SEMİNER KONUŞMALARI


 

“MEDYADA OTOKONTROL”
Yrd. Doç. Dr. Vedat DEMİR
Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi
 

GiRiŞ

Kitle iletişim araçları, toplumlar üzerinde önemli görevler üstlenmektedir. Bunlar, toplumun bilgilendirilmesi ve olaylardan haberdar edilmesi, sağlıklı bir kamuoyunun oluşturulmasına katkıda bulunmak ve toplumun boş zamanlarını en iyi şekilde değerlendirmek şeklinde özetlenebilir. Kamuoyunun fikir, kanaat ve eleştirilerinin yöneticilere ulaştırılması, yöneticilerin mesajlarının da kamuoyuna iletilmesi açısından demokratik sistemin sağlıklı işlemesinin kurumlarından biri olarak görülen kitle iletişim araçları, aynı zamanda büyük bir sorumluluk da taşımaktadırlar.

Görevleri ve fonksiyonları açısından bir kamu görevi yerine getiren medya, bu görevini yerine getirebilmesi için çeşitli hak ve özgürlüklere sahip olmalıdır. Bu özgürlüklerin kazanılması mücadelesi, demokrasinin gelişmesi ve diğer özgürlükleri kazanma mücadelesiyle paralel sürdürülmüştür. Bu nedenle, basın özgürlüğü olarak tanımlanan bu hak ve özgürlükler, demokrasinin vazgeçilemez özgürlüklerindendir. Demokrasi ve basın özgürlüğü arasında ortaya çıkan bu ilişki, basın özgürlüğünü aynı zamanda, demokrasinin bir göstergesi durumuna getirmektedir. Demokrasinin dördüncü büyük gücü olarak görülen, fakat belki de hepsinden daha önemli olan medya, bu gücü asıl fonksiyonlarını aşacak biçimde kullanmaktan da kaçınmak durumundadır.

Demokratik rejimin vazgeçilmez bir öğesi olan ve bir kamu görevi yapan medyanın, basın aleyhine yasal düzenlemeler yapmak isteyen siyasî iktidarların ve devletin baskı ve sansüründen korunması gerektiği gibi, kendi yapısından kaynaklanan ve basının itibarını sarsan, temel işlevlerini yerine getirmesine mani olan engelleri de kendi çabasıyla ortadan kaldırması gerekir. Yani basın (medya) hem özgür olmalı, hem de bu özgürlüğün başka amaçlarla istismar edilmesini önleyecek bazı kurumlara sahip bulunmalıdır. Bunu sağlamanın en iyi sistemlerinden biri olarak da medyanın kendi kendini denetlemesi olan özdenetim mekanizması görünmektedir.

I. Özgürlük ve Sorumluluk

Özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı en etkili silah, bu özgürlüklerden yararlanan kişilerin faaliyet ve davranışlarından duyacakları sorumluluktur. Kuşkusuz, herkese davranışlarını özgürce belirleyebilme olanağını sağlayan bir özgürlüğün bulunmadığı yerde sorumluluktan söz edilemez. Buna karşılık, kişiyi, yapmaya karar verdiği faaliyetlerinin sonuçlarından sorumlu tutmama, özgürlüğü en temel boyutlarından birinden yoksun kılmaktadır. Bireysel haklar ile hükümran bütünlüklerin hakları arasında sınır çizmeye çalışılırken iletişim özgürlüğü ile meslek etiğinin gereklilikleri birbiriyle uzlaştırılabilir.

Burada gazetecilik mesleğinin niteliği önem kazanmaktadır. Çünkü toplumlar üzerinde çok büyük bir güç olan medyayı yönlendirenler gazetecilik mesleğini icra eden kişilerdir. Bu kişilerin sahip oldukları erdemler veya zaaflar, kamusal bir hizmet gören medyanın asli işlevlerine uygun kullanılabilmesi açısından çok önemli hale gelmektedir.

