SEMİNER KONUŞMALARI


 

“YEREL BASININ SORUNLARINDAN
MESLEK İÇİ EĞİTİME BAKIŞ”
Nail GÜRELİ
Milliyet Gazetesi Yazarı

 

Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Dostlar,

Bir kez daha birlikteyiz. Bu, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün 10. semineri. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti de bu seminerlerin 24. cüsünü gerçekleştirdi, ben, bunların büyük çoğunluğuna katılıyorum. Gözlediğim o ki, meslek içi eğitim semineri, özellikle, yerel basındaki, yurdun ücra köşelerinde hemen hemen her türlü olanaktan yoksun genç, yeni meslektaşlarımıza, klasik deyimle konunun uzmanlarının deneyimlerini ve kıdemli gazetecilerin bilgilerini aktarmayı amaçlıyor. Bu toplantılar, bir meslek içi eğitimi öngörüyor, gözlemliyoruz ki, sorunlar, özellikle, yerel basının sorunları öne geçiyor çok doğal olarak. Bu seminerin amacından uzaklaştığını düşünmek de yanlış, onu söylemek istemiyorum. Aslında bu sorunlardan, bir eğitim çıkarmak mümkün. Sorunlardan eğitime gitmek… Sorunların çözümü, bir yerde de eğitimden geçiyor. Ben, bu 20 dakikalık süre içinde sorunlardan hareket ederek, eğitime varabilmek için çok kısa olarak konu başlıkları halinde, elbette sorunlara şöyle bir ufuk turu içinde göz atmayı düşünüyorum.

Yerel basının en önemli iki sorunu, ekonomik sorunlar ve eleman sorunu birbirine bağlı aslında. Yerel basının -istisnalar dışında- ekonomik gücü olmadığı için eleman sorunu da çözülemiyor. Yerel basın, sermaye birikiminden yoksun. Yerel basında  -Taşra'da demiyorum, Belediye Başkanımızın kulakları çınlasın-, Anadolu'da, çok değerli, deneyimli, yetkin gazeteci arkadaşlarımız var. Yerel gazeteciler var, ama kurum olarak güçlü bir yerel basının varolduğunu birkaç bölge dışında söylemek mümkün değil. Bu da, dediğim gibi ekonomik güçsüzlükten kaynaklanıyor. Bunun için, medyaya ufak sermayelerle girmiş yerel basının  birleşerek güçlü bir sermaye grubu oluşturması çıkar yol olabilir. Bir gazeteyi yaşatacak, gazeteyi bütün niteliklerine kavuşturarak -Sayın Bakan sıraladı yerel basında neleri görmek, öğrenmek isterim diye- ihtiyaçlara cevap verebilecek hale getirmek için gazetelerin, televizyonların biraraya gelip, güçlü bir gazete yapması bir çıkar yol olabilir. Çeşitli dünya görüşlerine sahip, elbette, tek seslilik düşünülmemeli, çok seslilik esas. Ama, aynı dünya görüşüne sahip medya kuruluşlarının, özellikle gazetelerin bir araya gelip, güçlü bir gazete yapması bir çıkar yol olabilir, diye düşünüyorum. Önceki seminerlerde de dile getirildi. Örneğin, işte görüyoruz, Kayseri'de, sabahleyin bayie gittim, altı tane yerel gazete aldım. Bu memnuniyet verici bir şey. Bir yerel gazetenin bayie çıkması memnuniyet verici bir şey. Düzgün ve hemen hemen gazete niteliğine sahip gazeteler. Ama, 16 tane gazete çıkıyor Kayseri'de, 10 tanesi yok. Sadece resmi ilan alarak, ayrıca seçim dönemlerinde çıkan gazeteler var. Bir arkadaşım bayramlık gazetelere ek olarak, bir de seçimlik gazeteler var, dedi. Onlara ayrıca değineceğim.

