SEMİNER KONUŞMALARI


 

“AVRUPA BİRLİĞİNE UYUM SÜRECİNDE ULUSAL PROGRAM” 

Can BAYDAROL

Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi

 

Efendim, Sayın İsmet Solak’dan sonra konuşmak bir  talihsizlik.  İçinde yaşadığımız günlerde AB’yi  anlatmak daha büyük bir talihsizlik olsa gerek. Ama,  İsmet Abimin talebini yerine getireceğim. Çünkü, ben de buralıyım. Bu mesleği  seçtiğim zaman yıl 1984’dür. Tam diplomat olacağım diye düşünürken kendimi Avrupa Hukuku  okurken buldum. O sırada soruyorlardı, “ne iş yaparsın?”  “Avrupa hukukçusuyum” derdim. “Bir bakkal dükkanı açsan daha  iyi olur” diyorlardı. Allahtan o şeye yönlendirilmemişim. Yoksa  bugün, bir bakkal dükkanını da idare edemez duruma geldiğimiz  için... Türkiye’de ben başka birşey anladım, bütün gençlere de  aynı şeyi tavsiye ediyorum. Ne yaparsanız yapın, mesleğinizi  afet mesleği seçin. Doğal afetlerle ilgili olabilir, depremci  olabilirsiniz ya da sosyal afetçi olun, ekonomist, siyaset  bilimci, hukukçu her iki meslek de bu ülkede bitmez. Yani bu  ülke, maalasef  bir afet bölgesi. Bugün doğal  afeti, sosyal afeti hep beraber yaşıyoruz. AB de, bu afet  alanlarından bir tanesi aslında. Yani size bugün anlatacağım  konu, belki şöyle biraz hafızalarınızı zorlamakta yarar var. 1970’li yıllara gidelim, “ortak pazar” diye başladık  anlatmaya, hala aynı şeyi anlatıyoruz belki. 1974 yılında  Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında,  Yunanistan’ın  Avrupa  Topluluğuna tam üyelik başvurusunu yaptığını gördük.  

 

O sırada Avrupa  topluluklarından temsilciler Türkiye’ye “ne olur, siz de başvurun” diye gelmişlerdi. Önce Sayın Ecevit, sonra Sayın Demirel bu işi  ıskalamış ve bu işin faturası sayın Ecevit’e çıkartılıyor. Bunu sayın Demirel de ıskalamış. Sonra o beğenmediğimiz  Yunanistan 1981’de, AT’ye tam üye olduktan sonra  (o sırada 2 bin dolarlık ülke), bugün geldiğimiz noktada 12 bin  dolarlık bir ülke olmuş (kişi başına). Aynı Yunanistan, 2006  yılına kadar ekonomisini yeniden yapılandırmak için AB  bütçesinden 26 milyar dolar para, şu anda kesinleşmiş  vaziyette. Biz ise, “şu anda cebimizdeki 2200 doları 1500’e  düşürür müyüz, düşürmez miyiz” diye telaş içinde bekliyoruz. Bundan sonra da pek belli değil.

 

Türkiye bu koşullar altında “Ulusal Program”  hazırladı.   Biraz “Ulusal Program”a gözatmak lazım. Aslında şöyle de düşünmek mümkün. Şubat krizi çıkmadan evvel,  yani o, anayasaların havada uçuşması söz konusu olduğunda MGK’nın  tek bir konusu vardı, bilmem hatırlayacak mısınız? Ulusal  Program tartışılacaktı. Ama hangi “Ulusal Program? Avrupa  Birliğin’e Uyum İçin Ulusal Program tartışılacaktı. Biz o  Ulusal Programı şu sıralarda gündemin birinci maddesi halinde  hararetle tartışıyor olacakken, bir anda bambaşka  yerlere geldik. Hiçbir şey tartışamaz haldeyiz. O yüzden de,  benden bazen yazılı metin istiyorlar, ben, “kusura bakmayın”  diyorum. Çünkü şu anda yazdığmız  ve  söylediğimiz  her  şey  yarım  saat sonra eskiyor. Yani öyle bir pozisyondayız ki, Ulusal  Program’da bu noktada değerlendirilmesi gereken birşey belki.  Ama şunu söyleyelim, “Ulusal Program” aslında, Türkiye’nin  hakikaten ihtiyaç duyduğu yapısal dönüşümleri getirecek bir  program oldu, ama onu tartışmaya pek fırsatımız kalmadan  bambaşka yerlerdeyiz. Ama yine de, Ulusal Program nedir? 

