SEMİNER KONUŞMALARI


 

“TV’DE GÖRÜŞME TEKNİKLERİ VE SÖZ YAYINLARI”

MUSTAFA GERÇEKER

TRT Yayın Denetleme Kurulu Üyesi

   

Yayında Söz ve Konuşmanın Kullanılması

Bir İletişimci Herşeyden Önce Türkçeyi Doğru Kullanmalıdır  

 

Türkiye hemen hemen hiç çıkamadığı ekonomik zorluklar içinde ve yine, bir kriz söz konusu. Bu krizden çıkmak için yeni bir ekonomik program gerekli, yurtdışı bağlantılar gerekli ve bunun için Meclis dışından yeni bir bakan atandı. Bu Bakan, ekonomik alanda ivedi olarak neler yapılması gerektiğini açıkladı. Bilgi içerikli yayın yapan televizyonlar hemen uzmanları çağırdı, canlı yayınlara geçildi ve konu her yanıyla incelendi. Niçin? Çünkü anlatılacak birşey vardı ve anlatımların en etkili türü de sözle yapılanıydı. Evet, görüntü  olarak  tablolar,  şemalar, rakamlardan  oluşan istatistikler verilebilirdi ama onları anlatmak için de yine söz gerekliydi.

 

Atasözünü hatırlayalım, “insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa” anlaşırlar.

 

Bir zamanlar yayın dendiğinde akla ilk olarak radyo gelirdi, radyo, söz yayını demekti. Şimdi ise radyo denince akla müzik geliyor. Müzik en rahat dinlemeyi sağlıyor. Düşünmeye, kafa yormaya gerek yok. Çünkü, ülkemiz insanına egemen olan düşünsel tembellik. Bir de tabii, herkesi aldatmak için kullanılan rating (Türkçeleşmiş olarak reyting), yani, program izlenme oranları var. Yüksek reyting, yüksek reklam, yüksek gelir demek. Düşünsel tembellik yüksek gelir getiriyorsa, daha zor olan yolları denemenin gereği yok, diye düşünülüyor. Sonuçta bunun kötü etkileri de toplumda görülüyor tabii.

 

Söz yayını, söz ile bilgi aktarımına önem vermek ve bilgi birikiminin oluşumuna çok köklü katkıda bulunmak demektir. Radyo yapımcıları ve yayıncıları sözü kullanmaktaki ustalıkları ve etkinlikleri oranında başarı kazanırlar. Sözün başarısı, sözcüklerle dinleyicinin beyninde görüntü çizilebilmesine bağlıdır. Çünkü, radyo dinleyicisi radyoyu tek başına dinler.  Yani kendi düşünceleri ve anılarıyla başbaşadır, beynindeki düşünsel görüntüler de buna göre oluşur. 

 

Kullanılan  sözün etkisi müzik ve efekt ile artırılmalıdır. Çünkü söz, tek başına bir “ortam”, “atmosfer” yaratamayabilir. O açıdan söz, müzik, efekt bir radyo yapımının yapı taşlarıdır. İşte radyo yapımcısı, bunları kullanarak düşünsel görüntüler çizmek zorundadır.  İnsanların beyinlerinde yaratılan görüntüler, bazen anlatılan ile hiç ilgisi olmayan, ama çağrışım yaparak başka şeyleri hatırlatan görüntülerdir. Beyninizde yaratılan görüntüler, olayla hiç ilgisi olmayan, kullanılan yapı taşlarının kullanılış biçimine göre oluşan görüntüler de olabilir. Bunlar artık o olayın gerçek görüntüleri değil, olayın sizdeki etkilerinin yarattığı kişisel izlenimin görüntüleridir, bilimsel bir tanımla bir İllüzyondur-yanılsamadır. İşte bu görüntüler, bu yanılsama dinleyiciyi ne kadar çok mutlu edebilirse, etkileyebilirse, irkiltebilirse, ürkütebilirse, vb.  o kadar başarılı olacaktır.

 

Bütün bu anlatılanların bir özeti şudur: radyo kişiseldir. Bilgi iletiminde en hızlı araçtır.  O zaman sözü en etkili kullanan, bilgi aktarımında da en yüksek hıza ulaştıracak sistemi kuran radyocu başarıya en yakın olandır. 

 

Söz, müzik, ve efekt hep sestir. Ama, önemli olan dinleyicinin duyduğu ‘ses karışımı’dır,   yani, programın dinleyiciye yansıyan sesi içinde bu yapı taşlarının hangi oranda bulunduğudur. Yalnızca müzik parçalarının birbiri ardına  dizildiği bir yapım, doğru anlamda bir radyo yapımı değildir. Yalnızca sözden oluşmuş bir yapım da doğru anlamda bir radyo yapımı değildir. Çünkü her iki örnek de, kullanılması gereken yapı taşları açısından eksiktir. Efektsiz bir yapım, düşünsel görüntüleri somutlaştırma açısından eksik bir yapım olacaktır. Yalnızca müzikten oluşan bir yayında bilgi içeriği yoktur. Yalnızca söz yayınının, müzik ve efektten oluşması gereken estetik desteği yoktur. Bu eksiklikler, tekdüzeliğe, dinleyicilerde ilgi dağılımına, bıkkınlığa ve başka istasyonlara geçme isteğine yol açabilir. Çözüm, anlamlı biçimde birleştirilmiş ve birbirini destekleyerek etki yapan insan sesi, müzik, efekt karışımını yakalayabilmektir.

 

Günümüzde  söz  yayınlarının  önemi biraz  daha  anlaşılmıştır, ama radyolarımızın çoğu hala müzik ağırlıklıdır. Dinleyiciyi düşünsel tembelliğe itmekte ve orada tutmaktadır. Yayın zamanının tümünü müziğe ayıran radyo, günümüz insanının gereksinimlerine tam olarak cevap vermiş sayılmamalıdır. Bir “şeyi” anlatmak için en etkili yöntem olan söz, yayında yer almıyorsa ya da hiç denecek kadar düşük düzeyde ise, o radyo, özelliği olan bir istasyon değil, sıradan, olağan, ortalama bir radyo olmayı seçmiş demektir. Oysa ülkemizin istediği, beklediği farklı yayınlardır. Yalnız müzikle dinleyicisine ulaşmak isteyen bir radyonun seçtikleri ve yayınladıkları, popüler olmak zorundadır. Oysa, aynı popüler müziği sonu gelmez biçimde yayınlayan çok sayıda radyo vardır. Bu kadar çok istasyondan yayınlanan müzik ürünlerinin oluşturduğu yayın farklı hale getirilmediği takdirde hiçbir anlam taşıyamaz. Önemli olan, yapı taşlarının farklı bir karışımı, farklı bir yaklaşım, bakış ve sunuştur. Yani gereken, bir yapımcının ötekilerden farkını ortaya koyan yaklaşımı ve ustalığıdır. 

 

Şimdi gelelim insan sesine, sunuşa... İnsan sesi + bu sesi alıp yansıtacak olan mikrofon + mikrofon ve sunucunun birlikte içinde bulundukları “ses uzayı”, yani stüdyo boşluğu da iyi kullanılmalıdır. Sunuşta kullanılan ses çığırtkan ve uzak bir ses değil, yakın, sıcak, sevecen, esprili, zeki bir ses olmalıdır.  Bizim amaçladığımız ses, mikrofona yakın kullanılan sestir. Tıpkı kulağa yakın yapılan bir konuşma gibi. Çığırtkan ses, duyuru ve açıklama sesidir, politikacının kürsüde kullandığı sestir. Bu bir mikrofon tekniğidir, program içinde, metnin ve duygunun gerektirdiği, yaratılmak istenen etkinin zorunlu kıldığı gibi kullanılmalıdır. Yani, bir sunucu program süresince sesini kullanmalı, sesiyle oynamalıdır. 

 

Radyodan tek başına dinleme yapan bir dinleyiciye çoğul anlamda “siz” diye seslendiğiniz anda yanlış yaparsınız. Çünkü tek başına dinleme yapan bir kişiyi yanında, yöresinde bulunmayan kişilerle paylaştığınızı açıklamış olursunuz. Oysa, o dinleyici düşüncelerini herhangi bir kişiyle paylaşmaya razı mıdır acaba? Bence değildir. Peki, bireysel dinleme yapan bir dinleyiciye nasıl seslenmek gerekir? Bu konuda devrim niteliğindeki değişiklik Amerika Birleşik Devletleri’nde 1930’larda ortaya çıktı. Arthur Godfrey adlı bir radyo sunucusu bir kaç aydır hastanede  yatıyordu. Bol bol radyo dinliyor, yayınlara eleştirel açıdan bakıyor ve doğruları yanlışları saptamaya çalışıyordu. O günün sunucularının bir kişiye değil, daha çok bir gruba seslendiğini saptadı. “Bayan ve bay radyo dinleyicileri” diye başlıyorlardı; sessiz harfleri abartıyorlar; herşeyi çok yüksek sesle ve değişen tonlamalarla söylüyorlardı. Kürsü konuşmacıları, politikacılar gibiydiler. Godfrey, dinleyicilere tek tek  seslenmeye karar verdi ve “sen” sözcüğünü kullandı. Yaptığı  ikinci değişiklik, programını kurumsallıktan çıkarmak ve kişiselleştirerek “ben” sözcüğünü kullanmak oldu. Bu değişiklikle radyo kendini buldu. Godfrey, bir anda dinleyicilerin büyük çoğunluğunu kendi programına topladı, ötekiler de aynı tarzı benimsediler ve tekil seslenme, sen’li ben’li konuşma radyonun üslubu oldu. Herhangi bir spiker ya da sunucu “sen” biçiminde seslendiğinde saygısızlık etmiş olacağını sanmamalıdır. Bunun saygı ile ilgisi yoktur, iletişim aracının doğasının getirdiği bir zorunluluktur. 