İnsanların hayata geçirdiği bazı uygulamalar -örneğin Tıp ve eğitim gibi- ne çeşit bir uygulama olduklarını kısmen gösteren amacı kendi içinde olan faaliyetlerdir. Gazetecilik de bu tür uygulamalardan biridir. Tıbbın içsel ve temel amacının sağlık olması gibi, önemli güncel olaylar hakkında gerçeği anlatmak da gazeteciliğin  içsel ve temel amacıdır. Bu amaç, gazeteciliği kendisine benzeyen -örneğin salt eğlence gibi- diğer uygulamalardan farklı kılar.

Gazeteciliğin kurucu amaçları, bir gazetecinin gazetedeki sıfatıyla sahip olması gereken özel meziyetleri ve üstünlükleri belirterek, mesleğin iyi uygulanması için gerekli nitelikleri  da tanımlamış olur. Gazetecilik mesleğinin özelliklerinden olan, bir haberi oluşturup iyi anlatabilme yeteneği gibi teknik beceriler, bu niteliklerin arasında yer alır. Teknik becerilerin yanı sıra, gerçeği anlatmakla bağlantılı olan önemli gerçekleri tanımak, ortaya çıkarmak ve bunları aktarmaya istekli olmak gibi daha geniş etik meziyetler de vardır. Bunlar gazetecilerin  kendi arkadaşlarını tanımlarken kullandıkları ‘dürüst’, ‘hassas’, ‘doğru sözlü’ gibi tipik meziyetlerdir. Dürüstlük ve doğru sözlülük meziyetleriyle yakından bağlantılı olan bir başka kavram tutarlılık kavramıdır. Öyleyse gazetecilik, kendine has amaçlarla kurulan ve meslektekilerin bu amaçları gereğince gerçekleştirebilmeleri için üstlenmeleri gereken bir dizi meziyetten oluşan bir faaliyettir.

Buradan yola çıkarak, gazetecilerin yönelmesi gereken bir dizi ortak değerden söz etmek anlamlı olacaktır. Bunlar; meslek ilkeleri, onur ilkeleri, etik ilkeler olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak gazetecilik kodları denilebilir.

Baskıcı rejimlerde kod, mağdur durumundaki gazetecilere ahlaki destek vermenin ve mesleki dayanışmayı teşvik etmenin bir yolu olabilir. Daha liberal rejimlerde kodlar, gazetecilerin kendileri yerine daha çok halktan kişileri korumaya ağırlık verecektir. Gazetecilere yönelik davranış kodlarının çoğu elektronik medyadaki haber yayıncılığından çok yazılı basın haberciliğiyle ilgilidir. Bunun nedeni, radyo ve televizyon haber programlarının sayı ve hacim olarak nispeten daha yakın zamanlarda artması; bir diğer nedeni de, gelişmiş ülkelerin çoğunda yazılı basından daha çok yayıncılık üzerinde hükümet denetimi olmasıdır. ABD ve Kanada gibi ticarî yayıncılığın yoğun olduğu ülkelerde radyo-televizyon gazetecileri için özel kodların bulunması şaşırtıcı değildir. Avustralya'da başta yazılı basının ve okuyucularının ihtiyaçlarına yönelik olarak hazırlanan Avustralya Gazeteciler Birliği'nin kodu şimdi yeniden düzenlenerek hem gazetelerde hem de elektronik medyada çalışan gazetecileri kapsar hale getirilmiştir.

II. Ticari Medya ve Etik Değerler

Gazeteciler için konulan kodlardan doğrudan yararlanan üç kesim vardır. Birincisi, gazetecilerin çalıştıkları gazete ve dergilerin okuyucularıdır. Haberin doğru, geçerli, nesnel vb. olmasını öngören hükümlerin, okuyucuları yönlendirmekten koruyup, kendi günlük kararlarını verirken bu haberlerdeki bilgilerden yararlanmalarını sağlayacağı düşünülebilir. İkinci olarak gazetecilerin malzeme temin ettikleri kişiler gelir. Örneğin, bir kodda gazetecinin kendisine bilgi veren bir kişinin adını açıklamaması, güveninin kötüye kullanmaması istenebilir. Üçüncü olarak da, gazetecinin araştırdığı, habere konu olan kişiler vardır. Bunlar için de kodda, gazetecinin hakkında yazdığı kişi veya kişilerin mahremiyetine girmemesi, taciz etmemesi istenebilir. Elbette kod, yüksek mesleki standartlara zaten bağlı olma alışkanlığı taşıyan kişilerin davranışlarını takviye edebilir, ama aykırı insanları kontrol etmekte yetersiz kalacaktır.

