SEMİNER KONUŞMALARI


 

“BASIN VE YOLSUZLUK”  

Yalçın BAYER

Hürriyet Gazetesi

 

Bugün burada başka sorunların üzerinde, örneğin Türkiye’de eğitim ve çağdaşlaşma konularında konuşma yapsaydık sanırım her birimiz ikişer dakika konuşur, toplantıyı bitirirdik. Ama konumuz saatlerce anlatsak bitmeyecek kadar büyük. Çünkü yolsuzluklar Cumhuriyet döneminden beri konuşuluyor, tartışılıyor, ama bir türlü çözüm bulunamıyor ya da bulunmak istenmiyor. Bu nedenle de yolsuzluk toplumun her kesimini adeta bir sülük gibi, bir ahtapotun kolları gibi sarıyor. Önümüzde yıkılmaz bir Çin seddi oluyor. Türkiye’deki yolsuzluklara geçmeden önce, tarihe dönmek istiyorum; Osmanlı’da yolsuzluk ve rüşvet...

 

Osmanlı’da Yolsuzluk

 

Osmanlı İmparatorluğu’nu da kemiren olgu yüzyıllardan beri hiç ortadan kalkmadı; dünyada olduğu gibi... 16. yüzyılda Kanuni’nin bir damadı varmış; Sadrazam Rüstem Paşa... En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün memuriyetlere rüşvetle atama geleneği başlatmış. İşin ilginç yanı bunu Osmanlı Maliyesi’ni düzeltmek üzere yapıyormuş. Osmanlı’da rüşvet tarifeye bağlanmış. 1920’lerde Küba’da bir cumhurbaşkanının görev süresi içinde her yıl Milli Piyango’nun en büyük ikramiyesi ya eşine ya da kızına çıkarmış.

 

Mısır’da Nasır döneminde Konut ve Bayındırlık Bakanı olan kişi öyle yolsuzluklar yapmış ki, Arap dünyasının en büyük inşaat firmasının sahibi olmuş....

 

Dünyadaki bu yolsuzluk örneklerini çoğaltabiliriz.

 

Cumhuriyet Dönemi

 

Cumhuriyet dönemine gelirsek...

 

Atatürk’ün Maliye Bakanı Cemal Bey’in idam edilmesi... Yavuz-Havuz yolsuzluğunu yaşı daha geçkin olanlar anımsayabilirler.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda ekmeğin karne ile satılması; tek parti döneminde siyasetçilerin yaptıkları kayırmacılık... Ot saman karaborsası. Demokrat Parti döneminde, Amerikan Marshall yardımının başlamasıyla bir gelişme sürecine giren ithal malı tahsisleri; lastik, bakır, kalay karaborsası, florasan kuyrukları... Mıgırdıç Şellefyan’ı bu arada tanıdık (teneke yolsuzluğu).

 

1970’lerde Türkiye; ilk kez hayali ihracat olayıyla karşılaşıyordu: mobilya ihracatı... Mucidi Yahya Demirel’di.  Amcası mı kim? Bu konudaki yayınlara kızarak, “Başınıza Yahya kadar taş düşsün” diyen eski Cumhurbaşkanımız...

 

Bir süre cezaevinde yattı; kaçtıktan sonra İsviçre’de uzun yıllar yaşadı. Türkiye bir yandan kalkınırken, demir, teneke, çimento ve akümülatör tahsislerinden, karaborsadan kimler yararlanıyordu acaba?

 

Döviz karaborsası, Marlboro, viski kaçakçılığının arkasında hangi mafya grupları vardı. Elektrik düğmesi bile kaçak sokuluyordu Türkiye’ye...

 

1980’lerin sonuna geliyorduk.

 

12 Eylül sonrası

 

CHP iktidarında benzin ve yağ kuyruklarını yaşadık.

 

‘Zehir Hafiye’ Faruk Sükan’ın gümrüklerde yaptığı baskınlarda HEMA’nın adını ilk kez duyduk.

 

İşgüzar ve Mataracı hangi suçlardan yargılanıp tutuklandılar?

 

Kimler neler götürdü?

 

1980 darbesinin ardından banker skandalı Türkiye’yi sarstı. Kastelli, kaçtıktan sonra Libya’da yakalandı.

 

Sonra Turgut Özal geldi; Türk insanının dinamizmini yakaladı, onlara dünyayı gösterdi.