 

Gelelim sohbet programlarına. Acaba bu yapımlarda neye dikkat edilmelidir?

 

Basın ve yayın alanında çalışan kişinin yetkisi kamunun genelini ilgilendirme sınırında başlar ve biter. Özel alanlar kişilerin rızası olmadan ortaya çıkarılamaz. Kişisel özgürlük alanına girilemez. Kişilerin izni olsa bile, açıklanabilecek, açıklanamayacak konular olduğu unutulmamalıdır. Kamusal alanda olan biz yayıncılar ve okuyucular, izleyiciler, dinleyiciler, o kişisel özgürlük alanına giremeyecek ve kişiyi ancak bilinmesine izin verildiği kadarıyla tanıtabileceğiz. Kural bu. Özel hayatlar, kişisel özgürlük alanları kamunun güvenliğini, kamu sağlığını, kamunun varlığını sürdürmesini ilgilendiriyorsa, yine ancak gerektiği oranda özel-kişisel özgürlük alanlarına girilebilir ve bu konuda açıklamalar yapılabilir. 

 

Uyulması gereken başka kurallar da var: Program sırasında orada olmayan ve cevap veremeyecek durumda olan kişilerle ilgili bir şey söylememek. Kendisini savunamayacak durumdaki  kişiye suçlamalar yöneltmemek. Yan tutmamak. Kişilik haklarına saldırmamak. Hakaret etmemek. Kanıt olmadan suçlamada bulunmamak. Görüşmeyi, amaçlı ve zorlayıcı biçimde yönlendirmemek, yani kısaca vevap hakkı kullanma zorunluluğu doğurmamaya çalışmak  gerçek bir yayıncınıın uyması gereken kesin kurallardır.  Bunlar yapılacak görüşmenin temelini oluşturması gereken etik-ahlakî kurallardır.

 

Gelelim işin tekniğine.

 

Söyleşide görüşmenin sahibi söyleşiyi yapandır. Ele alınacak konunun sahibi konuktur. 

 

Söyleşiyi yapan kişinin birinci görevi gösteri yapmak değil, konuğun sahip olduğu bilginin üçüncü kişilere, dinleyicilere, izleyicilere aktarılmasını sağlamaktır. 

 

Söyleşiyi yapacak olan kişi öncelikle araştırma yapmalıdır.

 

Söyleşi yapanın program sırasında çok işine yarayabilecek şeyler arasında en önemlisi kamuoyunda ele alınacak konu açısından sorulmakta olan ve cevap bekleyen sorulardır. 

 

Konunun değişik yönleri varsa, bir tartışma sürmekteyse, çeşitli görüşleri ortaya atan uzmanlara danışılmalıdır. 

 

Söyleşiyi yapacak kişi ile konuk söyleşiden önce karşı karşıya gelmelidirler. 

 

Konuk tutulabillir, ürkebilir, söyleyeceklerini unutabilir. Böyle bir çıkmazdan kurtulabilmek için söyleşiyi yönetecek olan kişi gereken sorular dışında ek sorular da hazırlamalıdır. 

 

Soru soran kişi yan konular hazırlamış olmalıdır. Bu konular ele alınan konu ile ilgili olmayabilir. Sohbetin akışı sıkıcı hale gelebilir, renk katmak gerekebilir, sert bir hava oluşabilir o gibi hallerde bu konular yararlı olacaktır.

 

Söyleşiyi yapacak olan kişi konuğu yayının öncesinde stüdyoya sokmalı,  belki ilk defa stüdyoya girecek olan kişiyi o ortama alıştırmalıdır. 

 

Her söyleşinin bir amacı olmalıdır.  Amaç bilgilendirmekse görüşme bir noktadan başlamalı ve belirli bir noktaya yönelmelidir. Bu amaca ulaşmak için biraz önce söylediklerimin hepsi gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Amacı olan bir söyleşide üç temel zorunluluk var: 

 

1. Giriş doğru yapılmalıdır.  Çünkü giriş bir sergilemedir, görüşmenin çerçevesini çizecek başlangıçtır.  

 

2. Doğru sorular sorulmalıdır. Doğru sorular sorulmadıkça görüşme amaçsız kalacaktır. Ya da bir amaç olsa bile, ona ulaşılamayacaktır. Bu ilk iki gereklilik için araştırma çok önemlidir. 

 

3. Sorular doğru sorulmalıdır. Sorular doğru sorulmazsa, yani anlaşılır, düzgün, doğru Türkçe kullanılmazsa, yapılanların tümü boşa gidecektir.

 

Bu zorunlulukları yerine getiren söyleşi sahibi dinlemesini bilmek zorundadır. Dinlemediği taktirde, görüşmenin yönünün sapmasına yol açabileceği gibi, sorduğu ve cevabını aldığı soruyu tekrarlaması tehlikesi bulunacaktır. Hiçbir yayıncı bu duruma düşmemelidir. 

 

Söyleşiyi yapan bilgiçlik taslamamalıdır.  Usta bir konuşmacı bilgisizlik görüntüsünden yola çıkarak, karşısındakini çok daha kolay konuşturabilir.

 

Soruları soran kişi değişik roller üstlenebilmelidir. Görüşmenin gidişine göre, ısrarlı  bir araştırıcı, güvenilir bir sırdaş, dost, ruh bilimci, kurnaz bir görüşmeci, başarılı bir pazarlıkçı, bazen de etkili bir pazarlamacı olabilmelidir.

 

Görüşmeyi yapanın görevi kendisini göstermek, gösteriş yapmak değildir, sözleri ustalıkla kullanmaktır. 

 

Soru soran, girişim üstünlüğünü karşısındakine kaptırmamalıdır.  Soru sormak yalnızca soru soranın yani görüşmeyi yapanın hakkıdır.

 

Anlaşılmazlıkla sonuçlanacak özel terimler kullanılmasından kaçınılmalıdır. Önemli olan, herkesin anlayacağı dilde konuşmaktır. Görüşmeyi bu yönde tutmak da soruları soran ve görüşmeyi yöneten kişinin sorumluluğudur.

 

Görüşmede çok önemli bir başka nokta seslenme biçimidir.  “sayın seyirciler” ya da “sayın dinleyiciler” en çok kullanılan seslenme biçimleridir. Ama, bir yayıncının izleyici, dinleyici için saygı duyduğunu ek sözlerle belirtmesine gerek yoktur. Onun göstereceği saygının ölçüsü, işini iyi yapıp yapmadığıdır, sözleri değil. İşini iyi yapması, profesyonel olması yeterlidir. Sonra, sevgili, çok sevgili, çok sayın, ağabey, abla gibi sözcükler de hiç kulanılmamalı. Yayıncının kullandığı dil, dolaysız seslenme dili olmalıdır. Günlük yaşantınızda biraz önce söylediğim türden sözcükleri kullanıyor musunuz? Biraz önce saygı göstermek için “sayın” demenin gerekmediğini söyledim. Çözüm çok kolay: Diyelim ki karşınızda Cumhurbaşkanı var, soruyu ona soracaksınız. Ya “Sayın Cumhurbaşkanı” dersiniz, çünkü, bu o kişinin resmi ünvanıdır, ama adını eklemezsiniz; ya da “sayın” diye başlayıp adını ve soyadını eklersiniz veya “sayın” diye başlayıp soyadını söylersiniz. Böyle resmi ünvan sahibi olmayan, ama ünlü bir kişi ile karşı karşıya iseniz, yapmanız gereken ad ve soyadını birlikte söylemek, sonraki seslenişlerde ise yalnızca “siz” demektir. Ünlü kişilerle karşılaştığınızda böyle bir yol izlemek hem uygun, hem de şık olur. Ünlü olmayan kişilerle yapılan görüşmede ise günlük hayatta kullanılan dolaysız seslenme biçimi kullanılmalıdır.

 

Her söyleşi sonuçlanmak zorunda değildir. Söyleşinin sonunda söylenenleri toparlamak, özetlemek, artık dinleyiciye-izleyiciye  hakaret gibi bir şey olmaktadır. Herkes söylenenden kendi payına düşeni alır ve anlar. Onun ötesinde bir şeyler anlatmaya çalışmak anlamsız bir çabadır. Söyleşi konusunun sonuçlanması gerekmemektedir. Süre bitebilir, ama konu sürer gider.

