SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ

 

Mustafa GERÇEKER (Oturum Başkanı): Teşekkür ederim. Beni ilk defa görüyorsunuz, belki bilenleriniz vardır, ama ben eski bir TRT görevlisiyim. Emekli oldum. Dolayısıyla ben de kamu yayıncısı olarak, kamu yayını yapan bir kuruluşta çalışmış olarak sorularınıza cevap verebilirim.  Katılan herkesten rica ederim, eğer cevaplar kısa olursa, sorular da kısa gelirse, olabildiğince çok fazla soruya cevap vermiş oluruz. İsterseniz Zülfikar Bey'e sorulan sorularla başlayalım, ondan sonra da sizlerden, diğer konuşmacılar için soruları alırım. Buyurun efendim.

Zülfikar DOĞAN: Kusura bakmayın. Çay molası sırasında arkadaşlardan bazılarının sordukları sorular için ikinci bölümde konuşacağız, orada yanıtlarız, dedim. Konuşmanın ateşine kendimizi kaptırdık, o konuları atladık. Döviz nereye gidebilir? Dövize yatırım yapılabilir mi?  Televizyon ve gazetelerdeki borsa yorumlarından fazla bir şey anlamak mümkün değil. Genel okuyucuya veya izleyiciye hitap etmiyor gibisinden yakınmalar olmuştur, doğrudur. Şöyle söyleyeyim, en azından önümüzdeki dönem için yapılan projeksiyonlara baktığımızda, -son birkaç yıldır hep aynı konuyu sürekli vurguluyorum- Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Türk Lirası bastığı için, dolar ve euro basmadığı için, yanlış olan zaten, Türkiye'de insanların yabancı paraya bu kadar teveccüh etmeleri, bu yönde yatırımlarını yönlendirmeleriydi. Bundan ötürü de çok ciddi mağduriyetler oldu. Ama şu anda, tek parti siyasal iktidarıyla birlikte Türkiye bir ekonomik istikrar yakalamış görünüyor. Zaten o dönemde, 1 milyon 800 bin, 1 milyon 700 bin’lik dolar kurları gerçekçi değildi. Maalesef az önce, bazılarının ismini vererek, bazılarını unutmuş olabilirim, gazetelerde, televizyonlarda ekonomi yorumu yapanlar, yazılar yazanlar, bizzat iş yapan insanlar oldukları için, yaptıkları yorumların okuyucular ve izleyiciler tarafından asgari yüzde 20-30 tenzilatla değerlendirilmesi gerekir. O yüzden de, sözlerimin başında da dediğim gibi, T.C. Merkez Bankası Türk Lirası bastığı için, Türkiye'de yaşayan bizlerin de gerek tasarruf, gerekse yatırım aracı olarak öncelikle Türk Lirası üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor.  Zaten, projeksiyonlara baktığımız zaman da, bu yıl, 1 milyon  450 bin, 1 milyon 500 bin civarında dolar kurunda azami bir artış görünüyor. Amerikan ekonomisinin durumu malum. Bütçe açıkları ve dış açıkları çok fazla olduğu için, Amerikan Merkez Bankası, dolara fazla destek vermiyor. Şu anki düşük kur, ihracatı artırmak açısından onların da işine geliyor. O yüzden, yabancı parada yakın gelecekte fazla bir ümit yok. Dolar, 1 milyon 800  bin olur mu, 2 milyon olur mu? diye, hâlâ Dolar tutan veya  Euro 2,5 milyon olur mu? diye, hâlâ Euro’yla yatıp, bekleyenleriniz varsa, bir an evvel bundan kurtulup, en azından Türk Lirası kağıtlara veya mevduata dönmekte yarar var.

Borsa konusunda da aynı şekilde, çok büyük montanlı oynayanlar açısından, zaten borsada, bu insanların profesyonel danışmanları, portföy yöneticileri var. Gazetelerde, televizyonlarda -maalesef itiraf etmek zorundayım, çünkü biz, birkaç  arkadaşımızı da Ekonomi Muhabirleri Derneği’nden, bu nedenle yapılan başvurular üzerine ihraç etmek zorunda kaldık- borsa yorumu olarak, köşe yazıları yazan arkadaşlarımızın zaman zaman aralarında anlaşıp, kendi portföyleri üzerine yazılar yazdığı yönünde şikayetler oldu. Bazılarını somut olarak da tespit ettik.  Borsada küçük yatırımcının 300-500 milyon lira, bir milyar liralık tutarlarla, çok ciddi para kazanması ihtimali zayıf. O yüzden, bir kez daha sizlere önerim, ben zaten televizyon yorumlarında olsun, gazetedeki köşemde olsun, özellikle, dövize para yatırın, şu hisseyi alın, bu hisseyi alın, gibi tavsiyelerden hep kaçındım. Ama, en azından şunu söyleyebilirim, bu tür yatırımları yaparken mutlaka bu işin profesyonellerine danışmakta yarar var. Temkinli olmakta yarar var. Ama birkaç milyarlık birikimim var, bunu da kaybetmeyeyim, zarara uğramayayım, diyenler varsa, öncelikli önerim, Türk Lirası’ndan şaşmamalı.

Mustafa GERÇEKER: Teşekkürler Sayın Doğan. Eğer soru soracak olanlar var ise ki, mutlaka vardır, lütfen adınızı ve kuruluşunuzu bildirin, sonra soru sorun. Buyurun efendim.

Ali ÜNLÜER (KARAMAN): Değerli dostlar. Bu toplantıyı düzenleyenlerin hepsine saygılar sunuyorum. Karaman'dan geldim. Karaman'da dört televizyon, dört radyo, iki yerel gazete var. Benim kurumumda hem radyo, hem televizyon, hem gazete var. Bu değerli toplantılar, en azından bizlerin birbirimizle tanışmasını sağlıyor. Birbirini tanımayan bizler,  buraya geliyoruz, sizlerle tanışıyoruz, sizleri tanıyoruz. Genel Müdürü tanıyoruz, Gazeteciler Cemiyetini tanıyoruz,  Basın Halkla İlişkiler Müdürü Ahmet Bey’i tanıyoruz. Yunus Emre diyarı ve Karamanoğlu diyarından geldim. Mehmet Bey’in ünlü bir fermanı var, biliyorsunuz. “Divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda bundan böyle Türkçe’den başka dil kullanılmaya.”

Ben hep öne otururum,   kulağım ağır duyar diye.. Bir türlü, bu medya sözcüğünün anlamını  anlayamadım, cahilliğime verin. Yaşım 78, emekliyim, medya sözcüğünü anlayamadım. Bir de şu logoda görüyorsunuz, “Türkiye Cumhuriyeti’nin 80. Yılı ve Türk Bayrağının ay yıldızı var. Ama maalesef, bizim pankartımızda Romen rakamıyla (X) var. Niye biz oraya (10) yazmıyoruz. Bunu kınayarak söylemiyorum, eğer usul böyle ise kalsın, ama, lütfen değiştirelim. Benim çocukluğumda bir tarih atarken, Romen rakamıyla yazardık, ama zamanla, bu Romen rakamını kaldırdılar. 

