|
|
SEMİNER KONUŞMALARI SORU-YANIT-TARTIŞMA BÖLÜMÜ SORU: Avrupa Birliği’nin gazetecilere ne
gibi yararı var? Fikret İLKİZ: 10 aralık 1948 tarihli İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesine göre, temel insan hak ve özgürlükleri esastır.
Her bireyin temel insan hak ve
özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerekir. Avrupa Birliği’nin gazeteciler için ne gibi bir yararı
var. Ama, şu konuda anlaşmamız
gerekiyor. Öncelikle haber alma özgürlüğü, haber yazma, görüşlerini açıklama
sadece gazetecilere tanınan bir hak mıdır? sorusuna yanıt vermek gerekiyor. Bu toplumda en duyarlı kesim gazetecilerdir, ama gazeteci
olmaları hiçbir şekilde kendileri için bir imtiyaz değildir. Gazeteciler
kendilerini, gazeteci oldukları için
imtiyazlı bir sınıf gibi görme alışkanlığını terk etmek zorundadırlar, bunun da yanıtı çok
basittir, neden böyle yapmak gerekiyor? Benim, ifade özgürlüğüm için
gazetecilerin görevde kalmaları
gerekiyor. Benim ifade özgürlüğümün ve bu hakkımın korunabilmesi için Türkiye
de ve dünyanın her yerinde
gazetecilerin korunması gerekiyor.
İstiyorsunuz ki mahkemelerde yargılanmayın, bir haber alacağınız
sırada emniyet, kaymakamlık, valilik size haber kaynağı olma, bilgi verme
konusunda, hemen bilgileri versin ve ayrıca da ne yargılanın, ne de kamu makamları tarafından size mudahale
edilsin... Doğru bir taleptir, ama bu doğru talebin özünde benim ifade
özgürlüğümün kullanılması ve korunması
vardır. Peki, ifade özgürlüğü
denilince, acaba, sadece haber yazmak, eleştiriyi yazmak mı anlaşılır?
Tam aksine, ifade özgürlüğü denildiği zaman, her bireyin habere ulaşma hakkı vardır.
Ulaşılan haberi elde etme hakkı
vardır, elde edilen haberin, bilginin veya o gerçeklerin yorumlanarak bir
başkasına ulaştırma özgürlüğü ve hakkı
vardır. İşte bu hak kullanılırken , kamu makamlarının mudahalesi
olmaksızın ve sınırlara bakılmaksızın kullanılır. Anayasa’nın 28’inci maddesinde, “basın özgürdür, sansür
uygulanmaz” demek sorunu çözmüyor. O halde, Godot’u beklemeden bu kavramı benimsemek gerekiyor,
bu kavramın kendisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesinde yazılıdır. O halde biz, herhangi
bir şekilde gazeteci olarak, habere
ilk ulaşan kişi olduğumuza göre,
görevimiz ulaşılan haberi elde etmektir, buna kamu makamları
karışmamalıdır. Elde edilen haberi yorumlayıp elde edilen bilgiyi, gerçeği
yorumlayıp haber haline getirmekle görevliyiz, bu haberi de yayınlamakla
görevliyiz. İşte, bu temelde, benim bilgiye, gerçeklere ulaşma hakkımın ta
kendisi olarak ifade edilmektedir. Gazetecilerin en önemli özelliği, habere ilk ulaşan kişi
olmalarıdır, bu da onlara bir ödev yükler, bir sorumluluk yükler, habere
ulaşan ilk kişi oldukları için hiçbir kamu makamı tarafından sevilmezler, hatta hiçbir
yönetim tarafından sevilmezler, bu
nedenle Türkiye’de ve dünyada pek çok
gazeteci ölmüştür, öldürülmüştür. Bu kadar tehlikeli bir meslektir, ama bu kadar da sorumluluk
isteyen bir meslektir. Peki ne yapacağız? Bizim 5680 sayılı Basın Kanunumuz 1950
yılında kabul edilmiş olan bir kanundur. Türkiye, 1950 yılının Türkiye’si
değildir. 10 defa değişikliğe uğramıştır, hiçbir yararı olmamaktadır. “Basın serbesttir”
diye bir birinci maddesi vardır, ama uygulama göstermiştir ki şöyle veya
böyle serbest, özgür olan basın üzerindeki uygulamalar sansür yaratmaktadır,
ama sorulduğunda, yasaya uygun denilmektedir. Peki Godot’u beklemeden ne yapalım? Başka birşey
yapalım, biz gerçekten standart olarak
temel insan hak ve özgürlüklerini esas
alalım, yasaları buna göre düzeltelim,
yasaları buna göre yapalım, eğer İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19’uncu maddesinde, ifade
özgürlüğü ve gazetecilerin korunması,
yayın haklarını doğru düzgün koruyan bir madde varsa bu maddeyi esas alalım.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu madde varsa, bu maddeyi esas
alalım veya Avrupa Konseyi’nin 1982 tarihli anlatım ve bilgi
edinme özgürlüğüyle ilgili bir metni varsa bunu esas alalım. UNESCO’nun
varsa, bunu esas alalım. Kısacası, uluslararası anlaşmalarda yer alan
Dışişleri Bakanımızın imzası bulunan
bütün bu bağlı olduğumuz anlaşmalar, sözleşmeler veya icrai anlamda
uygulanması gerekli olan kararları alıp, kendi yasalarımızı bunlara göre
değiştirelim. Bunlara göre değiştirirken de kendi iç dinanizmimizi koruyalım.