 

Bildiğiniz gibi, 1400 sayfalık bir program sunduk. “Ulusal Program” dedik, ama, baktık ki pek de  yapamayacağız bu işi galiba. İsmini de değiştirdik, normalde AB  ile müzakere masasına oturmak için gereken değişiklikleri  anlatacağımız 15 sayfayı biraz kaynatmak için Ulusal Programın  ismini de, “Topluluk Müktesebatıyla Uyum İçin Ulusal Program” haline  dönüştürerek, yayınladık. Topluluk müktesebatı ne demek?  Topluluk müktesabatı, “AB’nin mevcut hukuk sisteminin bütünü”  demek aslında. Bir anlamda müktesebat, biraz sevgi demek, ne  var ne yok demek, kazanılmış herşey demek. O, 91 sayfa  diye tarif ettiğimiz şey demek. Peki müktesebata nasıl uyum  sağlayacaksınız? Müktesebata uyum sağlamak için öncelikle,  müzakere masasına oturmamız gerekiyor. Yani uyum ancak müzakere  masasına oturmakla olan  birşey. Ama biz ne yaptık? Hatırlayın.  Biraz geriye dönelim. 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında,  “Türkiye’ye adaysın” dediler ve biz bir anda çok  sevindik  ve  en  yetkili siyasi otoritelerimiz “2001’de mi üye oluruz? 2004’de mi  üye oluruz?” diye tartışmaya başladılar. İyi de müzakere  masasına oturmadan nasıl üye olacaksınız? Hiç kimse müzakere  masasına oturmayı tartışmadı. Biz nedense sanal  müzakereler yapıyoruz Türkiye’de, yani sanal bir ekonomideyiz,  sanal bir siyasetteyiz. Avrupa’da da sanal bir müzakere  ortamında olduğumuz ortaya çıkıyor. Ama bütün mesele, o,  müzakere masasına oturmaktan geçiyor. Olayın bugün, hem de  Türkiye’nin bugününde çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin AB  ile müzakere masasına oturmaktan başka  şansı kalmadı belki. Şu ekonomik krizi biraz daha yorumlayalım.  

 

Türkiye, Şubat’da müzakere gücünü ekonomik olsun, siyasi olsun yüzde 40,  bugün geldiğimiz noktada yüzde 60 küsur kaybetti. Türkiye giderek ucuzlamaya başladı. Türkiye’nin şu anda neye  ihtiyacı var? Türkiye’nin şu anda tek bir kelimeye ihtiyacı  var, güvene ihtiyacı var. Türkiye’nin, Türk vatandaşının güven sorunu var aslında. Ne Türk vatandaşı Ankara’ya güveniyor,  ne yurt dışındaki adam. Öyle enteresan bir noktaya geldik ki, IMF Türkiye’ye para vermek için,  “önce seçim yasasını değiştirin” diyor. Partiler Kanununu  değiştirin diyor. Yani bilmem farkında mısınız nerelere  geldiğimizin.  

 

Türkiye’de temelde, sisteme  güven sorunu var.  Peki bu güven nasıl tesis edilir? Bu güveni tesis edecek  unsurlardan bir tanesi, Türkiye’nin derhal AB ile müzakere  masasına oturmasıdır. Başka hiçbir yolu yok ve öylesine bir  dış gündemle karşı karşıyayız ki aslında bu söylediklerimin  önemini biraz daha  iyi anlayabilmek için Kasım krizi öncesindeki  gelişmeleri hatırlayın. O sırada AB’nin hazırlamakta olduğu  Katılım Ortaklığı Belgesini düşünün. O sırada çok kızdık  Avrupa’ya?  Niye kızdık? Çünkü  Kıbrıs’a öncelik verildiğini, Ege’nin orta vadeli  hedeflerin başına oturtulduğunu gördük, bir anda ayaklandık. Sayın  Denktaş’ı çağırıp küçük bir MGK yaptık. O sırada,  Avrupa  Savunma Güvenlik Kimliği ile ilgili olarak NATO’da restimizi  çektik, Pazartesi günü Alman bankaları Türkiye’den 20 milyar  doları çektiler.