Sonra şunu söylemek istiyorum, yerel basın Türkiye'de gerçekten çok önemli. Sayın Bakanımız da konuşmalarında, “niçin ben, kendi memleketimin yazılarını, haberlerini, sabahleyin kalkar kalkmaz almayayım” dedi.  Çok doğru. Biz, Karaman'da,  iki gazeteyi 28 yıldır çıkarırız. 1973'de emekli oldum, gazeteciliğe başladım. Emekli öğretmenim. 28 yıldır gazete çıkarıyoruz, ama çok zor şartlar altında çıkarıyoruz. Kurşun harflerle başladık, bugün,  bir ofset matbaa ile işi götürmeye çalışıyoruz.  Sayın ekonomist kardeşimiz çok güzel anlattılar. Ekonomi, çok zor bizim için. Şunu söyleyeceğim, uzatmayacağım. Yeni çıkacak olan Basın Yasası’na şöyle bir yasa maddesi eklenemez mi? Yerel televizyonlar olsun, gazete olsun, birbirleriyle savaş ediyor. 2,5 milyon liraya iki ilan alıyor, 10 milyon liraya kongre ilanı alıyor, her tarafı bunun para olsa ne yazar? Vasıflı bir gazete, dört tane sigortalı işçi çalıştırmak zorunda. Bir sigortalı işçinin bir işletmeye maliyeti 600 milyon liradır. Ekonomistler iyi bilir. Şimdi ben diyorum ki, birden fazla radyo, televizyon ve gazete olan her il ve ilçede ajans kurma zorunluluğu gelsin. Ajans kurarlarsa bu arkadaşlar, canlanır. Ekonomiyi orada rahatça buluruz  çünkü, o zaman ilanlar tek elden çıkar. Yerel gazete, resmi ilan almadığı sürece yaşayamaz. Basın İlan Kurumu Genel Müdürümüz de burada. 16 gazeteye Kayseri'de ne dağıtır, bilmiyorum. Sözümü uzatmayacağım. 1957'li yıllarda, ben, burada Öğretmenler Derneği Başkanıyken, öğretmenlere Ulubaş düdüklü tenceresini götürdüm. Toptan buradan alıp, taksitle arkadaşlara dağıtırdık. Ben, o zamanki Belediye Başkanı Kambur Osman Kavuncu'yu tanırım. Bu adam, bir geldiğimde, kaldırımda işçilerle beraber kaldırım döşüyordu. Bugün sabahleyin söylenen o geniş caddeler, bu güzel Kayseri, o adamın da eseridir. Ben, onu yad ediyorum, Tanrı’dan rahmet diliyorum kendisine ve 1960 ihtilalinden sonra da Yassıada'ya gitmeyen tek milletvekilidir .

Bir de en son, havayı değiştirmek için, size çok kısa olmuş bir olayı anlatacağım. Ankara'nın 40 km. yakınında,  Nenek köyü var. Bu köy, sanki Varto'dan geri. 1957'li yıllarda, ben, Gazi Eğitim’de okurken, Ankara’dan oraya bir grup heyet gönderirlerdi. Sağlıkçı gider, tarımcı gider, kooperatifçi gider, ne bileyim herkes gider o köyü kalkındırmak için. Oraya varırlar, herkes konuşur, konuşur,sıra kooperatifçiye gelir, kooperatifçi de konuşur. En az bir saat kadar konuşur, arada sırada köylülere, anladınız mı? diyormuş. Köylüler de, anladık, anladık, diyorlarmış. Şimdi bunlar gitmiş, ama, o toplantıyı dinleyen  öğretmen demiş ki; “arkadaşlar, ben okulda az çok kooperatifçilik okudum. Sizinle de beraber burada iki saat dinledim. Ben anlamadım ki, siz nasıl anladınız bunu” der. Şimdi ben de, size şunu söylüyorum. Biz konuştuklarınızı anlıyoruz, çok teşekkür ediyoruz. Bize yardımcı oluyorsunuz. Akademisyenler, bu konunun ehli insanlarısınız, usta kalem sahiplerisiniz. Bizi RTÜK'ten kurtarın, RTÜK'e bizim ödediğimiz paralar trilyonlar tutuyor. Biriken paralarla, RTÜK bize kamera alsın. Kanal D'nin bir tek kamerasını Karaman'daki televizyon alamaz. Onun için RTÜK, aldığı paralardan taksitle bize kamera versin, araç versin. Türkiye'de yerel gazeteyi, yerel basını daha çok pekiştirelim.  Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum, beni bağışlayın.

Mustafa GERÇEKER: Şimdi efendim, benim anladığım kadar,  yeni çıkacak yasayla ilgili bir öneriniz oldu. Şimdi onu bir kenara bırakalım.  Bize bu isteği ilettiniz. RTÜK anayasal bir kuruluş, nasıl kalkacak? Biliyorsunuz,  bunlar her yerde tartışma konusu oluyor. Aslında onun tartışılacağı yer, bence burası değil. Ayrıca Türkçe konusuna gelelim. Köylerden geçiyorsunuz, köyde kerpiçten bir bakkal, bir bakıyorsunuz orada peynir “ve” yerine İngilizce and'in işareti “&” konmuş.  Gitmiş and, sadece işareti var. Bakıyorsunuz Kuaför Ahmet ve Mustafa diyecek, “ve”nin yerine, yine bir “&” işareti var. Sayın Doğan dedi ki, biz önce kendimize dönüp bakmalıyız. Gazeteciler olarak sorumluluğumuzu kendimiz bilmeliyiz önce, biz kendimize bakacağız. Siz öyle bir dükkanın önünden geçerken, bu ne diye? sordunuz mu? Sorun, niye bunu böyle koydun? Köyde önce sizler, orada bir yanlış olduğunun bilincine vardığınızı ifade edin, ben de Türkçe’ye çok düşkün bir insanım. Yarın ben, “Türkçe nasıl kullanılmalı?” konusunda konuşacağım. Türkçeci değilim, dilci değilim, ama, dinlediğim radyo ve televizyon yayınlarında yapılan yanlışların hepsini kaydediyorum. Size aklıma gelen birkaç örnek vereyim. “Teşekkür ediyorum”, herkes teşekkür etmeye başladı, Teşekkürün öncesi, sırası, sonrası yoktur. Teşekkür bir defa edilir. Bir arkadaşım geldi, bir şey danıştı ben görevdeyken. Dinledim, kendisine sorduklarının cevabını verdim, “teşekkür ediyorum” dedi, bekledim. Bakışıyoruz böyle, “bir şey söylemeyecek misin?” dedi. Teşekkür etmen bitsin de, ondan sonra konuşacağım dedim. Anlamadı, ne demek o. Teşekkür ediyorum, demek bir süre sürecek. Çok yanlış.

Herkes ifade etmeye başladı biliyor musunuz? Söylemek, belirtmek, açıklamak, aktarmak yok. Herkes ifade ediyor. “Filancanın ifade ettiği gibi, ben de ifade ediyorum”. Neyi ifade ediyorsunuz, söyleyin. İnanılmaz yanlışlar yapılıyor, onu yarın göreceğiz. Ama bu arada, bir de kural var. Dil, yaşayan bir şey. Kullanılıp da girmiş ise,  yerleşik kurallarına göre yazılıp, söylenebiliyorsa, onun kalmasında bir zarar yok. Bugün, televizyon diyoruz, televizyonun yerine bir Türkçe kelime bulun. Radyo diyoruz, bulun, yok, elektrik yerine, bir başka şey bulun, yok. Bu sorun nedir, biliyor musunuz? Türkiye, teknoloji olarak geri kalmıştır. Kim bırakmıştır, o, beni ilgilendirmiyor. Birisi bıraktırmış. Teknolojiyi üretmezseniz, adını kendiniz koymazsanız, dilinizde onu kullanamazsınız, kim koymuşsa adını, alıp öylece kullanacaksınız. DVD, VCD, gidip bakın bakalım, bunun ne olduğunu bilmeyen bir kişi bile yoktur. Onun için sadece, belki çay tabağı gibi yuvarlak bir şey. Ama, DVD Player, diyor, DVD okuyucusu, dese ya.  Bakın, ben de DVD diyorum. Çünkü, öyle biliniyor, öyle yerleşmiş ve de bizim harflerimizle okunduğuna, söylendiğine göre bunu da kabul etmek lazım. Medyayı ben de anlamamıştım, ama şu anda hepimiz biliyoruz, medya ne demek? Televizyon, radyo, gazete demek. Medya, medyumdan geliyor. Ortam, yani mesajların iletildiği ortam. Medyum, Latince kökenli İngilizce bir kelime. Çoğulu, medya, yani, iletişim araçları, kitle iletişim araçları. Ama şimdi, kitle iletişim araçları, diye oraya yazsanız, olacak iş mi? Hayır, medya en kolayı. Biraz da zamanımız az. Özet konuşmak zorundayız. Türkçe konusunda söyleyeceklerim var, ama, yarın daha çok konuşabiliriz.

Çıkacak yasa konusunda beyefendinin bir önerisi oldu. Birden fazla radyo, televizyonun bulunduğu yerde ilanlar için bir ajans olsa, dediler. Böyle bir şeye cevap verebilecek misiniz?  O da bizim işimiz değil, yasa koyucunun işi. Ne olacak yasa koyucunun işi. Buyurun.