Gücü birleştirmek, ekonomik gücü birleştirmek bir yol. Bunun yanında, medya dışındaki yerel sermayenin de yerel bakışa yaklaşımı önemli. Yerel sermayenin de, iş dünyasının da yerel gazeteleri desteklemesi gerekir. Bu doğrudan maddi yardım olarak değil elbette ve karşılığında bir şey beklemeksizin. Bunu yaygın medyada da gözlemliyoruz. O tür destekler makul ölçüleri aştığı zaman, amacından uzaklaştığı zaman, karşılıklı çıkar ilişkilerini meydana getiriyor ki, bugün  hep yakınılan ve aşılması gereken önemli sorunlardan biri de budur. Bir başka aşılması gereken nokta da yaygın basının, yerel basına karşı tutumu. Yerel medya sermayesinin, grupların birleşerek kuvvetli bir gazete çıkarmasından söz ettim. Yaklaşık 8-10 yıl oluyor, Diyarbakır'da bunun başarılı bir örneği yaşandı. Diyarbakır'daki yerel gazete sahipleri veya sermaye sahipleri birleşerek gerçekten güçlü bir bölgesel gazete çıkardılar  ve 15 bin tiraja kadar yükseldi o dönemde. Ama, ne yaptı yaygın medya, hemen Diyarbakır'da bölgesel ilaveler yaparak, o başarılı, yükselen yerel gazeteyi boğdular. Buna rekabet demek mümkün değil. Yaygın medya sermayesinin ihtirası, aç gözlülüğü demek belki mümkün. Yaygın basını eleştirirken, yerel basının görevinin bilinçli olarak bilinmesi ve kabul edilmesi gerekir. Bu görevi gözardı ettiğiniz zaman, sadece ticari ihtirasla olaya baktığınız zaman, rejime kötülük etmiş olursunuz. Çünkü, yerel basın, dünyanın her yerinde yaygın basın kadar önem taşıyor. Aslında, çoğu ülkede yerel basın egemen. Almanya'da tanık oldum. Diğer yerlerde de öyle, yerel gazeteler egemen ve bir bölgede, o bölgenin gazetesi, yaygın gazeteden fazla satıyor. Kayseri'yi örnek alırsak, yerel gazetelerin-16 gazete- toplam tirajı 3-4 bin civarında, bunun büyük çoğunluğu zaten 6 gazeteye ait.  Ama, İstanbul merkezli yaygın basının toplam tirajı 15-20 bin dolayında. Halbuki bunun tersi olması, hiç değilse başa baş gelmesi gerekir ki, yerel basın gücünü kabul ettirsin.

Bakanın sözünü ettiği, ihtiyaca cevap verebilsin ve de yerelde demokrasinin işlemesini yönetenlerle, yönetilenler arasındaki köprüyü sağlıklı, tarafsız, bağımsız, güçlü olarak halk adına kurabilsin. Bunu yapamadığınız zaman, sadece İstanbul merkezli ve tekelleşmesinden yakınılan, çok sesliliği büyük ölçüde sınırlayan yaygın basının eline kalıyor.

Belki konudan konuya da geçiyorum, ama Karaalioğlu, çok değer verdiğim, yazılarını yararlanarak ilgiyle okuduğum meslektaşım da, medya-siyaset ilişkilerine değindi ve medyanın kendisini sorgulaması gerektiğini söyledi. Konuşmasında, bu ilişkiler konusunda siyaset kurumunun da payı olduğunu söyledi. Ama, medyanın sorgulanmasından önce siyaset kurumunun sorgulanması gerekir. Çünkü, bu medya-siyaset ilişkilerinin bozukluğu, aksaklığı her  dönemde vardı. Ama, ivme kazanması ve bugünkü çıkmaza girmesi, dibe vurması, çok aşırı boyutlara varması, ne derseniz deyin, bugünkü hale gelmesi, 1980’ler sonrasında başladı. O zaman, siyaset kurumunda  çok önemli bir değişiklik oldu. Rahmetli Özal'ın söylemi akıllardadır, 2,5 gazeteden söz etti. Çünkü bir sürü bağımsız gazetelerle uğraşmak, onları gözetlemek, gözetim altında tutmak, o açıdan bakan bir siyasetçi için güçtü. Halbuki, iki büyük grup olursa, onları, o ekonomik olanakları da elinde tutan siyasal iktidar tarafından gözetimi çok daha kolaydı. Bu nedenle, yeni bir yaklaşımla basına, medyaya yaklaştı siyaset kurumu. Özal'ın eliyle teşvik kredileri, Babıali'den, medya Center’lara giden,  Plazalar’a giden dönem açıldı, yol açıldı.