 

Radyo ve Televizyonda Görüşme Teknikleri 

 

İster gazete, ister radyo, isterse televizyon olsun hepsinde en çok ilgi gören insan hikayelerinin anlatıldığı, fotografların bulunduğu, insanların yer aldığı ve kendilerini okuyucunun, dinleyicinin, izleyicinin karşısına çıkardıkları bölümlerdir. Çevrenizde, insanın içinde bulunmadığı herhangi bir şey olamaz. Ayrıca bir toplumda insanların ne yaptığına, kimlerle görüştüğüne, ne yiyip içtiğine, tercihlerinin ne olduğuna vb. ilişkin bu kadar büyük  merak da düşünüldüğünde, yayınlar da doğaldır ki,  bu merak paralelinde yapılacaktır; en yüksek tirajlı gazeteler bile, ek çıkaracaksa bilgi içeriği yüksek olanı değil, görsel malzemesi yüksek olanı seçecektir. Bu görsel malzemenin de olabildiğince kadınlar ve kadınlarla ilgili şeyler; özel hayatlar; zenginler; zenginlerin ve sosyetenin yaşamı olmasına dikkat edilir. Kadınların hep aynı kişiler olmaları, hergün çeşitli iletişim araçlarında görülmeleri, herşeylerinin artık bütün ayrıntılarıyla ezberlenmiş olması bile bir değişiklik yaratmayacaktır. Çünkü, onları merak eden birisi her zaman, her yerde vardır. 

 

Monica ile Clinton’ın yaşadığı macerayı; Prenses Diana’nın yaşamını; Hillary Clinton hakkında yazılıp söylenenleri hatırlayın. Mankenlerimiz ve görsel iletişim araçlarında boy gösteren artistlerimizi göz önüne getirin. Bunlara ve benzeri türdeki hikayelere merak duyanları, açlığın dürtüsüyle başını lokantanın vitrinine dayayıp içeriyi seyreden ve düş kuran insana benzetebiliriz. Yemek isteği nasıl kaçınılmazsa, perdesi çekilmiş pencerelerin ardında olanları görmek, bilmek; kulaklara fısıldananların ne olduğunu duyabilmek; kafaların içindeki düşünceleri bilmek isteği de önüne geçilmezdir.

 

Başından geçen bir olayı anlatmak için iletişim araçlarında boy gösterenleri; haklarında  dedikodu üretildiğini ileri sürüp, herşeyin doğrusunu anlatmak iddiası ile mikrofon ya da kamera karşısına geçenleri; “bildiklerimi açıklarsam, deprem olur” iddiasıyla kendini gösterenleri, gerine gerine dolaşanları düşünün, hepsinin temelinde insanın doymak bilmeyen merakı vardır. İşte, bu merakı iyi bilen ve istismar eden iletişim araçları da kendilerini gönül rızası ile kullandırmaktadır. Çünkü doymak bilmeyen meraklara seslenmenin bir getirisi vardır: Reytingler ve kazanç! İşte bu nedenle, “paparazzi” olarak tanımlanan programlar yapılır. Televoleler bir iken ikiye, iki iken üçe çıkar. Bir kişiyi “sevgilisi” olarak damgalayabilecekleri bir başka kişiyle birlikte görüntüleyebilmek veya gerçekten sevgilisiyle yakalayabilmek için geceleri eğlence mekânlarının kapılarında, karanlık köşelerde foto  muhabirleri  bekler,  flaşlar patlar,  durum   saptanır.  Gizli kamera programları aynı merakı karşılamak için yapılır. 

 

Merak yalnızca böyle şeylere yönelmez. Kanlı olaylara, çekilen ızdıraba da merak duyulur. Bu tür hasta beyinler olduğu içindir ki, “reality show” diye adlandırılan programlar yapılır; hastane dizileri çekilir. Acil servisler görüntülenir. Onun için, ağır yaralanmış insanların ağzına mikrofon uzatılır, kamera objektifleri yöneltilir ve hiçbir tanıma sığmayan bir tavırla, “neler hissediyorsunuz, olay nasıl oldu?” diye sorulur.

 

Şimdi ortak noktalara bakalım. İki kilit sözcük var: İlgi ve merak. Kim kimdir? Güzel midir, çirkin midir, iyi midir, hoş mudur, yamuk mudur, düzgün müdür? Parası nereden gelir? Taktığı takıştırdığı şeyleri nereden bulmuştur? İlgi ve merak bu konulara yönelirken, konuların merkezinde insan var. Kadın ya da erkek farketmiyor. İlgi ve merak hepsine yöneliyor. Ama ilgi ve merakın daha çok yöneldiği kadın.. Çünkü doğanın temelindeki dürtü, cinsellik kadını daha çekici yapıyor. Konuların ele alınmasında olumlu ya da olumsuz yaklaşım da farketmiyor. Çünkü “reklamın iyisi kötüsü olmaz” kuralı işliyor. İyi ya da kötünün düşünülmediği bir ortamda ilgi ve merak konusu olmak, olayların merkezinde olmak, tanınmayı, bilinmeyi getiriyor. Tabii o da parayı.

 

Burada unutulmaması gereken çok önemli bir konu, olayların ortasındaki bu kişilerin “satışı” dır. Yani ambalajıdır, görüntüsüdür, “havasıdır”. Ambalaj, yani “hava” iyiyse satış müthiştir. Herkes haklı haksız, yerli yersiz, geçerli geçersiz görüş bildirmeye başlar. Kişi medyanın ilgisini çeker, çünkü tüketilebilecek bir malzemedir. Dinleyici, izleyici getirir, dinleyici ve izleyici reklam getirir, reklam da parayı getirir.

 

İşte burada iletişim araçları - yaygın tanımıyla medya - açısından en patlayıcı, parlayıcı karışım ortaya çıkar: İnsan - ilgi ve merak - “satış” / “hava” - tanınmak - kazanç. Bu ögeler bir araya geldiğinde, artık, gerek iletişim araçları gerekse medyanın seslendiği tüketiciler açısından karşı konulamaz bir durum ortaya çıkmıştır. Bizler oturur, “haber bülteni” adı altında uzayıp giden aktüalite, hatta daha doğru  tanımlamayla   magazin yapımlarını izlemeye başlarız. Defalarca başa alınan görüntüler, ağlayanlar, dövünenler, sinirlenen, bağıran insanlar, kan, şiddet, dehşet vb. düzenlenmiş, gerçek olmayan mizansen olaylar, görüntüler... Bu, ad konamayacak yapımlar, bazen “satış” için, bazen “tehdit” için, bazen “şantaj” vb. şeyler için kullanılabiliyor. Reytingleri alt üst edecek, “deprem yaratacak”  yapımlar ortaya çıkıyor. O radyolar, gazeteler, televizyonlar, o programlar o yaklaşımlarıyla dinleyici, izleyici, okuyucu buluyorlar. Günümüzün düzeni bu.

 

Amacın sansasyon olduğu örnekler için bakıldığında, yayınlarda gördüğümüz bütün o olumsuz yaklaşımlar önlenebilir mi? İletişim araçlarında çalışanların sorumlulukları, yükümlülükleri var mıdır? Vardır. Yazılı, sözlü ve görüntülü basında sorumulukların, yükümlülüklerin sınırı, kamunun çıkarıdır, kamu güvenliğidir. Biraz önce özetlediğim ilgi ve merakın yöneldiği kişisel, özel özgürlükler alanı, ancak kamunun çıkarı olduğu, kamu güvenliği gerektirdiği taktirde açıklanmalıdır. Peki, kamunun çıkarı nerededir? Dedikodular ya da temel insan zayıflıklarının sergilenmesinde  mi,  yoksa gerçeklerin  ortaya  çıkarılmasında  mı? Basın mensubunun görevi, kamunun genelini ilgilendirme sınırında başlar ve biter. Özel alanlar kişilerin rızası olmadan ortaya çıkarılamaz. Kişisel özgürlük alanına girilemez. Kişilerin izni olsa bile, açıklanabilecek, açıklanamayacak konular olduğu unutulmamalıdır. Peki, diyeceksiniz ki, bu sınırdan öteye geçilemeyecekse, o insanı nasıl tanıyacağız? Kamusal alanda olan bizler ve okuyucular, izleyiciler, dinleyiciler, o kişisel özgürlük alanına giremeyecek ve ancak, bilinmesi gereken kadarıyla o kişiyi tanıyacağız. Kural bu. Özel hayatlar, kişisel özgürlük alanları kamunun güvenliğini, kamu sağlığını, kamunun varlığını sürdürmesini ilgilendiriyorsa, yine ancak gerektiği oranda, özel, kişisel özgürlük alanlarına girilebilir ve bu konuda açıklamalar yapılabilir. Uyulması gereken başka kurallar da var: Program sırasında orada olmayan ve cevap veremeyecek durumda olan kişilerle ilgili bir şey söylememek. Kendisini savunamayacak durumdaki  kişiye suçlamalar yöneltmemek. Yan tutmamak. Kişilik haklarına saldırmamak. Hakaret etmemek. Kanıt olmadan suçlamada bulunmamak. Görüşmeyi, amaçlı ve zorlayıcı biçimde yönlendirmemek. Bunlar yapılacak görüşmede uyulması gereken etik-ahlakî kurallar.