 

Acaba, uluslararası ilişkilerle, içinde yaşadığımız  ekonomik kriz arasında böyle bir paralellik kurmak doğru mu?  Bilemiyorum, biraz fazla komplo teorisi olabilir. Ama emin  olun ki, etkisi olduğu kesin. Sonra bütün bunları unuttuk ve ben o günden beri  İnternette Avrupa Topluluğu resmi  gazetesini hergün inceledim. “Katılım Ortaklığı Belgesi bir  çıksın da, bir görelim bakalım ne var?” diye. Çünkü yine  hatırlayacaksınız, 4 Aralık 2000 günü Türkiye’nin tezleri kabul  edildi ve bu şekilde, yeni bir Katılım Ortaklığı Belgesi’nin  şekillendirildiği  açıklandı.  Söz  konusu  belge 24  Mart 2000 tarihli ve 85 sayılı Avrupa Topluluğu Resmi Gazetesi’nde  yayınlandı. Birinci öncelikli hedeflere bakıyorsunuz, Kıbrıs  yine  var, orta vadeli hedeflere bakıyorsunuz orada da  Ege var. Peki biz bu yaygarayı niye kopardık? Yani baktığınız zaman, belki biraz ismi değişti. Eskiden  siyasi kriterdi, şimdi derinleştirilmiş siyasi diyalog ve  siyasi kriterler başlığı altında, ama aynen yine orada da yer  aldı. 

 

Şu sıralarda biraz  Papandreu’ya kulak verin. Papandreu ne yapıyor? Geçen gün  Hürriyet’in manşetindeydi. Papandreu, bize liderlik  taslıyor gibi geliyor, değil mi? Adam artık herşeyini  halletmiş, huzura kavuşmuş, “ben, artık barış istiyorum” diyor.  Belki de hiç tahmin  edemeyeceğimiz gelişmeler Kıbrıs’da yaşanacak. Rum  yönetimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni devlet olarak tanırsa,  başımıza geleceklerin farkında mıyız? Sanki böyle bir hazırlık  var gibi geliyor bana. Çünkü 2001 yılının sonuna kadar,   öncelikli hedeflerin içerisinde Kıbrıs’ın Türkiye’nin  destekleyeceği bir siyasi diyalog yoluyla çözülmesi  operasyonu başlamış olacaktır. Peki şöyle bir düşünelim,  müzakere masasına oturmazsak, neler olacağını? Müzakere masasına  oturmazsak, önce 2002’den itibaren Güney Kıbrıs Rum yönetimi ile  müzakerenin tamamlanması ve bu kesimin AB topluluğuna tam  üyeliğinin gerçekleştiğini bir düşünelim. 2004 yılında bu sefer  Ege sorununun, 2004 yılının sonuna kadar Ege sorununun halledilmemesi  halinde Lahey’in önünün açılacağını düşünelim. Biraz daha  düşünceyi geliştirelim, 2003 yılından itibaren Avrupa’daki  seçim rüzgarlarıyla yeni bir Hıristiyan Demokrat dalgasının  iktidara geldiğini düşünelim ve bugün kazandığımız ortak  değerlerin yanında  hristiyan değerlerinin eklendiğini  düşünelim, tabii bütün bunlar da yetmezmiş gibi Polonya,  Macaristan, Çek Cumhuriyeti’nin ilk etapta içeriye girmesi ile  birlikte, Türkiye’nin rakiplerinin içeriye girdiğini düşünelim. Peki bu görüntüler karşısında biz ne yapacağız? 2004’lü  yıllardan itibaren AB ile kavga etmeye mi başlayacağız? Bir  taraftan da ne yapıyoruz? “Ne olur gelin yatırım  yapın, ne olur biraz sermaye gelsin, biraz şu fakirlikten  kurtulalım” diye bir derdimiz var. Peki dış politika çizgimiz  bu  noktada ne? Sanki pek o noktada  değilmişiz  gibi  geliyor. Niye?  Çünkü biz hala sanal bir müzakere ortamında olduğumuzu var  sayıyoruz. Ne diyoruz? Efendim Türkiye’nin de değerleri vardır, Avrupa bu değerleri anlamak zorundadır. Gayet tabii anlama  durumundadır ama, nasıl anlatacağız bunu? Bunu anlatabilmenin  yolu müzakere masasından geçiyor. Ankara’da bakıyoruz, siyasi  parti liderlerimiz Avrupa ile müzakere ettiklerini sanıyorlar. Yok değil. Müzakere masasına oturmak için orada dört, beş  tane ciddi, hassas tartışılması gereken ve bizi de rahatsız eden  soru var. Bunları duyacaklarımızı artık yavaş yavaş kafamızda  netleştirmemiz gerekiyor. İdam cezasını ne yapacağız? Temelde, ne yaptık? Ulusal Programa bakarsanız,  söylediğimiz şu; Biz 1984’den beri  uygulamadığımız idam cezası morotoryumunu kabul ediyoruz. İnşallah orta va-dede de altı numaralı protokolü kabul etmek  suretiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de bu işi halledeceğiz. Zaten uygulamadığımız bir  cezayı, niye hala sırtımızda bir yük olarak taşıyoruz? Bunun bir  anlamı var mı? Ağırlaştırılmış hapis koyalım, zaten adam  hergün orada, hücrede on kere ölüyor.  Madem bu kadar  cezalandırmak istiyoruz, ki haklıyız da. Ama artık bu cezayı uluslararası toplumda kabul edilebilecek seviyelere getirmek  zorundayız. 

