SEMİNER KONUŞMALARI


 

“KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI, ETİK VE İNSAN HAKLARI” 

Prof. Dr. Korkmaz ALEMDAR A.Ü. İletişim Fakültesi

 

Kitle iletişim araçları, etik ve insan hakları kavramlarını birlikte düşünmenin ilk bakışta fazla bir anlamı yoktur. Çünkü  ortaya çıkışları, gelişmeleri ve ilişkileri arasında doğrudan bir bağ yoktur. Ama ilginç biçimde her üçü de çok eski zamanlardan beri bilinen, üzerinde düşünülen konular olmalarına rağmen uygulanmaları ya da önemli sayılmaları daha yakın tarihlerin gelişimidir. Birincisi, kitle iletişim araçları, neredeyse insanla yaşıttır. En çok bilinen bazı biçimleri daha yakın tarihlere aittir. Matbaa 15., gazete 18., radyo ve televizyon 20. yüzyıldan bu yana kullanılmaktadır. Etik konusunda da çok uzun zamandan beri düşünülür. Ancak, basın ya da iletişim ahlakından söz edilmesi daha çok yenidir; bu yüzyılın ortalarından beri tartışılır. İnsan hakları da eski bir konudur, ama gelişimi ve hele yaygınlaşması yeni bir süreçtir. Sözü edilen temel metinler 18. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Bugün de  gelişmiş ülkelerden başka yerlerde önemli sayıldığına dair pek az işaret vardır. Yaygınlaşması ve kabul görmesi için gösterilen çabalar kitle iletişim araçlarının evrenselleşmesi hızıyla ölçülemeyecek kadar yavaş sonuç vermektedir.

 

Bu farklılıklara rağmen kitle iletişimi, etik ve insan hakları arasındaki ortak yan üçünün de kapitalist Batı dünyasında biçimlenmiş olmalarıdır. Nerede kapitalizm gelişmişse orada kitle iletişim araçları, etik ve insan hakları gelişmiştir. Bugün üçünden evrensel düzeyde söz edilmesi kapitalizmin küreselleşme eğiliminin bir sonucudur. Kapitalizm egemenliğini iletişim araçlarının yardımı ile yaygınlaştırıp pekiştirirken, insan hakları konusundaki kazanımları da evrensel kılmaya çalışmaktadır. 

 

Bu üç kavramın birlikte ele alınması bu ortak yönleri için değil, bugün birbirlerinin  gelişmesine, yaygınlaşmasına yardımcı olabilecekleri içindir. Kitle iletişimi alanında sağlanacak bütün gelişmeler, genel olarak toplumsal gelişmeye yardımcı olacağı gibi, özel olarak insan haklarının yaygınlaşması, bu konudaki duyarlılığın geliştirilmesi ve etik anlayışının gelişmesine yardımcı olacaktır. Ya da insan hakları konusundaki duyarlılık ve anlayışın gelişmesi ötekilerin gelişimine katkıda bulunabilecektir.

 

Öncelik Var mı?  

 

Ama burada öncelik kitle iletişim araçlarına aitmiş gibi görünmektedir. Bunun nedeni basittir. Kitle iletişim araçlarına verilen önem her yerde giderek artmaktadır. Bütün ülkelerde -yöneten, yönetilen- herkes farklı nedenlerle bu araçları giderek daha fazla kullanmakta, tartışmakta, dünyayı onların bakış açısıyla değerlendirmektedir. 

 

Bu gelişmenin bir nedeni de kapitalizmin küreselleşme sürecidir. Son on, onbeş yılda dünyada kitle iletişimi alanında da önemli değişimler yaşandı. Önce alt yapıda -telekomünikasyon alanında- dünyanın pek çok ülkesinde iyileştirmeler gerçekleştirildi. Ses ve görüntünün aktarımında küreselleşmeyi sağlayacak adımlar atıldı. Pek çok ülkede, telefonlar, sayısal santrallar, bilgisayarlar, uydu yayınları, kablolu yayınlar geliştirildi. Bunların doğal sonucu daha çok sayıda yayın kuruluşu -televizyonlar- daha çok saat yayın yapma olanağı buldu. Batı’da, özellikle de A.B.D.’de üretilen filmler, televizyon programları dünya ölçüsünde daha fazla talep edilir oldu. Gelişmelerin bir sonucu da geleneksel kamu yayıncılık tekellerinin ortadan kalkması oldu. Ticari radyo ve televizyon yayıncılığı bütün ülkelerde gelişme gösterdi. 