Türkiye’nin en çok gazeteci hapseden ülke olduğu dışarıda
bize sorulduğu için değil, biz, kendimiz, gazetecisini hapse atmayan bir ülke
olalım. Çünkü, benim ülkemin hem gazetecileri, hem de bu anlamda insanları,
hem de bu ülkenin aydınları doğrudan doğruya hapse gönderilecek nitelikte
insanlar değildir. Peki, sadece görüş söylemek, acaba bu yasalar mevcut iken
bu yasaları aykırı bir biçimde ihlal etmek anlamına gelmez mi, bu özgürlüğün
de bir sınırı olması gerekmiyor mu, bu özgürlüğe de bir sınır koymazsak kaos
yaratılmaz mı? Evet sınırlama vardır. Sınırlamayı da koymak gerekir. Bu
sınırlama ne olacaktır? Dokuz tane ölçüt koyacaksınız, bu da çok basit
ölçütlerdir. Kamu güvenliğini dikkate alacaksınız, suç işlenmesinin önlenmesi bakımından kamu düzenini bozucu
yayını yasaklayacaksınız, örneğin,
kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili olmak üzere kişilik haklarına saldırı
teşkil edecek nitelikte herhangi bir yayına izin vermeyeceksiniz, yargının
manevi şahsiyetini veya yargının
otoritesini sarsan yayınlardan uzak duracaksınız, bir başka türlü formüle
etmek gerekirse Sözleşme’nin 10’uncu
maddesinin ikinci paragrafında yazılı bulunan sınırlamaları, kendi
yasalarınızda da sınırlama olarak kabul
edeceksiniz. Bu da yeterli değildir, yasa olabilir, sınırlamalar
olabilir. Bu yasaları, bu sınırlandırmaları
demokratik toplum düzeni ölçütü içerisinde amacına uygun olarak çok
fazla ceza vermeden, toplum beklentilerine uygun orantılı bir ceza düzeyine
getireceksiniz. Bu da yeterli değildir, 1990 yılında Kopenhag Zirvesi belgesine Türkiye’nin imza attığı
koşullarda, doğrudan doğruya bu tür sınırlamalar çerçevesinde demokratik
toplum düzeni yaratacaksınız. Kimi
harekete geçireceksiniz? Bunları her yerde söyleyeceksiniz, her yerde
anlatacaksınız, o zaman örnegin Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
harekete geçecektir. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü harekete
geçmiştir, gerçekten yeniden bir Basın Kanunu taslağı hazırlamıştır. Bu
taslak 28 Mart 2001 tarihinde de açıklanmıştır. Esas alınan, doğrudan doğruya gazetecilerin Basın Kanunu
hükümleri içinde yer alan haklarını,
bu anlattığım çerçevede yasal teminat
altına almaktır. Sınırlama amaç değildir, aksine koruma amaçlı bir Basın
Kanunu yeniden yazılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesinde yer
alan kuralı, doğrudan doğruya Basın Yasası’nın birinci maddesi haline
getirmiştir. Başka ne yapmıştır? Hangi gazeteciye sorarsanız sorun,
“haber kaynağımı açıklamam” der. Niye? Ben, gazeteciyim. Gazeteci olduğun
için mi haber kaynağını açıklamıyorsun? Evet, gazeteci olduğum için
açıklamıyorum. Böyle bir hakkın var mı? Evet var. Sizin yasalarınızla, benim
bildiğim kanunlarda Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası dahil olmak üzere, “gazeteci haber kaynağını
açıklamaz” diye bir hak hiçbir maddede yazmıyor, hiç bir kanunda yoktur.
Şimdi bakın, bu bir gelenektir, bu
Türkiye’den çıkmış olan önemli geleneklerden birisidir. Gazetecinin haber kaynağını saklama,
kaynağın sihhati ve gizliliği
bakımından açıklığa kavuşturmama bir hak olarak kalacaktır, bu Basın
Kanunu’nda bu hak, doğrudan doğruya
esas sahibinin, yani gazetecinin kaynağını açıklamaya zorlanamayacağı konusunda hüküm vardır. Bu,
hükümlerden bir tanesidir. Peki başka var mıdır? 8 nisan 2000 tarihli “haber kaynaklarını açıklamama” hakkıyla ilgili
olmak üzere Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin direktifi vardır. Bu
direktifin altında Dışişleri
Bakanlığımızın imzası var. İmzanın
anlamı şudur: Bakanlar Komitesi’nde alınan bu kararıyla Türk hükümeti
şöyle demelidir: “Türkiye’deki
gazetecileri yasal bir teminata kavuşturacağım, yasalarımı da bu teminat
çerçevesinde düzenleyeceğim, bu düzenlemeden hareketle de kanunlarda yer almasını
sağlayacağım. “Şimdi bütün bunları, sadece ana başlıklarıyla, örnek olsun
veya bu anlamda yasaların değişmesi gerektiği fikrinden hareketle söylüyorum Küçülen dünya içerisinde,
müzakere masasına (dün Can Hocanın söylediği gibi) oturabilmemiz için, bu
oturma sırasında da onlarla bu müzakereyi yapmak anlamında değil, benim ülkemdeki insanların bu tür yasalara sahip
olma hakkına inandığım için yapmak
gerekiyor. Ne ben 1948’den geriyim, ne de diğer Avrupa ülkeleri mevcut olan
insan hak ve ihlalleri bakımından
bizden daha geriler, aksine bizden daha
ilerideler. Daha uzun, daha uzun ölçekli hak ihlalleriyle Avrupa’da
karşılaşılmaktadır, ama benim ülkemin kendi kararları, örneğin bugün
anlattığım bazı mahkeme kararları, hak ve özgürlükleri koruyan, hatta bilinmemesine
rağmen, temel olarak bu insan hak ve özgürlüklerini esas alan yargı
kararlarıdır. O zaman, yargıdaki sorunlarla, yargının çalışma biçimini en iyi
ve en şiddetli biçimde eleştirmekle yükümlü bulunan gazetecilerin, bu
eleştirilerinden dolayı korunabilecekleri yasal düzenlemelerin yapılması
gerekiyor. O zaman da hiçbir şekilde bana şu kadar para vermeni istiyorum
gibi bir noktada kalmak veya bu anlamda biraz dilenci gibi gözükmek
kavramından uzaklaşırız. Çünkü ben,
müzakere masasında kuvvetli olmak istiyorsam, öncelikle kendi ülkemin iç
dinamiklerine kuvvetle, o zihniyet çerçevesinde yasaları değiştirmek
gerekiyor. GERÇEKER:
Fikret ilkiz, işin Anayasa ve yasalar açısından çerçevesinin
çizilmesini ve bu yasalara göre bizlerin nasıl hareket etmemiz, ne yapmamız
gerektiğini söyledi. Bir ülkede, bir düzen sadece yasalarla korunmaz, yasa,
çerçeveyi çizer, çerçevenin içindeki oynaklığı sağlamak, o çerçevenin içinde bulunanlara düşer. Dolayısıyla,
yasal metinlerin kaba çizgileriyle, kesin çizgileriyle çizdiği
çerçevenin içindeki oynaklığı bizim
sağlamamız gerekiyor. Bu nedir? Bizim
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayınladığı “Hak ve Sorumluluk”
bildirgesi var. Şimdi herhangi bir ülkede, herhangi bir meslekte olan
kişilerin bu şekilde kodları vardır, yani, “uymayı taahhüt ediyorum” deyip, imza attıkları metinler
vardır. Türkiye’deki bütün gazeteciler her alanda, radyoda, elektronik basında yazılı basında,
çalışanların tümü, basın mensuplarının tümü bu hak ve sorumluluk
bildirgesinden bir tane edinmeli.