 

Bir yanda bu etik zorunluluklar, öte yanda, kazanç demek olan reyting. Medya çalışanı ikisinin arasına sıkışmıştır.

 

Medya açısından, kışkırtıcı, baştan çıkarıcı ve koyduğumuz kuralı bozmaya bizi iten daha  başka  yapay  nedenler  de var: Medyanın  sığındığı reytingler, yani izleyici ölçümleri. Bunlar aslında reklamların değerlendirilmesi için bulunan ve uygulanan, ama ülkemizde programların izlenmesine yönelik olarak kullanılan ölçüm teknikleri. Bu reytinglerin anlattığı varsayılan, “en çok seyredilen biziz” veya “halk böyle istiyor, biz de onun istediğini veriyoruz” biçimindeki açıklamalar çok yanıltıcı. Daha doğrusu kolaycılık... Ama, bu da hayatımızın bir gerçeği ne yazık ki...

 

Mesleğinin kuralları ile reyting baskısı arasına sıkışmış bir yayıncı...

 

Şimdi geliyoruz  işin teknik bölümüne. Söyleşi tekniğine. Şöyleşiyi yapan kişinin, yani konukla konuşacak olan kişinin, öncelikle aklında tutması gereken şey şudur: görüşmenin sahibi kendisidir. Ele alınacak konunun sahibi konuktur.  O konuk anlatacakları olduğu için çağırılmıştır. Öyleyse kendisinde bulunan bilgiyi açıklamasına, anlatmasına olanak verilmelidir. Söyleşiyi yapan kişinin birinci görevi, bu bilginin üçüncü kişilere, dinleyicilere, izleyicilere aktarılmasını sağlamaktır.  Kısaca, söyleşiyi yapan konuğunun kendisinden daha bilgili olduğunu bilecek, bu bilgiyi dinleyicilere-izleyicilere aktarmasını sağlamak amacıyla görüşmeyi başlatacak, sürdürecek ve bitirecektir.

 

Bir söyleşi programının, amaçlandığı biçimde bilgi aktarıcı olabilmesi için belirli ön koşullar vardır. Bunlardan birincisi, o söyleşinin, günlük yayın akışında açıklanmış olduğu saatte başlamaması gerektiğidir. “Ne demek bu, peki hangi saatte başlasın?” diye soracaksınız. Çok öncesinden başlaması gerekir. Çünkü, söyleşiyi yapacak olan kişi öncelikle  araştırma yapmalıdır.  Ele alınacak konunun, dağılmadan, anlaşılır bir bütün halinde dinleyicilere-izleyicilere aktarılabilmesi için, söyleşiyi yapan kişi çok derine inemese de en azından konunun ne olduğunu öğrenmelidir. Söyleşi yapanın çok işine yarayabilecek başka şeyler arasında, en önemlisi kamuoyunda, ele alınacak konu açısından sorulmakta olan ve cevap bekleyen sorulardır. Konunun değişik yönleri varsa, bir tartışma sürmekteyse, çeşitli görüşleri ortaya atan uzmanlara danışılmalıdır. Sonra araştırılması gereken kişi konuktur. Nasıl bir kişidir? Kekeme midir? Heyecanlı mıdır? Tutuk mudur? Kendini beğenmiş midir? Aklı dağınık, düşüncelerini toparlayamayan bir kişi midir? Sahip olduğu bilgiyi, yalnızca kendisinin anlayabileceği sözcüklerle mi anlatır? Listeyi uzatabilirsiniz, ama bunlar yapılması gerekenlerin en önemlileri. Ancak bunlar yapıldıktan sonra, söyleşiyi yapacak kişi, söyleşiye ilk adımı atmış sayılabilir. Sayılır demiyorum, çünkü, bu söyleşi yapılıp bitinceye kadar daha yapılması gereken birçok şey var.

 

Söyleşiyi yapacak olan kişi ile konuk, söyleşiden önce karşı karşıya gelmelidirler. Amaç, sansasyon yaratmak, kişiyi zor durumda bırakmak vb. gibi şeyler değil de, bilgi aktarmak ise, iki kişinin böyle karşılaşmaları ve sorulacak sorular üzerinde görüş birliğine varmaları esastır. Ama sanılmasın ki, söyleşide yalnızca, gözden geçirilen bu sorular sorulacaktır. Konu üzerinde önceden yapılmış olan araştırma, söyleşi sırasında değinilmeyen bir bölüm, geri planda kalan önemli bir nokta vb. yeni sorular sorulmasına olanak tanıyacaktır. Söyleşi böylece daha kapsamlı, daha renkli hale gelecektir. Yani söyleşiyi yapan, sorması kesinlikle gereken sorular dışında ek sorular da hazırlamalıdır. 

 

Bu basamaklar geçildikten sonra, belki de ilk kez stüdyoya girecek olan konuğun, bu yabancı ortamdan ürkmemesini sağlamak için rahatlatılmasına sıra gelir. Bir yayıncı için hiçbir ükrütücü yanı olmayan bir stüdyo, konuk için tam anlamıyla korku kaynağı olabilir. Yıllardır aynı işi yapan haber sunucularında bile, programın başlamasının hemen öncesinde kısa süreli de olsa kalp atış hızının  dakikada 120’nin üstüne çıktığı, tansiyonun tehlikeli derecede yükseldiği, solunumun aksadığı bildirilmiştir. Böylesine deneyimli kişiler bile böylesine etkileniyorlarsa, ilk kez stüdyoya geleni bir düşünün. Onun için söyleşiyi yapacak olan kişi, konuğu yayının öncesinde stüdyoya sokmalı, orada biraz süre geçirmesini sağlamalı, çevredeki aygıtlar hakkında bilgi vermelidir. Çünkü amaç, söyleşiyi başarıya ulaştırmaktır. Söyleşiyi yapacak olan kişi, programın başlamasından hemen önce konuğuna, stüdyodaki aygıtları unutmasını, yalnızca karşılıklı  yapacakları konuşma üzerinde yoğunlaşmasını söylemelidir. 

 

Her söyleşinin bir amacı olmalıdır.  Amaç bilgilendirmekse görüşme bir noktadan başlamalı ve belirli bir noktaya yönelmelidir. Bu amaca ulaşmak için biraz önce söylediklerimin hepsi gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Amacı olan bir söyleşide üç temel zorunluluk var: 

 

1. Giriş doğru yapılmalıdır.  Çünkü giriş bir sergilemedir, görüşmenin çerçevesini çizecek başlangıçtır. 

 

2.  Doğru sorular sorulmalıdır.  Doğru sorular sorulmadıkça görüşme amaçsız kalacaktır. Ya da bir amaç olsa bile, ona ulaşılamayacaktır. Bu ilk iki gereklilik için araştırma çok önemlidir. 

 

3. Sorular doğru sorulmalıdır. Sorular doğru sorulmazsa, yani anlaşılır, düzgün, doğru Türkçe kullanılmazsa yapılanların tümü boşa gidecektir.

 

Artık söyleşi başlayabilir. Soruları soran dinlemesini bilmek zorundadır.   Dinlemediği taktirde, görüşmenin yönünün sapmasına yol açabileceği gibi, sorduğu ve cevabını aldığı soruyu tekrarlaması tehlikesi bulunacaktır. Hiçbir yayıncı bu duruma düşmemelidir. Soru soran, görüşmenin yıldızı değildir. Görüşmenin yıldızı konuktur. Soruları soran yalnızca konukla dinleyici-izleyici  arasında bir aracıdır. Orada oturup soruları sorarak, yalnızca görevini iyi yapmak zorundadır. Öne çıkmayı, yıldız olmayı, ünlü olmayı düşünmemelidir. Görevini iyi yaptığında beklediklerinin tümünü zaten elde edecektir.

 

Görüşmeyi yapan, yani soruları soran hiçbir zaman bilgiçlik taslamamalıdır. Usta bir konuşmacı bilgisizlik görüntüsünden yola çıkarak, karşısındaki konuktan en kapsamlı bilgiyi elde edebilir. Bir “rakip” ile karşı karşıya olmadığını gören konuk rahatlayacak ve açılacaktır.

