|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
Yerel medya seminerlerine bugüne kadar 5-6 kez katılma imkanı buldum. Bazılarına programım çakıştığı için katılamadım. Ama, gerçekten çok zevk aldığım, en azından bilgilerimi paylaştığım, Ankara ve İstanbul'da gazetecilik yapan insanların dışında, gerçekten Anadolu'nun dört bir yanında bizlerle aynı stresi yaşayan, aynı mesleği icra etmeye çalışan sizlerle karşılaşmak, sorunlarınızı dinlemek veya sizlerin bizi nasıl gördüğünüzü algılamak açısından da bu seminerler çok yararlı oluyor. Az önce çay molasında Niğde'den, Aksaray'dan, diğer illerden gelen gazeteci arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Biz kendi yaşadıklarımızı anlatınca, onlar neredeyse bizim halimize ağlayacak hale geldiler. İnanamayanlar oldu. “Siz bunca yıllık gazetecisiniz, nasıl böyle şeyler olur?” gibi. Maalesef, Türkiye'de bugün gazetecilik mesleğinin içinde bulunduğu durum bu. Belki öğlenden beri art arda yapılan konuşmalarda, üç aşağı beş yukarı kendi sorunlarımız birinci planda. Türkiye’de, kendi mesleki anlayışımızı, algılamamızı eleştirmek, mesleğimizi sorgulamak gibi bir noktaya gelindi. Çünkü, hem gazeteciler olarak toplumun gözünde giderek itibar kaybediyoruz, neredeyse en alt sıralara düşmüş durumdayız, hem de gerçekten bu mesleği icra edenler olarak giderek mutsuz bir hayatımız olmaya başladı. Oysa ben, gazeteciliğe ilk başladığım yılları hatırlıyorum. Olağanüstü bir heyecan, her gün yeni bir haber çıkartmanın, her gün yeni bir haberle diğer gazetedeki meslektaşlarımızı atlatmanın heyecanını yaşıyorduk. Bugün geldiğimiz nokta ise bambaşka. Neredeyse gün tüketmek, zaman geçirmek veya onlarda var, bizde de olsun türü, özellikle son yıllarda havuz haberciliğiyle ortaya çıkan yapının maalesef dayattığı bir şey. Özgün habercilik, atlatma habercilik, heyecanlı gazetecilik imkanı giderek ortadan kalktı. Birkaç büyük medya grubu içerisinde oluşturulan haber havuzları sayesinde, hem en düşük, en ucuz maliyetle eleman çalıştırma, hem bir kumaştan beş elbise çıkartma imkanı doğdu, hem de gazetecilerin kendi yazdıkları haberlerin sahibi olabilme olanakları ortadan kalktı. Şu anda bulunduğum Akşam Gazetesinden önce çalıştığım Milliyet Gazetesinde 18 yıl görev yaptım. Oradan ayrılmadan önce Posta Gazetesinin Ankara temsilciliğini yürütüyordum. Finansal Forum Gazetesinin baş yazarlığını yapıyordum. Milliyet Gazetesinde ekonomi alanına bakıyordum, aynı zamanda köşe yazarlığı yapıyordum. Yine, grubun o dönemde yeni aldığı Turkish Daily News Gazetesine de haftada iki gün, yabancıların Türkiye ekonomisini takip edebilmeleri için ekonomi yazıları yazıyordum. Dolayısıyla, Milliyet Gazetesinden aldığım normal maaşımın dışında da ilave olarak yaptığım bu işlerin hiçbirisinin bana ekonomik bir getirisi yoktu. Milliyet’in çalışanı olduğum halde, bazen kendi haberim, kendi gazetemde çıkmıyordu. Ama Radikal'de, Posta'da diğer grubun başka gazetelerinde manşet bile olabiliyordu. Böyle olunca, beş yerde birden isminiz, imzanız çıkamayacağı için, oralarda da Ankara büro veya haber merkezi gibi isimlerle sizin haberiniz çıkıyordu. Dolayısıyla, geldiğimiz bu noktada, gerçekten mesleğimizi en azından daha mutlu icra edebilmek için elbirliğiyle tartışmamız, yapılabilecekleri en