İmzasını koymalı ve İstanbul’a göndermeli.
Düşünebiliyor musunuz kaç bin gazeteci var Türkiye’de? Beş bin, 10 bin... 10 bin tane imza taşıyan bir
bildirge batılı anlamda bir kod, bir
davranış biçimi düzenleyicisi... Mahkemeye düştüğünüz zaman yasalar bir tarafta, bir de hakim
size soracak: “Kardeşim sen şu işleri böyle yapmışsın? Sayın Yargıç
diyeceksiniz, ben, hak ve sorumluluk bildirgeme imza koydum ve onun
filanca maddesi uyarınca davrandım.
Birinci giden kabul edilmeyebilir, 12’inci giden de olmaz, ama 212’incisinde
bir hakim çıkar der ki: “Kardeşim getirin bakalım bu bildirge ne diyormuş,
kim imza koymuş?” Bizim Cemiyet, 10
bin imzayı koyacak hakim önüne, bir de bildirgeyi koyacak. Birinci karara geçtiği anda, bu Hak ve Sorumluluk Bildirgesi bitmiştir. Önce söküğü kendi
diksin, yamayı kendi yamasın, kendisi
o çerçevenin içinde nasıl hareket edecek, nasıl oynayacak hangi rengi
boyayacak, onu gerçekleştirsin. Bu da “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk
Bildirgesi.” Küçük bir kitapçıktır, bu açık metin, onu alın, cebinizde
taşıyın, imzanızı koyun, imzaladığınızı bildiren belgeyi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti İstanbul adresine
gönderin. Göreceksiniz, yıllar içinde, çok uzun sürmeyen yılar içinde durum
nasıl değişecek. Anadolu’nun Sesi gazetesinde de, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından
yayımlanmış, oradan da alıp görebilirsiniz. Ama görmemiz yetmiyor,
imzaladığınızı bildiren yazınızı Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti İstanbul adresine
gönderin. SORU:
Efendim, resmi ilan alabilmek
için zannediyorum dört tane sigortalı işçi çalışması
gerekiyor, bu ekonomik krizden sonra
bu sayı üç’e inebilir mi? İkincisi, yılda bir kez sanıyorum, resmi ilanların fiyat
ayarlaması yapılıyormuş, belirlediğiniz fiyatlar bu enflasyonla birlikte düştü, diyor gazeteci
arkadaşlarımız, yılda iki-üç kez toplanıyorsunuz, bunun yılda iki kez ya da üç kez değişme olasılığı
olabilir mi? Üçüncü sorum, burada radyocu arkadaşlarımız da var. Televizyon ve radyoların resmi ilan almaları düşünülüyor mu, yılda 10, 12
milyar lira gibi resmi ilan imkanı
var, bunu radyo ve televizyonlarda da
uygulayabilir misiniz? öğrenmek istiyorum, teşekkür ediyorum. Ertan CiLLOV: Şimdi resmi ilan koyma şartındaki
dört kişinin azaltılması mümkün dediniz, birinci soru. 67 Sayılı Genel
Kurul kararının 70’inci maddesinde
gazetelerin yüz ölçümlerine göre üç katagoriye ayrıldığı belirtilmiş, birinci
katagori, yüz ölçümü yüzde 0.80
metrekareden az olmayan
gazeteler. İkinci, yüz ölçümü 0.60 metrekare olan gazeteler. Üçüncüsü, yüz
ölçümü 0.40 metrekareden az olmayan gazeteler. Bunlara göre de asgari kadrolar tespit edilmiş.
Buna göre, yani 0.80 metre kareden az olmayan gazetelerde bir yazı işleri
müdürü, üç muhabirin, 0.60 metrekare
olan gazetelerde bir yazı işleri
müdürü, iki muhabir, yüzölçümü 0.40 metrekareden az olmayan
gazetelerde ise bir yazı işleri müdürü, bir muhabir bu asgari kadro. Bunun
azaltılması düşünülemez, çünkü düşünün, bir yazı işleri müdürü, bir muhabir nesini azaltacaksınız? Yükseği, bir yazı işleri müdürü, üç muhabir
bu gazetenin 0.80 metrekareden az
olmadığını düşünürseniz, 0.80’in üzerinde bir gazeteden bir yazı işleri müdürü, üç muhabir de çok
fazla bir kadro değil, yani bunun indirilmesi düşünülemez, o zaman, bunun altındaki kademeleri de indirmeniz lazım. Öyle olduğu zaman 0.40 çıkartan bir gazete sahibi, hiç kimseyi
çalıştırmayacak, bir tek yazı işleri müdürüyle götürecek anlamına gelir.