 

Çok iyi ön hazırlıklardan geçmiş olan bir söyleşi bile sonuna kadar akıcı gitmeyebilir. Konuğun dikkati dağılabilir, söyleyeceğini unutabilir, sıkılabilir, üzülebilir, tutulabilir vb. Bu gibi hallerde kullanılmak üzere, soru soran kişi yan konular hazırlamış olmalıdır.  Bu konular ele alınan konu ile ilgili olmayabilir: Gazetedeki bir fıkra; o gün radyolarda televizyonlarda duyulan, görülen ilginç bir olay; konuğun içinde bulunduğu engelleyici havayı değiştirecek bir konu vb. çok kısa bir süre için de olsa, konuğun takılmasına yol açan etkiyi ortadan kaldırabilir ve görüşmenin sürmesini sağlayabilir.

 

Soruları soran, yani söyleşiyi yapan, değişik roller üstlenebilmelidir.  Görüşmenin gidişine göre, ısrarlı  bir araştırıcı, güvenilir bir sırdaş, dost, ruh bilimci, kurnaz bir görüşmeci, başarılı bir pazarlıkçı, bazen de etkili bir pazarlamacı olabilmelidir. Yalnızca boyu uzun; yüzü ve vücudu güzel olan; amaçsız boş konuşmayı, yani zevzekliği iyi beceren bir kişi, çizmek istediğim çerçevede konuşmacı, görüşmeci, sunucu olamaz. Mankenlik ve güzellik, hiçbir zaman sunuculuğun ön koşulu olamaz. Olsa olsa reyting’in ön koşulu olabilir. Konuşmayı, görüşmeyi, sunuşu, yapanın bacaklarının uzunluğu, göğüslerinin güzelliği vb. şeyler hiç önemi olmayan şeylerdir. Çünkü sunucunun, konuşmacının, görüşmecinin yapması gereken güzelliğini göstermek değil, sözleri ustalıkla ve etkinlikle kullanmaktır. 

 

Soruları soran, girişim üstünlüğünü karşısındakine kaptırmamalıdır.  Soru sormak yalnızca soru soranın, yani görüşmeyi yapanın hakkıdır. Görüşmeyi yapan, hep soruları soran kişi olmalıdır. Konuk da hep cevap veren olarak kalmalıdır. Konuk, rolünü ezberlemiş, birbirini izleyen bilgileri susmadan, ardı ardına sıralamaya başlamışsa, görüşmenin kontrolü elden gidiyor demektir. Soruları soran müdahale etmeli, bu ezberci gidişi kesmek için araya girmeli, ama, aynı zamanda karşısındakini durdurmaktan da kaçınmalıdır. Akış, her zaman, görüşmeyi yapanın denetiminde olmalıdır. 

 

Amacın bilgi aktarımı olduğunu söylemiştim. Soru soran ve cevap veren yalnızca kendilerinin anladığı sözcüklerle konuşmaya başladığında, bilgi aktarımı bitmiş demektir. Onun için, görüşmede anlaşılmazlıkla sonuçlanacak özel terimler kullanılmasından kaçınılmalıdır.  Önemli olan, herkesin anlayacağı dilde konuşmaktır. Görüşmeyi bu yönde tutmak da, soruları soran ve görüşmeyi yöneten kişinin sorumluluğudur.

 

Görüşmede çok önemli bir başka nokta seslenme biçimidir. “Sayın seyirciler” ya da “sayın dinleyiciler” en çok kullanılanları. Oysa düşünün, “sayın” diye seslendiğiniz kişilerin içinde haydut var, hırsız var, dolandırıcı var, ahlaksız var. Bunların hiçbiri bu sözcüğü hakeden kişiler değil. Sonra bir yayıncının izleyici, dinleyici için saygı duyduğunu sözlerle belirtmesine gerek yok. İşini iyi yapması, profesyonel olması yeterlidir. Sonra, sevgili, çok sevgili, çok sayın, ağabey, abla gibi sözcükler de hiç kulanılmamalıdır. Yayıncının kullandığı dil, dolaysız seslenme dili olmalıdır. Günlük yaşantınızda, biraz önce söylediğim türden sözcükleri kullanıyor musunuz? Ayrıca, izleyici-dinleyici açısından, görüşmeyi yapan ile konuk arasındaki akrabalık, duygular, kişisel ilişkiler de hiçbir anlam taşımamaktadır. Çözüm ise çok kolaydır: Diyelim ki karşınızda Cumhurbaşkanı var, soruyu ona soracaksınız. Ya “Sayın Cumhurbaşkanı” dersiniz, çünkü bu o kişinin resmi ünvanıdır, ama adını eklemezsiniz; ya da “Sayın”  der ve ad, soyad ile devam edersiniz  veya yalnız soyadını söyleyebilirsiniz. Böyle, resmi ünvan sahibi olmayan, ama ünlü bir kişi ile karşı karşıya iseniz, yapmanız gereken ad ve soyadını birlikte söylemek, sonraki seslenişlerde ise yalnızca “siz” demektir. Ünlü kişilerle karşılaştığınızda böyle bir yol izlemek, hem uygun hem de şık olur. Ünlü  olmayan kişilerle  yapılan  görüşmede ise günlük hayatta kullanılan dolaysız seslenme biçimi kullanılmalıdır.

 

Şimdi görüşmenin sonuna gelelim. Söyleşinin sonu nasıl olmalıdır? Her söyleşinin bir amacı olmalıdır, ama her söyleşi sonuçlanmak zorunda değildir. Söyleşinin sonunda söylenenleri toparlamak, özetlemek, artık, dinleyiciye-izleyiciye  hakaret gibi bir şey olmaktadır. Herkes söylenenden kendi payına düşeni alır ve anlar. Onun ötesinde bir şeyler anlatmaya çalışmak anlamsız bir çabadır. Söyleşide zorlama yoktur. Söyleşinin bitmesi gerekmiyor. Sürenin sonunda   görüşme bitmiyorsa, görüşmeyi yapan mikrofona ya da kameraya uygun bir biçimde veda eder ve kapatır. Örneğin: ‘Görüyorsunuz konu çok yönlü ve bu sürede burada bir sonuç alınması mümkün değil. Tartışma sürecek, biz gerektiğinde yine burada konuyu ele alacağız’ gibi bir şey söylenir ve program kapatılır. Bazen sorulan soruya alınan “yorum yok” cevabı gerçek bir cevaptan  daha anlamlı olabilir. O açıdan, bitirmeye çalışmaktansa, “tartışma sürüyor biz şimdilik veda ediyoruz” biçiminde bir kapanış çok güçlü bir ‘son nokta’ olabilir.

 

“Radyo”

Radyo Nasıl Bir İletişim Aracıdır?

 

Ülkemizde yayında tekelin kalkmasından sonra özel televizyonlarımızda kavgalı, kanlı görüntülerin nasıl bir anda ekranları doldurduğunu hatırlayınız. Niçin? Çünkü bu görüntüler sergiledikleri yoğun duygusal ortamlar nedeniyle izleyiciler için çekiciydi, televizyonların reyting ihtiyacı vardı. Onlar bu görüntüleri verdiler, kandan, şiddetten, dehşetten hoşlananlar izlediler. Benim gibi düşünenler ise, kansız, şiddetsiz, dehşetsiz kanallara geçmeyi tercih ettiler. Oysa, ben ve benim gibi düşünenler, bu olayları radyodan dinliyor olsaydık böylesine etkilenmeyecektik. Televizyonun müstehcen bir iletişim aracı olması, yani gizlisinin saklısının bulunmaması, herşeyin olduğu gibi görünmesi bir grup izleyiciyi o görüntülerden kaçmaya itmişti. Radyo ise böyle müstehcen bir araç değildir. Çünkü görüntü yoktur. Çünkü duyduğumuz sözler, algılanabilmek için beynimizdeki süreçlerden geçerken bir tür filtre edilir ve yapımıza, yönelişlerimize, ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize uygun biçimde zihinsel görüntüler haline dönüşür. Duyduğumuz sözlerin anlattığı son derecede kanlı ve acı veren sahneyi kendi filtremizden geçirdikten sonra, kendimize göre dayanılabilir bir hale getiririz. 

 

Radyo dinleyicisi beynindeki düşünsel görüntülerle başbaşa kalan kişidir. Bu konuşmam sırasında kullandığım “radyocu” tanımlaması da radyoya sahip olan, radyoya para yatırmış olan kişiyi değil; radyoda, sesi, efekti, müziği, sözü ve bunları dinleyicilere iletmek için o işletmede var olan araç gereci kullanan kişiyi/kişileri anlatmaktadır. 

 

Ben, çok teknik ve odaklanmış konuşmak istiyorum. Radyocu elindeki söz-müzik-efekt unsurları ile ne kadar etkili düşünsel görüntüler çizebilirse o kadar etkili, o kadar başarılı olur. Kısaca söylemek gerekirse; radyo yapımcılığı düşünsel görüntüler çizme sanatıdır. 

