SEMİNER KONUŞMALARI


 

“MEDYAMIZA GENEL BİR BAKIŞ”
Orhan ERİNÇ
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
 

Değerli Genel Müdürler, Değerli Meslektaşlarım,

Sizlerle yeniden bir arada olmaktan mutluluk duyduğumu belirterek, sizleri selamlamak istiyorum.

Biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak, medyanın sorunlarını üç ana başlık altında değerlendirmek ihtiyacını duyduk. Bunlardan birincisi, halkın bilgilenme hakkı ve ifade özgürlüğü; ikincisi, medyadaki çarpık yapılanma ve medyanın kullanılması; üçüncüsü de, gazetecilerin kimlik ve kişiliklerine uygun bir çalışma ortamıyla sosyal güvenliklerinin eksikliklerinin giderilmesi.

Türkiye'de yerel medyanın sorunlarının giderek doruğa tırmandığını söylemek, sanıyorum ki yanlış olmaz. Son günlerde, kimi meslektaşlarımızın dile getirdiği iki önemli sıkıntı var. Bunlardan birincisi, gazetelerin kağıt bulma konusundaki sıkıntıları -benim gençliğimdeki günlere benzememesini diliyorum, çünkü o dönemde de kağıt karaborsası vardı. Bobin kağıttan veya bobin artıklarından sağlanan kağıtlarla baskı yapılmaya çalışılırdı- bu sıkıntının giderileceğini umuyorum. Yıllar önce bu sıkıntı yine vardı ve bu sıkıntının giderilmesi için Sümerbank mağazaları devreye sokulmak istenmiş, kimi yerlerde de uygulanmıştı. Ama, özelleştirmeler sonunda, sanıyorum ki, böyle bir olanak da şu anda yok. İkinci sıkıntı, resmi ilan fiyatlarının 2004 yılı için henüz Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmiş ve ilan edilerek yürürlüğe sokulmamış olması. Sanıyorum ki, o konuda Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Sayın Ertan Cillov, daha ayrıntılı ve kapsamlı bilgi vereceklerdir.

Ben, başta yaptığım ayrıma göre konuları özetle bir kez daha sizlere anımsatmak istiyorum. Şimdi tabii şunu da vurgulamak durumundayız. Niye, yerel medya var? Çünkü olanakları ve görev yeri nedeniyle yerel, bölgesel ve yaygın medya diye bir tanım yapma ihtiyacı duyulmuş. Ama, yerel gazeteci yok, niçin yok? Çünkü, Türkiye'deki yasalar, Basın Yasası olsun, basınla ilgili, ifade özgürlüğüyle ilgili diğer yasalar olsun herkese aynı kapsamda, aynı şekilde uygulanıyor. O nedenle, gazetecilik, evrensel bir meslektir diyoruz. Özellikle, ifade özgürlüğünün önündeki engeller açısından, gazeteciler arasında herhangi bir ayrım yapılması mümkün gözükmüyor. Ama, yine ifade özgürlüğünün önündeki engellerin uygulanması ya da gerek, Basın Yasasında olsun, gerekse, radyo ve televizyonlarla ilgili yasada olsun, yerel medyanın daha da zor durumlarda olduğunu görüyor ve biliyoruz. Bunun nedeni, bizim öldürücü olarak nitelendirdiğimiz idari para cezalarının, yerel medya kurumlarının -aile şirketi olsun, şahıs şirketi olsun, limited  şirket olsun, anonim şirket olsun- sermayelerinin de 3-4 katına ulaşan asgari cezalar açısından geleceklerini tehlikeye atan bir durumla karşı karşıya olmalarıdır. Her ne kadar, Basın Yasası’nda 57. Hükümet döneminde yapılan değişiklikle, bir yandan öldürücü para cezaları getirilirken, bir yandan da yerel, bölgesel medyanın korunduğuna ilişkin açıklamalar yapılmıştı. Para cezalarının yerel ve bölgesel medya için daha az, yani, bölgesel için üçte iki, yerel medya için de üçte bir oranında uygulanmasını öngören bir madde olduğu söylenmişti. Ama, o madde uygulanır değil, uygulanabilir şeklinde düzenlenmiş olduğu için, birkaç yerdeki uygulamalar da dikkate alınmadı. Zaten, Basın Yasası da son yapılan değişikliklerle yamalı bohçaya dönmüş durumda. O nedenle, yeni baştan düzenlenmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesindeki ifade özgürlüğü tanımına uygun bir içerikle değiştirilmesi gerekiyor. Bu konuda, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün başlatmış olduğu çalışma sonuçlandı. Aşağı yukarı iki yıldan fazla oldu. 57. Hükümet döneminde iki bakan bu yasayı sahiplendi. Daha sonraki dönemlerde de 58 ve 59. Hükümette de gerçekten konuya çok sıcak bakan bakanlarla karşılaştık. Ama, taslak olarak Bakanlar Kurulu’na sunulan yeni Basın Yasası değişikliği, maalesef henüz, Bakanlar Kurulu’ndan geçmedi.  Bakanlardan, Bakanlıklardan görüş alınması gibi bir istek ortaya çıkmış ve uygulanmaya konulmuş. Doğrusu, bunu yadırgadığımı söylemeliyim. Çünkü, bildiğiniz gibi yasalar Bakanlar Kurulu’na gönderiliyor, aynı gün Bakanlar Kurulu’ndan geçip, ilgili TBMM Komisyonu’na gidiyor, Komisyon’da o gün görüşülüyor ve Danışma Kurulu kararıyla da üzerinden 48 saat geçmeden bile Meclis gündemine indirilebiliyor. İktidarın, bu konuda biraz ayak sürüdüğünü, iyi niyetli olduklarını belirtmeme karşın, burada dile getirmek ihtiyacını duyuyorum.