Ayrıca, şunu ilave edeyim, buradaki çalışanların, sigortalıların vergilerini yatırmış olma şartı, resmi ilan
almanın şartlarından birisi. Bu, sırf 67 sayılı Genel Kurul kararı
yazılırken, ki, bu 1961 yılında
yazılmış olan Genel Kurul Kararı, numarası
1‘dir, daha sonra 24 olmuştur, ondan sonra 67 olmuştur. Bundaki tek
amaç, gazetede çalışan fikir işçilerinin ileride emekli oldukları zaman,
primleri eksik yattığı veya
yatırılmaması sebebiyle emeklilik haklarının daha gecikmesini veya
imkansız hale gelmesini önleme açısındandır. İkinci sorunuz resmi ilan fiyat tesbiti. Resmi İlan Fiyat
tarifesini Basın İlan Kurumu Genel Kurulu’nun teklifi üzerine Bakanlar Kurulu
tespit eder, yani Basın İlan Genel
Kurulu herhangi bir fiyat tespit edip, “bu uygulanacaktır” demez, onun tespit ettiği fiyat Bakanlar
Kurulu’nun tasdikine bağlıdır. Tasdik etmediği takdirde o fiyat uygulanmaz. 1 ocak 2001 tarihinden itibaren yürürlükte olan Resmi
İlan Fiyat tarifesi ki, sizin
gazetenizi sütun santimi bir milyon
lira olan kısım ilgilendirmekte. Geçen seneye nazaran yüzde 42.4 oranında bir artış sağlanmak süretiyle
hazırlanmıştır. Kasım ayında Bakanlar Kurulu’na bu teklif sunulmuş,
ancak Bakanlar Kurulu’nun o günkü
hedefinin enflasyonun yüzde 25 olarak
düşünüldüğü göz önüne alınmak süretiyle yüzde 25’in üzerinde bir artırıma karşı çıkılmış ve
imzalanmak istenmemiştir. Hatta
bizden, yüzde 10 ve yüzde 15 artış olduğu takdirde, fiyatların ne olacağı
hususunda bilgi istenmiş ancak, gerek
geçmiş enflasyonun bunlara yansıması ve gerekse bazı şeylerdeki artışlar sebebiyle, biraz da
bizim ısrarımızla yüzde 42.4 zam oranı kabul edilmiş ve bugünkü halini
almıştır. Bunu sık sık değiştirme imkanı, yani her Genel Kurulda’da
değiştirebilirsiniz, ama bir tek Genel Kurul’un kararına bağlı değil bu. Genel Kurul bir
karar alır, teklif hazırlar Bakanlar
Kurulu’na sunar bunu, Bakanlar Kurulu’nun
imzalaması, tasdik etmesi gerekir ki, bunu da her üç ay da bir
Bakanlar Kurulu’na götürmeniz olmaz. Ayrıca, resmi ilanın fiyat tarifesinin tespiti sırasında
biz iki şeye dikkat ediyoruz. Birincisi, gazeteden, ikincisi, hükümet yani, bu resmi ilanların parası
nihayet devletten çıkıyor, gerçi biz
kurum şubelerinin bulunduğu yerlerde
aldığımız komisyonları gazeteden alıyoruz, ama
hükümet gazeteye, kaç sütun
santimse, o kadarlık bir para ödemesi yapıyor. Onun için burada, gazetelerle
devletin giderlerini dengelemek zorundayız. Yani gazetelere fazla zam
verirken, devleti zarara sokmayız, veya gazetelere az zam verirken devlete,
tabiri caizse kıyak yapamayız. Onların önüne geçmek için, iki tarafın
dengesini göz önüne almak süretiyle tespit ediliyor. “Radyo ve televizyonlara resmi ilan verilebilir mi?” diyorsunuz
veya verilmesi mümkün mü? Şu
andaki mevzuata göre mümkün değil,
çünkü Basın İlan Kurulu’nun Teşkiline Dair Kanun’un amacı resmi ilan ve
reklamların verilmesi için mevkute yayınlanması esastır. Yani mevkute tabiri,
bildiğiniz gibi yazılı ve sürekli basını ifade eden bir deyim. O bakımdan bu
kanuna göre, radyo ve televizyona verilme imkanı yoktur, ama ileride radyo ve
televizyonlara verilmesi hususunda bir kanun çalışması yapılıp,
değişiklik yapılırsa, belki, ama bana
göre radyo ve televizyonlara vermek, zor. Çünkü İhale Kanunu’nda olsun, İcra
İflas Kanunu’nda, Ticaret Kanunu’n da olsun bütün kanunlarda ilanların yazılı
olarak, ilan ve tebliğatların bütün kanunlarda bu yönde değişiklik yapılması
gerekir kanaatindeyim, avukat meslektaşım Fikret İlkiz ne der buna, ama bence
bütün kanunlarda değişiklik yapılması
lazım ki bu da çok zor bir olay. Erdoğan DEMİR : Öncelikle Başbakanlık Basın-Yayın
ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ile Edirne Valiliği’ne ve bütün konuşmacılara
ve katılımcılara teşekkür ederim. Benim iki sorum olacak, biri Fikret Beye, biri de Hasbi
Beye. Ben şu anda herhangi bir gazete veya televizyonda sözleşmeli olarak çalışmamaktayım, benim
gibi çeşitli kuruluşlarda prim usülü
çalışan bir çok arkadaşımız var ve bu arkadaşlarımız ailelerinin geçimini
temin etmektedirler. Şimdi ben şunu öğrenmek istiyorum, Fikret Beye bu sorum,
bu şartlar altında çalışan arkadaşlarımız gazeteci mi yoksa değil mi, gazeteciliğin
tarifi nedir? İkincisi, Hasbi Beyle az önce, arada yaptığımız konuşmada,
sarı basın kartı için, 212’ye tabi olan, yani sözleşmeli arkadaşların müracaat edebileceğini
belirtti. Peki şimdi ben soruyorum,
çok uzun yıllarını basın mesleğine veren bir çok ağabeyimiz var, Türkiye’nin çeşitli
yerlerinde var, sadece burada değil,
bir çok meslektaşımız bu hakka sahip olamıyor ve bu tür insanların haklarını
kim arayacak, onlara kim sahip çıkacak, onların istenilen şartlarda
çalışmasını hangi kurum sağlayacak? Son olarak şunu söylemek istiyorum,
212’ye tabi olarak çalışmayan bazı
kişilerin sarı basın kartı
alabildiğini gördük zaman zaman, ama maalesef yıllardan beri bu mesleği
yapan insanlar ve geçimini belki bu işle temin eden bir çok insan sarı basın
kartı alamadı, bu konuda yeni bir
düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz? Teşekkür ediyorum. Fikret İLKİZ : Buradan Türkiye’nin sorusunu
soruyorsun, 1950 yılında kabul edilmiş olan bir kanunumuz var. 5953 sayılı Basın Mesleğinde
Çalışanlarla Çalıştırılanlar Arasındaki Münasebetlerin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun. En önemli değişiklik 1960
dan sonra, 1961’de 212 sayılı yasayla değişti ve o yıllardan itibaren de bu
kanun 212 sayılı yasa olarak
anılmaya başlandı. Burada
asıl ve önemli
olan, bu yasa hükümlerine göre sözleşme yapmaktır,
yani sizin işvereniniz sizinle bu yasaya uygun sözleşme yapacak, çünkü bu
yasanın birinci maddesinde, Türkiye’de yayınlanan gazete ve süreli haber ve
fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve
sanat işinde çalışan ve iş kanunundaki işçi tarifi dışında kalan
kimselerle işverenler hakkında uygulanır. Dolayısıyla, yine “bu kanunun
kapsamına giren fikir ve sanat
işlerinde ücret karşılığı çalışanlara da gazeteci” denir diye yasada
bir tarif var. Bu tanım Basın Kartları Yönetmeliği’nde vardır, görürsünüz.