Serbest piyasada ise çoğu kez etik değerler kâr amacının yanında etkisizleşecektir.  Bu durumda gazetecilik mesleğine has değerler ve etik kuralların, ticarî medya düzeninde uygulamasında çeşitli sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Bu sıkıntılar, en az devletten kaynaklanan baskı ve sansür kadar önemli olmaktadır. Çünkü devletten ve hükümetlerden kaynaklanan baskılar açık olarak görünürken, ticarileşmeden kaynaklanan ve gazetecilik değerlerini etkisiz hale getiren sorunlar çoğu kere dışarıdan fark edilememektedir.

Çünkü kamu otoritesi karşısında düşünce, ifade, basın özgürlükleri gibi “açık” sorunlar büyük ölçüde halledilirken, birey-gazeteci açısından hem özgürlüğün sınırlandığı, hem de yabancılaşmanın şiddetlendiği temel alan bizzat gazetecinin kendi ortamı, medya sistemi ve çalıştığı işletme olmaktadır. Üstelik, geçmişin devlete rağmen, devlete karşı, “herkese açık” kamusal alanı da, “herkese açık” gazetecilik imkânıyla birlikte göçmüş, tümleşik medya sisteminin işgal ettiği, eline geçirdiği kamusal alan, devletin belirleyiciliğinin zayıflatıldığı yerlerde bile ekonomik, ticarî kontrolün egemenliğine girmiştir.

Gazeteciliğin meslek olarak kurumsallaşmaya başladığı 18. yüzyılın sonundan itibaren, gazetecilerin devletin ve egemen toplumsal güçlerin baskıcı yönlendirmeleriyle, meslek ilkelerinin ihlali anlamına gelebilecek biçimde kamu hizmetinden ayrılarak özel ve kişisel çıkarları gerçekleştirmeye yönelmeleri eleştirilmiştir.

Gazeteciliğin en önemli görevlerinden biri, topluma gerçeğin iletilmesidir. Buna rağmen gerçeğin aktarılması, gazeteciliğin bir meslek olarak kurucu özelliği olsa da, serbest piyasa bunun uygulamada son derece tali bir rol almasına neden olur. Bir hikayenin “haber değeri” pek ender olarak onun gerçeklik değerinin bir işlevidir. Haber değeri daha çok hikayenin hedeflediği öngörülen piyasaya yönelik bir işlevdir.

Bu durumda gazeteci, ticarî medya düzeninde bir ikilem yaşamaktadır. Öncelikle gazetecilerin kendi işlerinin güvenliği için patronların karşı çıkacakları şeyleri yapmama konusunda ihtiyatlı davranmaları gerekmektedir. Gazetelerin çoğu reklam gelirine dayandığı için önemli reklâmverenleri ve hatta okuyucularını da gücendirmemeleri gerekir; çünkü satışlardaki en ufak bir düşüş, reklam gelirinin azalmasına yol açacaktır. Bu şartlarda sermayenin ve ticarî amaçların karşısında medya etiği buharlaşmaya başlamaktadır.

Ticarî medyanın egemen olduğu medya düzeninde, etik değerlerle tek amacı daha çok kâr etmek olan serbest pazar değerleri birbiriyle pek örtüşmez, hatta çoğu kere çatışır. Çünkü, çoğu kere gazete sahipleri Belsey ve Chadwick'in belirttiği gibi “medyayı kendi iktidar ve zenginlik arayışlarını tatmin edecek bir araç olarak kullanırlar”. Ama her şeye rağmen gazetecilerin piyasanın baskılarına direnme kapasiteleri vardır. Gazeteciliğin kurucu değerleri, piyasanın karşıt eğilimlerine rağmen bu direnişler yoluyla bir güce sahip olabilirler.