 

Ama... Yeni yerel yönetim yasasıyla talan ve yağma dönemi başladı.

 

Rant paylaşımı nedeniyle İstanbul çirkinleşmeye başladı.

 

Kapıkule Gümrüğü’nde asker ve gümrükçüler birbirini vurdular.

 

İsviçre’de yapılan kara para toplantılarının fotoğraflarında Özal ve Ürdünlü Şekerciyan’ı gördük.

 

1985, 86, 87’de hayali ihracat patladı. Tişört diye maymun filesi ihraç edildi, haksız vergi iadeleri alındı.

 

Özer Çiller’in Genel Müdürlüğünü yaptığı İstanbul Bankası ile Hisarbank batırıldı.

 

Hala aranan Kemal Horzum’un, Emlak Bankası’nı nasıl soyduğunu öğrendik.

 

Ertan Sert, Turan Çevik, Nurettin Güven ve Hasbi Menteşeoğlu’nun adlarını unuttunuz mu acaba?

 

Rüşvet alırken yakalanan İsmail Özdağlar’ı da...

 

Adlarına, amblemi Jaguar olan parti kurulan Zeynep ve Asım Ekren’i...

 

Daha sonra dostlara verilen otoyol ihalelerini hatırlayın ve bir de enflasyona neden olup bizi bugünlere getiren illeti.

 

Teşvikler doğru adreslere verilmedi, etkin denetim yapılmadı.

 

Turizm tahsisleri bu dönemde patladı. Bunlar hep politikacıların aldığı kararlar sonucu oldu.

 

1990’lı Yıllar 

 

1990’larda ikinci dönem başladı. Ama beklenmedik Körfez Krizi patladı; kriz Türkiye’yi de vurdu. Bazı hesaplamalara göre, o günkü kaybımız 27 milyar doları buldu.

 

Demirel, 1991 yılında soygun ve yolsuzlukları gündeme getirerek Başbakan oldu. Özal da köşke çıktı. Demirel’in sözünü ettiği Koskotas Dosyaları’ndan bugüne ne kaldı; kocaman bir hiç.

 

PKK’nın azgınlaştığı bir sürece girdik. 35 bin insanımızın yanında 100 milyar dolarımız gitti.

 

Bunlar hep bizden aldı, bir yerlere götürdü; yozlaşmaya...

 

PKK’nın kontrolündeki uyuşturucu parasıyla hem silah alındı, hem de tekstil fabrikaları kuruldu teşviklerle. İyi de oldu, ama ekonomi yeraltına girdi.

 

Devlet bankaları soyulmaya başlandı. Kumarhaneler açıldı, kara para daha şiddetle dönmeye başladı. Çeteler bu arada bizlere merhaba dedi. Siyaset kirlendi.

 

150 bin kaçak Mercedes bu yıllarda sokuldu Türkiye’ye; TIR karneleri yandaşlara dağıtıldı.

 

TYT, Marmarabank ve İmpeksbank, siyasetçilerin ‘himayesi’ üzerinden soyuldu.

 

Yüksek faiz dönemi başladı.

 

Hazine, memur maaşlarını karşılayamaz, yatırım yapılamaz oldu.

 

Levent’te bankaların gökdelenleri, Ankara-Eskişehir yolunda da kamunun muhteşem binaları yükselmeye başladı.

 

Çiller’in 1994 kararlarından sonra, bir gecede milyon dolarlar götürüldü.

 

Sıcak para politikasına dayalı sistem yeniden patladı. Paramız %300 değer kaybetti.

 

Yeni bankacılar türedi.

 

Uzatmak istemiyoruz, ama ülkede o kadar çok yolsuzluk var ki!

 

Laleli üzerinden naylon faturacılık olayları ile hayali ihracat bir kez daha patladı.

 

Körfez ülkelerinden Güney sınırlarımıza milyarlarca dolarlık tekstil ürünü girdi. Hala çoğumuzun sırtında kansorejen madde taşıyan kumaşlardı bunlar. 

 

Uzakdoğu krizi. O kriz bizi vurdu: Rusya’yı da.

 

CHP’nin İSKİ’sini, DYP’nin İLKSAN’ı ile TOFAŞ’ını, RP’nin İGDAŞ’ını ve AKBİL’ini unutabilir miyiz?

 

Meclis’in ceylan derisi koltukları üzerinde Mustafa Kalemli’nin neler döndürdüğünü öğrendik.