Örneğin resmi ilanlar bakımından da kadro sayıldığı zaman, o kadroları da
gösterir. Bu yasanın birinci maddesinde tanımlanan kişi gazetecidir. Ne yapmanız
lazım? Bir fikir ve sanat
eseri üretmeniz, bunları yazmanız,
bunun karşılığında ücret almanız lazım. Kanun diyor ki: “Bir kişi iş
kanununda tanımlanan işçi değilse...“ Koşullardan birisi bu. Bir günlük
gazetede, haftalık gazetede, 15 günde bir çıkan gazetede, bir haber
ajansında, bir foto ajansında çalışıyorsa, bu kişilere ben, gazeteci diyorum, diyor kanun ve bu yasaya göre
sözleşme yapmak mecburiyeti vardır. Yasanın dördüncü maddesi, açıkca
“sözleşme yapacaksın” der. Bu yaptığın sözleşmeyi Basın-Yayın ve Enformasyon
Genel Müdürlüğü’ne göndereceksin, Bölge Çalışma Müdürlüğü’ne, Sosyal
Sigortalar Kurumu’na vereceksin, bu örneği de hemen 15 gün içerisinde
göndereceksin. Bu sözleşmede ne yazacak? Adı, soyadı, gazetecinin yaptığı
iş, (muhabir, sorumlu yazı işleri müdürü, spor servisinde çalışır, muhabir
gibi) bu sözleşmede yazılacak. Aldığı ücret açıkça yazılacak, bu ücrete bir
yıl sonra veya iki yıl sonra yüzde kaç artış
yapılacağı da yazılacak ve bu sözleşmede bir de süre olacak, bu
sürenin ne zaman yenileneceği de açıkça gösterilecek. Bu 212 sayılı kanuna
göre yapılması gereken sözleşmedir. Bu sözleşmeler Türkiye’de
yapılmamaktadır. Senin çalıştığın
işyeri nasıl yapmıyorsa, gerçekten bugün yaygın basın dediğimiz önemli radyo ve televizyon
istasyonlarında da bu anlamda bir sözleşme yapılmamaktadır. İki nedenle... Gerçekten yapmamaktadırlar, gazeteciler de
orada bu şekilde çalışmaya razı olmaktadırlar, en kabadayısı asgari ücret üzerinden yapmaktadır. Bu reel
durumdur. Ne yapmak lazım? Şimdi bana soruyorsanız, benim için söylemek çok basit. Ben avukatım, gazeteci
değilim. Ama soru bana yöneltildi. Sözleşmesiz çalışmayın, sözleşme
konusunda dayatın. O zaman
çalışamazsınız zaten. Ama şimdi öyle bir ortam ki, “ya bizim çocuk bu sene üniversite
sınavlarını kazanamadı, senin gazetede gazeteci olsun.” “Peki ağabey gelsin
başlasın.” Ajanda da koltuğunun altında. “Ben gazeteciyim” diyor. Hiç
tartışmıyorum, mutlaka sarı basın kartı olan gazeteci değildir. Temel bir
ilke vardır, fonksiyonu gazetecilik ise, buradan ücret alıyorsa o kişi gazetecidir. Hasbi Bey de özellikle söyledi. Devlet tarafından sarı basın kartı
verilmesi koşul değildir. O nedenle, bu sözleşmenin yapılması veya bu yasanın yaşama
geçirilmesi konusu Türkiye’de sorundur, kendi bulunduğunuz yerde sorunu
çözmeniz gerekir. Dört yıl içerisinde
Türkiye’deki yerel basında gezdiğim, konuştuğum, bir takım seminerlerde karşılaştığım, öyle
yerel gazeteciler var ki, gazeteci, orada sarı basın kartı almış, orada
işvereni tarafından 212’ye göre sözleşme yapılmış ve o gazetenin patronu, o
gazetecinin çıkardığı gazeteye müdahale etmiyor karışmıyor. Ben böyle çok
gazeteci tanıdım. Hiç birisinin aklından da, Anadolu’dan Ankara’ya,
İstanbul’a gitmek filan geçmiyor. 212’ye göre çalışanlarını sayısının artması gerekiyor. Bu, yasalarla
çözümlenecek bir iş değil, bu tamamiyle zihniyet sorunudur. Bu zihniyet
sorunu karşısında benim de, sizlere verebileceğim bir cevap vardır.
Sözleşmesiz yapmayın bu işi. Şimdi bununla bağlantılı olmak üzere, bunun gerçekleşmemesinden, yapılmamasından
kaynaklanan sorunla ilgili olmak üzere yasa diyor ki; “sözleşme yapmak zorundasın.” Ama mahkemeler bu zorunluluk
çerçevesinde verdiği kararlarda yazılı sözleşme yoksa yaptıklarına bakıyor.
Yaptığı iş, ne tanık gösteriyorsun? Bu
gazetede çalışmaktadır. Ne iş yapar? Gazetecidir. Yayınlanmış haberi var mı?
Evet, efendim, şu şu haberler buna
aittir. O zaman yargı, sözleşme olmasa dahi gazeteci saymaktadır, kararlar
vardır. Yazılı sözleşme yapılması işverenin yasal mecburiyetidir. Cezası var
mıdır? Vardır, 242 milyon 860 bin lira. Yapmam sözleşmeyi, SSK’dan birisi
gelirse sorun çözüldü. Yapmadım. Gazeteci, evet sözleşme yapman lazım. Yapmadım. O zaman cezası var, bir ödeme
emri 242 milyon 860 bin lira. Öderim o parayı, beni şikayet eden
gazeteciyi de işten atarım. Yaşanan budur. Ne yapmak lazım? Bu kanuna sahip çıkmak gerekiyor, bu
yasayı günün koşullarına uygun hale getirip derhal değiştirmek gerekiyor, ama Türkiye’de yaşayan
gazeteciler 1950 yılında yayınlanmış,
1961 yılında yayınlanmış olan bu yasadan
bihaberdirler ve Sevgili Erdoğan sizin meslek grubunuz kendi çıkarları
ve yasal hakları konusunda dünyada ve
Türkiye’de en aciz olan meslek
grubudur. GERÇEKER: Şimdi aklıma geldi bir sorum var
Fikret Bey, Avrupa Hukuku durumu
değiştirecek mi? Avrupa Birliğine giriş?
