makamlarda  incelendiği anlatılmıştır. Haberin veriliş biçimi, olaya ve  konunun özelliklerine uygun düşmeyen ya da doğrudan davacıların  kişiliğine yönelen bir ifade de yer almamaktadır. Dolayısıyla  anlatım ile öz biçim arasında bir denge vardır ve bu  denge de korunmuştur. Bu nedenle, mahkemenin vermiş olduğu  kararın hukuka aykırı olduğuna ve kaldırılması gerektiğine  karar vermiştir. 

 

Siyasi kişiliklere sahip olan kişiler ile  ilgili veya o kişilerin bulundukları konum bakımından görevleri  ile ilgili,  madem ki ekonomik kriz içerisindeyiz, yıllar önce  yaşanan, 1994’te yaşanan, 5 nisan 1994’de yaşanan ve bir  gazetecinin eleştiri yazısı olarak attığı başlıktan ve yazdığı  yazıdan hareketle yargı acaba nasıl bir karara varmıştır? Ben,  güncelliği bakımından da tekrar bilginize sunmak istiyorum.  Anımsarsınız, 5 Nisan 1995 tarihinde Hürriyet gazetesinde yazar  Emin Çölaşan tarafından “Hırsızlık ve Tansu” başlığı ile bir  haber yayınlanmıştı. “Hırsızlık ve Tansu” başlığı ile yayınlanan  bu haber üzerine gerçekten Tansu Çiller tarafından, yani o zaman  başbakan iken, bir tazminat davası açıldı. Bu tazminat davası, yargıda çeşitli aşamalardan geçtikten sonra sonuçlandı.  Yazı içerisinde neler vardı? Yapılanlar anlatılıyordu. Bir başka  deyişle, 5 Nisan 1995’de yapılan devalüasyon ile ve onun  sonucunda bir takım insanların buradan haksız kazanç elde  ettiklerini, gazeteci, eleştiri yazısına konu yapmıştı. Şöyle  demişti o yıllarda. “Türkiye’yi küçültüp fakirleştiren Tansu  Çiller bu fiillerin bir bireyi olarak zenginleşmiştir.  Amerika’da edinmiş olduğu malı mülkü ile Türkiye’de yaptığı  arazi spekülasyonları ile kendisinin, Özer’in ve diğer  zenginlerin refah düzeyini sürekli artırmayı başarmıştır. Ancak, benim bu konumda bulunan bir kadında affedemediğim şeylerin  başında Türkiye’nin soyulmasına karşı duyarsızlığı geliyor. Evet,  inanılmaz bir duyarsızlık. Tıpkı Turgut Özal gibi çünkü ikisi de  aynı yolun yolcusu.” 

 

Eleştiri yazısının bir bölümünde de şöyle  bir soru sorulmuştur: “Devlet bankalarından, bu hanedana  kredileri kim hortumlatmıştır?  Bugüne kadar hangi yolsuzluğun,  hangi hırsızlığın üzerine gidilmiştir, kamuoyunda bu işlerin  düzelmesi bakımından ne gibi bir mesaj verilmiştir?” Bu yazı, bu  eleştiriler ile, bu şekilde devam ettikten sonra 5 Nisan’da  yapılan devalüasyon nedeni ile alınan    karardan, yine onun ve   arkadaşlarının haberdar olduğu belirtilerek yazı sona  erdirilmiştir. Bir dizi dava devam etmiştir. Ama sonuçta,  Yargıtay tarafından, kamuoyu önünde görev yapan, bir başka  deyişle, söylendiği gibi özel yaşamları kamulaştırılmış  gazetecilerin görevlerinin ne olduğuna, Yargıtay Dördüncü Hukuk  Dairesi, 1996 yılında bir yanıt ile  ve görevi  de gerçekten  çerçeveliyerek, açılmış olan manevi tazminat davasının reddine  karar vermek gerektiğini, karara bağlamıştır. 