 

Nasılsa Karayolları Genel Müdürü Atalay Coşkunoğlu yargılanıp, mahkum oldu.

 

Çatlılarla, Çakıcılarla gurur duymaya başladık.

 

Güney bölgelerimizde sayısız yeni holding türedi.

 

Kuzey Irak üzerinden yapılan mazot ticareti belki Güneydoğu halkı için geçim kaynağı oldu, ama kayıtdışı ekonomiyi iyice azdırdı. Hala da sürüyor. Kaçak rafineriler kurulmaya başladı.

 

Naylon faturacılık, hayali ihracat vurgunu inanılmaz boyutlara ulaştı.

 

Resmi rakamlara göre, 1999’da yapılan hayali ihracatın yüzde 37.6’sı hayali çıktı. Ya yakalanamayanlar; onlar hesap dışı...

 

Belediyelerdeki yolsuzlukların simgesi Gülay Aslıtürk oldu.

 

Orhan Aslıtürk’ün, Hazine’yi 1.7 milyar dolandırdığını yakınlarda öğrendik.

 

Bunların sorumluları hep Ankara’daydı; politikacısıyla, bürokratıyla ve işadamıyla... Karşılıklı inanılmaz bir çıkar ilişkisi....

 

1997’de Uzakdoğu ülkeleri krize girdi. Paraları eridi. Sattıkları mal ucuzladı. Kriz bizi vurdu.

 

2000’li yıllarda enflasyonu durdurmak için dövizi frenledik. Enflasyon ve faizler düştü, ithalat patladı.

 

Paraşüt ve İki T...

 

Bir 17 Ağustos gecesi, deprem vurdu Türkiye’yi.. Onun da rantını yiyenler oldu.

 

Clinton geldi, sopasını yedik, biraz uyandık.

 

Bu arada Ecevit hükümetinin iki T’si çıktı ortaya.

 

Paraşütler, Balinalar, Kasırgalar, Beyaz Enerjiler bu dönemde ortaya çıkarıldı.

 

Sadece Paraşüt Operasyonu ile bir gümrükten yapılan hayali ihracat vurgununun 28 milyon dolar olduğu anlaşıldı.

 

Kimler karar verdi, 280’den fazla gümrük kapısının açılmasına, 70 mil-yonluk Almanya’da bile 60 adet gümrük kapısı varken?

 

Türkiye’nin soygun tarihi o kadar uzun ki...

 

Soygunculara ne kadar hoşgörü ile bakmışız.

 

Yolsuzluğun aynı zamanda çürümeyi, yozlaşmayı ve rüşveti getirdiğini görmemezlikten gelmişiz.

 

İktidar, para ve ahlak ilişkisindeki yozlaşma; demokrasinin önünde en büyük engel.. Ciddi bir ekonomik krizden geçiyoruz; siyasetimiz istikrarsızlığa doğru sürükleniyor.

 

Turizm Bakanımız gelen 10 milyon turistle yeni bir rekor kırdığımızı söylerken, kasamıza ne kadar döviz girdiği açıklanamıyor.

 

Tekstil sanayimiz çökmüş durumda; Trakya’da 600 tekstil fabrikasının çoğu kapalı, çalışanların oranı yüzde 25-30 dolayında.

 

Bir şey üretmiyoruz. Ancak ithal otoda rekor kırıyoruz. İthal oto sayısı ilk kez, yerli üretimin üzerine çıktı: 4.8 milyar dolar ödedik. 

 

Benzin ve doğalgazı dışardan alıyoruz.

 

Ne yazık ki, yeni bir altyapı yatırımımız yok.

 

İstanbul’un kentiçi yolları yüzde 160 gibi rekor sayılabilecek bir kapasite ile çalışıyor.  Boğaz Köprüsü’nden günlük araç geçişinin limiti 120 bin iken, zamdan önce 195 bini bulmuş durumda.

 

Kirlenen Türkiye

 

Türkiye, gittikçe kirlenen bir ülke olarak nitelendiriliyor. The Financial Times gazetesinde çoğumuzun mahcubiyet duyacağı yazılar yer alıyor. Dünyanın en kötü durumdaki dördüncü ülkesi ilan ediliyoruz. Sorun bu kadar değil. Geçen yıl 9’uncuyduk, şimdi 4’üncülüğe çıktık. Bulunduğumuz yerden daha kötü bir sıra. Yabancılar, hükümetin muktedir olmadığını söylüyorlar. Böyle bir ülkeye yabancı sermaye gelir mi? Gelmez.

