SEMİNER KONUŞMALARI


 

“TV HABERCİLİĞİ VE HABER TEKNİĞİ”
Metehan DEMİR
Kanal D Haber Koordinatörü

 

Hepinize tekrar merhaba.  Bize bu imkanı verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Havalar da, Allah'tan çok güzeldi ve açık bir yolda, rahatlıkla Ankara'dan buraya geldik. Onun için de ayrıca mutluyuz. İnşallah dönerken de aynı iyi havayla dönebiliriz.

“Televizyon Haberciliği ve Haber Tekniği”,  Türkiye'nin alıştığı bir konu olsa da, yakın dönemde değerlendirildiğinde, çok da eski bir konu olmadığını görürüz. Çünkü, öncelikle biz, haber kameramanlarını veya foto muhabirlerini, muhabir arkadaşları göreve gönderdiğimiz zaman uzunca bir süre -TRT alışkanlığından kaynaklanıyor olsa gerek- yolda karşılaştığımız  insanlar “siz hangi TRT'densiniz?” diye uzunca süre sordular. Bu kanalların kendi kimliklerini bulması bayağı vakit aldı. Çünkü, onlara göre, özel kanallar TRT'nin bir versiyonu olarak değerlendirilmişti. Bu anlayış, yavaş yavaş terk ediliyor. Ama gazetecilik, sürekli sorgulama sanatı olduğu için, bu sorgulama sanatında da birçok esprili durumla karşılaşıldığı için, tabii ki siyasetçilerle, gazetecilerin, basının çoğu zaman yıldızı barışmıyor. Müsaade ederseniz, kısa bir anekdot da var. Bir ilin belediye başkanı -sözüm meclisten dışarı- kendisiyle ilgili yapılan haberleri hiç beğenmediği için, günün birinde isyan etmiş.  Bir deniz kenarına tüm basın mensuplarını götürmüş ve demiş ki: “Yaptığım hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz ve her şeye bir kulp takıyorsunuz. Şimdi ben, karşıdaki adaya bu denizden yürüyerek ulaşacağım”. Gerçekten denizin üzerinden kutsal bir güç kendisine inmiş gibi yürüyerek karşı adaya ulaşmış. Ertesi gün merakla, basındaki  haberleri beklerken, gördüğü manşetle şok olmuş. Çünkü manşette “Belediye Başkanı yüzme bilmiyor” diye bir ifade varmış.