Radyo ve televizyonlarla ilgili çalışma henüz sonuçlanma aşamasında değil. Radyo ve televizyonlarla ilgili, biliyorsunuz bazı medya gruplarının isteğiyle televizyon ve radyo sahipliğine getirilen sınırlamalar kaldırılmış idi. Ancak, Sayın Cumhurbaşkanı, kimi diğer maddelerle birlikte o maddenin de iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Bu başvurusunda, yürürlüğün durdurulması isteğini de dile getirdi ve Anayasa Mahkemesi, radyo ve televizyonların sahipliği ile ilgili maddenin yürürlüğünü durdurdu. Şimdi, eski yasa maddesi, yeni yasayla yürürlükten kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi, yeni yasa maddesinin yürürlüğünü durdurunca, şu anda Türkiye'de radyo ve televizyonların hangi şartlarla, hangi ortaklık paylarıyla nasıl kurulacağı konusunda, maalesef, herhangi  bir yasal düzenleme yok. Yani, 1994 öncesindeki fiili durum bugün için de geçerli. Bunun düzeltilmesi gerektiği konusunda hemen, hemen bütün meslek örgütleri aynı görüşü savunuyor. Ama, Türkiye'de bazı konular var ki, iktidarlar tersini söyleyip, iddia etse de gerçekleştirilmesi kimi zaman karşılıklı pazarlıklarla mümkün olabiliyor. Diliyoruz ki, Türkiye'nin bu eksikliği de en kısa sürede giderilmiş olsun.

Tabii, Türkiye basınının karşılaştığı, özellikle, hukuksal sorunlar var. Ama, seminer programına baktığım zaman, seçkin hukukçuların, Basın Yasası Taslağı’nın  hazırlanmasında  katkıda bulunan yetkin hukukçuların da  konuşmalar yaptıklarını görüyoruz. Ben, dün bir toplantı nedeniyle seminerin dünkü bölümüne katılamadım. Toplantının bütününe katılamadığım için o değerli konuşmaları dinleyememiş olmaktan da üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Ama, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün geleneğine göre, bunun da tutanakları kitap olarak basılacağı için, biraz geç de olsa onlardan yararlanacağımı düşünerek  teselli buluyorum.