Sayın Karaalioğlu'nun dediği noktaya geliyorum. Medyaya da uzanan bu siyasetçi eli karşılığını buldu ve çıkar ilişkileri birbirine girdi. Bu noktaya geldik, medya kendisini sorgulasın, siyasetle ilişkisinden çıksın diyoruz,  ama, siyaset kurumu bırakıyor mu acaba çıksın diye. Siyaset kurumu, kendi siyasal çıkarı için daha çok medyayı kullanmaya bakıyor. Hatta yakın zamanlara kadar, bugünlere kadar geliniz, medyanın siyasetle ilişkisini kesmek amacıyla, iddiasıyla ortaya çıkan kimi siyasetçiler dahi, kendi siyasal çıkarlarına göre medyanın üzerine gidiyorlar, objektif ve ilkesel etik kurallar gereğince değil. Öncelikle siyaset kurumunun kendini sorgulaması, siyaset kurumuyla, medyanın göbek bağının kesilmesi gerekir. Aslında, bu bir üçgen. Medya-siyaset-ticaret ilişkilerinin şeytan üçgeni, para üçgeni. Onu kırmak, dediğim gibi zor oluyor. Siyasetçiler çıkıyor, ama yine bakıyorsunuz ki, yine kendi siyaset çıkar ilişkilerini bertaraf edip gerçekten objektif olarak hakçasına medyadan çıkar ilişkilerini kesecek dirayeti, basireti göstermiyorlar. Bu önemli bir sorun. Nasıl olacak, herhalde olacak, olması gerekir. Çünkü, belki bir takım yanlışlarla, çıkar niyetiyle atılan adımların, sonunda doğrulara varılacak umudunu yitirmemek gerekir diyorum.

Gene satırbaşlarıyla döneyim. Galiba biraz uzattım, ama, 20 dakikada bitireceğim. Sermaye konusunu halletmek için, devlet yardımına güvenmemek, hatta itibar etmemek lazım. Çünkü dediğim gibi, bunun büyük ölçeklisini yaygın basında yaşadık. Onun için olabildiğince, subjektif devlet desteklerinden uzak durmak gerekir. Kredi versin, şu olsun, bu olsundan uzaklaşarak, objektif kıstaslarla bakmak gerekir. İşte, resmi ilan bir olgu. Ama yerel basında, çoğu yerde Basın İlan Kurumu’nun şubeleri olmadığından yakınılıyor. Yerel basın için, bu bir ihtiyaç ve resmi ilanlar Basın İlan Kurumu’nun şubelerinin olmadığı yerde vilayet kanalıyla dağıtılıyor. Oradaki dağıtımın da çok objektif olmadığını arkadaşlarımız biliyorlar. Basın İlan Kurumu resmi ilan tarifesi de çok düşük. Bu da objektif bir destek kıstası olabilir, bunun elbette yükseltilmesi lazım. Ödemelerin zamanında yapılmaması -bundan Basın İlan Kurumu sorumlu değil- Basın İlan Kurumu tahakkuk ettiriyor. Maliye'nin ödemesi lazım, ama o geciktiriyor, ödemeyi zamanında yapmıyor. Bu da yerel basın için önemli bir sorun. Basın Kanunu’ndaki cezaların öldürücü nitelikte oluşu, yerel basın için çok vahim bir tehlike. Dileriz ki yeni taslakta, yeni tasarıda, yasada o değişecek.