Bugün, “Televizyon Haberciliği ve Haber Tekniği”nden bahsedeceğim. Ama bununla birlikte, dış politikadan da çok kısa bir şekilde bahsetmeye çalışacağım. Ardından da, Sayın Karaalioğlu ve Sayın Güreli büyüğümüzün ifadelerine birkaç  ekleme yapmak istiyorum. Türkiye'de televizyon haberciliğini iki ana parça halinde alabiliriz: Biri popüler kanalların haberciliği, bir diğeri ise ciddi haber kanallarının haberciliği. Popüler kanallarda haber yazabilmek, haber saatinde halka bazı haberleri ulaştırabilmek, ciddi haber kanalları kadar muhakkak ki rahat, kolay olmuyor. Muazzam bir kırılganlık gerekiyor. Bağlı olduğunuz basın etiğinin, basın kurallarının çoğu zaman dışına çıkmak gerektiğini de burada herhalde itiraf etmek lazım. Eminim, bugün popüler kanallar olarak bilinen veya prime time kanallar olarak  önemli kanalların haber bültenlerinden, çoğu kimse “bu ne ciddiyetsizlik”, moda tabiriyle “light haber” diyerek şikayetçiler, ama müsaade ederseniz bunlara ben, mantık çerçevesinde açıklama getirmeye çalışacağım. Haber kanallarının saat başı habere dönebilme, özel haber dosyaları hazırlayabilme, haber analizi gibi inisiyatifleri, lüksleri olduğu için çok ciddi haber yapabiliyorlar. Ellerindeki muhabirlerin, gazetecilerin de koalisyonu paralelinde gerçekten çok değerli, düzeyli programlar ortaya çıkabiliyor, bunları da açıkça söyleyeyim. Ben de Kanal D'de bir yönetici olarak, sürekli olarak onları izliyorum. Günün gelişen olaylarını da onlarla takip ediyorum.  Popüler kanallar ise farklı. Çünkü, haber kanallarında bir reyting telaşı olmuyor. Kanal D'den örnek vereyim. Saat  19.30’da olan ana haber bültenini, 19.00’a aldık. Haber bülteni, 45 dakika ile bir saat arasında değişen bir uzunlukta sunuluyor. Bunun içinde 45 ila 50 tane haber var. Bu da demektir ki, süreleri 30 saniye ile 2 dakika arasında değişebilen haberler var bu bültenin içinde. Ama bu bülten, aynı zamanda bir reyting kavgası içinde mücadele verdiği için, ana rakipleri olanlarla ciddi bir savaşa girdiği için,  habercilik ilkelerinden mecburen bazen taviz vermek zorunda. Bu bir gerçek. Eğer 45 haberin 45'ini de, 50 haberin 50 sini de MGK, AB, Kıbrıs, siyasi analiz, şu bu yaparsanız, Meclis’te parti toplantıları yaparsanız, ertesi gün yüzde 1500 ihtimalle reytingde en sonuncu gelirsiniz. İkinci, üçüncü değil, açık arayla en sonuncu gelirsiniz. Reytingin de anlamı şu: Tabii reyting deyince, Türkiye'de Televole gibi programlar geliyor, ama reytingin anlamı, yüksek reyting demek, reklam geliri demek. Kanalların hayatını sürdürebilmesi, kârlılığı, personelinin idamesi ve programlarının kalitesini devam ettirebilmesi demek. İşte bu skaladan düşmemek için, maalesef bu garip paradoks içinde popüler televizyon kanallarının mücadelesi başlıyor. Mesela, yine bizim kanaldan örnek verecek olursam, mümkün olduğu kadar biz, ilk 10-15 haberi 45-50 haber içinden, mümkün olduğu kadar ciddi haberlerden, gündeme ait siyasi, politik, diplomatik veya ekonomik haberlerden seçmeye çalışıyoruz. Sansasyonel haberleri, “pop star” tarzı benzer haberleri de 10., 15. haberden sonra yerleştirmeye başlıyoruz. Ama, ondan sonra da blok olarak 45. habere kadar yaşam haberleri, magazin haberleri devam ediyor.

Geçenlerde, İstanbul’da, haber müdürü -çok iyi arkadaşım olmasına rağmen, bu konuda problem yaşıyoruz- daha ciddi haberler verme konusunda tartışmak üzere beni İstanbul'a davet etti.  Reji aslında çok iyi bir toplumsal kesittir. 15-20 kişinin bir salonda ana haber bültenini idare ettiği, bir yönetmenin başkanlığında, bir prodüktörün başkanlığında bir oluşumdur. Bana, “her haberde, burada bulunan 15-20 kişinin hareketlerini izle” dedi. Gerçekten biz, en baştan MGK, AB, Kıbrıs olması gereken ciddi haberlere, benim savunduğum haberlere girdik. Arkasından da, o zaman “pop star”ın heyecanlı finaller dönemiydi. Kim olacak, ne olacak? diye onları biz blok olarak girmeye başladık. İnanır mısınız, ilk 10-15 haber sırasında rejide çalışan 15 kişi, alt yazı hazırlayanından, en düşük seviyeli çalışanına kadar herkes orada resimler yaptılar, canları sıkıldı. Ellerinde olsa başka bir yere çıkacaklar. “Pop star” haberi başladı, çıt yok ve hepsinin ağzı açık, ekranlarda “pop star”la ilgili haberi izliyorlar. Hem de daha önceden bildikleri haberler. Defalarca, zevkle izliyorlar.  Bana dedi ki, “Türkiye'nin gerçeği, aslında reytingin gerçeği”.  Benim bu sözlerimden, lütfen, reytingi veya haberlerin bu şekilde olması gerektiğini savunduğum sonucu çıkarılmasın. Ama, Türkiye'nin paradokslarını ve garip gerçeklerini burada vurgulamadan geçmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. 