 

Kararda ne  deniliyor: “Davaya konu yazıdaki üsluba ve kullanılan bazı  sözcüklerin ifadelerine gelince, yazı, ülkedeki  hırsızlıkların, yolsuzlukların üzerine gidilmediğini, ülke  ekonomisinin düzlüğe çıkarılmadığını konu edinen bir eleştiri  ve yorum yazısıdır. Önemle vurgulamak gerekir ki, bir yazının  türü ve ifade tarzı sanat alanı, akademik alan, gazetecilik  alanı gibi değişik alanları, niteliklerini ve özelliklerini  taşıyabilir. Örneğin, bir ekonomi profesörü politikaya girmiş  ise, hele ülke yönetimini elinde tutuyorsa, gazeteci için, onun  akademik kariyeri alanındaki başarı ve derecesi önemli değildir.  Onun için önemli olan, işsizliğin, hayat pahalılığının, milli  gelir paylaşımında haksızlıkların olup olmadığı, yani sistemin  işleyip işlemediği, yöneticinin bu yoldaki başarı ve  başarısızlığıdır. Gazeteci değerlendirmesini buna göre yapar.  Hırsızlıkların, yolsuzlukların biran önce önlenmesi, toplumun  çürümüş yanının bir an önce temizlenmesi, artık zaruret  noktasına gelmiş ise düzeltilmesinde gecikildikçe, siyasal  iktidara, o iktidarı elinde   bulunduranlara   karşı  eleştirilerin  artması,   yoğunlaşması   ve sertleşmesi de kaçınılmaz bir  sonuçtur. Ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu koşulların ve  yaşanan olayların olumsuzluğu, sistemdeki tıkanma, başta  politikacılar olmak üzere herkesin üzerinde birleştiği bir  tablonun derin çizgileridir. Bu yüzden, hem kişinin üstlendiği  görevin, hem de işin yani konunun, toplumdaki önem ve mahiyetine  göre yapılacak eleştiriler çoğalacağı gibi, sertte olabilir. Davaya konu olan yazıda açıklanan hususlar açısından  bakıldığında, öz biçim ve dengenin varlığını kabul etmek  gerekir” diyerek, bu yazı ile ilgili açılmış olan manevi tazminat  davasının reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir. 

 