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Sayın Başkan, yasayı çıkartanlar biz değiliz.

Mustafa GERÇEKER: Sayın Genel Müdürüm buyurun.

Abdurrahman BİLGİÇ: Çok güzel, canlı  bir konuşmaydı, zevkle  dinledim. “Basın İlan Kurumu Genel Müdürü de burada” denildiği için, bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak için söylüyorum. Bu konuda yetkili makam, yetkili genel müdürlük, Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü. Basın İlan Kurumu Genel Müdürümüz buraya gelecek. Yarın, bu soruyu, kendisine sorarsanız, sanıyorum  gerçek cevabı alırsınız.

Mustafa GERÇEKER: Belki bana kızacaksınız, Bana sorarsanız, ben, rahatlıkla bunu kaldırırım. 1,5 yıl önce bir yerde bunu söylemiştim: “Yerel basının içine düştüğü tembelliğin nedeni,  Basın İlan Kurumu’nun dağıttığı ilanlardır.” Sayın Nail Güreli söyledi, bayide altı gazete var, on tanesi yok, nerede onlar? Adı gazete. Buyurunuz başka soru var mı?

Ali KÖR (ÇANKIRI): Benim sorum, Hocam'a olacak. Ben, on aya yakındır bir mücadele içerisindeyim. Benim ilimde üç tane günlük gazete çıkıyor, üç tane de radyo var, televizyon yok. Bir basın toplantısına gidiyoruz, biz, üç  arkadaş katılıyoruz. Radyolar hiç gelmiyor. Beş tane de Çankırı Belediyesi’nde memur olan kişiler. Yaygın basının muhabiriyim, diye geliyorlar. Bu, bizim gururumuza dokunuyor. Sizden yardım istiyorum hocam. 657 Sayılı Kanun’un 28. Maddesi çok açık. 5680 Sayılı Kanun’da da, kimin gazeteci, kimin muhabir olduğu ve nerede çalışacağı çok açık yazılı. Sizden yardım talep ediyorum Hocam.

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Herhalde, adli mercilere başvuracaksınız, benim söyleyeceğim bir şey yok burada. Cevabı yok.

Ali KÖR : Hocam, size bir örnek vereyim. Ben, gazetemde şöyle bir şey yaptım. İhbarda bulunmayla başladım. Dedim ki, falan belediyenin, falan memuru, gazeteci kimliğini belirtmeden, falan partinin şu toplantısında bulunmuştur, resim çekmiştir. Bunun, bir ihbar kabul edilmesi lazım. Ama Çankırı'daki Cumhuriyet Savcısı, ne görüyor, ne bir şey ediyor. Ben, ne yapayım?

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Ben, ne yapayım?

Ali KÖR: Kim yapacak bunları Hocam. Bu ülkede, bu hukuk nasıl yürüyecek?

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Şimdi tabii, konumuz o değil efendim. Probleminizi anlıyorum. Sıkıntınızı anlıyorum. Ama, Adliyenin, bazı konularda  iyi işlemediğini de hepimiz biliyoruz. Bu problemi, burada tartışabilecek durumda da değiliz. Ama, yapılacak şey, yine de savcıyı tahrik etmektir. Savcı harekete geçmiyorsa, Adalet Bakanı’nı tahrik edeceksiniz. Çünkü, Adalet Bakanı, savcıya, “dava aç” emrini verirse, savcı, buna uymak zorundadır. Bunun dışında, bu toplantıda bu sorunuzun cevabı yok bence. Bilemiyorum. En azından benim verebileceğim cevap yok.

Ali KÖR: Ama, bu basının sorunu. Bu, bazı illerde de var,  aynı bizim gibi.

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Biri, eline basın mensubu diye bir kart almış. Bu kartın sahte olup olmadığı, o açıdan da suç teşkil edip etmediği tartışılabilir. Ama, benden ne istiyorsunuz? Ben size ne cevap vereyim, bilemiyorum.

Ali KÖR: Valinin taraf olmasına karşı, ben nasıl bir davranış sergileyeyim? Vali,  “benim memurum gazeteci” diyecek duruma geldi Sayın Profesörüm.

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Evet, manşet yapın, siz bunu manşet yaparsanız, bir daha öyle bir kart vermez, öyle bir yazı göndermez, bilemiyorum. Bilemiyoruz, yahut dediğim gibi, savcıyı tahrik edeceksiniz, savcılığı tahrik edeceksiniz. Bu sorunuzun cevabı burada yok.

Mustafa GERÇEKER: Benim, size bir önerim var. Eğer, gerçek bir demokrasi içinde yaşıyorsak, gerçek demokrasiyi yaşatan örgütlerdir. Ancak, örgütlü toplumlar demokratik olmaya layıktır. Gazeteci örgütleriniz var. Tek başınıza hiç bir şey yapamazsınız. Başarınız, gazetenize attığınız başlıkla da gerçekleşmez. Eğer siz, orada, ta bilmem nerede oturan bir kişi olarak, kendi örgütünüzü bunun içine çekiyor iseniz, ya da sizin sorununuzu paylaşan, aynı şeylerle karşılaşan başka kişilerle bir araya gelip, bir şeyler yapabiliyor iseniz, çözüm şansınız olur. Onun ötesinde, çözüm şansınız yoktur. Neden, insanlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorlar. Geciken adalet, adalet değil;  tecelli etmeyen adalet, adalet değildir. Söylediler, birisi öbürüne talimat verecek ki, sizin derdinizle ilgilenilsin. Herkes, kendi derdiyle ilgileniyor. Şimdi seçim öncesindeyiz unutmayın. Burada yazılı üç tane soru var. İzin verirseniz, onları bir aktarayım, ondan sonra size dönelim. Sayın Toroslu, önce size soruyorlar.

Ali GENÇ (AKSARAY): Hazırlanan yeni Basın Yasası, Batı standartlarında bir yasa mı, çalışanların hakları da korunuyor mu?

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Evet,  hazırlanan Kanun Taslağı, gerçekten, Batı standartları ölçüsünde bir taslak. Konuşurken de söyledim, Fransız, İtalyan Basın Kanunları örnek alınarak hazırlanmış olan bir Kanun Taslağı. Ayrıca, bu taslak, hazırlanıp tamamlandıktan sonra Fransızca’ya çevrildi ve Avrupa Konseyi'nin konuyla ilgili uzmanları tarafından incelendi. Onların pek de önemli sayılmayacak bazı eleştirileri vardı. Onlar, yeniden değerlendirildi. Bir yandan, Avrupa Birliği Standartları, diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce özgürlüğü ile ilgili önemli hükümleri göz önünde bulundurularak hazırlanmış bir taslak. Daha iyisi olamaz mı? Elbette olur. Ama bugünkü haliyle, gerek, İtalyan Basın Kanunu’nun, gerek, Fransız Basın Kanunu’nun hiç de gerisinde bir kanun değil. O kanunlar da, en son değişiklikleriyle birlikte nazara alındı. Günü gününe takip edilerek. Çalışanların hakkını koruyor mu? Bu Kanunun, amacı kapsamına dahil değil. Kapsamına bakarsanız, zaten onu öngörmüyor. Onunla ilgili, biliyorsunuz, ayrı bir kanun var, o ayrı bir çalışmanın konusu. Tabii ki bu kanun, çalışanların haklarını korumuyor. Benim söyleyeceklerim bu.

Mustafa GERÇEKER: Şimdi Sayın Güreli'ye ikinci soru.

Ali GENÇ: Tüm medya, ne zaman ve nasıl, gerçek manada güvenilir medya olur? 15 yıl önce, Aksaray, il oldu. Bazı meslektaşlarımız, halen ilçe olarak bahsediyor. Bizim meslektaşlarımız bu kadar cahil mi?

Nail GÜRELİ: Bu son soruya cevap vermeyelim.

Mustafa GERÇEKER: Üçüncü soru Sayın Zülfikar DOĞAN'A. Soru değil de daha doğrusu, okuyayım:

“Ali GENÇ: Sayın Zülfikar DOĞAN’ı tebrik ederim. Tüm meslektaşlarımıza örnek olmaya devam etmesini dilerim. Teşekkür ederim.”