 

Evet cok ciddi bir sorun Kürtçe, biz buna karşı  çıktık, onlar da değiştirdiler zaten. Artık Kürt azınlıktan falan  bahsetmiyorlar. Türkiye’deki azınlıkların kendi  ana dillerinde  kendilerini ifade hakkından bahsediyorlar. Bu gerçek zaten Türkiye’de yok mu? Diyarbakır’daki gettoyu dolaşın, İstanbul’daki kurtarılmış  bölgeleri dolaşın, her taraf çanak antenden geçilmez vaziyette. Biz bu konuda adım atabilir miyiz? Biz adım atmazsak  ben size söyleyeyim, işte yüzde 40, yüzde 60 bir kriz dalgası  daha, Türkiye’nin pazarlık gücü giderek yok olacak. Yani bizim küreselleşme dediğimiz olguyu iyi anlamamız lazım. Müzakere masasına oturmadığımız takdirde, pazarlık gücümüzü daha da dibe vurduracak gelişmeler yaşayacağız. Benim temel korkularımdan bir tanesi bu. O yüzden benim şu anda aşağı yukarı bütün konuşmalarımda savunduğum tek tez var, o da ne  yapıp, ne edip, Avrupa’yı müzakere masasına oturmaya ikna  edebilmek. Çünkü biz, Ulusal Programı böyle  hazırlayınca, bir, iki, üç sayfayı verdi. Vergauhen, çok  teşekkür etti. Zaten başka birşey de yapmaları beklenmiyordu.  Niye? Çünkü biz zaten kendi elimizle, müzakere masasına  oturmamaları gerektiği konusunda gerekçe verdik. Adamlar zaten bizimle oturup pazarlık etmek havasında değiller ve  “2010’a kadar  almayacağız” havasını ortaya koydular. Türkiye’nin artık  inisiyatifi eline geçirmesi gerekiyor. O inisiyatifi ele  geçirmediğimiz sürece, korkarım bu ülkede aradığımız istikrarı  bir türlü tesis edemeyeceğiz. 

 