Son zamanlarda, yine kağıt fiyatlarının yüksekliğinden, kağıt sıkıntısından, Seka'nın özelleştirilmesinden sonra yerel basının sıkıntıya düştüğü konusunda haberler aldım, onun da burada altını çizmek gerekir. Çünkü, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği bu seminerde, bu sorunların dile getirilmesi, ümit ediyorum ki çözülmesi konusunda önemli bir rol oynayabilir. Yerel basına, gazetede kullanılan iletişim aygıtlarında, telefon başta olmak üzere indirimli bir tarife uygulanması da yararlı ve objektif destek olabilir. Tabii, bütün bu sorunların çözümü için de yerel basının güçlü hale gelmesi lazım. Güçlü derken, önce sözü dinlenecek hale gelmesi lazım. Mesleki bakımdan,  meslek ilkeleri bakımından bir takım eksikliklerini gidermesi lazım. Ekonomik bakımdan güçlenmeden, nitelikli gazete çıkarmadan nasıl güçlü hale gelirsiniz, nasıl etkinliğiniz olur? “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” misali, belki de birbirine bağlı, ama, yine de bizim hazırlıklı olmamız gerekir. Meslek içi eğitim seminerleri, o eksiklerin giderilmesine yönelik yararlı bir girişim olarak görünüyor. Kendimizi  daha donanımlı hale getirmek için bu meslek içi eğitim seminerlerinde bir takım çalışmalar yapıyoruz. Şimdi burada bir çizelge yapmışım. Sözünü ettiğim seçimlik gazetelere, seçim dönemlerinde adaylar bol bol ilan verirler. Bunun çeşidi, şekilleri var. Ben şematik hale getirdim. Sürekli ve gerçek gazetecilik yapan yerel basın var, ona da, adaylar ilan verirler. Bu çok doğal ve yerel basın için bir ekonomik kaynak. Ama bunu da üçe ayırmak mümkün. Para karşılığı haber ve röportaj yapanlar var, maalesef, ben yer yer tanık oluyorum. Yerel gazeteciler cemiyetleri de, bunlarla olanakları çerçevesinde mücadele ediyorlar. Profesyonel  tarifeli ilan alanlar ki, bunlar da doğal ve meşru. Kendi tarifelerine göre alanlar var. Bir de zinhar kabul edilemeyecek, ama tabii kendileri de gazeteci sayılmayan kişilerin şantaj ve tehditle ilan almaları var. Seçim döneminde çıkıp, sonradan kapanan gazetelerin bir kısmı gazeteciler tarafından çıkarılıyor, çeşitli adaylardan ilanlar alınıyor, bunlar belki de pazarlığa tabii yer yer. Bunun yanı sıra, belli bir adayın doğrudan doğruya finanse ettiği gazeteler var. Bu iki son şekli  meslek ilkeleriyle bağdaştırmak zor. Bu da yerel basının önemli bir sorunu.

Yerel basının sıkıntısını gidermek için yerel basındaki meslektaşlarımızın da büyük düşünmesi lazım. Bir işe girerken, diyelim işyeri açacaksınız, market açacaksınız, bir marangoz atölyesi açacaksınız, bunun gerekli zorunlu yatırımı vardır. Onları alırsınız. Yerel basında da böyle yatırımı göze almak gerekir. Çoğu yerde görüyoruz ki, sadece resmi ilan almak için hiçbir kadrosu olmadan, aile bazında çıkarılan gazeteler var, halbuki belli bir sermayeyi yatırarak bu işe girmeyi kabul etmek gerekir.

