|
|
SEMİNER KONUŞMALARI “MESLEKTE 40 YIL NEREDEN
NEREYE” İsmet SOLAK Hürriyet Yazarı Sayın Genel Müdür, Değerli Meslektaşlarım, Kıymetli
Konuklarımız... Bu toplantının konusunu seçerken, yeni baştan “ilk adım”
saydığım günlere döndüm... Mesleğe adım attığım ilk güne... Tam 39 yıl
önceydi... 1963 yılının bir güz günü... Ben okullu gazetecilerden biriyim. Şanslıyım. İstanbul
Üniversitesi’nin, o dönemlerde, İktisat Fakültesi’ne bağlı bir Gazetecilik
Enstitüsü vardı; oradan mezunum.. Önemli olan, hocalarımızdı: Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi,
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ecevit Güresin, ondan önceki Genel
Yayın Yönetmeni, büyük tiyatro yazarı Cevat Fehmi Başkut, Şeyhül-muharririn
Burhan Felek, tiyatronun her yönden temel direği olan büyük sanatçı ve
yönetmen Muhsin Ertuğrul, üniversitenin en tanınmış profesörlerinden Cavit
Orhan Tütengil, Sabri Esat Siyavuşgil, Haluk Cillov, Ahmet Kılıçbay, Z.
Fahir Fındıkoğlu, Orhan Aldıkaçtı,
Çetin Özek, Öztekin Tosun bizim hocalarımızdı. Bunlardan Türkiye’yi, basın alemini öğrenmek bir şanstı.
Bizler bu şansı kullanan önemli sayıda gazetecileriz. Ben, Cafer Demiral,
Şeçkin Türesay, Uğur Dündar, Ayhan Fırıldak, Osman Saffet Arolat, Güven
Taner, Nevin Gürkaynak, Ümit Gürtuna, Şükran Soner, Doğan Heper, Eren
Güvener, Erol Nural hep aynı dönemdeniz. Ardında leke bulamazsınız ve her
biri basın emekçisi olarak görev yapmışlardır. Bu isimleri şunun için anlatıyorum. Mesleğe ilk adımı
atarken rahmetli Abdi İpekçi’nin seçtiği üç öğrenciden biriydim. İlk imzalı
haberimin çıktığı günün gecesi sabaha kadar en az yüz kez okumuş biriyim. Haber ise sadece
14 cümleydi. Ama beni, göğün 14. katına çıkaracak kadar heyecanlandırmıştı. Bu heyecanımı hiç yitirmedim. 39 yılı bu heyecanla
geçirdim. 40. yılıma da bu heyecandan
hiçbir şey yitirmeden koşuyorum. Değerli Meslektaşlarım... Sizlere, kendi iç işleyişimizi
anlatmanın anlamı yok. Ama konuklarımız için kısaca değinmek istiyorum. Bir gazeteci, stajyer olarak mesleğe adımını atarken önce
polis-adliye muhabiri olur. Devletin güvenlik ve adalet mekanizmalarını
öğrenir. Sonra belediye,
vilayet, meslek kuruluşları ve onu takiben bakanlıklar, kamu kuruluşları,
Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı muhabirliği gelir. Parlamento muhabirliği mesleki ilerlemenin akademik
kariyeri sayılır. Bizim dönemlerimizde, parlamento muhabiri olmak için en az
beş yıl sarı basın kartı taşımak gerekirdi. İki yıl da stajyerlik, yani, yedi
yıllık bir gazeteci parlamentoya girerek haber izleyebilirdi. Devleti,
kurumlarını ve yönetim organlarını
taşıyan, işleyişi bilen
bir gazeteci olarak sıra artık siyasi platformlara gelmiştir. Bizler Meclis’e arka kapıdan girerdik. “Basın Bürosu”
yazan kapıdan.. Ama 12 Eylül’de birşeyler oldu... Biz, Başbakanlık
merdivenlerinin dibinde stajyer genç gazeteci adaylarını unutmuştuk. Çünkü,
12 Eylül dönemindeki Bülent Ulusu Hükümeti döneminde Başbakanlık içinde haber
kovalama imkanı yasaklanmıştı. Hükümet adına da, Bakanlar Kurulu toplantıları
sonunda üç beş cümlelik kısa açıklamalar yapılıyordu, o kadar... Maaşlı muhabirleri sırf bu yüzden orada tutmak yanlış
olurdu. O yüzden genç adayların eline birer teyp vermiş, onların getirdiği kısa
açıklamaları dinledikten sonra, telefonlara sarılarak görüşülen konuların
detayını büro içinden alma yöntemini geliştirmiştik. Tarım alanları ile ilgili bir konu mu görüştüler, ilgili
bakanı ve o işe para verecek kurumları arayıp, haberin unsurlarını buluyorduk.