Mustafa GERÇEKER: Arkadaşımız, medya nasıl, ne zaman  düzelir? diyor, özetle galiba. Gerçek manada güvenilir medya nasıl olur? Gerçek medya olursa, o zaman güvenilir olur da, nasıl olur? Zülfikar Bey söyledi.  Hazinenin kaynakları bitti aşağı yukarı. Medyanın artık devletten, yani siyasetten yararlanmasının ve bu gün gördüğümüz yoz medya-siyaset ilişkisinin sona ermesini beklemek gerekir.  Bir takım hareketler var.  Bu bitince neye kalacak iş, gazetecilik yapmaya, medya olmaya kalacak. Nasıl, medya olacaksınız? İtibarınız, bu gün sonlarda. Güvenilirliğiniz ve itibarınız düşmüş. Medya sermayesi düşünecek. Siyaset ilişkileri nedeniyle elde ettiği kaynaklar bitti, gazeteciliğe dönmek zorunda kalacak. Bu tabii,  zaman istiyor. Ama, gazeteciliğe nasıl dönecek? Medya-siyaset ilişkisinde, patrondan çok ilişkilere giren ve kamu oyunda afişe olmuş, medyanın itibarının dibe vurmasına neden olmuş flaş isimler var. Patron,  kendisine çıkar sağlayan, ama, itibar yitiren o isimleri tasfiye etmek  gereğini hissedecek. Afişe olmuş, üst yönetimde bulunan o isimler tasfiye olacak. Onun yerine gençler, meslek etiğine bağlı, doğru dürüst gazetecilik yapmak isteyen gençler yönetime gelecek ve medya, medya olacak. Bence bunun yol haritası bu. Teşekkür ederim.

Sorularınızı alalım Buyurun.

Agah Öztunay TÜRKER (NİĞDE): Anadolu Ajansı'nın muhabiriyim. Benim de bir sorum var. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüzün yetkilisi, Sayın Genel Müdürün yarın geleceğini söyledi. Sayın Genel Müdürümün de bu konuda görüşlerini almak istiyorum.

Mustafa GERÇEKER: Bir dakika, bir yanlışlık olmasın. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü burada, Basın İlan Kurumu Genel Müdürü  yarın burada olacak.

Agah Öztunay TÜRKER: Özür diliyorum, Sayın Genel Müdürümden bir isteğim var, daha doğrusu direkt Genel Müdürle görüşmek istiyorum.

Mustafa GERÇEKER: O zaman buyurun.

Agah Öztunay TÜRKER (NİĞDE): Biz, Anadolu Ajansı'nın muhabiriyiz. Genel Müdürlüğümüz bize tanıtım kartı veriyor. Fakat bizim talebimiz, Başbakanlık Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün vermiş olduğu Sarı Basın Kartı. Aramızda bir çelişki var. Normal gazetede çalışan, taşrada çalışan, yerel medyada çalışan, bu kartları alabiliyor. Ben, Anadolu Ajansı muhabiri olarak,  kendi kartımın yanında Sarı Basın Kartının tanımış olduğu haklardan faydalanmak istiyorum. Ben de ülkeme hizmet ediyorum. Bu konuda Genel Müdürlüğümüzün bize bir iyileştirme yapması söz konusu mu?

Hilmi BENGİ:  Bana mı yöneltiyorsunuz, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürüne mi?

Agah Öztunay TÜRKER :       Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürüne.

Hilmi BENGİ: Ama, biraz da beni ilgilendiren taraf var, ben ona cevap vereyim isterseniz. Sonra sözü Basın-Yayın ve  Enformasyon Genel Müdürümüze bırakayım.

Basın Kartlarına tanınan hakların tanıtım kartlarına da ne ölçüde tanınıp tanınamayacağı hususunda benim bir şey  söylemem mümkün değil. Ama ben, kendi adıma şunu söyleyeyim. Biz, Anadolu Ajansı çalışanlarının da belirli bir süreç içerisinde profesyonel gazeteciler olması konusunda çalışmalar yürütüyoruz. Tabii, bu tanıtım kartları, Anadolu Ajansı’nı temsil eden arkadaşlarımıza veriliyor. Yaygın basının bir çok il ve ilçedeki temsilcilerine de benzer uygulamalar yapılıyor. Profesyonel gazeteci olmadıkları, kadroları yapılmadıkları için ve 212 Sayılı Yasa çerçevesinde görev yapmadıkları için Basın Kartı alamıyorlar. Yöntemi nedir? Yöntemi, profesyonel gazetecilerle çalışmak.  Anadolu Ajansı, Türkiye'nin 81 ilinin  hemen hemen yarısında örgütlendi. Hedefimiz 81 ilde örgütlenmek. 81 ilde, hiç değilse birer profesyonel gazeteci istihdam etmek. İletişim fakülteleri mezunları işsiz gezerken, bizim, biraz da çıkarcı yaklaşımla -az evvel Çankırı'dan gelen meslektaşımızın da söylediği gibi- devlet memurlarından haber alarak veya diğer birazcık eli kalem tutan kişiden veya fotoğraf çeken, deklanşöre basmasını bilen kişiden haber temin etmeye çalışmak, biraz çıkarcı yaklaşım oluyor. Bu çıkarcı yaklaşım imkan meselesi. Bir de ben, kendi adıma söylüyorum, Anadolu Ajansı olarak bizim hedefimiz, 81 ilde örgütlenmektir. Profesyonel gazetecilerle çalışmaktır, İletişim Fakültesi mezunlarına iş imkanı sağlamaktır.

Teşekkür ederim.

Mustafa GERÇEKER: Ben teşekkür ederim. Burada yazılı bir soru var. Yine Sayın Toroslu’ya.

Bekir ÖZBAL (KIRIKKALE): Ben, yerel bir gazete çıkarmak istedim, ancak Valilik, beni Emniyet Müdürlüğü'ne yönlendirdi. Ama, onlar da benim gazete çıkarmamam için ellerinden gelen zorlamaları yaptılar. Bunlara hakları var mı? Yeni şartları Emniyet Teşkilatı mı belirliyor? İkincisi, bu yasa taslağı ne zaman kabul edilip yürürlüğe girebilir? Üçüncüsü, yerel bir gazete çıkarmak isteyen bir kişi ne yapmalıdır?

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU: Yerel basının bu konudaki şikayetlerini defalarca duydum. Aslında, mülki amirlikleri tamamen devre dışı bırakmamızın temel  nedeni de buydu. Çünkü, zaman zaman mülki amirliklerin gazete çıkarmak isteyen kişilere güçlük çıkardıklarını söylüyorlardı. O nedenle, uygulama Batıda da genellikle böyle.  Bildirimde bulunmak, iki nüshanın teslim edilmesi gibi konularda savcılıklar yetkili kılınmış. Bu taslak da bu amaca yönelik. Yani, yerel basının mülki amirlikler tarafından sıkıntıya sokulmasını önlemek amacıyla bu yolu izledi. Bu yasa, ne zaman çıkar? Bilemem. Belki hiç çıkmayacaktır, belki çok değişerek çıkacaktır. Ben, demin de söyledim. Bunun çok değiştirilerek çıkabileceğinden endişe ediyorum. O ilavelerin bizim ürünümüz olmadığını bilesiniz dedim. İnşallah, bir an önce çıkar. Şimdi bir gazete çıkarmanın nasıl olacağı, mevcut Basın Kanunu’nda zaten gösterilmiş: Beyanname vermek. Çünkü, izne tabi değil gazete çıkarmak. Beyanname vermek suretiyle çıkarabilirsiniz, söyleyeceğim bundan ibaret.

Mustafa GERÇEKER: Teşekkürler efendim. Bir soru salondan alalım, sonra bir yazılı daha var. Önce siz  buyurun..