“5 N 1 K” diye CNN Türk'de  Cüneyt'in yaptığı bir program var. Ama  5 N 1 K'da Türkiye'nin maalesef değiştirmeye çalıştığımız, ama her geçen gün yerleştiğini hissettiğimiz popüler kültürün de, 5 N 1 K'nın da bir erozyona uğradığını düşünüyorum. Çünkü, haber etiği, haberin girişte kurulmasındaki ana esaslar, dikkate alınmadan sansasyonel, vurucu popüler açılar ortaya konularak, haberin gerçek noktaları, maalesef arka plana atılıyor, bunlar her zaman hissediliyor. Gazetelerde olsun, televizyonlarda olsun, bunu her zaman görmek mümkün. Ama, televizyon haberciliğinde, haber tekniğinde bu kadar acımasız şartlar içinde birşeyleri değiştirmeye çalışsak da, mücadele etsek de, dikkat etmemiz gereken -buradaki arkadaşlarıma da müsaade ederlerse tavsiyem- olabildiğince, bu ciddi konuları halkın anlayabileceği dilde, çok kısa ifadelerle bir buçuk, iki satırı aşmayacak şekilde, ama en azından içlerindeki ideali gerçekleştirebilecek paralelde yazmalarıdır. Diplomasi, dış politika, özellikle çok ciddi bir elitizmdir. Elit, sanat olarak kabul edilebilir. Ama, onu bile anlaşılır hale getirmek mümkündür. O yüzden benim tavsiyem, haber tekniğinde, özellikle çok ağır konularda, bu iç siyaset de olabilir, lafı döndürüp, dolaştırıp 5-6 satırlık uzun devrik cümleler yerine, olabildiğince kısa, vurucu ifadelerle haber yazılmasıdır. Halka, bari bu olanaksızlıklarla elimden geleni vereyim düşüncesiyle bir haber yazılabilir.

Dış politikadan bahsettim, çok uzun yıllar dış politika ve askeri konularla ilgili gelişmeleri çok yakından takip etme şansına sahip oldum gerek yurt içinde, gerek yurt dışında. Her yurt dışına gidişimde, Türkiye'ye oradan uzun uzun bakma ve düşünme imkanım oldu. Dış politika, gerçekten bir elitler sanatı değil. Halkın, devletin, milletin bu diplomasi olgusu içinde, dünya üzerindeki yerini anlamasında yardımcı olan bir sanat. Çünkü, dış politika, hepiniz daha iyi bilirsiniz, ekonomi, siyaset, siyasi istikrar ve askeri gücün bir bileşkesidir. Sık sık Dışişleri Bakanlığı’na, basından eleştiriler olur, “Dışişlerinden adam olmaz” derler. Ama maalesef, dış politika da ülkenin elindeki güçlerle sınırlıdır. Dolayısıyla, bir müzakere masasındaki gücünüzle, ülkenizin gücüyle sınırlıdır. Eğer, dış politikadaki durumun ne olduğunu halka iyi kavratabilirsek, inanıyorum ki, halk, ülkesinin dünya üzerindeki yerinin, gücünün ne olduğunu anlayabilecek ve buradan eksikliklerini telafi ederek, çeşitli adımları atma şansı, eksiklerini giderme şansı yakalayabilecektir. O yüzden ben, dış politikaya, diplomasiye bu açıdan çok büyük önem veriyorum. Ama dediğim gibi, teknik bir dille olmaktansa, siyaset, diplomasi, dış politika olsun,  anlaşılır bir dille anlatılması, halka ulaşması, halkın bunları net olarak anlayabilmesi açısından çok hayati.