1983 sonunda, o merdivenlerde bir değişiklik oldu. Yüzleri
asık olan Başbakan ve bakanlar yerine, tombul biri kapıdan çıkıverdi: “Nasılsınız
nonoşlar?” deyip bizim gençlerden makas alıyordu. Bizim arkadaşlarımız da, sevinçle ve coşkuyla, “Çok iyiyiz
tonton” karşılığını veriyorlardı, ve yeni Başbakan ile birlikte, Meclis’in
basın bürosu yerine şeref kapısından içeri giriyorlardı. Burada bir yanlışlık vardı, kuralların altüst olması
sağlanıyordu. “Yahu bu iş yanlış” dedik, ama dinletemedik. Başbakan da,
“Ne var bunda canım, kurallar bir kere çiğnenirse ne olur?” deyip gülüyordu. Bu kurallar, bir kere değil, hala çiğneniyor. Oysa,
demokrasilerde yasalar ve kurallar kadar, tüzük ve yönetmelikler kadar yazılı
olmayan kaideler de esastır. Yani yıllar içindeki yerleşen uygulamalar ve
gelenekleşen yazısız değerler... Biz 12 Eylül ile bunu yok ettik. Siyasi yasaklar yüzünden,
“siyasetçi nasıl olur?” sorusunun örneğini
ortadan kaldırdık. Meclis
kulislerini de kapatarak,
halkın haber alma özgürlüğünün önüne kolayca yasak koyabildik. Üstelik, yüce
parlamentonun 65-70 yılda oluşturup yerleştirdiği kendi geleneklerini silip
yok ettik. Genç gazeteciler kulise girdi, bakanlara hitap değişti.
“Nerdesin lan Ahmet Abi?” diyen genci uyardım. “Bu benim stilim” dedi. “Senin
sitilin buraya ters” dedim. “O bakan benim yakın dostum” karşılığını verdi.
Ne kadar ve nereden yakını? Partiler kurulurken tanımıştı... Oysa, biz kulise girmeden önce PMD yönetimi uyarırdı: - İçeri girdiğinde,
milletin seçtiği veya Anayasa ile varlığı onaylanmış 650 milletvekili ve
senatörle içiçe olacaksınız. Sana gelip, samimiyetle koluna girseler de,
onlara hep saygılı olacaksın, yılışmayacaksın. Senin kulise girmeni ve bu
seçilmişlerle konuşmanı basın kartın, yani mesleğin sağlıyor, kişiliğinden
gelmiyor bu yakınlık! İşte, bu yüzden yıkıldı değerlerimiz. “Anayasa bir kere
delinse ne olur?” denildi, neler olduğu ortada. “Benim memurum işini bilir.”
denildiğinde buraya gelineceğini kimse görmedi. Ama Türkiye buraya geldi... Bizim dönemimizde, usta-çırak ilişkisi saygı temeline
oturuyordu. Şimdi işe ilk başlayan bir delikanlı, deneyimli gazeteciyi
yanındakine gösterirken, duyulacak kadar yüksek sesle, “Kim bu moruk?” diye
soruyor. Değerlerimizi yok ederken, meslek etiğini de yitirdik. Genç muhabirler, dönemin bakanlarına gidip iş takipçiliği
yaptılar. Gepegenç adamlar, Mercedes ve BMW otomobilleri ile gezebildiler. Bu
teşvik edildi, yönetimdeki siyasetçilerden himaye gördü. Duyuyorduk.