Mehmet KESTEK (AKSARAY): Hepinize iyi akşamlar diliyorum. Bir radyo yöneticisiyim. Benim sorum Sayın Metehan Demir'e. Kendisi Türkiye'nin en  önemli televizyon kanallarının birinde haber koordinatörlüğü yapıyor. Konuşmanızda, haberdeki reyting yapma sıkıntınızı ve sizin habercilik etiğinize de ters gelen bir düşünce olduğunu dile getirdiniz.  Sanırım doğru anladım. Peki hedef, doğru, tarafsız ve önemli bir haberse ve bu haberi vermenin sevdasına düşen yüzlerce muhabirin çektiği sıkıntıları da düşünürsek ve siz de Türkiye'nin önemli bir kanalının haber koordinatörü olarak reyting sıkıntısı mı çekiyorsunuz yaptığınız işlerde? Eğer böyleyse, bu önemli kanalların sahipleri, size birinci görev olarak, haberlerde reyting yapacaksınız şartı mı getiriyor? Eğer reyting yapamazsanız, bulunduğunuz görevde sıkıntı mı çekeceksiniz? Az önce, Sayın Zülfikar Doğan, kurallarından ve ideallerinden vazgeçmediği için çok önemli bir parasal transferle geldiği bir yerden istifa ettiğini söyledi. Türk halkı için çok önemli olan haberlerde dahi reyting yaparsan çalış, yoksa güle güle mi? Teşekkür ederim.

Metehan DEMİR:  Ben, teşekkür ederim. Öncelikle bu, bir arz talep meselesidir. Yoksa medya, kendi içinden geldiği için “aman ben reytingi yakalayayım, en yüksek reytingi alayım, haberleri olabildiğinde hafif hale getireyim” derdi içinde değil. Burada en önemli kıstas, önce onu ayırt etmek lazım. Zülfikar Doğan'ı ben de çok uzun süreden beri tanırım. Onun ayrılmasına vesile olan, reytinglerle mücadele etmesi değildi. Başka haklı gerekçeleri vardı kendisinin. O farklı bir şeydi.  İngiltere’de de böyle, Almanya'da da böyle, Fransa'da da böyle. Yani bu reyting, maalesef yerleşik kurallar içinde önemli bir kıstas, önemli bir belirleyici.  Bir korkudan dolayı biz bu haberleri böyle yapmıyoruz. Ama, bir savaşın kuralları varsa, eğer bu savaş da pragmatik kurallar üzerine kuruluysa, çok samimi konuşuyorsak eğer, bu savaşı kurallarına göre oynayacaksınız… Çünkü çok önceden belirlenmiş bir kurallar bütünü bu. Ama, dediğim gibi mesela, biz reytingte, bu çok moda tabirle uzunca bir süre açık ara birinciydik. Ama, yayın saatini yedi buçuktan yediye çektik ve araya reklam aldık, bu bizi üçüncülüğe düşürdü. Şimdi tekrar ikiye, bire doğru yükselmeye başladı.  Kesinlikle şunun altını çizerek söylüyorum. Bu, büyük medya kuruluşlarında çalışmanın en büyük problemlerinden bir tanesidir. Yazılı olmayan bir kurallar bütünüdür bu, herkes için geçerlidir. Türkiye çapında çok büyük radyoların sahiplerini de  çok iyi tanırım. Best FM'in sahibi çok iyi arkadaşımdır. Onun da aynı endişesi var, ama, o bir patron aynı zamanda. Dolayısıyla bu savaş içinde varolmak için, medya bir de kontrol edilemeyen bir hırslar bütünüdür maalesef. Bir gazetecinin, bazen özel bir haber yakalayabilmek için girdiği hırsta, karakterini tanıyamaz hale gelebilirsiniz. En yakın arkadaşlarına bile kırıcı olabilir. Bu, onun patrondan korkusu değildir. İç hesaplaşmasıdır ve çok önceden, maalesef, adı konulmamış, belki de yazılmamış kurallar bütününün esareti altında kendini ifade şeklidir.  O yüzden açıkçası, bu reytingte en başındaki endişelerimi tekrarlıyorum. Etik çerçevesinde haber  yaparken, toplumdan gelen, maalesef -bunu toplumu eleştirme anlamında söylemiyorum-  muazzam bir talebi de karşılamak zorundasınız. Her akşam eve giderken çevrenize uğruyorsunuz, kasaba, bakkala… Lütfen, televizyonlarına bakın, hangi televizyonları seyrediyorlar. Haber programı seyrediyorlarsa, ben gerçekten şaşıracağım. Dikkat ederseniz, haber analiz saatleri Türkiye'de hiç, 12'den 1'den evvel başlamaz. Çünkü, o saate kadar çok yüksek reytingli prime time  programları konulmak zorundadır. Ben, Türkiye'de saat 20.30'da, 21.00’de bir haber programının başladığını son dönemlerde hatırlamıyorum. Yani, dediğim gibi adı konmamış bir kurallar bütününde, eğer savaşın kuralları varsa, bu savaşın kurallarına da elinizden geldiği kadar mukavemet ederek, ama kaybetmemek için oynamak zorundasınız.

Mustafa GERÇEKER: Şimdi ben de bir şeyler eklemek isterim. Kısaca, çok fazla zaman almadan söyleyeyim. Yayıncılığın yerleşmiş kuralları var, üstelik bizim ülkemiz, uluslararası anlaşmalara imza koymuş bir ülkedir. Bu kurallara göre nasıl ki, öz gazetecilik kuralında haber doğru olmak, yorum ise özgür olmak zorunda ise, bunun  bir uzantısı olarak, hiç bir haber yayınının içinde reklam alamazsınız. Haber yayınının hemen önünde, hemen arkasında alınan reklam, ortasında alınan reklam, o haber programının bir sermaye sahibi grup tarafından desteklendiği anlamına gelir. Öyle olmasa bile, benim ve birçok kişinin seyrettiği, çoğunluk insanların haber almak için seyrettiği bir kanalın haber programlarına bakın, başında, sonunda reklam görürsünüz. İş baştan yanlış. Katılıyorum, etik artık geride kalmış. Patron gazeteci değil, patron para istiyor. Parayı nasıl kazanacaksınız? Şimdi benim yerimde burada Deniz Akkaya otursaydı, bu salonda bu kadar kişi mi olurdu? Düşünün bakalım. Niye bütün genç kızlarımız haberci, televizyoncu olmak istiyor, neden eskiden TRT'de çalışan, emekli olanlar hep dil kursları açtılar? O genç kızlar, üç beş Türkçe konuşmayı öğrenip, televizyonlara,  radyolara çıksınlar diye. Neden,  Pop Star? O insanlar, pop star olabilecek insanlar mıydı? Neden, aylarca, haftalarca onları seyrettik? İnsanların temel dürtüleri gıdıklanıyor. Neden, onlar dikkat çekiyor, neden bütün manken kızlarımız ortalıkta geziniyor, hem de çok dekolte kıyafetlerle. Bu hayatın gerçeği, tamamen katılıyorum size. Bir başka şey söyleyeceğim size, reyting dediniz, bizde uygulanan reyting, katiyetle programlar için düzenlenmiş reyting değildir. Bizdeki reyting düzeni, reklamlar için düzenlenen bir reytingtir ve de reklamın içinde hangi saniyenin, hangi dakikanın daha fazla izlendiğini göstermek üzere hazırlanmıştır. Reklamcılara, reklam yapan insanlara bakın. Reklamda şunları kullanırsanız cazip oluyor, buraya geçtiğiniz zaman kimse seyretmiyor, demek için yapılmıştır. Ama açıkgöz kişiler, bizde reklam için yapılan reytingi, programlara uyguladılar. Bakın saniye saniye görürsünüz. 45 dakikalık, bir saatlik, Pop Star gibi 3 saatlik, 5 saatlik programın hangi saniyesinde, kimin ne kadar seyrettiği kimi ilgilendiriyor? Onlarca milyon dolar reklam aldı o program, görülmemiş paralar kazandı. Neden? Herkes orada kendini gördü. Firdevs’te kendini gördü, Bayhan’da kendini gördü. Abidin’de kendini. Onu da geçelim. Bizde uygulanan sistemin en kötü yanı, bütün adresler biliniyor. O ölçerler, insan ölçerler, program ölçerlerin nerelerde olduğu biliniyor. Ve buralara nasıl müdahale edildiği, hangi yayın şirketinin kendisini o gece, bütün gece seyrettirmek için nasıl bir ikinci televizyon verip, bu hep bizde dursun, siz şurdan başka istediğinizi izleyin, dediği zaten biliniyor. Böyle bir şey olamaz. Aslında bu tür ölçüm yapan şirketlerin adresleri kapalı zarftadır. Onları teftiş edecek şirketlerin kasalarında kilitlidir. Hiç kimse bilmez. Bizde herkes biliyor.