Üçüncü olarak da, “gazetecilerin kimlik ve kişilikleriyle ilgili sorunların aşılması gerektiği” görüşü konusunda şunları söyleyebilirim. Türkiye'deki yerel medyanın büyük bölümü, çevrelerindeki ya da bölgelerindeki ekonomik durum ve koşullar nedeniyle çok sayıda profesyonel gazeteci çalıştırma olanağına sahip değiller. Ama, bu meslektaşlarımızın büyük bölümü, aynı zamanda, yaygın medya dediğimiz  İstanbul'da hazırlanıp, Türkiye çapında dağıtılan gazetelerin, yahut radyo ve televizyonların ya da haber ajanslarının da aynı zamanda temsilcileri, çalışanları. O nedenle, konu, onları da ilgilendiriyor diye düşünüyorum.  Türkiye'de 1952 yılında çıkarılmış bir Basın İş Yasası var, adı bir hayli uzun. Sonra, 5953 Sayılı bu yasada, 10 Ocak 1961'de 212 Sayılı Yasa ile değişiklikler yapıldı ve daha iyi haklar getirdiği için de herkes 5953 Sayılı Yasa demeyi bıraktı. 212 Sayılı Yasa diye anmaya başladı. Maalesef bu yasa, 1994 yılından bu yana giderek artan bir oranda uygulanmaz oldu. İşverenler ya da işveren vekilleri, kendilerini o yasa ile bağlı saymamaya başladılar. Gazetecileri, ya serbest meslek erbabı statüsünde sayarak, Gelir Vergisi Yasası’nın 18. Maddesi kapsamında çalıştırır oldular, ya da Genel İş Yasası kapsamında çalıştırmayı kendilerine bir hak saydılar. Oysa, Basın İş Yasası, gazetecilerin kendi kapsamında çalıştırılmasını öngörüyor. Ama, kimi işverenlerle, işveren vekilleri, kendilerinde bu yasaya uymama hakkını görüyorlar. Şimdi, ortada bir çelişki var. Çünkü, biz gazeteciler olarak yolsuzluk, usulsüzlük diye bazı haberler yapıyoruz. Bu haberleri yaparken de  bürokrat olsun, politikacı olsun, işadamı olsun o olayların kahramanlarının yasalara, yönetmeliklere, tüzüklere uymadan iş yaptıklarını, o nedenle de yolsuzluk, usulsüzlük yaptıklarını manşetten veriyoruz. Ama, kimi işveren vekilleri, yolsuzluk ve usulsüzlük dedikleri yasalara, yönetmeliklere uymama durumunu kendileri için geçerli saymıyor, kendileri için bir hak olarak görüyor. Böylece, Türkiye için bir ölçüde medyanın inanırlığını ve güvenirliğini de sarsan bir durumla karşı karşıyayız. O nedenle, 59. Hükümetten bu uygulamayı durduracak, engelleyecek ve uygulamama konusunda caydırıcı  yaptırımlar getirecek yasal değişikliklerin gerçekleştirmesini de bekliyoruz. Kendileriyle konuşmalarımızdan biliyorum ki, en azından Devlet Bakanı Sayın Beşir Atalay, bu konuda bir hazırlık içinde.

Buradan, medyanın içinde bulunduğu çarpık yapılanmayı da belirterek, konuşmamı bitirmek istiyorum. Daha sonra, tartışma bölümünde sorular olursa biraz daha derinlemesine irdeleme olanağı buluruz. Türkiye'de, maalesef, 1980 sonrasında medya-siyaset-ticaret diye özetlenen bir yozlaşma ve sakat yapılanma var. Bunun nedeni, medya organlarının şirketlerinin içinde bankacılık, sigortacılık, ticaret, sanayi, turizm gibi konular da bulunmaktadır. Medya kuruluşları, holdinglerin herhangi bir şirketi konumunda bulunması nedeniyle, zaman zaman savunma için, zaman zaman da rakipleri susturmak için bir silah olarak kullanılır. Tabii, siyasetle olan bu ilişkiler, normal düzeyine çekilmedikçe, yani, 4. kuvvet olarak nitelenen medyanın, zaman zaman kimi yayın organlarının yahut grupların zorlamasıyla birinci kuvvet olma girişimleri engellenemedikçe, Türkiye'de,  demokrasinin gerçek anlamda varlığından söz edilmesi de zordur. O nedenle, Türkiye'nin önünü açacak çalışmalardan veya yasal değişikliklerden birisi de, bu ilişkileri, yani, medya-siyaset-ticaret ilişkilerini engelleyecek bir sistemin getirilmesini sağlamaktır. Yoksa Türkiye'nin AB'ye girmesi, AB müktesebatına uyum sağlanması konusundaki çabalar, bu süreğen hale gelmiş, bir hastalık olarak nitelendirebileceğimiz uygulamalar engellenmedikçe, Türkiye için beklenen sonucu doğurmaktan çok uzak kalacaktır. O nedenle, Türkiye'nin demokrasi sorununun çözülmesi, bir ölçüde halkın bilgilere ulaşma hakkının gerçekleşmesine, onun gerçekleşmesi de, özetle burada vurgulamaya çalıştığım ilişkilerdeki yozlaşmanın engellenmesine bağlıdır. Tabii biz, bu engellerin düzeltileceği konusunda umutluyuz. Çünkü, engellenmemesi demek, Türkiye'deki karmaşa ve kargaşanın sürüyor veya sürecek olmasını da kabul etmek anlamına gelir ki, hiç bir Türk yurttaşının böyle bir sonucu benimser olmasının da beklenemeyeceğini düşünüyorum. Sanıyorum ki, bana ayrılan süre burada sona erdi. Dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum ve benimle ilgili konularda sorusu olan meslektaşlarım varsa, onları elimden geldiğince yanıtlamaya hazır olduğumu da iletiyorum. Tekrar teşekkür edip, saygılar sunuyorum.

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>