 

Bu görüntüler ne ile ve nasıl çizilir? Ses-söz, müzik, efekt ile çizilir. Bunları bir programın yapı taşları olarak tanımlayalım. İnsanların beyinlerinde yaratılan görüntüler, bazen anlatılan ile hiç ilgisi olmayan, ama çağrışım yaparak başka şeyleri hatırlatan görüntülerdir. Anlatılan bir doğum hikayesi ise, çocuğunuzun doğumunu hatırlatabilir. Bir  ölüm ise, yakın çevrenizde tanık olduğunuz ve sizi çok etkilemiş bir ölümü aklınıza getirebilir. Bunların hiçbiri olmayabilir de. Beyninizde yaratılan görüntüler, olayla hiç ilgisi olmayan, kullanılan yapı taşlarının kullanılış biçimine göre oluşan görüntüler de olabilir. Bunlar artık o olayın gerçek görüntüleri değil, olayın sizdeki etkilerinin yarattığı kişisel izlenimin görüntüleridir, bilimsel bir tanımla bir ilüzyondur-yanılsamadır. İşte bu görüntüler, bu yanılsama sizi ne kadar çok mutlu edebilirse, etkileyebilirse, irkiltebilirse, ürkütebilirse, vb.  o kadar başarılı olacaktır. Bir kez daha yineliyorum: Buradaki sevinç, üzüntü, ürküntü, korku vb. gerçekle ilgisi olmayan, sizin düşün-bellek sisteminizde yaratılmış olan duygulardır. Öznel-kişisel duygulardır. Öznel algılamanın sonucudur. Aynı haberin, aynı yayının her kişide aynı/tek tip etki yaratması mümkün değildir.

 

Radyonun etkisi işte buradadır. Sizden gelen etkilere, yani, biraz önce sözünü ettiğim filtreye olanak verdiği için, hayâl kurmanıza da zemin hazırlar. İnsan hayâl kurmasına olanak veren bir şeyi mi sever, yoksa gözünü ayırmasına bile zaman bırakmayan televizyon gibi bir iletişim aracını mı? İnsanın hayâl kurabilmesi için kendisiyle başbaşa kalması gerekir. Eğer size hayâl kurduracak olan bir iletişim aracı ise, onunla da başbaşa kalmalısınız. Radyo buna da olanak verir. Hem de dilediğiniz her yerde. İşte, otomobilde, yatakta, yemekte, banyoda, tuvalette. Listeyi siz uzatablirsiniz... Radyo halâ olabilecek en değerli arkadaştır. En önemli iletişim aracıdır.

 

Bütün bu anlattıklarımın bir özeti şu: radyo kişiseldir. Öznel bir iletişim aracıdır. Televizyon   toplu olarak   izlenir, sinema  filmi de öyle... Ama, radyoyu toplu olarak izlemek mümkün değildir. Radyonun kişiselliği ve bilgi iletimindeki hızı onun öneminin sürmesini sağlıyor. Radyoyu, düşünsel görüntüler’i en iyi ve etkili biçimde yaratmak ve bilgiyi en hızlı iletmek için kullanan radyocu en başarılı radyocu olur. 

 

Radyo, çevre ile çok rahat uyum sağlayabilen bir iletişim aracıdır. Kendini dinletmek için odaklanmış bir dikkat istemez. Kıskanç değildir. Radyo dinleyiciyi esir etmez, özgür bırakır.

 

Radyo, günümüzde halâ en hızlı iletişim aracıdır. Haberler, gelişmelerin izlenmesi, kamu duyuruları, ivedi durum anonsları, trafik, hava durumu vb. radyonun hız üstünlüğünün tartışılmazlığını gösteren uygulamalardır. Bu uygulamaların olmadığı bir radyo çok önemli bir üstünlüğünü yitirmiş, amacının yarısına ulaşamamış demektir. Üstelik radyonun taşınabilirliğinin getirdiği, mekânda hareketlilik böylesine büyük bir avantaj sağlamışken..

 

Radyo-Dinleyici İlişkisi 

 

Radyonun hangi amaçla kullanılacağı çok önemlidir. Bunu belirleyen de seçilmiş olan hedef kitledir. Yani, radyo kimler için yayın yapacaktır? Hedef kitle seçildiğinde, bu kitlenin yapısı araştırılmalıdır. Radyonun kişisel-öznel bir iletişim aracı olduğunu söylemiştim. O nedenle radyonun yayınının saptanan hedef kitledeki bireylere tam olarak ulaşması, en yüksek etkiyi yapmak açısından önemlidir. Kullandığınız dil anlaşılmazsa, seçtiğiniz müzik o hedef kitle içindeki insanların çoğunluğuna seslenemiyorsa, programlarınızı yerleştirdiğiniz zaman dilimleri içinde hedef kitleniz radyo başında değilse, televizyondaki programları tercih etmişse, onlara ulaşamazsınız. 

 

Böylece hedef kitleyi tam olarak belirledikten sonra, bu kitleye göre bir yayın planlaması yapmak esastır. Yayın planlaması radyoyu başarıya götürecek olan dinamodur. Bu, radyo açısından bakıldığında görünenler. Bir de dinleyici açısından bakalım. Çünkü, bir radyonun hedef kitlesine göre yayın  yapması tek başına yeterli değildir. Hesaba katılması gereken bir başka önemli nokta, dinleyicinin radyo ile ne yaptığıdır.   Dinleyici radyoyu bütün dikkatini vererek mi dinlemektedir? Yoksa radyoyu çevrede bir fon olarak, yani geri planda mı dinlemektedir? Hedef kitle, zamanının önemli bir bölümünü otomobilde geçiren hareketli bir grup ise, otomobilde geçirilen süre ne kadardır? Otomobil kullanırken tercih ettiği yayın,  söz yayını mıdır, müzik yayını mıdır? Hedef kitle içindeki dinleyicilerin televizyonu tercih ettikleri zaman dilimleri hangisidir? Yaş gruplarının radyo tercihi ne yöndedir? Eğitim durumuna göre ağırlıkla seçilen radyo hangisidir? Bütün bunlar, radyonun dinleyici ile en uyumlu ilişkiyi kurması açısından belirleyici olan faktörlerdir.

 

Radyoda Yapımlar 

 

Başlarken söyledim; programın yapı  taşları vardır. Söz, müzik, efekt...  Aslında, bunların tümü sestir. Ama, dinleyicinin duyduğu ses karışımı’nın, yani, programın içinde bu yapı taşlarının hangi oranda bulunduğu çok önemlidir. Yalnızca müzik parçalarının arka arkaya dizildiği bir yapım, benim burada anlatmak istediğim yapım değildir. Doğru anlamda, bir yapım değildir. Yalnızca sözden oluşmuş bir yapım da doğru anlamda bir radyo yapımı değildir. Çünkü her iki örnek de, kullanılması gereken yapı taşları açısından eksiktir. Efektsiz bir yapım, düşünsel görüntüleri somutlaştırma açısından eksik bir yapım olacaktır. Yalnızca müzikten oluşan bir yayında bilgi içeriği yoktur. Yalnızca söz yayınının, müzik ve efektten oluşması gereken estetik desteği yoktur. Bu eksiklikler, tekdüzeliğe, dinleyicilerde ilgi dağılımına, bıkkınlığa, ve başka istasyonlara geçme isteğine yol açabilir. Çözüm, anlamlı biçimde birleştirilmiş ve birbirini destekleyerek etki yapan insan sesi, müzik, efekt karışımını yakalayabilmektir.

 

Radyo Yayını Nasıl Olmalıdır? 

 