Buyurun.

Metehan DEMİR:  Son olarak ben, bir de karşı taraftan gelen komik bir şey aktarayım. Geçenlerde benim telefonum çaldı ve dediler ki, sizi  AGB ölçüm raporlarında kayıtlı izleyicilerden birisi arıyor. Arayan kişi: “Yeni evlendim, ama benim evimde kayıt cihazı var. Mobilyalarımı döşerseniz, beyaz eşyalarımı alırsanız, sürekli sizi izleyeceğim” dedi. Dolayısıyla çift taraflı garip bir durum.

Mustafa GERÇEKER: Ama bunu da önleyecek olan, yine biz basın mensuplarıyız. Biz, eğer kendi kurallarımıza sahip çıkarsak bunu önleyeceğiz.

Hasan CAN (EREĞLİ): Ereğli Kaymakamı aleyhinde yazdığım bir yazıyı, Ereğli Cumhuriyet Savcılığı ihbar kabul ederek soruşturma başlattı. Ancak, Konya Valisi, 4483 Sayılı Yasa’yı kullanarak Kaymakamın yargılanmasına izin vermedi.  Buna benzer olaylar devam ediyor, nasıl bir yol izleyeceğimi Sayın Prof. Dr. Nevzat  Toroslu Hocamdan öğrenmek istiyorum.

Prof. Dr. Nevzat TOROSLU:  Bizde kural şudur. Savcı, bir suçun işlendiğini gösteren yeterli delil elde etti mi kamu davası açmak zorundadır. Takdir hakkı yoktur. Ancak, ta 1914 yılından bu yana, devlet memurlarının herhangi bir ihbar nedeniyle adli makamlar önüne çıkmasını önlemek amacıyla bir düzenleme yapılmıştır. Daha önceki adı Memurin Muhakematı Kanunu idi. Buna göre, memurun görevi sırasında veya görevi nedeniyle işlediği suçlardan dolayı kamu davası açılabilmesi için yeterli delillerin bulunması yetmiyordu. Buna ek olarak, Memurin Muhakematı Kanunu’na göre yapılan soruşturma sonunda, İl İdare Kurulu, İlçe İdare Kurulları tarafından kamu davasının açılmasına dair bir karar verilmesi gerekiyordu. Bu, uzun yıllar eleştirildi. Yerine, meşhur 4483 Sayılı Kanun çıktı. Devlet Memurları ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması... Bu, işi basitleştirmek isterken daha da güçleştirdi. Bu sefer, savcının soruşturma yapabilmesi için, önce idarenin iznine gerek gördü. Tabii, bu, çok yanlış değil. Gerçekten de, her ihbar nedeniyle kamu görevlisi adli makamlar önüne çıkmak zorunda kalırsa, bu, idarenin iş görmesini zora sokabilir. Ama tabii, bunun her zaman kötüye kullanılması da mümkündür. Belki, bu olayda da öyle olmuştur, onu bilemiyorum. Ama bu, yasal bir tavırdır, savcının yapacağı bir şey yoktur. Validen izin isteyecektir soruşturma yapması için. Vali izin verirse, soruşturmayı yapacak, ondan sonra dava açacaktır.  Buna karşı ne yapılabilir? Valinin bu kararına karşı, eğer ihbar eden kişi, bu suçtan zarar gören kişi ise, İdare Mahkemesine başvurabilir. Valinin bu kararına karşı başka yapılacak bir şey yok.

Mustafa GERÇEKER: Orada bir soru var, evet siz lütfen, mikrofonu bekleyiniz.

Birol KARAKAYA (KAYSERİ): Öncelikle, yerel basının içler acısı durumuna güzel bir örnek vermek gerekirse, şu anda gazete çıkarmak için fotoğraf satan meslektaşım var. Bu, ayrı bir konu. İkinci konu, Sayın Güreli'nin bahsetmiş olduğu, on tane gazetenin olmamasından ziyade, kapalı devre çıkan 4 tane gazetemiz var. 12 gazetemiz normal bayilerde satılıyor. Oluşan çifte standardı kontrol etmek için hangi kurum görevli? Teşekkürler.

Mustafa GERÇEKER: Soruyu Sayın Güreli'ye mi yönelttiniz.

Birol KARAKAYA: Bir değerlendirmeydi, bir açıklamaydı, ikincisi ise, bağlı bulunan kurumu bilmediğim için genel soru.

Mustafa GERÇEKER: Peki buyurun efendim.

Nail GÜRELİ: Benim bildiğim kadarıyla, nitelikli gazete, niteliksiz gazete vasıfları var, Bunu da Basın İlan Kurumu tayin ediyor. Kendi yasasına göre ve Basın İlan Kurumu'nun şubesinin olduğu yerlerde, o şubeler bu görevi yerine getiriyor. Diğer yerlerde, Valilik Basın Bürosu kanalıyla bu ilanlara tevzi yapılıyor. Dolayısıyla da, nitelikli gazete kıstası pek kullanılmıyor bildiğim kadarıyla. Ama bunu daha yetkin bir şekilde, yarın, Basın İlan Kurumu Genel Müdürü yanıtlayabilir.

Mustafa GERÇEKER: Buyurunuz efendim, size söz verdik, buyurun.

Üstün TUNCER (KAYSERİ): Yeni Kayseri Gazetesi Genel Yayın Yönetmeniyim. Ayrıca Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanıyım. Bütün konuşmanızdan son derece faydalandım, onu ifade etmek istiyorum, çok teşekkür ediyorum. Ben öncelikle, Metehan Demir Beye bir soru sormak istiyorum, çünkü, Metehan Demir Bey gerçekten samimi itiraflarda bulunuyor. Tabii, ikinci savunması çok yerindeydi, siz de katılıyorsunuz zaten. Benim, Metehan Demir Beyden öğrenmek istediğim, yaygın yayın yapan bir kanalın yapımcısı olarak, yerel televizyonlara nasıl bakıyorlar? Onların konumlarını nereye koyuyorlar, onu öğrenmek istiyorum. Bu kanallar, yaygın yayın yapan büyük kanallarımızı nasıl etkiliyor, bunları kendinize rakip olarak görüyor musunuz?

Daha sonra, Sayın Hilmi Bengi'ye bir soru sormak istiyorum. Maalesef yerel basın, Anadolu Ajansı'ndan yeteri kadar yararlanamıyor. Örneğin, Kayseri'de, bu VBI sistemi dediğimiz sistemden biz faydalanıyoruz, haberleri anında buradan izleme fırsatı bulabiliyoruz, ancak, bunun için de oldukça yüklü bir bedel ödüyoruz. Acaba, Anadolu Basınını desteklemek için, bu ödemelerde bir indirime gidebilir misiniz? Yahut bu hizmetleri daha da çeşitlendirebilir misiniz?

Son soru olarak da Sayın Karaalioğlu'na sormak istiyorum. Önümüzdeki dönemlerde siyaset biraz daha hızlanacak, kendileri de gerçekten bu alanda uzman gazetecilerden birisi. Gazeteci-siyasetçi ilişkisi her zaman olmuştur, olacaktır da. Çatışma olarak da olmuştur, yakınlaşma olarak da olmuştur. Ama, bu önümüzdeki seçim dönemi içerisinde çok sıklıkla siyasi haberler yapacağız. Dolayısıyla, bu ilişkilerimizi, siyasetçilerle gazeteci arkadaşlarımız nasıl ayarlamalılar, ne tavsiye edersiniz? Teşekkür ederim.