azından ortaya koymamız gerekiyor. Ben, bunda çok büyük sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Neden derseniz, işte son birkaç günün en güncel olayı Star Grubu gazetelerinin yönetimlerine el konuldu. İmar Bankası’nın borçları nedeniyle… Sabahleyin de, kahvaltı sonrasında, aynı konuyu tartıştık bazı arkadaşlarımızla. Gerçekten Uzan ailesi, Uzan ailesinin bankaları, şirketleri, oralarda yaptıkları uygulamalar, bunların hepsi doğru olabilir. Bu ülkenin ekonomisine, bankacılık sistemine, imajına veya diğer gruplara katrilyonlarca lira, milyarlarca dolar zarar vermiş olabilirler. Fakat, şunu göz ardı etmeyelim: Benim de Star Televizyonu’nda 22 günlük bir çalışma dönemim oldu. Ankara bürosunda temsilci olarak görev yaptım. Görev yaptığım dönem 1995 yılıydı. “Çukurova Elektrik, Kepez Elektrik” olayları o dönemde patlak verdi. Benden istenilen şey, Sermaye Piyasası Kurulu’nun o dönemdeki başkanını, ailesini, çocuklarını 24 saat kameramanlarla izletmem, sürekli onlarla ilgili görüntü ve haber geçmemdi. Bu, benim meslek anlayışıma uymayan bir şey, siz, bu işleri yaptırabileceğiniz bir arkadaş bulun, dedim. Olağanüstü koşullarla bir transfer gerçekleştirdiğimiz halde, 22 gün sonra istifa ettik. Ama bugün geldiğimiz noktada, Uzan ailesini kınayabilir miyiz? diye düşünüyorum. Önce bir dönüp, gerçekten kendi içimize bakmamız lazım. Bugün Türk medyasının en tepe noktalarında bulunan, son ayrılanlardan bir tanesi, biliyorsunuz, Genel Yayın yönetmeni -Ankara kökenli bir arkadaşımız- Fatih Çekirge idi. Ondan önce sırasıyla Reha Muhtar, Ufuk Güldemir, Uğur Dündar ve Ali Kırca, Uzan medyasında çok üst düzey görevlerde bulundular. Olağanüstü parasal olanaklarla görev yaptılar ve ayrıldılar. Star Gazetesinin attığı manşetleri Cem Uzan istemiş olabilir, ama, o gazetedeki, o manşetleri atanlar gazetecilerdi, gazetenin genel yayın yönetmenleriydi, yazı işleri müdürleriydi, editörleriydi. Yani, bizim meslektaşlarımızdı, bu gazetelerde, bu televizyonlarda o haberleri yapanlar, o istenilen şeyleri yazanlar, çizenler. Bankacılık anlamında söyleyeyim, birkaç gündür sürekli onu vurgulamaya çalışıyorum, bu sabah da NTV'deki yorumumda aynı şeyi söyledim. Sürekli, 22 banka soyuldu, şu yapıldı, bu yapıldı falan deniliyor. İnsanların resimleri, isimleri basılıyor. Fakat, bu insanların, bu işleri tek başına yapmaları mümkün mü? Yani, az önce Uzan Grubu örneğinde verdiğim gibi, 7,5 katrilyon liralık bir soygunu, bankada bankacılardan, bankalar yeminli murakıplarından, Hazine Müsteşarlığı’ndan, ilgili siyasetçilerden, denetçilerden destek almadan, bir işadamının tek başına 7,5-8 katrilyon liralık bir soygunu yapması mümkün mü? Veya, Telsim'de çifte abone kaydı varmış, birkaç gündür okuyoruz. 8 milyon abone varmış, ama, 5 milyon bildirilmiş. Telekomünikasyon Üst Kurulu gibi özel kurullar kuruyoruz. Ulaştırma Bakanlığı’nda, bu kurumlara lisans veren Haberleşme Telsiz Genel Müdürlüğü var. Telsim, on yıllık bir kurum. On yıl sonra böyle bir olay yaşanmasaydı, milyarlarca dolarlık soygun, vurgun, demek ki fark edilmeyecekti. Ama dediğim gibi, işin, kendi sorumluluğumuza düşen boyutunu, en azından bizim dışımızdaki, yani, siyasetçi, bürokrat boyutunu da var sayarak, ama asıl, meslek alanımızla ilgili sorumluluğumuzu