İLKİZ: Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesi’nin bu anlamda basın ve medya dünyasıyla ilgili olmak üzere
yayınlanmış 24 Bakanlar Komitesi kararı var. Bu kararlardan birisi doğrudan
doğruya gazetecilerin iş ve çalışma koşullarıyla ilgilidir ve 1983 senesinde hem meslek
ilkeleri hem çalışma koşulları bakımından doğrudan doğruya sorumluluk
işverendedir. Birisi bu anlamda, gazeteci olarak başladığı andan itibaren
sözleşmesi otomatik yapılmış sayılmaktadır. Hatta daha ileri bir adım atılmaktadır, tekelleşmenin
disiplin altına alınması bakımından,
basın işletmelerinin sahiplerine
bilançolarını üç ayda bir yayınlanmaları koşulu getirilmektedir. Hatta
bir adım daha atılmaktadır. Eğer birisi basın işletmesinde “ben, basın
işletmesi sahibiyim, patronuyum” diyorsa, o işletmenin dışında başka bir iş
yapması yasayla önlenmektedir. “Gazete sahibiyim”
diyorsan, gazete
çıkartacaksın. “Radyo ve
televizyoncuyum” diyorsan, radyo ve televizyon işiyle uğraşacaksın. Bunun yanında benzin
istasyonları sahibi, kır kahvesi işleten veya bir turizm şirketinin yönetim
kurulu üyesi olmayacaksın. Gazetecinin çalışma ve sosyal koşulları yasayla ve
yargı denetimiyle sağlanacaktır. Bakanlar Komitesi kararı budur. Birisi
tekelleşmeyle ilgili olmak üzere çıkmaktadır, işte bunun altında benim
Dışişleri Bakanımın imzası varsa bunun bu yasaya geçmesi gerekir. GERÇEKER: Var mı imza? İLKİZ: Var tabi. AKAL: Şİmdi Erdoğan Beyle konuştuk,
aynı şeyler söyleniyor. 212’ye göre çalışacaksın. Birinci şartı bu, ama basın
kartı taşımıyor olman, senin gazeteci olmaman anlamına gelmez ki. Fikret
Bey’e soralım: Basın kartı var mı? İLKİZ: Gerçekten Hasbi Bey’in verdiği
yanıt doğru. Özellikle sizin sormuş olduğunuz soru da çok doğru bir soru. Bu
Yönetmelik, önceki Yönetmelik
hazırlandığı sırada Basın Kanunu’nda sorumlu müdürün görevi nedir,
yasal anlamda bunu, uygun mu değil mi, denetimini yapmaktır. Sansürcü başıdır
kısacası. Bizim gazetenin sansürcü
başısı benim. Ben bunu fevkalade iyi yerine getiriyorum. “Yayınlanmaz”
deyince, “peki yayınlanmaz” diyorlar. Şimdi ya bunu böyle yapacağız veya o
zaman üç yıl, beş yıl mahkemelerde sürüneceğiz. Bazen de, “yayınlanması
gerekir” deriz ve yayınlanır. Bu farklı birşey ama benim mesleğim gazetecilik
değil, ama yasa, “sorumlu müdür olabilir” diyor. Gazeteci olmamama rağmen,
Yönetmelik’te de bir hüküm var. Yazı İşleri
Müdürüne sarı basın kartı derhal verilir. Başvursam, sonunda Yazı İşleri Müdürüyüm desem ne
yapacaksınız? Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nü zora sokarım.
Koşul şudur: Gazeteci olarak, gazetecilik yapmaktan kaynaklanan ücret
almalıyım ben, avukatım, serbest meslek sahibiyim, vergiye tabiyim. Benim
geçimim, aslen avukatlıktandır. O zaman, aslen avukatlıktan geçimini sağlayan
serbest meslek erbabı bir kişinin
gazetecilerin arasında, basın kartı taşıyan birisi olmasının alemi nedir?
Önünü alamazsınız. Öteki türlü banka? Sahibi de başvurur. O nedenle, benim
212’ye göre sözleşmem var. Bütün koşulları da taşıyorum. 1136 sayılı
Avukatlık Kanunu, avukatlara iki yetki veriyor. Avukatlığın dışında 1) Anonim
şirket yönetim kurulunda olabilirsiniz. 2) Sorumlu müdür olabilirsiniz. Bize
avukat olarak başka iş yapamazsınız,
diyorlar, o zaman ters çevirirseniz bu işi sadece gazeteciler yapmalıdır. Gazeteciler
kendi mesleklerini başkalarına emanet
etmemelidirler, edilirse sorun çıkıyor,
edilmediği takdirde, örneğin 212 sayılı yasaya göre sözleşmeyi yapmak,
gerçekten o işletmeyi işleten patron açısından da önemli bir kazanç olmaktadır ve önemli bir kazanç
haline gelebilir. SORU: 212’ye göre anlaşmasını
yapmış Fikret Bey, ama orada,
açıklamalarda bir prim ödenmesi mecburiyeti olduğuna göre, yazı işleri adına
o primin ödenmesi zorunluluğu vardır.
Prim ödenmezse, siz yazı işleri müdürü
olarak sarı basın kartı taşımaya hak kazanmıyorsunuz gibi geliyor bana. İLKİZ: Gerçekten, gazete sahibi olarak
konuşuyorsunuz, doğrudur. O zaman, şöyle bir ayırım yapalım gazeteciler, gazeteciliğini yapsın, bu söylediğiniz
teknik meselelerin hepsi de tamamlansın.
Benim sözleşmem vardır, primi de
ödenmektedir. AKAL: 212 sayılı yasaya göre prim
ödemeyip de sarı basın kartı alanlar kimdir, kimlerdir? Onlar kimse, bize
lütfen bildirin. SORU: Yani zaman zaman gündeme geliyor,
burada Edirne’de yok, ama bunları duyuyoruz,
isim olarak belki belirtemem, ama bunların
olduğu iddia ediliyor. Bu bir iddia, bunu dile getirmek istedim. AKAL: Onların hepsi tevatürdür, onların
hiç birine inanmayacaksınız. SORU: Siyasilerin söylediklerini inkar
etmeleri gibi bir kavramla çok karşılaşıyoruz, özellikle siyasiler
diyorum, çünkü genelde onlardan
geliyor. Bu tür durumlarda
yapabileceğimiz, güvenilirliğimiz açısından yapabileceklerimizi
açıklarsanız sevinirim. İkincisi, isimsiz mektuptan yola çıkarak haber veya yorum
yapılması etik anlamda ne derece doğrudur, bir de etiğin ötesinde bunun ucunu
nasıl sağlayabiliriz, o zaman tüm isteyen istediği gibi haber yayıp, yorum
yapabilir. İLKİZ: Efendim siyasilerle ilgili ne
olacak, yani ne yapılabilir? Birisi bir basın toplantısı yaptı, konuştu;
“budur” dedi. Aldınız, yanınızda arkadaşlarınız da var. Birinci sayfada
manşetten girdiniz. Ertesi gün “böyle demedim” dedi. Şimdi, ne olacak? Üstüne
üstlük dava açtı. Yargının önüne geldiği zaman sorun nasıl çözülecek?