Metehan DEMİR: Yerel televizyonlarla ulusal bazlı yayın yapan televizyonlar arasında muhakkak  gerek mali kabiliyetler olsun, gerek mobilite olsun, birçok açıdan fark var. Bunların,  reyting ve reklam anlamında da, tabii ki, mali getirileri çok farklı  olduğu için, çok değişik tablolar ortaya çıkıyor. Öncelikle şunu söyleyeyim, Türkiye'de yanılmıyorsam 16 tane ulusal bazda yayın yapan televizyon kanalı var. Türkiye'de çok farklı eleştirilmesi gereken notlardan bir tanesi de bir sürü haber kanalı var. Amerika'da, yanılmıyorsam en fazla üç tane haber kanalı var, İngiltere'de galiba iki tane. Ama Türkiye'de, şu an isimleri, spekülasyon olmasın diye, özellikle saymaktan kaçınıyorum. Ama, bir sürü haber kanalı var ve çok  saygın olanları var, ama her biri de haberin merkezi olduğunu, herkesin ondan kendisini izlediğini iddia ediyor. Bunların izlenme oranları, bize düzenli raporlar halinde geliyor. Kimilerinin izlenme oranı binde 2,  binde 1,  hatta, binde 0.5 olanlar bile var. Durumları o kadar  içler acısı. Dolayısıyla,  ulusal bazda yayın yapan 16 kanal içinde bile ciddi anlamda durumlarını gözden geçirmesi gerekenler var ki, bunların yıllık mali portrelerine  bakıldığında, pek de parlak bir kârla, hatta nötr bir durumla da karşılaşmıyorlar. Aksine, ciddi anlamda da zarar içindeler. Buradan yola çıkarsak, yerel medya, kimi zaman ulusal medya -ben televizyon anlamında konuşuyorum-  sık sık kullanılıyor. Çünkü siyasilerin buralarda yaptığı söyleşiler, yaptığı açıklamalar hatırlarsınız, özellikle seçim dönemlerinde muazzam bir şekilde televizyonlara yansır. O şekilde bir işbirliği var, ama, idealimdeki düşünceyi sorarsanız, bakış açımı sorarsanız, benim, yerel televizyon deyince, çok büyük zorluklar içinde mücadele veren, teknik anlamda ciddi sıkıntılar yaşayan ve ulusal basınla daha çok ilişki kurması gereken bir yapı aklıma geliyor. Benim idealimdeki düşünce, yerel medyanın belirli bir koordinasyon içinde, belki Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü olur bilmiyorum, akış sistemi nasıl düzenlenebilir. Ama, buradaki çalışanlarının, özellikle teknik ekibin ve muhabirlerinin ulusal bazdaki yayın yapan kanallarda,  intörn dedikleri, belirli bir staj programına tabi tutulması gerekebilir. Çünkü, bu onlara ulusal anlamda bir vizyon kazandırırken, aynı zamanda büyük bir sistemin nasıl işlediğini görme şansı da verir. Ama, bunu ters taraflı düşünürsek, ulusal bazda yayın yapan kanalların yöneticilerinin de zaman zaman bazı yerel televizyonlara giderek, durumu yerinde görmeleri çok önemlidir. Bugün aslında, bir yerel medya ile iletişim eksikliğinin doğurduğu sonuçtur büyük grupların kendi haber ajanslarını kurmaları. Çünkü, ana haber bültenlerine bakarsanız, birçok haberde yerel medyadan kaynaklı insan, hayat haberleri olmaktadır. Yangınlar, seller, Allah göstermesin bir sürü kötü, iyi,  komik olaylar. Bu olaylar, haber ajansları aracılığıyla merkezlere iletilmektedir. Ama bence, yerel medya ile şimdiye kadar olan iletişim eksikliği de bunların sonucunda ortaya çıkmıştır. Aslında etkin bir iletişim sistemi kurulabilseydi, bugün Türkiye'nin haberinin olmadığı haberlerin de iletilmesi sağlanabilirdi.

Mustafa GERÇEKER: Efendim bir şekilde anlaşalım, saat 7’ye çeyrek var. Benim önümde bir, iki, üç, dört tane soru var. Bir tanesini, özellikle Sayın Anadolu Ajansı Genel Müdürü'ne yönlendirmişler, onu kendisine aktaracağım. Diğer üç soruyu -ben TRT Yayın Denetleme Kurulu üyeliğinden emekli oldum. Yayına izin veren kişiler bizlerdik, hepsi benim konuma giriyor- birlikte cevaplandıracağım ve son bir soru salondan alacağım. Şimdi soruları okuyorum, çok önemli sorular. Çünkü, bu soruların hepsi bize, kendimize ayna tutuyor. Türk toplumu kendisine aynı tutmuş burada.

Ayşe ALP (AKSARAY): Toplumun eğitiminde, gençlerin geleceğe hazırlanmasında medyanın önemi inkar edilemez. Bu noktadan hareketle, özel televizyonlar çoğunlukla Türk örf, adet, gelenekleriyle bağdaşmayan, çocukları ve gençleri kötü alışkanlıklara, şiddete yönelten dizi ve programlar sürdürmeye devam ediyorlar. Bunun önlenmesi, televizyon programlarının iyileştirilmesi, sağlıklı bir toplumun oluşturulması konusunda ne zaman eğitici, yönlendirici, âdet ve örflerimize ters düşmeyen programları yapacaklar?

Mustafa GERÇEKER: Anne ve baba olarak, eğer, o çocuklara küçüklükten itibaren Türk, örf, âdet ve gelenekleri öğretilirse, ayrıca, bunun üzerini çok fazla vurgulamanın da gereği yok. Diğer insanların örf, adet ve geleneklerinden çok farklı değiliz. Türkler Merih'ten gelmedi, ya da öbür adamlar Merih'ten gelmedi. Önce insanlık değerleri var. Önce doğru ve düzgün insan olmayı ana ve baba öğretebilirse, sonra televizyonda mankenleri içeren, cinsel içerik içeren,  Türk Star, Pop Star, evlenme programları, Biri Bizi Gözetliyor gibi programlar izlenmez. Hem topçuların, hem popçuların ahlakını bozan Televole izlenmez, izlenmediği zaman da bu programlar yapılmaz. Eğer toplumda böyle bir gerçek var ise, bundan sıkılanlar başka bir kanala geçmeliler. Üç dört kanalda bu programlar devam ediyorsa, televizyonu kapatıp uyumalılar, başka çaresi yok. Buna alışacağız.

Ayşe ALP: Yerel medyanın asıl sorunu eğitimsizlik, bu sorun için yapılması gereken önerileriniz ne olacak?

Mustafa GERÇEKER: Hep tekrarlıyorum, demokrasi örgütlü toplumdur. Sizler gazeteci olarak her yere, aşağı yukarı yayılmış örgütlere sahipsiniz. Beceriniz, bu örgütleri harekete geçirebilmektedir. Yerel medyada kaliteyi nasıl yükseltiriz, temel kuralları nedir? Basın İlan Kurumu desteğini keser, ayakta duranlar kalitenin peşinde koşar. Sabah, Sayın Bakanın söylediği gibi, kendi haberini kendi gazetesinden, radyosundan, televizyonundan alır, ötekileri bırakır bir kenara. Sonra, Sayın Güreli'nin dediği gibi, birileri kendilerini öldürmeye kalktığında, yine örgütlü biçimde karşı koyar o zaman.

Savaş ULUKAYA (AKSARAY): Televole ve benzeri programlar toplumuzda önemli bir yara oluşturdu, özellikle genç nesillere kötü örnek olmaktadırlar. Bu tür programlara sınırlama getirilemez mi? Aksi takdirde kendi değerlerimizi kaybetmekteyiz.

Mustafa GERÇEKER: Söyledim, kendi değerlerimiz öteki insanların değerlerinden çok farklı değil. Onlar da iki bacaklı, iki kollu insan ve kafaları, beyinleri var. Biz de aynı şekildeyiz. Merih'ten gelmedik. Önemli olan bütün dünya bir yere gidiyor. Onun dışında kalmadan trenin son vagonunu kaçırmamaya bakmak. Bu da gene annenin, babanın  aile içindeki eğitimiyle olacak iş. Bu soru da, Sayın Anadolu Ajansı Genel Müdürüne yöneltilmiş. 

SORU: İletişim mezunlarına meslek kazandırmak iyi bir niyet, ama yıllarını yerel medyada çalışarak geçirip, profesyonel eğitim aldığı halde, kendini gösteremeyenler ne yapsın?           