tartışmamız, sorgulamamız gerekiyor. Çünkü, eğer bu meslek itibar kazanacaksa, yine bizlerle kazanacak. Patron gazeteleri, grup gazeteleri, grup çatışmaları dediğimiz zaman, bu çatışmalarda bakıyorsunuz ön cephede yine gazeteciler var. Patronların lehinde çalıştığı kurumun patronunun, karşı grubun patronunun aleyhinde yazan, çizen, ona hakaret etmesi isteniyorsa hakaret eden, küfür etmesi isteniyorsa küfür eden insanlar yine gazeteciler. O yüzden öncelikle, bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor. Dün, Sayın Adalet Bakanı'nın basın toplantısındayken dedim ki, bankalarda 70 milyar dolarlık kayıp var, Türkiye Hazinesi’nin üzerine binen yük var. Fakat baktığınız zaman, bu 77 milyar dolarlık yükün 22 tane özel bankadan gelen toplam tutarı 11,5 milyar dolar. 1999'dan bu yana işlemiş faiziyle beraber 20 küsur milyar dolar, siz deyin 30 milyar dolar. 77 milyar dolarlık yükün 50 milyar doları aşkın kısmı, kamu bankalarından bu toplumun üzerine binen yük. Fakat kamu bankalarını yönetenler, Ziraat Bankası, Halk Bankası, Emlak Bankası, Vakıflar Bankası’nı, 8 yıl önce yönetimine el konulan Türk Ticaret Bankası’nı yönetenlerin hepsi eski Hazine Müsteşarları, Banka Kambiyo Genel Müdürleri. BDDK kurulmadan önce Merkez Bankası yetkiliydi, Merkez Bankası Başkanları sorumluydular. Fakat, bir bakıyorsunuz bu insanların hiçbirisi hiçbir şeyden sorumlu tutulmadılar. Toplumun üzerine 50 milyar dolarlık kambur yıkıp, gittiler. Üstelik bu insanlar, şu anda, bizim meslektaşlarımız oldular. Eski Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, Milliyet Gazetesinde köşe yazarı oldu. Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, Radikal Gazetesinde köşe yazarı oldu. Eski Merkez Bankası Başkanı Yardımcısı Ercan Kumcu, Hürriyet Gazetesinde yazıyor. Bakıyorsunuz, bu insanların hepsi aynı zamanda kendi meslekleriyle ilgili 2. ve 3. bir iş yapıyorlar. Ama bu insanlar, televizyonlarda, gazete köşelerinde, ekonomi gazetecisi, ekonomi yorumcusu, piyasa analisti olarak bizim mesleğimizi icra ediyorlar. Kahve arasında söylediğim için burada yinelemekte sakınca görmüyorum. Bu insanların çoğunun kendi şirketleri var, danışmanlık yapıyorlar. Mesela, Sayın Ercan Kumcu, Tefken Bank'ın Yönetim Kurulu üyesidir, aynı zamanda, Mikro Danışmanlık diye bir danışmanlık şirketi var. Merkez Bankası Başkan Yardımcısı olduğu dönemden getirdiği birikimle, çok da değerli bir ekonomist olabilir. Ama benim önerim, ki biz -bunu Ekonomi Muhabirleri Derneği Başkanlığı yaptığım dönemde meslek ilkeleri olarak da kamuoyuna açıkladık- gerçekten bu tür gazetecilerin gerçek işlerinin ne olduğu, en azından köşe yazıyorlarsa, köşelerinin altında belirtilsin. Örneğin, Mahfi Eğilmez, Doğuş Holding Genel Koordinatörü veya Garanti Bankası Murahhas Azasıysa, Radikal'de köşe yazdığı zaman, köşesinin altına Mahfi Eğilmez'in ünvanı budur, mesleği şudur denilsin. Nasıl ki, bir gecede genç bayanlar, mankenler, şarkıcılar, eski futbolcular, gazeteci, köşe yazarı oluyorsa, bu mesleğe 20 yılını, 30 yılını vermiş insanlar mesleklerinden para kazanamaz, geçimlerini yapamaz hale getiriliyor bir anda. En azından bu ayrımı ortaya koymakta yarar var. Şimdi tabii, anlattığım olayların büyük ölçüde ekonomiyle de bağlantısı olduğu için, Zülfikar Doğan, bir başladı, esti