 

THY ve Telekom

 

İki önemli milli varlığımız THY ve Telekom’u satacağız; çünkü IMF ve Dünya Bankası böyle söylüyor. Kaça satacağız? Belki de son batan bankaların bıraktıkları borçları karşılayamayacak bile..

 

Yabancı sermaye gelir mi?

 

Kara para, uyuşturucu ve terör demektir. ABD’nin en çok korktuğu şey budur, savaşımı da bu yüzdendir. Çünkü, gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerde kara paranın, sosyal gelir dağılımını ve siyasal sistemi bozduğunu görmektedir. Türkiye kapitalizmle kalkınıp adam olacaksa, yasadışı kazanç yollarına izin vermeyecektir. Siyaset devleti soymak için yapılmaz. Gene de kötümser olmak gerekmiyor, en yozlaşmış olanlarda bile değişimden yana olan toplumsal güçler mevcuttur. Bugün var olan iletişim imkanlarıyla bu güçler desteklenebilir.

 

Tantan Kasırgası sürüyor... 136 tutuklu, 367 gözaltı... 3.5 katrilyon kurtarıldı...

 

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın yönettiği operasyonlarda, devlet bütçesine 3 katrilyon 666 trilyon liralık katkı sağlandı. Beyaz enerji operasyonuyla, jandarma da temiz toplum arayışlarına destek verdi.

 

Suçlu kim?

 

Hepimiz... Çünkü kollektif suç işledik. Çoğumuz yolsuzluğa, pisliğe bulaştı. Çalıp çırpanlar üretim sisteminin canına okudular. Kapitalist toplumun egemen kesimi burjuvazidir. Ama bizim burjuvazimiz kendisini şekillendiremedi. Çünkü tarihsel bir gelişim süreci geçirmedi; kültürü de yok. Demokrasimiz tam işlese burjuvazimiz gelişecek. Aksi burjuvazimiz  adam olsa, demokrasimiz yerine oturacak. Sonuçta, ne demokrat olabiliyor: ne de burjuva kültürüne sahip... Televolecilik ve paparazzicilikle bu iş olmuyor. Oralarda seyrettiğimiz kitleden hangisine burjuva diyebilirsiniz. O yüzden asalak bir sınıf doğuyor, milletin kanını emiyor. Devlet sırtından geçinen bir sınıf doğdu. Bugün devletten maaş alan 8.5 milyon kişi olduğunu biliyor musunuz?

 

Gene yolsuzluğa dönersek... Türkiye’deki sıkıntılar içinde sadece yolsuzluklar yatmıyor. Bir müesses nizam var. Yolsuzluğun dayanak noktası siyaset. Siyaset Ankara’da, Meclis’te yapılıyor. Siyasetçilerden, bürokrasiden hesap sorulamazsa bu iş de bitirilemez. “Mafya” diyoruz; mafya demek, uluslararası hukukta, siyasete bulaşmış, bir ayağı siyasi organizasyonlara dayanan suç demektir. Bizde bunlardan çok, ama bunları Dündar Kılıç’la, Kürt İdris’le karıştırmayın. Dündar Kılıç mafya değildir; mafya Murat Demirel’dir, bildiğimiz isimlerdir. Devleti devlet yapan, suçun üzerine gitmektir.

 

Medya ve Yolsuzluk

 

Buraya geldiğimizde dostlar, “nasıl görüyorsun memleketin halini, basının durumunu?” diye soruyorlar. Ne göreceğiz ki... Manzara ortada. Bir yanda “tekel, kartel” deyin, “çöküntü, çürüme” deyin, “dipten gelen bir dalga” deyin, bizler bu oyunların içinde rol almışız da haberimiz yokmuş. Yolsuzluklardan yozlaşmaya gitmişiz. Toplumun ufuklarını karartmışız. Direniyoruz... Direnmek de lazım. Nasıl direneceğiz? Hiçbirimizin ekonomik gücü yok. 3 binden fazla arkadaşımız işsiz. Bize diyorlar ki; bilmem kaç bin tekstil işçisi de işsiz...  Biz tekstil işçisi miyiz? 