Bizim ticari anlayışlarımıza, çalışma anlayışımıza göre ortak bazı hizmetler görülebilir. Bayie çıkan gazeteler için ortak bir dağıtım,  yerelde de kurulabilir, bir ortak arşiv yapılabilir. Gerçi, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün bülten ve fotoğraf hizmeti var. Ama, onların kendi kaynaklarıyla, kendi görüşlerine ve yerel ihtiyaçlara göre bir takım rutin hizmetlerin maliyetini düşürmek için ortaklaşa yapmaları da yararlı olur, diye düşünüyorum.

Örgütlenme de önemli bir sorun. Özellikle yerel basında, kimi yerlerde görüyoruz ki, işte yüz tane gazeteci meslektaşımız var, beş tane gazeteciler cemiyeti var. Bu durum, güç birliğini ve esas gücü zayıflatıyor. Arkadaşlarımızın kendi bölgelerinde, illerinde tek örgütte toplanmaları gerekiyor. Bu örgütlerin, sosyal ilişkilere önem vermesinde fayda var. Bu sosyal ilişkiler çerçevesinde, kendi aralarında yapılacak toplantılar, dayanışma bilincini de kuvvetlendirecektir. Meslek içi eğitim seminerlerini, yerel gazeteci arkadaşlarımız kendi üyeleri arasında, yahut bölgelerinde daha somut olarak, gerçekten günlük gazete yapımına, gazete üretimine yönelik olarak birkaç ayda bir yapıp, tartışırlarsa faydalı olur, diye düşünüyorum. Elbette, özeleştiri yapmak gerekir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin 1998'de yayınladığı, Sayın Karaalioğlu'nun da sözünü ettiği Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi var. Bu gerçekten ileri, çok gelişmiş bir bildirge. AB ülkelerindeki meslektaşlarımız da, bu bildirgeyi çok olumlu karşılamışlardı. Bu amacına ulaştı mı, ulaşmadı mı? Unutuldu, kaldı, dedi Sayın Karaalioğlu. Ama, zamanla olacak tabii. 

1998'den bu yana, belki az zaman geçmedi, ama, daha  önceki benzer denemelere bakarsanız, olumlu mesafe alınıyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin, bu bildirgeye dayanarak yaptığı uyarılar hiçbir tepki görmedi. Örneğin, diğer gönüllü kuruluşların yaptığı bazı uyarılar tepkiyle karşılandı. O gönüllü kuruluştan çıkanlar oldu, ama Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne dayanılarak yapılan uyarılar hiçbir tepkiyle karşılaşmadı ve diyebilirim ki, kabul de gördü. Hatta bir büyük gazetenin Genel Yayın Müdürü, o gazetenin yayınına karşı yapılan uyarıyı haklı bulduğunu da belirtmek gereğini duydu.

Şimdi gelelim, medya-siyaset ilişkisinin diğer yönüne. Medya, kendini sorguluyor. Böyle bir bildirge yapılıyor, uygulamak için çabalıyor, ama, siyaset kurumunun böyle bir metni var mı?  Bir yasa tasarısından, taslağından söz edildi, ama, arkası gelmedi. Siyasal etik konusunda, siyaset kurumunun böyle bir metni var mı?  Yok. O nedenle, elbette medyanın bugünkü halinin çok yakınılacak, tenkit edilecek tarafı çok, ama madalyonun öbür tarafını da görmek gerekir. Başta da dediğim gibi aslında, erki elinde tutan siyaset kurumunun yaklaşımı ve düzelmesi çok önem taşıyor.  Siyaset kurumu zaafa uğradıkça, diğer üç erk, yasama, yürütme ve yargı erki, görevlerini tam ve zamanında kamuoyu vicdanını tatmin edecek şekilde yapmadıkları sürece, 4. kuvvet olan medya da, 1. kuvvet haline ne yazık ki geçiyor. Onun için her işin başı, siyaset kurumunu düzeltmek ve bağımsız yargının, tarafsız yargının egemenliğini sağlamaktan geçiyor, diyorum. Diğer meslek içi eğitimin ayrıntılarına girmeye vakit kalmadı. 

Burada sözlerimi kesiyorum, teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>