yağdırdı, kardeşim hani bize ekonomi gazeteciliğini anlatacaktın diyebilirsiniz. Sayın Karaalioğlu ilk konuşmacı olduğu için, “özellikle benden sonraki konuşmacılar da mutlaka bu tür değerlendirmeler yapacaktır” dedi. Hepimizin aklında vardı bu hakikaten. Siyaseti de belirleyen ekonomi, diplomasiyi de belirleyen ekonomi. Az önce Metehan'ın dediği gibi, sizin Dışişleri Bakanınız, Kıbrıs'ta müzakere masasına oturuyorsa, ekonomik gücünüz kadar dayanabilir, tavizleri, istekleri yerine getirmeme konusunda. Geçmişte, Kıbrıs'ta en haklı olduğu dönemde, bir ekonomik, askeri ambargo yaşadı Türkiye. Belki de, bugün art arda yaşadığımız pek çok krizin temelinde, ta o 1970'li yıllarda Türkiye'ye uygulanan silah ambargosu, ekonomik ambargo var. Petrol sıkıntısı, döviz kıtlığı, bütün bunları üst üste eklediğimiz zaman 20-30 yıllık bir ekonomik serüven çıkıyor karşımıza. Ama temelde, gerçekten her şeyi belirleyen büyük ölçüde ekonomi. Hele günümüzde, siz ne kadar medya gücü, medya-siyasetçi ilişkisi, medya-siyaset-ticaret ilişkisi derseniz deyin, temelde yapıyı belirleyen ve ondan sonra da oluşturan ekonomik ilişkiler ve ekonomik sistemdir. Medya da son 15-20 yılda ağırlıklı olarak bu sistemin içine çekildi. Çünkü, ondan önceki dönemde, en azından benim jenerasyonum hatırlayacaktır, gerçekten medya patronlarının asli işleri, gazetecilikti. Gazeteci aileler vardı. Üç nesil, dört nesil gazetecilik yapan aileler vardı. Ama bugün baktığımız zaman, her medya grubunun mutlaka bankası var, her medya grubunun mutlaka sigorta şirketi var, her medya grubunun mutlaka pazarlama şirketleri var. Bazılarında ithalata, ihracata kadar varan, genişleyen bir holding yapısı var. Böyle olduğu zaman da, tabii medya işletmeciliği, bu ekonomik tablonun içerisinde 2. ve 3. planda kalıyor. Büyük ölçüde ekonomik çıkarları korumak, gözetmek ve genişletmek için bir araç olarak kullanılma noktasına geliyor. Geriye dönüp baktığımızda, ekonomi gazeteciliğinin tarihinde de bu süreci gayet net bir şekilde görüyoruz. Mesela ben, 1976 yılında Yankı Dergisinde ilk gazeteciliğe başladığımda, hatırlıyorum, günlük gazetelerde ekonomiye ayrılan sayfa sayısı dörtte bir civarında falandı. En çok ayıranlardan bir tanesi Günaydın Gazetesiydi. Günaydın, tam sayfa giriyordu, ama, onun dışındakilerde dörtte bir ya da yarım sayfa idi. Ankara'da gazetecilik yaptığımız zaman, bizden ekonomi haberi olarak istenen, memur maaş katsayısı, açıklanmışsa bütçe yasası, onları yazardık. Buğday taban fiyatı, arpa taban fiyatı, ithalat, ihracat rakamları ayda yılda bir sefer olurdu. Çünkü toplam ihracat 2-2,5 milyar dolardı zaten. Bir de o zaman kotalar, permiler vardı ithalatçılar için verilen. Bunların alım satımı yapılırdı. Daha sonra 1980'lerin başından itibaren piyasa ekonomisine geçişle birlikte, Türkiye'de, dış ticaretin ve kambiyo rejiminin serbestleştirilmesi sağlandı. Piyasa ekonomisine geçiş sistemiyle birlikte, ekonomide takip edilmesi, izlenmesi gereken alanların sayısı çok arttı. Ekonominin, kamuoyunun gündemindeki önemi ve ağırlığı da çok arttı. Borsa, başlı başına bir alan oldu, izleyecek mütehassıs gazetecilere ihtiyaç ortaya çıktı. Para ve döviz piyasaları başlı başına bir alan oldu. Dış ticaretin gelişmesiyle birlikte, buna paralel mevzuatın değişmesi, yabancı sermaye yatırımları derken, bugün bakıyoruz, herhalde bütün günlük gazetelerde, tek başına en çok sayfa ayrılan bölüm ekonomi. Son olarak Hürriyet Gazetesi, yanlış hatırlamıyorsam bir atak daha yaptı. 