O zaman,  herhangi bir haberden kaynaklanarak bir eleştiri yazısı  yazılacaksa, bir yorum yazısı yazılacaksa, gazetecinin temel  görevlerinin neler olduğu yargı kararlarında ve bu ölçüler  ile, bana göre çağdaş ve ileri ölçüler ile belirlendiğine  göre, eleştiri ve yorumların bu ölçüdeki gerçekliğe uygun  yapılması gerekir. Hatta bazen, çok sert olması gerekebilir.  Acaba sizler, eleştiriler veya bu tür haberlerde eleştiri bakımından neleri, nasıl yazıyorsunuz?  Başka bir şey olsun. Biraz sizi eleştirmek anlamında olsun, ama  sizi hedef almadan, bazen, yapılan eleştirinin dozunda  kullanılanın ve yerel basında çıkan bazı gazete, eleştiri,  yorum haberlerinde tıpkı 1994-1995 yıllarında yaşanan bazı  eleştirilere benzer yazılar yazıyorsunuz. Bakın size küçük bir örnek, adı önemli  değil, ama yerel basında yayınlanmış. Bir siyasi partinin  eleştirisi yapılmaktadır. Bir siyasi partinin eleştirisi  anlamında, o ilde bulunan parti genel başkanının tutum ve  davranışı eleştirilmektedir. Yaptığı işler, biraz önce okuduğum  mahkeme kararında olduğu gibi yolsuzluklar vardır. Yaptığı  işlerin çoğu yasaya aykırıdır. Yaptığı işler kendi parti  politikalarına da, bir anlamda programlarına da aykırıdır. Eleştirebilir misiniz?  Evet, eleştirebilirsiniz. Yolsuzluk var ise  eleştirebilir misiniz? Evet eleştirebilirsiniz. Biraz Yalçın  Bayer’i kızdırayım. Bütün olaylar ile ilgili olmak üzere, örneğin Kıbrıs Türk Havayollarını yazabilirsiniz. Peki Kıbrıs  Türk Havayolları ile  ilgili, örneğin  bir  gün gazetede otururken  önünüze isim verilmeden, isim yazmadan ve “biz, isim yazamıyoruz”  diye bir mektup düşerse, ama, bu mektubun içerisindeki bilgiler  gerçekten, örneğin Kıbrıs Türk Havayollarında çok önemli işler  olduğu konusunda bilgiler veriyorsa, köşenize yazı olarak  alabilir misiniz? Veya yazı olarak almadan önce, bu yazıdaki  diğer olayları araştırıp, acaba önünde arkasında ne var? diye  bakar mısınız? Yalçın abi bunları yaptı. Hakikaten Kıbrıs Türk  Havayollarında neler olup bittiği, Türkiye’de kamoyuna ve orada  olup bitenlerin ne anlamda ve hangi boyutlara ulaştığı sürekli  haber oldu. Önce haber oldu. Sonra, eleştiri yazılarına konu  oldu. Bu eleştiri yazılarının içerisinde Kıbrıs Türk  Havayolları yönetimi, Yönetim Kurulu içerisindeki anlaşmazlıklar,  yapılan Genel Kurul’da verilen karşı oylar, Denetleme Kurulu  anlamında, o anonim şirketin denetçilerinin harekete geçmesi  gerektiği, Genel Kurul’da yapılan tartışmalar sonucunda,  buralarda alçak ve yüksek ölçülerde bazı yolsuzlukların  yapıldığı konusundaki herşey haber oldu. Hatta, bu haberler  üzerine Kıbrıs Türk Havayolları yönetiminde bulunan kişiler  tarafından Savcılığa verilen şikayet dilekçeleri sonucunda  açılmış olan ceza davaları da haber oldu. Bütün ceza davaları  haber olunca, bu anlamdaki bir Teftiş Kurulu raporu da, örneğin,  gazeteciler önüne düşünce, gazeteciler önce iddia, sonra eleştiri  ve yorum yazıları ile bütün bunları kamuoyuna aktardıkları  zaman... Örneğin yine bizim gazeteden Hikmet Çetinkaya tarafından  bir yazı yayınlandı. Yayınlanmış olan eleştiri yazısında da,  özellikle Kıbrıs Türk Havayollarında olup bitenler bu yazıya  konu oldu. Bu yazıya konu olan eleştiri yazısı içerisinde,  başlık “Kıbrıs Türk Havayolları ve Türk Havayolları”  olarak  verildi. İmzasız olarak gelen mektup, aynen bu yazıya alındı,  virgülü değiştirilmedi. Ama sonuçta, doğrudan  doğruya  haberlere de atıfta bulunarak yazar, “Bütün bunlar  olmakta mıdır?” diye soru sordu. “Bütün bunlar, bu Genel Kurullarda  oldu ise açılan davalar ne oldu?” diye sordu. “Türkiye Cumhuriyeti  Hükümeti olarak Kıbrıs Türk Havayolları için ne yaptınız” diye  soru soruldu. Ama mektuba, yazı içerisinde özellikle yer  verildi. Bunun üzerine, Kıbrıs Türk Havayollarının başkanı olan  Ümit Utku tarafından manevi tazminat davası açıldı. Biz, açılan  manevi tazminat davasında mektup imzasız olmasına rağmen, “bu,  o gün olup biten olayların tümüne uygundur” şeklinde savunma  yaptık. Mahkeme dedi ki “kanıtlarınız.” “Bakın, açılmış olan bir  ceza davası vardır. Bu ceza davasının dosyasını getirtmek  gerekir” dedik. Mahkemeye dava dosyası geldi. “Teftiş Kurulu  raporu vardır. Bu raporun bir örneği bizdedir. Biz, şimdi  bunu vermeyelim mahkemeye ama, siz mahkeme olarak bu raporu  istetin” dedik. O rapor geldi. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu  geldi. Şimdi yargı, bütün olgulara baktığı zaman “yine de  Ümit Utku’nun kişilik hakları ihlal edilmiştir. İhlal  edildiğinden dolayı manevi tazminata karar veriyorum” dedi.  Yerel mahkeme anlamında yapılacak herhangi bir iş kalmadığı  için, biz, bu olay ile ilgili olmak üzere yine kararı temyiz  ettik ve dosya da, yine doğrudan doğruya Yargıtay’a gitti. Yargıtay’a gittiği zaman Yargıtay bu konuda bir karar verdi.  Bakın, o kararda, olayın kendisini de anlatarak, olayın içeriğinden  bahsederek, ama nelere dikkat edilmesi gerektiğinin de altını  çizerek şöyle bir sonuca ulaştık. “Dosyadaki bilgi, belge ve  açıklamalardan bilhassa 27.1.1998 günlü iddianame örneğinden  olay ile ilgili olarak davacı ve diğer şirket çalışanları  hakkında Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu ve mali tabloları  denetleme ile diğer şirketin yönetim raporları sonucunda, sahte  özel belge düzenlemek, kullanmak , hizmet sebebi ile emniyeti  suistimal suçlarından dolayı kamu davasının açıldığı bellidir.  İddianamenin yedinci paragrafında yer alan  ve  kiralamaya ilişkin   suçlama ile yine iddianamenin onuncu paragrafında yer alan uçak  alımları ile şirket kayıtlarına ilişkin suçlamaların dava  konusu yayında iddia biçiminde yer aldığı, suç tarihi ile  hazırlık soruşturmasının yapıldığı tarih gözetildiğinde, yayın  tarihi ile de uyum gösterdiği anlaşılmaktadır. O zaman, bu  koşullar altında, basın haber verme görevini, gerçeklik ilkesine  uygun olarak yerine getirmiştir. O halde dava dosyası içinde  bulunan iddianame örneğinde Başbakanlık Teftiş Kurulu  yazılarından ve raporlarından, yönetim kurulunun diğer  raporlarından anlaşılan, bu olay bakımından eleştiri sertte olsa,  ki, olmalıdır” diyerek, bunun yayının yapıldığı tarihteki  iddialara uygun bir karar olduğuna, dolayısıyla bu uygun yazıdan  dolayı da bir manevi tazminata hükmedilmemesine karar vermiştir  ve bozulmuştur. 