Hilmi BENGİ: Kendilerini göstermeleri lazım. Bir arada, Sayın Başkanın sorusu vardı, onu da cevaplamış olayım. Anadolu Ajansı’nın yerel basına dönük hizmetlerinin fiyatlarının çok yüksek olduğunu sanmıyorum. Yerel bülten ve şimdi hizmete sunduğumuz İl Bülteni’nin abonelik bedeli, günlük bir sigara paketi fiyatınadır. Bu bir emek ürünüdür, bir çalışma ürünüdür ve emeğin de bir bedelinin olması gerekir. Bunu takdirlerinize sunuyorum. Ama sanıyorum bunun özelliğinden söz edildiğine göre, bir genel bülten aboneliği var. Genel bülten aboneliği de, Anadolu Ajansı,  günde ortalama 650 haber veriyor. Yoğun günlerde bu, bin haberi buluyor, hatta aşıyor. Tabii onun da bir maliyeti olacak.  Ulusal yayın yapan radyo ve televizyonların,  yaygın basının abonelik bedeli karşısında yerel basının genel bülten aboneliği de çok cüzi miktardadır. Ayrıca, onları da ben sizinle paylaşırım. Teşekkür ederim.

Ahmet ÖNCÜ (NİĞDE): 31 yıldır bütün gazetelerin, ajansların, TRT'nin muhabirliğini yapıyorum. Yurt muhabirlerinin sorununa değinmek istiyorum. Ben, 31 yıldır bu işi, her türlü fedakarlığı göze alarak, isteyerek, arzulu bir şekilde yürüttüm. Yürüttüğüm için de memnunum, mutluyum. Ancak, devrimiz ekonomi devri. Yurt muhabirleri görevlerini yaparken, kandile yağ damlamasını da istiyorlar. Yurt muhabiri arkadaşlarımıza ajansların, televizyonların, gazetelerin gönderdiği ücret çok gülünç bir durumda. Günlük masraflarını karşılayabilmekten bile uzak. Benim istediğim, medya patronlarının yurt muhabirlerine biraz daha insaflı, biraz daha fedakarca davranmaları. Onları ekonomik yönden desteklemelerini bekliyoruz. Teşekkür ederim.

Mustafa GERÇEKER:  Gazeteci oldukları zaman, onu yapar patronlar. Yarın sizinle de görüşürüz, daha yarın da var. Olmalısınız. Kaçırılmayacak şeyler var yarın. Buyurun son söz sizin.

 Eflatun AKSOY (KAYSERİ):  Çok değerli hocalarımız -çoğu aramızda yok-, gazeteciliğin halka ait bir meslek olduğunu, halk ve halkın kanunlarının geçerli olduğunu, amacımızın halkı eğitmek, ilgilendirmek, ilimli haber vermek, eğlendirmek, ama, bunları basının kuralları içerisinde yapmak gerektiği konusunda eğittiler. Basın ahlakı, basın hukuku… Bizi böyle yetiştirdiler.  Ülke genelinde üç milyon gazete satılıyor. Nüfusumuz 70 milyon. Japonya'da bir gazetenin ortalama tirajı 8 milyon. Aşağı yukarı nüfusumuz aynı.  Biz halktan çok uzaklaşmışız. Gazeteci arkadaşlarımın hepsi burada. Sorun hepsine, burada hepimiz ak kaşık değiliz, hepimizde suç var. Gazetecilerin ilgi kurduğu kişiler, birinci derecede sermaye, ikinci derecede politika, üçüncü derecede belirli otoriter devlet kadrosu. Bunun sonucunu gördük, Türkiye'nin ilk televizyonuna devlet el koydu. Ahlaktan uzak çalışıyordu çünkü. Saygıdeğer hocalarımız bize derdi ki, halkın bilmediği dili kesinlikle kullanmayın, halkın diline laf atmayın. Yurttaşlık sevgisi var, bunlarla kesinlikle oynamayın. Bunlar, asırlarca bu topraklarda yaşayanların bize bıraktığı öz, uymamız gereken değerlerdi. Şimdi biz bunların tamamının dışındayız. Sorum, özellikle şu olacak. Örneğin, her gazetede gazeteciler halk düşmanı diyorum. Ben kendi adıma bir gazeteci olarak…

Mustafa GERÇEKER:  Estağfurullah.

Eflatun AKSOY: Aydınlarımız da halk düşmanı.

Mustafa GERÇEKER: Değil.

Eflatun AKSOY:  Hayır, hocam örneğin, bu ülkeden bir vatandaş dini siyasete alet ediyor, bir gazeteci yanında. Öbürü çıkıyor, diyor ki, din gericiliktir, irticadır. Bunları yapan aydınlar. O dindar kişinin, ya da o karşıt laik kişinin değil, herkesin yaşama hakkı var. Biz, değerlerimizi kaybettik. Hangi aydın çıkıyor da Anadolu'da halkın dilini, halkın aksanını konuşuyor, derdini dinliyor? Hepinize alenen soruyorum. Artık kendimize gelmeliyiz. Ülkemizin değerleri, ekonomik değeriniz var mı? Sevgili Doğan'da güzel konuştu, arkadaşım da güzel konuştu, ama, bir reyting uğruna halkın kutsal değeriyle oynanıyor. Bunları açık konuşmalıyız ve değerlerimize, kendimize dönmeliyiz, diyorum ben. Bir de, devlet kurumlarımız, işte ekonomik sorun… Hocalarımızın hepsi çok değerli bir şekilde ortaya koydu. 

Sayın Bengi,  ben ajansta da çalıştım, çok iyi örgütlenmiş resmi bir ajans. Ajanscılık bambaşkadır. Gazeteciliğin özelliği haberleşmedir. Tanıtım, haberleşmedir, gazeteci herkesi tanır. Haberleşmek kadar güzel bir şey yoktur. Bu kadar kutsal bir meslek, gerçek değerler üzerinde durmuyor. Örneğin, son teknolojiyi kullandı insanlar,  biz de kullanıyoruz ileri teknolojiyi,  çok güzel çalışıyor, ama ahlak olmazsa bir işe yarıyor mu? Etiksiz kullanıyoruz bunu, ahlaksız kullanıyoruz. Sayın Bengi, çok güzel çalışan bir sistemdir Anadolu Ajansı.  İstanbul hegemonyası yıkılsın artık, aksamını bilmeyen, Kayseri şivesini bilmeyen İstanbul'lu bir yazar bizi temsil edemez. Ama ülkede birlik olsun, Devletin ajansı var, ya da TRT'si. Orada gazetecilerimiz eğitilsin,  Ajans, iller arasında koordinasyon kursun. Örneğin, biz Kayseri haberlerini alıyoruz. Ben İzmir'de de, İstanbul'da da çalıştım. Kayseri haberlerini alıyorum, ama vilayetin haberlerini alamıyorum, Diyarbakır'ınkini alamıyorum, Ajans sistemine, Urfa'nın bir ilçesinde olan olay hemen düşüyor.  Ajans, bize bu kolaylığı sağlasın. Kayseri bugün, Türkiye Radyo Televizyonlarını reklama doyuran bir şehir, ama buradaki arkadaşlarımız, kesinlikle, kapalı devre gazete çıkarmak zorunda kalıyor, onları da bu şartlara itenler var, artık mesleğimize dönmenin zamanı geldi, diyorum. Hocalarım diyordu ki, bir kentin kentsel kalkınması gazeteciye bağlı, gazeteci bunu yapmazsa olmaz, eğer bir gazeteci bağımsız değilse, kentte bağımsızlık, özgürlük olmaz. Dürüstlüğün değeri, hani adalet, hani vicdan? Devlet, adalet ve güvenliği sağlıyor mu? Bir bankazedeler çıkıyor, bir banka trilyonları götürüyor. Görevimizi dürüstçe yapalım diyorum. Belki hepinizi üzdüm, belki sevindirdim. Çok teşekkür ediyorum.

Hilmi BENGİ: Ben, sorunun bana yöneltilen bölümünü cevaplayayım. Bir gazete, arzu ediyorsa, şehrin haberlerini de istiyorsa, biz kendilerine vereceğiz. Başka illeri de tercih ediyorsa, abonelik olarak ele alacağız.

Mustafa GERÇEKER: Efendim, toplantıyı kapatıyorum, hepinize çok teşekkür ederim, yarın sabah tekrar burada olacağız.        

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>