14-16 sayfaya çıkarttı, günlük ekonomi sayfası adedini. Diğer gazetelerin de hiçbirisinde dört, beş sayfanın altında değil. Kaldı ki, bırakın hepsini, Türkiye'de bugün 2-3 tane günlük ekonomi gazetesi çıkıyor. Haftalık ekonomi dergileri çıkıyor ve sırf ekonomi haberleri veren televizyon kanalları ve radyolar var. Bugün insanlar, günde 10 saat, 12 saat sadece ekonomi haberlerini, dünyada ve Türkiye'de ne olup, bittiğini yazıyorlar. Bu kadar etkin bir medya alanı ekonomi. Dolayısıyla da, medya gruplarının bu alandaki etkinliğinin kendi güçlerine yansıması çok farklı olabiliyor. Bu son banka operasyonlarıyla ilgili olarak yapılan şu yoruma katılıyorum. Gerçekten Uzan Grubunun savunulacak bir yanı olmayabilir, buna benzer yine yönetimlerine el konulan bankaların eski sahipleri açısından da aynı şeyler söz konusu olabilir. Fakat sonuçta, bugün gelinen noktada, kamunun son 4-5 yıldır art arda yaşanan krizler nedeniyle, özellikle, siyasal iktidarların yandaşlarına, partililerine, partilerine kaynak sağlayan işadamlarını veya yaratmak istedikleri kendi sermayedarlarına devlet eliyle aktaracakları fazla bir şey kalmadı. Bugün, Türkiye Hazinesi’nin hali ortada. Son üç yıldır devlet bütçesinde yatırımlara ayrılan pay sürekli kısılıyor. Bırakın devletin yatırım yapmasını, aksine, her yıl, bir önceki günden daha az ödenek ayrılıyor yatırımlara. Dolayısıyla, ihale yok. Son birkaç yıldır, Türkiye'de açılan trilyonluk, milyar dolarlık kamu ihalesi yok. Duble yollar ve belki bu sene olursa toplu konut ihaleleri dışında devletin yaptırdığı, yaptıracağı büyük çaplı işler yok. O zaman, geriye bir tek şey kalıyor: Bir siyasal iktidar için kalıcılığını korumanın yolu, en azından gelecekte kendi sermaye grubunu yaratabilmek açısından, kendi medyasını oluşturmak, kendi sermaye gruplarını yaratmaktır. Bunu başarabileceğiniz tek alan, kala kala kamudan aktarılacak bir şey olmadığı için sermaye transferi kalıyor. Çünkü, yönetimlerine el konulan bankaların, sadece son operasyonda 219 şirketine bir günde el konuldu ki, tabela şirketleriyle birlikte bu sayı 380'e çıkıyor. Şimdi aynı yasayı diğer banka sahiplerine uyguladığımız zaman, bu, belki binlerle ifade edilecek. Bunların hepsini devletin yönetmesi, hepsinin başına profesyonel yöneticiler aktarması, bunları yıllarca işletmesi ve bunların kazancından alacağını tahsil etmesi söz konusu olmadığı için, en fazla birkaç ay, bilemediniz bir yıl içerisinde bunların hepsi Tasarruf Mevduatı, Sigorta Fonu tarafından satış noktasına gelecektir. Satış noktasına geldiği andan itibaren de bu şirketlerin önemli bölümü, mesela, sadece Telsim örneğinden yola çıkarsak, 5-6 milyon abonesi olan, neresinden bakarsanız bakın, ölüsü 4-5 milyar dolar değerinde bir şirkettir. Bugün Telsim'in satılacağı grup veya satılması söz konusu olduğunda alacak olan grup, gerçekten, Türkiye'nin bir anda ikinci büyük cep telefonu operatörü olacaktır. Geleceğin; teknolojide, iletişimde, bunun altyapısında olduğunu, medya grupları arasındaki rekabetin büyük ölçüde buralarda yoğunlaştığını düşündüğümüz