 

Gazeteciye doların, enflasyonun inip çıkması gibi bakan zihniyetle bir yere gidemeyiz. O yüzden ümitsizim. Basına böyle bakan bir zihniyet olur mu? Yazık Türkiye’ye, bizlere yazık. Yaralı bir Türkiyeyiz, itibarı, siyasetle birlikte ayaklar altına düşen güzel mesleğimizde artık saygınlıktan eser yok. Özür dilerim ama, rüşvetçi polis ve gümrük memuru gibi bakılır duruma geldik artık.

 

Mesleğe başladığımız günleri anımsayalım. Basın ve Basınla Çalışanların İlişkilerini düzenleyen 212 sayılı yasaya tabi çalışıyoruz. Batıdaki gibi haftada iki gün izin yapıyorduk. Ofsete geçilmeden önce gazeteler kurşunla dizilip, rotatifle basılırken zehirlenmesinler diye teknik elemanlara süt ve yoğurt veriliyordu. Fazla mesaimizi alıyorduk. Ayrıldığımızda ise kıdem tazminatımız veriliyordu. Bugün Cumhuriyet ve AA dışında sendika yok.

 

212 bugün rafa kalkmış durumda; kendisi var, işlevi yok. Ancak iş güvencesinin, yasa tasarısının kapsamına alınması düşünülüyor. İçinde dinamiği olan saygın bir sektör, dördüncü kuvvet diyorlardı bize. Şimdi galiba çalışanlarının dışında bir kuvvet. Nereden nereye gittik? Sektörün bugün nereye gittiğini düşünün. Çözüm mü diyorsunuz; Benim gibi kimse bilemiyor. Çok zor durumdayız. Bu yapı gidemez. Peki size bir soru: Medya mı hükümetleri bozdu; hükümetler mi medyayı... Kim bozdu? Yoksa her ikisi de karşılıklı olarak birbirlerini mi bozdular? Özal döneminde medyaya tanınan olanaklar ve bir kısım medyanın da buna yatması, iktidarlarla içli dışlı olması hiç affedilmeyecek bir durum oldu. İktidarın bir parçası olmuştu medya. 

 

Çok tartışılacak bir konu. Vizyonu olduğu söylenen Özal ne demişti o zamanlar? 2.5 gazete kalacak. Dikkat edin patron demedi. Şimdi ona doğru gidiyoruz.

 

Son iki yıllık süreç

 

Son iki yıllık süreçte medya ne dedi? Sürekli “kriz yok” dedi, pembe dünyalar yansıttı kamuoyuna. Medyanın gündemi ayrı, kamuoyunun gündemi ayrıydı. Gerçekler açık şekilde yansıtılmadı. Medya, tek ses oldu sanki. Buna pembe ses de diyebiliriz.

 

Ama ortada bir rant ekonomisi vardı. Sonunda iktidar da, basın da krizin bir parçası oldu. Her ikisi de bu tablodan nasibini aldı, 3 binden fazla arkadaşımız işsiz kaldı. Anketlerde, en itibarsız kesimler siyaset ve medya gözüküyor. Üç parçalı iktidarın hiçbirisi barajı aşamıyor. Gördüğümüz ne kadar olumsuz tablo varsa, hepsi birbirini tamamlıyor.

 

Bağımsız medya, basın unutuldu. Sonunda tirajlar ortaya çıktı. Kriz nedeniyle tirajlar düştü. Gazeteler bugün tirajlarını yayınlayamıyorlar. 65 milyonluk Türkiye’de, uzun yıllardan sonra ilk kez tirajlar 3 milyonun altına düştü. 25 yıl önce de tirajlar bu kadardı; ama nüfusumuz 35, 40 milyondu.

 

İnternet Siteleri

 

120, 350 bin tıklama

 Habertürk, Objektifhaber, Haber Atak, Dördüncü Kuvvet Medya, Jurnalnet...

 

Bu arada işten çıkarılan meslektaşlarımız arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidip gitmeme konusu tartışılıyor.

 

Dava gerekçesi olarak “Sen benim gazetecimi, yazarımı nasıl atarsın... Ben onu okumak istiyorum. Bu hakkımı elimden alamazsın. Gazetecimi istiyorum, yazarımı istiyorum” deniliyor.  Normal bir ülke olsa, böyle bir tepki olabilir, itiraz anlamlı olabilir. Ama yapılan şey o kadar kolay değil. Sonuçta herkes zor durumda, bizler de patronlar da...