Basit bir örnek verelim, gene ekonomi ile ilişki kuralım. Yunanistan’dan bahsettik, o beğenmediğimiz Yunanistan bugün 12  bin dolar seviyesinde  fert başına gelir, İspanya,  Portekiz, bizden biraz daha ileride başladı ve 1986’da üye  olduğu zaman, kişi başına 5 bin dolarlık bir geliri vardı  ortalama. Bugün gelinen noktada, 15 bin dolarlık bir seviyeye  gelmiş vaziyette. Türkiye on yıl evvel, 3 bin dolarlık  bir ülkeydi, dış borcumuz 57 milyar dolardı, bugün 2500  dolarlık bir ülkeyiz, dış borcumuz 109 milyar dolar. Dış borcu  ikiye katlarken, mevcut geliri bile koruyamamış bir ülkede  yaşıyoruz, ve yine düşünün Yunanistan, İspanya, Portekiz,  Akdeniz  ülkeleri, bunları  anladık.  Şu  andaki Polonya’ya  bakın, tam üyelik müzakerelerine oturduğu günden itibaren yılda  ortalama 8 milyar dolardan yabancı sermaye yatırımı çekiyor.  Demek ki paranın gelmesi bir parça neye bağlı? Doğrudan doğruya  vereceğiniz istikrara bağlı. Peki biz ne yaptık, bu hükümeti  niye destekledik? Çünkü istikrar dedik, MHP’yi, DSP’yi, ANAP’ı yanyana oturttuk. Yanyana oturan üç parti liderinin varlığını  siyasi istikrar olarak kabul ettik. İMF ile başladık işe. Sanki İMF’yi biz davet  etmemişiz gibi. İMF’yi günah keçisi olarak suçluyoruz. Program  dendi “stand by” diye başladık, bu programı ulusalcı bir program olarak algıladık. Değil, hep ulusal reform  dediler, hiçbir şey yapmayınca bu sonuçları yaşadık. İki tane  bürokratın kellesini aldık, iki tane de günah keçisi bulduk.  Şimdi Sayın Derviş’i yeni bir günah keçisi olarak Türkiye’ye  davet etmiş vaziyetteyiz. Olası başarısızlıkların  faturasını çıkarmak üzere de bir adam bulduk. iyi de mevcut  siyasi otoriteyi ne yapacağız? İstikrarı nasıl sağlayacağız?  Onlar gitse, bizler gelsek farklı birşey mi olacak? Sistemi  değiştirmediğiniz sürece hiçbir şey farketmeyecek. İşte o  sistemin değişmesi de aslında o ulusal programın satırları  arasında gizli. Nerede gizli? “Şeffaflaşın” Artık “Türkiye, biraz arınsın” diyorlar. Artık şu  pisliklerden biraz temizlenelim. Biz söylemiyoruz, artık onlar  söylüyorlar. Niye söylediklerinin farkında mıyız? Orada da çok  farklı olduğumuzu tahmin etmiyorum. Çünkü aslında Avrupa  Birliği yahut küreselleşme, ama ne vardı? Soğuk Savaş  döneminde Türkiye’nin bir rolü vardı, bir misyonu vardı, ve biz  kendi paramızı hortumluyorduk, şimdi küreselleşme olgusu,  Türkiye’ye gelecek olan yabancı sermaye, sistemi  değiştirmediğimiz ölçüde onların paralarını hortumlamaya aday  bir ülke olarak duruyoruz. O yüzden de “önce adam olun” di-yorlar  bize. Bu olguyu farketmiyorsak, biz ne AB’yi anlayabiliriz, ne  dünyadaki küreselleşme olgusunu algılayabiliriz. Ne de bu  ülkenin 2500 dolarlık bir ülkeden, 10 bin dolarlara, 15 bin  dolarlara tınmanması da imkansızdır.  Avrupa  Birliği projesine bir fantazi diye  bakmıyorum.

 

AB projesi bu ülkenin en büyük dönüşüm projesi ve  Türkiye’nin coğrafyasının burası olduğu noktada da Türkiye’nin  başka bir yerlere gideceği yok, başka bir yerlerde de  entegrasyona gideceği yok. Çünkü arasıra ortaya atılan laflar var. Biliyorsunuz alternatif tezler arıyoruz. Alternatif  entegrasyon süreçleri arıyoruz. Alternatif dediğimiz şu,  “İslam Ortak Pazarı” dedik. Daha  sonrası özellikle MHP iktidara gelmeden önce Türki  kardeşlerimizle yapılacak ortak pazardan bahsettik. Yalnız, Türki  kardeşlerimizin bizi pek istemediğini galiba unuttuk.   Bu  sonuçta, her entegrasyon hareketinin temelindeki unsurları, her  seferinde gözden geçirmekte yarar var. Önce insan, sonra  coğrafya ve ortak kültür, ortak değerler şu  anda  tartışmaya çalışıyoruz ulusal program çerçevesinde. Ama  çok daha önemli, olmazsa olmaz iki koşul. Sermaye ve teknoloji.  Bunlar yoksa, hiç bir entegrasyon hareketinin de başarı şansı  yok. Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, sermaye ve  teknoloji. Bunun yolu da galiba, oradaki ortak değerleri biraz  daha anlamaktan, biraz daha kendimizi düşünmeye sevk etmekten ve  ne yapıp, ne edip şu Avrupalılarla en kötü ihtimalle 2002  yılının sonuna kadar geçecek süreçte müzakere masasına nasıl  oturacağımızı doğru dürüst düşünüp planlamaktan geçiyor.  Dilerseniz ben konuşmamı daha fazla uzatmayayım. Burada  sözlerime son verip, sorularınız olursa memnuniyetle açıklamaya  çalışayım. Teşekkür ederim.