İnanamıyorduk, ama dinliyorduk; yurt dışında okula devam veya balayı
imkanları sağlananlar bile vardı. Onlar oralara gidince mesleki omuriliği yok
oluyordu. Sonra? Sonrası malum! Geldik bugünlere... Şimdi medyadan
şikayet ediliyorsa, o dönemlerde önlem alınmamasından kaynaklandığını herkes
bilmelidir. Meslek ahlakı bitip tükendi. Biz gazeteciliğe başlarken, bunun heyecanı ile yoksulluk
da içiçeydi. Her öğle bir veya iki simit,
bir Karper peynir,
bir bardak çay ile öğün
geçiri-yorduk. Akşam da bir sandviç. Şimdi bakıyorum, İstanbul’da matrak görünen acı şeyler
oluyor. Bir genç muhabir diğerine sesleniyor, ikindiye doğru; - Şekercik, bu gece napıyoz? - Ben... Köşkü’ne davetliyim Sedoş! Aslında orada
sıkılıyom canikom. - Ben de bir Boğaz yapalım dediydim, sonra Etiler’e
çıkarız... Bir süre sonra çantalar omuzda vedalaşıyorlar: - Baaayyy. - Babay! Biri kotrada geziyor, biri Şamdan’da yemeğe davetli. Biri
barda entel takılıyor, biri işadamının ünlü köşkünde hava basıyor! Yine o dönemleri hatırlayın. Açıyorsunuz en muhafazakar
gazeteyi, ön sayfada imzalı notlar: -
Dün gece Başbakan ile bir ufuk turu attık. Merkezde ve halkın okuduğu gazeteye bakıyorsunuz: - Başbakan yüklendiği misyonu hatırlatırcasına bana dedi
ki! En soldaki veya Atatürkçü gazeteyi okuyorsunuz: -
Hafif bir rüzgar esiyordu.. Başbakanlık Konutu’nun bahçesindeki ağaç
dallarına gözlerini diken Başbakan, “Bu iş olacak” derken kararlıydı. Hoppalaaa. İşte o dönemde, muhabirlerin kovaladığı, haberi
oluşturmak için her unsurunu tamamlamak zorunda kaldığı haberler, yerini
Genel Yayın Muhabirlerinin özel demeçlerine bıraktı. Muhabirler, artık nöbetçilik yapıyordu Başbakanlık Konutu
kapısında veya bakanlıkların önünde ve dahi ünlü restoranların önünde. Abdi İpekçi terazisinde, haber değil cümle olmayacak
şeyler manşetlere taşınıyordu. Oysa Abdi Bey, kılı kırk yarar, haberi yazan
muhabiri hemen her on, onbeş dakikada bir arar, “Şuna da sor, ötekini de bul”
talimatını verirdi. Haber bitince, eksik unsuru kalmazdı. Çetin Emeç, bizi yıldırırdı.Bıktırırdı. Haberi geçince,
korkardık. Ne zaman arayacak ve o habere acaba neler ekletecek! Bir küçük anımı hatırlatayım. Bir Devlet Bakanı,
partisinin genel başkan adayı olacaktı. O sırada Almanya’nın Sollingen
kasabasında bir Türk ailesi diri diri yakıldı. Halkımız infial halindeydi.
Hükümette, hemen o kasabaya gidecek bakanlar saptandı. Üç bakan giderken,
Almanya’daki büyükelçimiz Başbakanvekili İnönü’yü aradı: “Sayın Devlet Bakanı da geleceğini bildirdi bana.” İnönü’nün bu bakanla telefonla konuştuğunu öğrendim: -Sayın Bakan, bu
sabahki Bakanlar Kurulu toplantısına katılmadınız, Orada bir heyet kuruldu,
siz de istiyorsanız bu heyete girebilirsiniz. Ben bunu, “İnönü’den ince fırça” diye yazdım. Birinci
sayfadan çıktı. O bakan küplere binmişti. Genel Yayın Yönetmenimizi, yetmedi,
patronumuzu aramıştı: “Yalan, yalan. Derhal bu yalan haber düzeltilsin.” Bana iletildi bu itirazlar, direndim. Genel Yayın
Yönetmeni Çetin Emeç, “Bak İsmet, bu talimat patronumuz Erol Simavi’den
geldi, itirazında ısrar ediyorsan, ben Bakanın yalanlamasını koymayacağım”
dedi. Israrım sürdü. Derken, Antalya’dan Erol Bey beni aradı: - Oğlum, ne diye ısrar ediyorsun. Genel Başkan olacak
birinin yolu kesilir mi? Israrla, böyle birşey olmadığını söylüyor. -
Erol Bey, teşekkür ederim beni aradığınız için, ben de babanızın yalan
yazmak yerine kalem kırmayı tercih eden bir muhabiri olarak ısrarlıyım. Ben haklıydım. Çünkü, İnönü’nün aradığı sırada ben, Özel
Kalemdeydim. Bugün bu ısrarı yapmak mümkün mü? Bir patron, böyle birşey
için muhabiri arar ve daha önemlisi muhabirine güvenip yarının Başbakanına,
“Ne yapayım, yazdığının doğruluğuna inanıyor” karşılığını verir mi? 39 yıl... Nereden nereye geldiğimizi anlamak ve anlatmak istiyorum.