 

Dolayısıyla, gazetede yapılmış olan yayınlar  bakımından, örneğin, bir olaydaki yolsuzluklar ile ilgili bu tür  haberler bakımından dikkat edilmesi gerekli olan konunun  başında, gerçeklik denilince görünen gerçeğin ötesinde, gerçeği  kanıtlamak konumunda kalabilirsiniz. Gerçeği kanıtlamak  konumunda kaldığınız an, o haberinizi yazarken, araştırma  görevinizi tamamlamış olarak yazmakta yarar vardır. Çünkü, bu  sorular sorulduğu andan itibaren, bu eleştiri yazısı  yayınlandığında bunlar, bunlar, bunlar vardır demek, gazetecinin  görevidir. Kaldı ki, mahkeme sizde nelerin olduğunu da ayrı ayrı  sorar. 

 

Herhangi bir konuda sözlerimi, bir başka kararı  örnekleyerek bitireyim. Varsayın ki  çok sinirlendiniz, çok  kızdınız, neye kızdınız? Türkiye’de olup biten bir olaya  kızdınız. Gazetecisiniz, herşeyden önce bir kişisiniz. Bir yazı  yazma gereğini duydunuz. Olayın niteliği gereği, çok fazla  sinirlendiğiniz için de biraz o olayı meydana getiren kişi  hakkında sert eleştiride bulunmak istiyorsunuz. Yapabilir misiniz?  Hiçbir engel yok. Olayın niteliğini, bazen yargı önünde  kanıtlamak   görevi  ile karşı  karşıya kaldığınızda, o tarihte  yaşanan olaylar ile bağlantılı olarak haklı ve makul savunma  yapmanız gerekir. Herkesin bildiği, gözü önünde olup biten  olaylar bakımından haklı ve makul savunmanız yargı tarafından  dikkate alınacaktır ve alınmaktadır. 

 