Radyo yayınlarının ilk günlere göre biraz değişmesine, söz yayınlarının öneminin anlaşılmasına karşın, ülkemizde radyo yayınları çok büyük oranda müzik ağırlıklıdır. Bu müzik ağırlığı da belirli bir amaca yönelik olarak oluşturulmamaktadır. Her türden müzik parçası birbirini izlemekte, karmakarışık biçimde dinleyiciye sunulmaktadır; aralarında da, “konuştuğunu”, birşeyler söylediğini sanan erkek ya da kadın birçok kişi gevezelik etmektedir. Oysa radyo, müzik kutusu değildir. İnsanlarımızın içinde bulunduğu düşünsel tembellik, televizyonlarda adı eğlence olan, içi bomboş, en küçük bir düşünce içeriği taşımayan, aptalca yapımlara yol açmaktadır. Çünkü bunlar düşük maliyetlerle yapılabilmekte ve düşünmeyi aklının ucundan geçirmemiş televizyon  izleyicilerinin  mekanlarına yerleştirilmiş ölçüm aygıtlarıyla, reytinglere yansımakta, sanki Türk halkı bunları izlemek istiyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Oysa, geçtiğimiz günlerde görüldüğü gibi SHOW TV’de yayınlanmaya başlayan bilgi yarışmasının, niçin, birden en çok izlenenler arasına girdiğini, niçin, çok reklam alabildiğini hiç düşündünüz mü? Hele hele ondan sonra birkaç kanalda birden yeni bilgi yarışmalarının yayınlanmasının anlamını görebildiniz mi? Herkesin kendisini sınamasına olanak veren bilgi içeriği, yarışmanın heyecanı, “ben olsam bilirdim” kanısı ve doğal olarak para ödülünün yüksekliği ve en önemlisi de bu yarışmaların ne kadar çok izlendiğinin görülmesi tabii... Televizyon yöneticisi arkadaşlarımıza örnek olmasını dilerim. Dönelim radyoya. Televizyon izleyicisindeki bu düşünsel tembelliğin, kafa yormaktan kaçınmanın radyo alanındaki somutlaşması, müzik radyolarında hiçbir seçime bağlı olmadan arka arkaya getirilmiş sonsuz müzik parçalarından oluşan yayınlardır. Yayın zamanının tümünü müziğe ayıran radyo, günümüz insanının gereksinmelerine tam olarak cevap vermiş sayılmamalıdır. Bir “şeyi” anlatmada en etkili yöntem olan söz yayında yer almıyorsa ya da hiç denecek kadar düşük bir düzeyde ise, o radyo özelliği, olan bir istasyon değil, sıradan, olağan, ortalama bir radyo olmayı seçmiş demektir. Yalnız müzikle dinleyicisine ulaşmak isteyen bir radyonun seçtikleri ve yayınladıkları, popüler olmak zorundadır. Oysa, aynı popüler müziği sonu gelmez biçimde yayınlayan çok sayıda radyo vardır. Bu kadar çok istasyondan yayınlanan bu müzik ürünlerinin oluşturduğu yapımı ve yayını farklı hale getirmek son derecede önemlidir. Programı oluşturması gereken yapı taşlarının farklı bir karışımı, farklı bir yaklaşım, bakış ve sunuş gereklidir. Yani, bir yapımcının ötekilerden farklı ustalığı, hüneri gereklidir.  Bir plağı, kaseti, CD’yi, içindeki parçalardan yalnız birini veya birkaçını beğendiği için satın alan seçici bir müzik meraklısını düşünelim. Bu kişi, her istasyonda duyduğundan farklı müzik yayını yapamayan bir radyoyu seçecek midir, dinlemeyi sürdürecek midir?

 

Radyo, ulusal, bölgesel olmaktan çok, yerel olduğu zaman etkisi daha yüksek olmaktadır. Çünkü insanları öncelikle ilgilendiren, ceplerindeki para, yakın çevrelerindeki insanlar, günlük işler, yaşadıkları çevredir. O nedenle radyo, yakın çevreden aldığı girdilerle, yakın çevresine yayın yapmalıdır. Yakın çevreden bölge, ülke ve dünya olaylarına bakan bir yaklaşım başarı getirecektir. İstanbul Boğazı’ndan geçen tankerlerin oluşturduğu tehlike, Boğaz’la ilgisi bulunmayan bir bölgede yaşayanlar için, evinin önünden akan lâğım kadar önem taşımamaktadır. Çünkü İstanbul Boğazı, kendi yakın çevrelerinde değildir. Pamukkale’deki travertenlerin kararması, ülkenin başka bir yerinde yaşayan, bunları henüz görmemiş, oradaki değişimi yaşamamış bir kişi için evinin önündeki sokağın çamurundan daha önemli değildir. 

 

Radyo yayınlarına kişiler katılmalıdır. Dinleyicinin kendi çevresinden tanıdığı, bildiği kişiler yayında ne kadar çok yer alırsa, dinleyici yayınları o kadar benimseyecektir. Kısaca, radyo bir yakın çevre iletişim aracıdır.  Dinleyici her istediği zaman onun yanında olmalı, ukalalık etmemeli, dinleyicinin zaten bilmekte olduğunu tekrarlamamalı, çözümler, çıkış yolları sunmalıdır.

 

Radyo içinde bulunduğu çevrenin, mahallenin, semtin, bölgenin örgüsünde yer almalıdır, orada “yaşayan” bir iletişim aracı olmalıdır. İçinde bulunduğu, dinleyicilerin oluşturduğu çevre ile birlikte yaşamalıdır. Onlarla birlikte uyanmalı, günün telaşını yaşamalı ve uykuya dalmalıdır. Sabah, gün ortası, öğleden sonra, akşam, gece hep farklı yayın yaklaşımları gerektiren farklı zaman dilimleridir. Sabah insan algılaması düşüktür, metabolizma yavaş yavaş hareketlenmektedir. Yüksek tempolu bir müzik, bilgi içeriği yüksek, keskin bir algılama gerektiren bir yayın bu zaman dilimi için uygun değildir. Düşük tempo, yumuşak bir sunuş, giderek oranı artan bir söz içeriği gerekir. Gece için de böyledir. Ama, gece yayınlarında söz oranının yüksek olduğu, sorunları çözmeyi amaçlayan, dinleyicilerin telefonla katılımına olanak veren, sohbetlerin yapıldığı, günün getirdiği olumsuzlukların geride bırakılmasına zemin hazırlayan, müzikle destekli bir yayın daha uygundur. Yarışma saatleri sabahın geç saatleridir.  Sabah, nostalji daha etkilidir.  Bellek doruktadır. Düşünsel ustalık ve hüner öğleden sonra düşer. Öğleden sonra uyku, dinlenme için yumuşak anonslar ve sunuş, yumuşak bir yayın uygundur. Akşam duygusal algılama doruktadır. Akşam saatleri, insanların duygusal anlamda en açık oldukları saatlerdir. 

 

Radyo öteki iletişim araçlarının, özellikle kaydedilmiş müzik ortamlarının (müzik kaseti, videoklip ve CD) rekabeti ile karşı karşıya olduğunu bilerek yayın yapmalıdır. Bir program, sürprizi, yeniliği, tazeliği, bilinmezliği, değişkenliği biraz uzunca süre unuttuğunda dinleyicisini rakiplerine kaptırdığını görecektir.

 

Yayın uygulamaları konusunda yapılan araştırmalar, yaygın inanışın tersine, odaklanmış, çok belirgin, dar bir hedef kitleye yayın yapan ve yayın planlamasını buna göre oluşturan bir radyonun daha başarılı olduğunu göstermektedir (Aynı durum televizyon alanında da geçerli olduğu için, yalnız haber, spor, belgesel, müzik, çizgi film vb. gibi yayın yapmaya başlayan tematik televizyonlarda da görülmektedir). 

 

Radyoda Müzik 

 

Yalnızca boş zamanları doldurmak için; sunucuların parçalar arasında gevezelik yapmalarına zemin hazırlamak için; dinleyicilerin hepsinin liste parçalarını beğendikleri sanıldığı için müziğin peşpeşe dizilmiş parçalar halinde verilmesi çok yanlıştır... Müzik, insanın içinde bulunduğu havaya ne kadar uygun olursa, o kadar olumlu etki yapacaktır. Ama, yalnızca havaya uygun olmak yeterli değildir. Araştırmalara göre, içinde bulunduğu havaya uygun müzik dinlemenin mutluluğunu yaşayan bir insanın, aynı zamanda, havasını değiştirecek bir parçanın çalınacağı umudunu ve heyecanını da yaşamaktadır. Sürpriz, her zaman olduğu gibi, son derece yararlıdır. O nedenle müzik hem var olan duygusal duruma uymak, hem o duygusal durumu değiştirmek için kullanılmalıdır.

 

Radyonun Yarattığı İzlenim 

 

Radyo, aynı zamanda moral veren bir iletişim aracıdır. Bazen, omuzuna başınızı dayayacağınız bir anne gibidir. Bazen, öğüdü dinlenecek bir babadır. Bazen, birşeyler paylaşacağınız bir sevgili olur. Dinleyicide oluşturduğu özgün düşünsel görüntülerle bazen, bir sırdaştır. Yalnızlığa çare olan bir dosttur. Bilgi kaynağıdır, sessizliğin etkisini azaltan bir ses, bomboş bir zamanı doldurma aracı, hepsinin ötesinde, bir arkadaştır. Radyo yayın planlamacıları, yukarıda açıklanmış olan zaman dilimleri, yaşantı ritmi, kişisel konumlar, duygusal durum, rakip iletişim ortamlarının (televizyon, ses kaseti, videoklip, CD) durumu vb. değişkenleri göz önünde tutarak yukarıdaki kişiliklerden hangisini ne zaman kullanacaklarına karar vermeli ve yapımları ona göre yerleştirmelidirler.

 

Radyoda Ses

 

Bir radyo programında müzik, efekt ve sesin biraraya getirilmiş olması yeterli değildir. Bu yapımı sunan insan sesi, bu sesi alıp yansıtacak olan mikrofon, mikrofon ve sunucunun birlikte içinde bulundukları “ses uzayı” yani stüdyo boşluğu da iyi kullanılmalıdır. Sunucunun kullandığı en etkili ses, çığırtkan ve uzak bir ses değil, yakın, sıcak, sevecen, esprili, zeki bir ses olmalıdır. Çığırtkan ses, duyuru, açıklama sesidir. Düşünsel görüntüler yaratmayı amaçlayan bir yapımda hiç uygun değildir. Çığırtkan ses mikrofondan uzakta kullanılır, bizim amaçladığımız ses ise, mikrofona yakın kullanılan sestir. Tıpkı kulağa yakın yapılan bir konuşma gibi. Bu bir mikrofon tekniğidir, program içinde, metnin gerektirdiği, yaratılmak istenen etkinin zorunlu kıldığı gibi kullanılmalıdır. Yani, bir sunucu programın başında kullandığı sesi, sonuna kadar sürdürmemelidir. Bu aynı zamanda, “ses uzayı” yaratmak için de yararlıdır. 