İnanın, biz inandığımız ve güvendiğimiz dışında hiçbir haber ve yazıya imza
atmadık. Haber ve yazılarımızı kendi çıkarımız için kullanmadık. Hep, kimleri
doğru, kimleri dürüst, hangi kadroları namuslu bildiysek beraber olmak için
yollara düştük. Kursağımıza haram lokma girmeden bugünlere geldik. Bugünü bir fıkra ile ifade edeyim. Ankara’da sık
anlatılıyor bu fıkra. Yeni bağımsızlığına kavuşan bir Afrika ülkesinin
Başbakanı, kendisinden üç yıl önce bağımsızlığına kavuşan komşu ülkenin
Başkanı tarafından resmi bir ziyaret için davet edilir. Acemi Başkan ilk ziyaretine gider, havaalanına iner,
şaşırır. Alanda tamkonforlu bir kabul salonu vardır. Çıkınca, lüks bir
otomobil ile saraya gider. Sarayı görünce daha da şaşırıp sorar: -
Ekselans, siz de bizim gibi fakir bir ülkeydiniz. Bu sarayı nasıl
yapabildiniz? Nereden para buldunuz? Ev sahibi, konuk Başkanın koluna girip balkona çıkarır: -
Dış kredi bulduk azizim, der. Bak, şu karşıdaki barajı görüyor musun?
Dış krediyle yaptık ve yüzde 10. (Eliyle cebini işaret eder) Büyük nehirin
üstünden geçen o köprüyü de dış krediyle yaptık, yüzde 10 ve işte saray. Aradan iki yıl geçer. Bu kez, yeni Başkan komşusunu davet
eder. Ülkesine dış krediyle barajlar ve köprüler kazandıran konuk Başkan
donup kalır: -
Ekselans, iki yıl önce fakirlikten şikayet ediyordunuz. Beni limuzin
ile karşıladın, sarayının kapı kolları bile altından. Bu mucizeyi nasıl
yaptın? Müthiş, müthiş... Genç başkan gülerek uzaktaki sıradağları gösterir: - Şu dağların üstünden geçen otoyolları görüyor musunuz
ekselans? Konuk başkan bakar, bakar göremez: - Hayır, ben otoyol falan göremiyorum.. -
Göremezsiniz, yüzde 100. Elini cebine götürür gibi yapar. Bir Afrika ülkesinin
hikayesi. Bizimle alakası yok, ama nedense aklıma geliverdi.. Bizler Atatürk ilke ve devrimlerine ödünsüz bağlı
yetiştik. Ancak, bize bırakılan Türkiye’yi iyi yönetemeyen kuşakların içinde
kaldık. Meslekte çok idealist yetiştik. Meslek etiğini hep en önde tuttuk.. Ne yazık ki, siyasi anlamda, yanlış işlerin yapıldığı
dönemlerde yaşamak zorunda kaldık. Herkesin çaldığı çırptığı dönemlerde,
bizler çalıp çırpmayı bilmedik, yapmadık, yapamazdık. 40 yıla uzanan yolda aç kaldık, işsiz kaldık ama,
kursağımıza bir haram lokma bile girmeden bugünlere ulaştık. Bu yüzden mutluyum. Gelecek kuşaklara ve çocuklarıma
bırakacağım tek miras işte budur! |
|