 

Türkiye de bu gelişmelerin dışında kalmadı. 1985’leri izleyen yıllarda telekomünikasyon alt yapısına büyük yatırımlar yapıldı. Bunu 1990’dan itibaren radyo televizyonda devlet tekelinin önce fiilen sonra yasal olarak kaldırılması izledi. Bu süreç sonucunda kitle iletişimi pek çok radyo ve televizyon kanalıyla Türkiye’de önemli bir güç haline geldi. Daha doğrusu öyle olduğunu düşündürecek kanıtlar çoğaldı. Bunun yanı sıra yayın kuruluşları arasındaki rekabet ciddi boyutlara ulaştı ve özellikle etik tartışmalarına malzeme yarattı. Ama önemli bir konu insanları her zaman olduğundan daha çok meşgul etmeye başladı. Toplumların yönetiminde belirleyici güç hangisidir? Kitle iletişimi bu üstünlüğe sahip midir? Kitle iletişimi konusunda bilinenler bunun doğru olmadığını düşündürür. Ama, Türkiye’de sanki durumun tersine olduğunu düşündürecek nedenler vardır. Bu bizim açımızdan önemlidir, çünkü son tahlilde kitle iletişiminin insan hakları ile olan ilişkisini ortaya çıkarmada yardım edecektir.

 

Türkiye’de geçtiğimiz yıllarda toplumun yönetiminde söz sahibi olan 3Y -yasama, yürütme ve yargı- nın konumunda herhangi bir değişiklik olmadı. Yasama organının  ciddi  hiç  bir  reform  yapamadığı,  önemli konuları yeterince tartışamadığı, yasa çıkaramadığı herkes tarafından bilinmektedir. Yürütme organı, ülkeyi kanun gücünde kararnamelerle yönetmektedir. Bunların Meclis’in bilgisine sunulması çok sonra gerçekleştiği için yürütme üzerinde bir Meclis denetimi neredeyse yok gibidir. Yargının geç işlediği, geciken adaletin ise adaletsizlik olduğunu herkes bilmektedir. Uzlaşmazlıkların/çatışmaların artmasına karşılık yargının iyi işlemesi konusunda yeterli önlem alınamadığı için sorunların arttığı bilinmektedir, ama sonuç olarak, bu güç de etkili ve güven verir olmaktan uzaklaşmaktadır.  Böyle bir ortamda tek değişen, yaygın olarak dördüncü güç diye bilinen kitle iletişimidir. Bu değişim uluslararası koşulların etkisiyle ortaya çıkmış olsa bile, geçen on yıl içinde teknolojik açıdan büyük olanaklara kavuşan, gelişen iletişim alanı her yere ve olaya herkesten önce ulaşabilir, yorumlayabilir hale gelmiştir.  

 

Bunun her zaman olumlu sonuç verdiği söylenemez, ama kitle iletişim araçları ülkenin en dinamik, etkili, hatta zaman zaman ötekilerin yerini alan bir güç olarak düşünülmeye başlanmıştır.  Bu nedenledir ki kitle iletişimi Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da duyarlılığı arttırmada, sorunları çözmede daha güçlü görünmektedir. Bu potansiyele rağmen gerekli yararların sağlandığı söylenemez.  

 

Bunun nedenlerinden biri, özellikle televizyonların tamamen ticari kaygılarla çalışmasıdır. İnsan hakları konusu bile, tek bir ölçüte göre, daha çok sayıda insanın ilgisini çekip çekmediğine göre önem kazanmaktadır.

 

Etik Tartışmalarının Katkısı Ne Olabilir?

 

Genel olarak kitle iletişimi alanında etik anlayışının gelişimi, mesleğin saygınlığını korumanın ve geliştirmenin bir aracıdır. Bu anlayış  ya da araç uzun bir süreç sonunda ortaya çıkmıştır. Gazeteciler özgürlük mücadelesini önce devlete, sonra sermayeye karşı yürütmüşlerdir. Devlete karşı mücadelenin başarısı basın özgürlüğünün kazanılması ve geliştirilmesi olmuştur. Sermayeye karşı yürütülen mücadele, ücret sorunlarının ötesinde, 20. yüzyılda önce basın, sonra kitle iletişiminin öteki alanlarında etik anlayışının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bundan amaç, yapılan işe okurun saygısını arttıracak yöntemlerin geliştirilmesidir.  Gazeteciler sermaye sahibinin şu ya da bu nedenle gazetenin içeriğine müdahale etmesini önleme yollarını aramışlardır. Gazete üzerindeki entellektüel/yaratıcı hakkın korunması bir yandan okura haberin, yorumun  kalitesi ve güvenilirliği konusunda güvence vermek, öte yandan bu ürünün bağımsız bir çabanın ürünü olmasını sağlamakla mümkündür. Gazeteciler bunu sağlayabilmek için çeşitli yollar denemişlerdir. Bugüne kadar geliştirebildikleri üç yöntem vardır. Birincisi meslek ilkeleridir. Bunlar gazetecilik mesleğinin yapılması sırasında daha doğru ve güvenilir bilgi aktarmada uyulması gereken temel kurallar olarak bilinir. İkinci yol, meslek ilkelerinin uygulanmasını güvence altına almak için öngörülen basın konseyidir. Sonuncu araç ombudsman olarak  bilinir.  Onun görevi, haber verme işlevinin yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkan yanlışlıkların, eksikliklerin deneyimli bir gazeteci tarafından izlenip düzeltilmesini sağlamaktır. 