zaman, bu, iktidar açısından da çok ciddi bir fırsattır. Gerçekten benim kanaatim, son bir kaç yılda, belki zorunlu olarak, Türkiye ekonomisinin geldiği noktanın bu hale dönüşmesinde bugünkü siyasal iktidarın hiçbir dahli olmayabilir. Ama, bu iktidar açısından da çok ciddi bir fırsattır bu. Ekonomik yapılanmayı yeniden oluşturmak, dolayısıyla da, bu sermaye transferini gerçekleştirmek açısından. Sanıyorum sürem doldu, son beş dakikam varmış. O beş dakika içerisinde de, yine, özellikle güncel olaylardan yola çıkarak devam etmek istiyorum. Bir yandan medyada tekelleşme olgusu yaşanırken, bir yandan da bu olgunun ekonomik alandaki çok ciddi yansımalarına hem altyapı hazırlıyor, hem de destek veriyor. Bu nasıl gerçekleşiyor? Örneğin, finans alanında bir tekelleşme söz konusu olabiliyor. Sabahleyin, Sayın Bakan da dile getirdi. Mesela, önümüzdeki dönemin en önemli iletişim alanlarından bir tanesi dijital teknoloji. Son dönemde dikkatinizi çekiyordur, Türkiye'de gazetelerde tam sayfa ilanlar çıkıyor. Dijital platform ilanları, belki çoğu kişi, işin iç yüzünü bilmediği için ne olduğunu anlayamıyor. Bir anda, bir tarafta Free TV diye bir televizyon grubu, 50 tane kanal bedava diyor, tam sayfa ilanlar veriyor. Diğer tarafta, bakıyorsunuz, o ilanlara karşı Digi Türk, gerçek platform, “onlarınki değil, bizimki, orada şu kanal yok, bizde bu kanal var” gibisinden ilanlar veriyor. Pop Star'da da aynı şekilde çok büyük bir kapışma yaşanıyor. Çünkü, Pop Star'da, sadece, her hafta kısa mesaj servisiyle milyonlarca izleyicinin kullandığı oyların Pop Star yarışmasını yapan Kanal D Televizyonuna, kısa mesajların geçildiği Turkcell'e ve o programın yapımcısı olan şirkete -Med Yapım'a- getirisi 70 trilyon liranın üzerinde. Buradan, sadece Kanal D'nin payına düşen pay, 15-20 trilyon lira. Düşünün, siz bir eğlence programı seyrediyorsunuz, dünyanın her yerinde bu tür ekonomik varyasyonlar yapılıyor. Şimdi Pop Star, bir başka gruba, yani, Show TV'ye transfer oldu. Diğer tarafta Türk Star yarışması var, öbür tarafta Türkiye Yıldızları, bunların hepsi trilyonlarla ifade edilebilecek ve toplamı katrilyonları bulabilecek bir ekonomik paylaşım savaşı. Şimdi baktığınız zaman Turkcell veriyor bu hizmeti. Diğer tarafta, ikinci büyük operatör, diyelim Kanal D, Türk Star yarışmasında, yine Turkcell de geldi, Show'daki yarışmaya sponsor oldu, trilyonlar bu tarafa gitti. Kanal D'deki yarışma devam etmiş olsaydı, orada kısa mesaj servisini verebilecek yaygın bir GSM şirketine ihtiyaç var. Aria, Aycell, o kadar yaygın değil. Abone sayısı 1,5-2 milyon. Uzan Grubu’yla, Doğan Grubu kavgalı. Baktığınız zaman, belki bunlar senaryo gibi gelebilir. Ama, insanın aklına bin bir tür şey gelebiliyor. Çünkü, Mayıs ayında Türkiye futbol liglerinin beş yıllık yeni ihalesi var. Tam bu ihalenin öncesinde, bir bakıyorsunuz, Digi Türk'le ilgili bir sürü haber çıkıyor. “Bir medya grubunun gazetelerinde batak, Turkcell alacak, yabancılar karşı” gibi haberler çıkıyor. Bir ay sonra, bir bakıyorsunuz, bir başka dijital platform kurulmuş. Meğer, bütün kavganın nedeni buymuş. Yarın, öbür gün futbol liglerinin naklen yayın ihalesi, şifreli kanal ihalesi gündeme geldiğinde, yine milyar dolarlık bir pasta paylaşılacak. Medya savaşlarını “onlar iyi, biz