Yanınızda bir arkadaşınız varsa tanık
göstereceksiniz, ses bandı varsa mahkemeye onu vereceksiniz, bunların
hiçbirisi yoksa habere konu olan kişiyi tanık
göstereceksiniz. Duruşmada diyeceksiniz ki: “Biz, gazeteciyiz, bunun
söylediğini yazdık, virgülüne dokunmadık karar sizindir, sayın yargıç”
diyeceksiniz, bitecek. Biz, iki sefer yaşadık, birisi bize 11.5 milyar lira
manevi tazminata neden oldu. Takır
takır da ödedik. Bir sorun
vardı, bize “olay budur” dediler, isimler verdiler. Birinci sayfadan
girdik ve yayınladık. Bunu yayınladığımız zaman yasal bir sorunla
karşılaşırsak tanıklık eder misiniz? dedik. “Ederiz tabi” dediler “Siz mi
hazırladınız?” “Biz hazırladık” dediler. “Bu bilgiler doğru mu?” “Bu
bilgilerin hepsi doğrudur.” “Bu kaynakların doğruluğu konusunda tanık
istiyorum?” “Yarın vereceğiz” dediler. Şimdi gazeteci; “abi bak konuştum,
tamam yarın da vereceğim, koskoca
parti yapar mı” diyor. Dedim ki “yapar”. Yayınladık. Manevi tazminat davası
açıldı. “Kaynağımız budur” dedik. “Biz böyle birşey vermedik” dediler”.
“Tanık olarak çağrılalım” dedik. Tanık olarak adlarını yazdırdık, davetiye
gönderdik. Araya 38 tane adam koydular, “ne olur bizi duruşmaya çıkartmayın”
diye. Duruşmaya çıktık, “bizim haber kaynağımız budur, bu haber kaynağımızın
böyle olmasına rağmen, şu an bize vermiş oldukları listeyi reddediyorlar, bu nedenle mahkeme
olarak tazminata karar vermeniz
gerekir” dedik, Davayı öyle bitirdik. Ama bu dava haberini de bu söylediğimizden
hareketle haber yaptık, bu kamu yararına doğru kullanmadır. “Güneydoğu’da olağanüstü hal devam edecektir” dedi
Başbakan. Manşete çektik. “Ben, demedim” dedi. “Ne istiyorsun?” “Düzeltme
hakkımı kullanacağım” dedi. Cevap ve düzeltme metnini gönderdi. Cevap ve
düzeltme metninde dedi ki: “Ben, Güneydoğu’da yapılmış olan toplantı
sırasında olağanüstü hal devam edecek demedim.“ “Bakın, cevap düzeltme hakkınızı bu şekilde
kullanıyorsunuz (birebir konuşuyorum) ama, bunu tekrar yayınladığımız
takdirde”, Doğu’da Olağanüstü Hal Devam Ediyor başlığını tekrarlamış oluyoruz
dedim. “Olsun, ben istiyorum” dedi. “Peki, o zaman siz bilirsiniz” dedik. Gerçekten birinci sayfadan tekzibi aynen girdik. Bu kez de
okuyucular “aman ne kadar iyi oldu, çok memnun olduk, adam böyle dediği halde
demedim diyor, bir haberi iki kez girmiş oldunuz, elinize sağlık” dediler.
Şimdi bu siyasilerle ilgili olmak
üzere sorun çıkarsa, sorunu kamu yararına, kendi meslek etiğiniz bakımından
çözmeniz gerekir. Nedir, meslek etiğiniz, yani bu konuda ne yapmanız
gerekiyor, özel yaşamla ilgili ne yapmanız gerekiyor, öyle yolsuzluk
haberlerini yazacak mısınız yazmayacak mısınız? Yasa böyle söylüyor, yasada
bunlar aranıyor. Sizin etik
kurallarınız bakımından ne aranıyor? Asıl olan kamu yararıdır. Özel hayatın gizliliğinin geçersiz sayılabileceği
başlıca durumlar şöyle sıralanır: 1) Büyük bir suç veya yolsuzluk üstüne araştırma ve
yayın. 2) Toplumu kötü etkileyici bir tutumla ilgili bir
araştırma ve yayın. 3) Toplumun güvenliğinin veya sağlığının korunması. 4) İlgili kişinin sözleri yahut eylemleri sonucu halkın
yanıltılmasının veya yanlış yapılmasının engellenmesi durumlarında özel
hayatın gizliliğine
bakmayabilirsiniz. Ama bu
kurallar olacak. Haberinizde bunu
böyle savunabileceksiniz, ama bu durumlarda dahi özel hayatın, kamuya
açılan kesiti mutlaka konuyla ilgili olmalı veya ilgili kişinin özel
hayatının, onun kamusal faaliyetini de etkileyip etkilemediği gözetilmelidir,
kuralı, gazetecinin Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde yer
alan meslek sorumluluğu bölümündeki kuraldır. Mustafa Bey birşey söyledi, evet o yargı kabul etmedi, o
mahkeme kabul etmedi, ama geçen hafta İstanbul İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi
gerekçeli bir karar yazdı. Gerekçeli kararını Türkiye Gazetecileri Hak ve
Sorumluluk Bildirgesine dayalı olarak yazdı. Gerekçeye bunu koydu. Bu
gerekçeye koyduğu andan itibaren de döndü, “Medeni Kanun’un 24’üncü
maddesinde de aynı şeyler tekrarlanmaktadır” dedi, onu da ekledi, ama başa
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk
Bildirgesi’ni esas alarak koydu. Şimdi devamında bir imzasız mektup gelirse ne yapacağız?
Şöyle bir yol vardır. Bir haber yapmak istersiniz. Yaparsınız. Sorulur.
“İmzasız mektup efendim” dersiniz, yanılıyor muyum. Kullanılmaya da çok müsaittir. Belediye
Başkanına sinirlendiğiniz takdirde, “imzasız mektup aldık” diyebilirsiz. Bu
doğru değildir. Eğer bir mektupta imza yoksa, kural, yayınlanmamasıdır. Bir
mektupta imza yoksa, içindeki bilgi araşırılmadan haber olmaz. Eğer bunu
yaparsanız, imzasız mektupta böyle bir ihbar aldık bu ihbar veya bu mektupta
yer alan bilgileri haber yapmak bizim gazetecilik görevimizdir. Bu nedenle,
kesinlikle uzak durun. Bu meslek
ilkesidir, aynı Bildirge’de yer alır. Yaparsanız, yargılanırsınız, mahkum olursunuz. Mustafa YILMAZ: Sorum Sayın İlkiz’e. Yaşanan ekonomik
depremden en çok etkilenenlerden birisiyim. İktidara öfkemi belirtmek için
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni gazetemin
baş sayfasında yazsam, nefret, delalet ve hatta hıyanet kelimelerinin altını
kırmızı kalemle çizsem.