İkinci nokta, televizyonlarda  -televizyon derken, maalesef bugün haber bülteni olarak değerlendirmemek lazım-,  haber bültenlerinde magazin programları var ve keşke gelirken yanıma birkaç kopyasını getirseydim, reytinglerde açık ara öndeler. Futbol, tartışma programları, magazin programları, Televole olsun, Pazar Keyfi olsun, benzer programlar veya diziler açık ara öndeler. Haber bültenleri de, maalesef son dönemlerde haber etiği çerçevesinde kutsal bir günlük merkezden ziyade sıradan rutin bir program, bir diziyle eş değer tutulmaya başlandı. Çünkü, onun da para getiren bir müessese olup, olmadığına bakılıyor gün içindeki akışta. O yüzden dikkat ederseniz, son dönemlerde önemli haber kanalları, ana haber bülteni içinde reklam almaya başladılar. Bu reklamın çok ciddi günlük getirisi var ve televizyon kanallarına yıllık kalemlerde 20 milyon dolarlara kadar ek bir getiri sağlayabiliyor. Bununla birlikte, popüler kanallarda, özellikle prime time kanallarında ana haber bülteni için yanıp, tutuşan habercilerin de hevesini belki köreltiyor. Çünkü, onlar da artık, normal bir programcı olarak muamele görüyorlar. Aslında, bir setteki ışıkçıdan da hiç farkları  -çok üzülerek söylüyorum- kalmıyor gibi geliyor bana.

Mustafa Karaalioğlu'nun konuşmasına birkaç saptama yapmak istiyorum, söylediklerine tamamen katılıyorum. Ancak, belki bir ekleme olabilir. Gazetecilikte kaliteden sürekli bahsediliyor, ama çok acı bir gerçeği de burada hatırlatmadan geçemeyeceğim. Halkın tabii ki bir yerlere getirilmesi, halkın eğitim ve kültür seviyesinin yukarıya çekilmesi, medya sayesinde, medyanın da katkılarıyla muhakkak gerçekleşecektir. Ama  eğitimli kişiler, iyi kişiler olsun ki, basında objektif bilgi bazlı haberleri rahatlıkla enjekte edebilesiniz. Burada en önemli problem, medyanın esas yaşadığı bir elitizm problemi. Bence medya olabildiğince elit, eğitimli, bilgi sahibi, objektif olabilmek yeteneğine sahip -ki, bu da büyük ihtimalle okumayla sağlanabiliyor- kişilerden oluşmalı. Ama, burada  en büyük sorun,  bugün itiraf edelim; 200-250 milyona, en fazla 500 milyona  muhabirler çalıştırdığımız dönemler oluyor. Çok iyi eğitimli olduğunu düşündüğümüz, çok iyi altyapısı olduğunu düşündüğümüz bir kişiyi de 250-300 milyona veya 500 milyona maalesef getiremezsiniz. Elinizdekilerle yetinmek zorundasınız. Çok iyi olan kişiler de elinizde olabilir, ama bunlar da bir süre sonra başka bir iş aramaya başlarlar. Bunun için, onlara kızmamak lazım. Kimseyi bulamazsanız, elinizdekilerle yetinmek zorunda kalırsanız ve onlar da kalitesizse, maalesef halka ulaşan o zincirde, o köprüde çok büyük çatlaklar, hatta bir süre sonra çözülmeler, kopmalar meydana gelecektir. O yüzden, medyanın ücret politikalarında elinden geldiği kadar bir iyileştirme yapması gerektiğini düşünüyorum. Bugün medyanın halka ulaşmasında bir kalitesizlik problemi, başka problemler yaşanıyorsa, bunların en önemli kaynaklarından birinin de bu çok komik olarak değerlendirilebilecek, asgari ücretin altında kalabilecek ücret politikaları olduğunu düşünüyorum.