 

Radyoda Yayın Planlaması 

 

Radyonun en büyük rakibi televizyondur. Televizyon, tüm gün izlenebilecek bir iletişim aracı olarak görülebilir. Ama aslında, televizyon yayınlarına ilginin düştüğü zaman dilimleri, bunlara ek olarak televizyon izlemeyi seçmeyenlerin çoğunlukta olduğu zaman dilimi, televizyon izleyemeyecek durumda olanların çoğunluğu elde ettiği zaman dilimleri bulunmaktadır. Radyodaki yayın plancıları bu   zaman dilimlerini çok  yakından izlemeli, programlarını ona göre yerleştirmelidirler. Çünkü, radyonun en kolay dinleyici bulacağı, en etkin biçimde dolduracağı zaman dilimleri bunlardır. 

 

Gözden kaçırılmaması gereken bir başka zaman dilimi, sürücülerin otomobillerinde geçirdikleri süredir. Bu sürelerden, sabah işe gidiş, akşam işten dönüş süreleri, sürücülerin çok yoğun biçimde yollarda olduğu, trafik sıkışıklıklarının yaşandığı sürelerdir. Bu zaman dilimleri içinde de sürücülerin tek eğlencesi radyodur. Bu sürücülerin direksiyon başında, trafik içinde hangi tür yayını tercih ettikleri bilinmelidir. 

 

Bir radyo istasyonunun ne türde programlar yayınlayacağının bilinmesi önemlidir. Çünkü böylece radyo tutarlı olacak, dinleyicileri açısından güvenilirlik elde edecektir. Ama buradaki çok büyük bir tehlike akılda tutulmalıdır. Hep aynı türde bir yayın planlaması, aynı tarzda tanıtımlar, hiç değişmeyen günlük yayın akışı, sürprizlerin   bulunmaması, hangi zaman diliminin neresinde neyin yayınlanacağının tahmin edilir olması bıkkınlık yaratacaktır. Öyleyse yayın planlamacılarının önünde bir ikilem bulunmaktadır. Güvenilirliği son derecede yüksek bir yayın akışı mı, yoksa sürprizler içerecek biçimde - ana yaklaşımı yitirmeden - küçük değişiklikler içeren bir yayın akışı mı daha iyidir? Yani asıl başarıyı getiren hesaplanmış sürprizler midir? Bazen, hatta belki çoğunlukla, başarı tutarsızlığı gerektirebilir. İşte böyle bir tutarsızlık; dinleyicilerin tercihlerine göre oluşturulmuş yayın akışını, dinleyicileri kaçırmadan, kısa süreler için değiştirmek belki daha büyük başarı getirebilir.

 

Unutmayınız, yarınki yayınınızı belirleyen bugünkü yayınınızdır. Yani, bugünkü yayın akışını noktası ve virgülüne kadar yarın da yinelerseniz büyük olasılıkla başarı grafiğiniz düşecektir. Yine unutmayınız, dinleyicilerin beğenileri, zevkleri, tercihleri günden güne değişiyor. Dinleyiciler arasında değişik yönelişler oluşturan etkileşimler son derecede yoğundur. Böyle bir ortamda her gün aynı yayın akışını yinelerseniz, aynı türleri denerseniz, sürekli değişen ortamda tek değişmeyen olursunuz ki, başarısızlığınıza zemin hazırlarsınız. Dinleyicinizi daha değişken, sürprizli, heyecan verici bir radyoya kaptırırsınız. Yayın plancıları sıcak saatleri, soğuk saatleri çok iyi saptamalı, öteki radyoların yayın akışlarını çok iyi izlemeli, hepsinden önemlisi ne olursa olsun dinleyici araştırmaları yapma alışkanlığını kazanmalı ve sürdürmelidir.

 

Radyoda Seslenme Biçimi

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde Arthur Godfrey adlı bir radyo sunucusu 1931 yılında trafik kazası geçirmiş ve bir kaç aydır hastanede yatıyordu. Bol bol radyo dinliyor, yayınlara eleştirel açıdan bakıyor ve doğruları yanlışları saptamaya çalışıyordu. O günün sunucularının bir kişiye değil, daha çok bir gruba seslendiğini saptadı. “Bayan ve bay radyo dinleyicileri” diye başlıyorlardı. Konuşurken binlerce milyonlarca dinleyiciden oluşan bir kitle canlandırıyorlardı gözlerinde.  Çok büyük bir toplantı salonunda halk önündeymiş gibi konuşuyorlardı. Konuşmaları net olsun diye sessiz harfleri abartıyorlardı (orta ve kısa dalga yayınlarında gereklidir). Herşeyi çok yüksek sesle ve değişen tonlamalarla söylüyorlardı. Kürsü konuşmacıları, politikacılar gibiydiler. Godfrey, radyoyu bir kaç kişi bir arada dinlese bile, sunucunun dinleyicilerin her birine ayrı ayrı seslendiğinin farkına  vardı. Dinleyicilere tek tek  seslenmeye karar verdi. Aynı zamanda ‘ben’ sözcüğünü de kullandı.  

 

İşte bu saptama ve uygulama ile birlikte radyo kendisini buldu. Çünkü radyo kişiseldi, radyo dinleyicisinin algılaması özneldi. Yani, her kişinin kendisine özgüydü. Godfrey, bir anda dinleyicilerin büyük çoğunluğunu kendi programına topladı ve onun bu saptamasının, bu kadar kısa zamanda ne kadar büyük bir etki yaptığını görenler aynı tarzı benimsediler ve tekil seslenme, sen’li ben’li konuşma radyonun üslubu oldu. 

 

O halde, radyodan dinleyiciye seslenirken, çoğul seslenirseniz, yani “sayın dinleyiciler, siz, sizler, oradakiler” gibi çoğul seslenme türleri kullanırsanız, radyonun doğasına aykırı hareket etmiş olursunuz. Radyoda seslenme biçiminiz tekil olmalıdır: “Sen” demelisiniz. Herhangi bir spiker ya da sunucu “sen” biçiminde seslendiğinde saygısızlık etmiş olacağını sanmamalıdır. Bunun saygı ile ilgisi yoktur, iletişim aracının doğasının getirdiği bir zorunluluktur.  

 

Bir başka dikkat edilmesi gerekli nokta, “sayın dinleyiciler” seslenişidir. Düşününüz ki, seslendiğiniz dinleyiciler arasında, hırsız var, soyguncu var, terörist var, “sayın” tanımlamasını hak etmeyen bir çok kişi var. Sonra günlük yaşamınızda, sayın, çok sayın, saygıdeğer gibi seslenişleri ne kadar kullanıyoruz. Resmi bir yaklaşım yoksa, hiç kimse günlük yaşantısında böyle bir ağdalı dil kullanmıyor, doğrudan samimi sesleniş biçimini, birinci tekil şahıs seslenişini tercih ediyor. 

 

Radyodaki bu kötü alışkanlık çok eskiden gelmekle birlikte, yeni spiker ve sunucu kuşaklarında yerleşmesinin nedeni, TRT’nin eğitim projelerinde Almanların ağırlık taşımasıdır. Bir Alman radyosunu ya da televizyon kanalını dinleyin ve izleyin, “liebe zuhörer”, “liebe zuschauer” seslenişlerini neredeyse her cümlenin başında duyacaksınız. Bu sesleniş biçimi bir politikacı yaklaşımıdır, nutuk yaklaşımıdır. Dinleyici, izleyici ile yakın bir ilişki kurmaya yaramaz. Önemli olan ve hedef kişi ya da kitle ile ilişkiyi kuran sunucunun sesi, bu ses ile oynayışı ve tavrıdır. Eski deyimle söylersek “hitabet, hitap etmekle aynı şey değildir”; yani, söz söyleme sanatına uygun davranmak, sözü yöneltmekle aynı şey değildir. Yayıncı, sözü ustalıkla kullanmanın yanısıra ve hatta ondan da önemli olarak sözü yöneltmeyi bilmelidir. Hedef kitleye ulaşmanın formülü budur.

 

Sonuç

 

Radyo günümüzde, artık mahalle ölçeğine kadar inmiş, son derecede hızlı bilgi iletimi sağlayan, her yere taşınabilen, her yerde dinleme olanağı veren, dikkatlerin odağı olmak iddiası bulunmayan, kıskanç olmayan son derecede etkili bir iletişim aracıdır. Bu yapıyı iyi irdeleyen, değerlendiren  ve yukarıda kısaca özetlenen noktaları dikkate alan radyo istasyonları mutlaka başarıya ulaşacaklardır.