kötüyüz, onlar ülkeyi batırdı, öteki hortumcu, beriki soyguncu” falandan ziyade, gerçekten, topyekun bir Türkiye soygunu ve bu Türkiye soygununu, eldeki medya gücünün kullanılarak, siyasetin etkilenerek, kamuoyunun etkilenerek, bir şekilde kamufle edilmesi olarak düşünmek gerekir. İşin temelinde de, mutlaka, çok ciddi ekonomik mutabakatların, işbirliklerinin, koalisyonlarının olduğunu unutmamak gerekir. Ben üç sene öncesine kadar Milliyet Gazetesindeydim -18 yıl-. Bugün, Akşam Gazetesindeyim. Birisi Doğan Grubu’nun gazetesi, bugün çalıştığım gazete Çukurova Grubu’nun. Ama ben, Pamukbank'a el konulduğu zaman, bunun çok farklı bir uluslararası siyasi operasyon olduğunu, Finansal Forum’da, daha Doğan Grubu’nda çalışırken de yazıyordum, bugün de aynı kanaatteyim. Diğer, buna benzer şeyler de olsa, siz, bu bağımsızlığınızı koruyabildiğiniz ve işinizi düzgün yapabildiğiniz müddetçe, belki, çok olağanüstü mesleki birikiminizle, deneyiminizle olağanüstü başarılar elde etmeniz, medyada çok yüksek yerlere gelmeniz, çok ciddi maddi katkılar sağlamanız mümkün değil. Ama ben diyorum ki, 1995 yılında 22 gün çalışıp, o günkü transfer ücretimi ve Milliyet'tekinin beş katı olan maaşımı dahi almadan, eğer Cem Uzan'ın Televizyonundan istifa ettiysem, benden sonra o medyanın başına geçen arkadaşlarım da aynı tavrı göstermiş olsalardı, milyon dolarlık transfer ücretleri, villalar, şunlar, bunlar için o işleri yapmak, o gazeteleri, o televizyonları yönetmek, o haberleri hazırlamak yerine, en azından benzer bir tavrı sergilemiş olsalardı, bugün sanıyorum, Türk medyası en azından daha farklı bir noktada olabilirdi. O yüzden de, patronlar her zaman birbirleriyle savaşacaklar. Bugün Aydın Doğan ile Cem Uzan kavgalı olabilir, ama belki Cem Uzan'ın mal varlığına el konulmasaydı, Türk Star için, Aydın Doğan Telsim üzerinden kısa sesli mesaj anlaşması yapmak zorunda kalacaktı. Bir bakacaktık ki, o, birbirine hakaret eden iki patron bir araya gelmiş veya Karamehmet'le, Aydın Doğan üç ay sonra başka bir konuda anlaşmışlar veya Dinç Bilgin ile Aydın Doğan bir başka iş için ortaklık kurmuşlar. Bunların hepsi geçmişte de yaşandı, gelecekte de yaşanabilecek şeyler. O yüzden bizler, öncelikle, gazeteci olduğumuzu hatırlayıp, mesleğimizin saygınlığını, güvenirliğini koruyacak şekilde, gerçekten işimizi en doğru, en düzgün yapabileceğimiz şekilde davranmalıyız, diyorum. Bunu yapma imkanlarımız ortadan kalktığı anda da böyle olacaksa veya birilerinin istediği şekilde olacaksa, o işi yapmama yönünde tercihimizi kullanmalıyız. Çünkü, aç mezarı yok bu ülkede. Ben Milliyet Gazetesi’nden çıkartıldıktan sonra, üç yıla yakın bir süre boş gezdim. Serbest gazetecilik yaptım, başka yerlere parça başı yazılar yazdım. Ama sonuçta, hayatımı bir şekilde idame ettirdim. O yüzden, bütün meslektaşlarım aynı tavrı gösterirlerse, bugün öğlen oturumundan bu yana yakındığımız pek çok sorunu çözmek, gazeteciler olarak bizlerin elinde. Beni dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Bazı arkadaşların çay molası sırasında borsa ve dövizle ilgili soruları olmuştu. Onları, sanıyorum, soru-cevap bölümünde yanıtlarız. Tekrar teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için. |
|
| <<< |
X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004) |