Bir de, bu, suya yazı yazmak gibi, medyayı kökünden değiştirmek. Bence, elektriğin, uçağın icadı gibi, bugün medya Türkiye'de, o kadar çok kollu ve kontrolsüz bir hale geldi ki, tek başına medyayı kökten silmek, temizlemek çok zor. Demin, Sayın Güreli büyüğümüz anlatırken aklıma geldi. Siyasetçilerin bu işte daha büyük payı olduğu konusunda kendisine tamamen katılıyorum. Onlar, o kadar garip bir cenderede köşeye sıkıştırıyorlar ki gazetecileri. Bir arkadaşımızdan CHP ile ilgili bir haber takip etmesini istedik ve kendisi yapamadan geldi. Sebebini sorduğumuzda –CHP, sadece burada bir örnek başka partiler, başka kurumlar, isimler de olabilir- onların desteklediği bir ekip var,  zaten beraber yemek yemeğe, dolaşmaya, gezmeye de gidiyorlarmış, ben, o ekibe giremedim, dedi. O yüzden bana hiçbir şey vermediler, şimdi ben de  o ekibe girmeye çalışayım, dedi. “Bu bizim çocuktur, severim” gibi çeşitli zorlamalarla, maalesef gepegenç, işten atılma korkusu yaşayan muhabir, kameraman, foto muhabiri, bir karakter deformasyonuna girebilme tehlikesi içinde bulunuyor. Bu da beni, açıkçası çok korkutuyor.  Belki  de, buna benzer  yüzlerce, binlerce durum yaşanıyor. Kimileri duyuluyor, kimiler duyulmuyor.

Bir de, 4. kuvvet medyadan bahsediliyor. Aslında yasama, yürütme, yargıyla birlikte medya 4. kuvvet. Ama, kimi zaman bence ilk üç kuvvetin de gücünü alabilen, hatta 4. kuvvetle birleştirebilen korkunç bir canavar ortaya çıkabiliyor. Yani, dört kuvvetin gücünü birden üstünde toplayabilen, gerektiğinde tayinler  yaptırabilen, gerektiğinde seçimlerin dengelerini değiştirebilen muazzam bir canavarla karşı karşıya olabiliyorsunuz. Bu da ister istemez medyanın mensuplarında bir tanrı kompleksini ortaya çıkarıyor. Tanrı kompleksini de, insan kolay kolay elinden bırakmak istemediği için, bu güç dengesi olabildiğince devam ediyor. Burada, belki bir şey daha eklemek mümkün. İtiraf edelim, kimi zaman kendimi baba filmindeki Al Pacino'ya, kimi zaman bir başbakan kadar kuvvetli, çok önemli bir kişiye benzetiyorum. Çoğumuz bunu yaşıyoruz bir gazeteci olarak. Çünkü, birçok istek geliyor, buraya ben notlar almıştım. Birçok kişi gelip, tayinden, staj yapma isteğine, askerliğini çavuş olarak yapmak istediğinden, kendisinin başka bir yere aldırılmasına,  bir işe yerleştirilmeye ya da aldığı bir şeyin üreticisiyle sorunun çözülmesi konusunda yardım istiyor. Yani, biz gazeteci olarak işe de yerleştiriyoruz, müsteşar atamaları da yapıyoruz, genel müdür tayinleri de yapabiliyoruz. Bu konuda istekler zaman zaman açıkça veya  üstü kapalı olarak çıtlatılıyor. O yüzden, bu psikoloji altında gazetecilerin bir canavar olarak ortaya çıkması bazen çok üzücü olabiliyor. Hatta bazen değil, sık sık bunu söylemek mümkün oluyor. Zaman zaman bunun önüne geçmek gerekir, diye düşünüyorum. Ama benim ana başlığıma dönersek, televizyon haberciliği de, Türkiye'nin gerçekleri içinde, belki, önümüzdeki dönemde kendini bulmaya çalışıyor. Çok teşekkür ederim.

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>