 

Bütün bu yöntem ve çabaların evrensel olarak kabul gördüğü ve uygulandığı söylenemez. Genel olarak Batılı ülkelerde değişik biçimlerde uygulanma örnekleri vardır. 

 

Ama gelişmekte olan ülkelerde durum öyle değildir. Gazeteciler bir bakıma henüz devletle olan sorunlarını çözemediklerinden yani basın özgürlüğünün alanını geliştiremediklerinden sermaye ile olan  sorunlara gereken ilgiyi gösterecek durumda görünmemektedirler.

 

Öte yandan devlet de etikle ilgili düzenlemeleri mevcut yasal düzenlemelere ek bir denetim aracı olarak algılamakta, bu yüzden gelişmesini teşvik etmektedir.  

 

Gazeteciler ise bu yolla gelecek bütün telkinlerin çalışma koşullarını zorlaştıracağını bildiklerinden zaman zaman ortaya çıkan tartışmalara mesafeli durmaya özen göstermektedirler. Sınırlı biçimde yapılan uygulamaların da kalıcı olduğundan söz etmek zordur. Özünde insanların doğru ve güvenilir haber almasını güvence altına almayı amaçladığına göre kitle iletişimi alanındaki etik anlayışının gelişimi de son tahlilde insan hakları konusunda duyarlılığın artmasına  yardım edici bir etkendir.

 

Mevcut Durum 

 

İnsanların doğru karar verebilmesi için habere, bilgiye gereksinimleri vardır. Bunu onlara büyük ölçüde kitle iletişim araçları sağlar. Bir bakıma kitle iletişim araçları, toplumdaki sorunları çözmese de çözüm için uygun ortamı hazırlar. Bu ortam insanların sorunlar ve çözüm önerileri konusunda bilgi sahibi oldukları ortamdır. Sorunlar bazen basit bazen çok karmaşık olabilir. Bunun ilke olarak hiç önemi yoktur, çünkü hepsi için çözüm yolu önce ne ile karşı karşıya olunduğunun bilinmesidir. Bunu gerçekleştirecek olan da kitle iletişimidir.

 

Türkiye’de kitle iletişim araçları bu görevi yerine getirmektedir. Ama bunun tam olarak gerçekleştirildiği söylenebilir mi? Yani kitle iletişim araçları sorunların çözümü için kendilerinden beklenen işlevleri yerine getirebiliyorlar mı? Yanıt bir kaç nedenle olumlu sayılamaz. 

 

Birinci neden, genel olarak kitle iletişim araçlarının içinde çalıştıkları yasal durumdur. Türkiye’de yurttaşın habere ulaşma, bilgilenme hakkı  bir yana, bir yayın organının özgürce hazırlanması, basılması, dağıtılması gibi basın özgürlüğünün çok temel ögelerinin geçerli olduğu bile tartışmalıdır. Basınla ilgili çok sayıda yasal düzenlemede yer alan sınırlamalar bilgi alınmasını olanaksız hale getirmektedir.

 

İkinci önemli nokta, kamuoyunun bilgilendirilmesi ile görevli gazetecilerin baskı altında tutulmasıdır.  Gazeteciler ayrım gözetilmeksizin belirli konu ya da olaylarla ilgili bilgi akışını önleme sonucunu yaratacak biçimde tehdit edilmekte, tartaklanmakta, öldürülmektedir. Can güvenliğinin olmadığı bir ortamda gazetecinin kendisinden beklenen çalışmayı göstermesi beklenemez.