Mahkemeye verilir miyim? Ertesi
gün savcının karşısına çıkartılır mıyım? Teşekkür ederim. İLKİZ: Türk Ceza Kanunu’nun 159’uncu
maddesine göre, hakkınızda Ağır Ceza
Mahkemesi’nde hükümetin manevi sahsiyetine hakaretten dava açılır. Bunu
yapmış olsanız bile, altını kırmızıyla
çizseniz, onun üstüne, altına birşey ekleyecek misiniz? Mustafa YILMAZ: Hayır. İLKİZ: Emin misiniz? Bakım sorum şu:
Şimdi çok haklı olarak bir tepki belirtebilmek için, gaflet ve delalet
içinde bulunanlar demek istiyorsunuz.
Eğer bunu aynen yayınlarsanız sorun
yok, ki, Atatürk söylemiş, bir kere daha
okuruz. Yanılıyor muyum? O zaman şimdi sorumu tekrarlıyorum, altına,
üstüne birşey ekleyecek misiniz? Mustafa YILMAZ:
Eklemeyeceğimi, sadece o kelimenin altını çizeceğimi söylüyorum. İLKİZ: Üç kelimenin altını çizin,
birinci sayfadan yayınlayın, hiçbir
mahsuru yoktur. Ama bunu söylediğiniz zaman,
Atatürk’ün bu anlamdaki bildirisini yayınlamış olursunuz, bunda birşey yok, isterseniz diğer kelimelerin
içini de boyayın, ne istiyorsanız onu
yapın, ama buradaki amacınız doğrudan doğruya
bir siyasal eleştiri göndermek ise, bunun altına, üstüne birşey koyarsanız, iki yıl ağır hapis cezası yazar. Yani ondan sonra da
kalkıp, “bu gazeteci özgürlüğüdür,
bilmem ne” deyemezsiniz. SORU: Yerel gazeteciler olarak bizim sorumuz, resmi ilanlar, basın ilan
mevzuatları ile ilgili ... Ertan CİLLOV: Basın İlan Kurumu Yönetmeliği’nin
82’inci maddesine göre kurum ya da
kurum şubesi bulunmayan yerlerdeki gazeteler, resmi ilanların tahmini yayın bedellerini, resmi
ilan fiyat tarifesindeki değişiklikler
doğrultusunda kurumun belirleyeceği
ölçülere göre peşin olarak alır ve fatura çıkarılınca mahsup işlemlerini yapar. Ancak, kanuni engeller
sebebiyle tahmini ilan bedelini
önceden gönderemeyen genel ve katma bütçeli daireler, faturaların kendilerine ulaşması üzerine
borçlarını derhal öderler. Borç, üç ay
içinde ödenmez ise tahsili için kanuni
kovuşturma yapılır ve bu gecikmeye sebep olan sorumlu memurlar
hakkında disiplin tahkikatı yapılmak üzere durum Genel Müdürlük veya Valiliklerce yetkili ve
ilgilimakamlara bildirilir. Bu yönetmelik, 195 sayılı kanunun ilgili maddesi gereğince
çıkartılmış, Resmi Gazete’de yayınlanmış, bütün kamu kuruluşlarının ve ilgililerinin bilgisine
sunulmuştur ve bildikleri kabul edilir. Ancak, bu bizim de başımıza geliyor,
yani Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü veya İstanbul Şube Müdürlüğü olarak bize gönderilen ilanların
bedellerinin peşin ödenmesi lazım. Ama genel ve katma bütçeli, sadece genel
ve katma bütçeli dairelerde bilahare ödenmek üzere bu ilanı yapabiliyoruz.
Ödemedikleri takdirde, ne yapıyoruz? İhtar çekiyoruz. İhtara rağmen
ödemezlerse, dava açıyoruz aleyhlerine
ve 1976 yılından beri bu davaları açmaya devam ediyoruz. Birçok hakim bana dedi ki: ”Ben
Adalet Bakanlığı’na bağlıyım, benim Bakanlığım aleyhine dava açmışınız, nasıl
karar vereceğim?” Ama, kararı verdiler. “Kanuni faizi de istiyoruz” dedik. Kanuni faiz şu anda yüzde
50 mi? Yıllık yüzde 50 faizi mahkemeler bölüyor. Bir yapacağımız şey de ödenmediği takdirde, ödemeyen
kamu kurum ve kuruluşlarının
yetkilileri hakkında suç duyurusunda
bulunmak. Savcılığa değil, burada okuduğum gibi Genel Müdürlük veya,
sizler için Valilik gibi yetkili mercilere bildirmek. Askeriyenin böyle birşey yapacağını zannetmiyorum, çünkü bu
konuda en ciddi çalışan müesseselerden birisi Türkiye’de. Yalnız şu var.
Ekseri ihaleler de, ihalenin ilan bedeli baştan ilgili dairelere gönderilir,
tahmini ilan bedeli, ancak eğer siz işi hafif tutmuşsanız, o ödenekler,
“bilahare öderiz biz, A gazetesine” diye vb.
İlan bedellerini, teminat çözüldüğü zaman teminattan
vereceğiz diye birşey yok. O zaman yapacağınız tek şey var. Size üç ay içinde
vermedikleri takdirde, miktarın
büyüklüğüne göre Sulh Hukuk ve Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava
açacaksınız. Sorumlular hakkında kovuşturma yapılması için de yargıya
başvuracaksınız. Benim demin söylediğim, ödeneklerin faslı değişik
olabilir, ama kullanacağınız o fasıldan geldiği zaman buraya, öderler, o
onların emrinde, çünkü Saymanlık ve İta amirinin elinde. Bu, ödeme zorluğu sebebiyle
olabilir, fakat bu sorunlar son bir,
bir buçuk senedir çok azalmıştı, belki bu aralar aksamalar olabilir tabi. Not : Ses kayıt
cihazlarındaki arıza nedeniyle Seminer’deki konuşmaların bazı bölümleri (Soru
– Yanıt – Tartışma bölümü dahil) kayda alınamamıştır. Bu nedenle, kitapta, sunuşları
kayıt dışı kalan konuşmacıların hazırladıkları özet metinlere yer
verilmiştir. |
|