Örnek, emekli bir gazeteci (kendisini öyle tanımladığı için söylüyorum.) “İdarecinin sesi”  isimli bir dergide, bir gün bir yazı yazmış. Bu kişi Zonguldaklı  bir kişi. Yazmış olduğu yazının başlığına da “laiklik ve gerici  akımlar” demiş. Bu yazısından dolayı da kendisi hakkında, yazıda  adı geçen vali tarafından ve milletvekili tarafından manevi  tazminat davası açılmış. Bu yazının içerisinde özellikle, Zonguldaklı emekli gazeteci, Atatürk’ten başlayarak laiklik ve  gerici akımlar konusuna giriş yaptıktan sonra yazısı  içerisinde de bir milletvekilinin Zonguldak iline geldiği sırada,  valinin yaptıklarından hareketle bir eleştiri koymuş ve  demişki yazısında: “Vali, Çalışma  Bakanı İmren Aykut’un il merkezinde yapacağı bir konuşmayı, bayan olması nedeni ile belediye seçimlerinde Refah Partisine  oy veren halkın tepkisi ile karşılacağını ileri sürerek önlemek  istemiştir. Bu görevinden sonra atandığı Denizli ilinin  sınırlarında “tekbir sesleri” ile karşılanmıştır. Göreve  başladığı gün bir grup gericinin cihat yürüyüşüne izin vermiştir.” Türk Kadınlar Birliği bu durumu, 140 imzalı bir  telgraf ile şu satırlarla kınamıştır. “Atatürk ilke ve  devrimlerini özümsemiş kadınları örnek alarak Cumhuriyetimizin  kuruluşundan bu yana, ilk kez bir Valinin tekbir sesleriyle  karşılanmasını ve Denizli’de şeriat özleminde olanların cihat  çığlıkları ile yaptıkları yürüyüşe, Valinin izin vermesini  Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz olayı olarak  nitelendiriyorum. Laik Cumhuriyetin Türk kadınları olarak, Denizli  Valisi’ne bu cüreti nereden aldığını soruyoruz?” demiştir ve  yazısını tamamlamıştır. Bunun üzerine, Denizli Valisi (bir  zamanlar Zonguldak Valisi olan kişi) bu gazeteci hakkında manevi  tazminat davası açmıştır. Bu manevi tazminat davası, ilk önce  Zonguldak Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından “bir Valiye böyle  bir şey söyleyemezsiniz” diye kabul edilmiştir. Ama daha sonra  Yargıtay’a gitmiştir. Yargıtay, ”evet mahkemenin verdiği karar  doğrudur” demiştir, tekrar mahkemesine dönmüştür. Ama, yapılan  yeni bir itiraz ile bu kez Yargıtay’ın üzerinde de bulunan Hukuk  Genel Kurulu’na gitmiştir. Hukuk Genel Kurulu’na gidince, bir  gazetecinin özellikle eleştiri ve yorum yazılarında, kendi  üzerine düşen görevini yerine getirmesi bakımından bir gerekçe  ile gazetecinin haklı olduğuna karar vermiştir. “Çalışma  Bakanının, konuşmasını belirten gerekçe ile önlemek istemesi  tamamen gerçektir. Denizli iline gidişinde “tekbir sesleri” ile  karşılandığı biçimindeki yazının o bölümüne gelince, davacı  13.6.1991 günlü imzalı yazısında, gelişi nedeni ile kurban  kesilmediğini, bir vatandaşın oto radyosundan mehter marşı  çaldığını açıklamıştır. Her iki olayın içeriğinde “tekbir”  bulunur. Kaldı ki, karşılama töreninde oto radyosundan marş  çalınması tören ile doğrudan doğruya bağlantılıdır. Cihat  yürüyüşü konusu ise, Türk Kadınlar Birliği’nin telgraf metnidir,  buna ekleme yapılmıştır, yazının girişindeki yorum cümlesi ise,  davacı ve başkalarını kapsamamaktadır ve öz ile biçim  birbirleri ile dengelidir. 

 

Başka basın organları hakkında dava  açılıp açılmadığı veya bu konuda herhangi bir karar verilip  verilmediği de ayrıca, dikkate alınarak incelenmiştir. O halde, yayında gerçek dışına taşılması, öz ve biçim arasında bir  abartı yapılmamış olması dikkate alınarak, bu yayının, yapılan  eleştirinin ve yorumun yaşanan olaylara uygun düşmesi nedeni  ile kaldı ki, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının da özellikle, bu  tür olaylara tepki göstermesinin bir vatandaşlık görevi  olduğunu, yazıyı yazanın gazeteci olması nedeni ile de,  toplumun en duyarlı kesiminden gelen bir eleştiri olarak kabulü  gerektiğini” gerekçe haline getirmiştir. Bu da, doğrudan doğruya  herhangi bir konuda kızdığımız zaman veya sinirlendiğimiz zaman  kullanılabilecek ölçülerden birisidir. 

 

Sonuç: Haberiniz güncel  olacak, eleştiriniz de güncel olacak, kamuoyunun ilgisi  bulunacak ve yazdığınız haberde ve eleştiride toplumsal bir yan  bulunacak. Toplumsal ilgi, o olayda aranacak ve bütün bunların  dışında ifade biçiminiz ile haber içeriği birbirine uygun  düşecek. Hangi amaç ile haberi ve yazıyı yazıyorsanız,  kullandığınız araç, o amaca uygun biçimde kamuoyunun  bilgilendirilmesine yönelik bir yazı olacak. Hepinize saygılar  sunarım.