 

Üçüncü neden tekelleşmedir. Kitle iletişimi alanında  sürekli bir gelişme haline dönüşen bu durum basın özgürlüğü konusunda sermayenin oluşturduğu en büyük tehlike haline gelmektedir. Bu tehlike, siyasal iktidarların denetimine paralel ve daha farklı nitelikte işlediği için özünde yurttaşın doğru bilgilenmesinin önündeki ciddi bir engel olarak durmaktadır.

 

Dördüncü neden meslek örgütlerinin genel olarak güçsüzlüğü hatta neredeyse etkisiz hale gelmesidir. Çünkü, kitle iletişimi alanındaki sorun tek tek gazetecilerin sorunu değildir sadece, gazeteciliğin sorunudur ve bu da son aşamada örgütlerin katkısıyla aşılabilir.

 

Nihayet son olarak belirtilebilecek bir nokta, kamuoyunun genel olarak sessizliği, hatta suskunluğu konusudur. Kitle iletişim araçları üzerinde büyük etkisi olan kamuoyunun izlenen yayın politikaları, yazılar, haberler konusunda doğrudan ve hızlı bir tepki\eleştiri alışkanlığı ne yazık ki yoktur. Bu siyasal iktidarlar ve sermaye baskısını dengeleyebilmekten çok uzaktır.

 

Benzer sorunlar etik için de söz konusudur. Türkiye’de 1938 yılında devletin öncülüğünde başlayan kendi kendini denetim yöntemleri uzun ömürlü olamamıştır. Hekimler ve avukatlar için kurulan meslek odaları bugün hala işlevlerini sürdürürken gazetecilik alanında mesleğe girişleri belirli ölçüde denetlemek ve meslek kurallarını gözetmek üzere kurulan Basın Birliği yaşamamıştır. O tarihten bu yana meslek ilkeleri, basın konseyi hatta ombudsmanlık kurumu denenmiştir. Bugün Basın Konseyi meslek ilkelerinin uygulanabilmesi, yaygınlaşabilmesi için çaba sarfetmektedir. Ancak gazeteciler için doğrudan yarar sağlayacak sendikaların bile son derece güçsüz olduğu bir dönemde, gönüllü  katılımla ve yaptırımı olmadan çalışan bir özdenetim örgütüne ilginin gelişmesi için zamana gereksinim olduğu anlaşılmaktadır.

 

Sonuç Yerine 

 

Türkiye’de gerek kitle iletişim araçlarının gerekse etik anlayışının ulaştığı noktada önemli sorunlar vardır.  Ama daha çok sorun insan hakları ile ilgili olarak vardır. Bunlardan  söz edilebilmesi de Batı dünyasında izlenen politikalar sayesinde olmuştur. Tıpkı kitle iletişim araçlarındaki gelişme gibi. Küreselleşen kapitalizm kitle iletişimini geliştirdiği gibi insan haklarını yaygınlaştıracaksa bir ölçüde iyimser olunabilir. Ama gelişmelerin pek çok kez kanıtladığı gibi, kitle iletişimi özellikle tüketim toplumunun parçası olma yönünde işlev görür. İnsan hakları konusundaki gelişmenin doğrudan böyle bir yararı yoktur. Bu anlamda insan haklarıyla ilgili uluslararası standardı yakalayabilmek için daha çok ulusal çaba göstermek gerekecektir. İnsanların daha çok bilgilendirilmesi, aydınlatılması zorunludur. Bu daha çok demokrasi demektir. Bu, bir ara çok kullanıldığı şekliyle toplum yönetiminde daha çok saydamlık demektir. 

 

Türkiye’de yaşayan insanlar yakın zamanlara kadar ne yabancı bir peynirin tadını ne yabancı marka bir otomobili kullanmanın rahatlığını biliyorlardı. Büyük çoğunluk, bunlar yerine ev yapımı peynir ve belki eşek semerinin rahatsız sertliği ile yetinmek zorundaydı. Bugün durum farklı. Şimdi iş, rahatlığın ya da iyi yaşamanın herkesin hakkı olduğunu anlatmaya kalıyor. Bunu hepimizin anlaması gerekiyor.

 

Konu İle İlgili Düşünce Geliştirmek İçin  Başvurulabilecek Bir Kaç Kaynak

 

Zeynep Alemdar, Oyunun Kuralı. Basında Özdenetim, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1990.

 

Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı. Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme, çev. Emel Abora ve Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995.

 

Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994.

 

Feyyaz Gölcüklü, Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara, 1994.

 

Mesut Gülmez, İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, Ankara, 1994.

 

J. C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları. Gizli Senaryolar, çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995,

 

Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, BDS Yayınları, İstanbul, 1990.