Medya alanına basın mesleği dışında başka ticarî faaliyetlerle uğraşan medya patronlarının girmeye başlaması ve bunların yayınlara müdahaleleri “editoryal bağımsızlık” kavramını tartışma konusu olarak gündeme getirmiştir. Aslında hiçbir zaman ideal anlamda bir editoryal bağımsızlığın gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Çünkü, medya patronlarından, yayın organının tabi olduğu bir siyasal çizgiye ve okuyucu eleştirilerine kadar pek çok etmen yayın politikasını etkiler.

Ticarî medyada özgürlük, esasen bu araçlara sahip olanlar ve bu araçları yönetenlere aittir. Daha alt düzeydeki gazeteciler ise, bunlardan arta kalan az bir miktar özgürlükle yetinmek zorundadırlar. Gazetecinin özgürlüğüyle ya çok az ilgilenilir, ya da hiç ilgilenilmez. Çünkü kapitalist kuramın bir gereği olarak, gazetecinin yalnızca bir çalışan olduğu ve ancak emir alarak ve gazetecilikle ilgili sorunlarda basının kurumsal özgürlüğü uğuruna özerkliğinden feragat ederek totaliter yapıya uyum göstereceği varsayılır.  

Gazete sahipleri her zaman, ayrıntılarda farklılıklar olsa bile genel politikalarını ve kurum çıkarlarını paylaşan, en azından kabul eden bir editörle anlaşarak kendi konumların sağlama almaya çalışırlar. İdeal olarak editörün görevi de, bu genel politikaların takip edilmesini temin etmektir. Bu arada gazetecilerin kendi ilkeleriyle ve gerçekler hakkında bildikleriyle çelişkiye düşecek şeyler yazmalarını istememesi gerekir. Bu nedenle uygulamada “editoryal bağımsızlık” genellikle patron tarafından belirlenen siyasi düzen veya temel meseleler hakkında stratejik kararlar alma konusuyla değil; günlük üslup, içerik ve editoryal bütçe konularıyla sınırlıdır.

Küresel çapta bir medya patronu olan Rupert Murdoch, editörlere haberler ve yorum arasında kurulacak dengeyle ilgili yönergeler gönderirdi. Sahip olduğu gazetelerden The Times'ın siyasi çizgisini Thatcher Hükümetiyle ilgili eleştirileri azaltarak veya ortadan kaldırarak değiştirmeye çalışmıştı. Baskılar sonucu gazetenin editörü istifa etmek durumunda kalmıştı. Murdoch’a göre editör, mal sahibinin görüşlerini yansıtmada bir aracı konumundaydı. “Kendi onayı olmadan hiçbir haberin gazetede yer almasına izin veremez”di.

Bunun yanı sıra, tiraj savaşı ne kadar şiddetli olursa, editörler üzerindeki ticarî baskı da o kadar artacak; gerçeklik ve etik açıdan kabul edilebilirlik konularında gazetecilik standartları zarar görecektir. Pazarlamacılıkla ilgili ticarî kararlar ve yayıncının sorumluluğu, kolaylıkla editoryal gereklerin önüne geçecektir.  

Medya çalışanları olan gazeteciler, gazetecilik mesleğine has bazı değerlere sahip bulunmalıdırlar. Medyanın nesnel ve tarafsız habercilik yapabilmesi açısından bu vazgeçilemez bir durumdur. Bu nitelikler, doğru ve tarafsız haberciliğin  gerçekleşebilmesinin de önemli bir şartıdır. Ticarî medya düzeninde ise bu, mesleki değerlerle, daha çok satma, izlenme oranlarını artırma ve kâr etme amacı bağdaşmamaktadır. Durum daha çok gazetecilik değerlerinin, ticarî amaçlar karşısında  gerilemesi şeklinde gerçekleşmektedir.

III. Medya ve Özdenetimi

20. yüzyılda gazetecilikle ilgili ortaya çıkan başka olgular da vardır. Bunlardan biri milyonlarca okuyucuya ve izleyiciye seslenen kitle iletişim araçlarının büyük ekonomik işletmeler haline gelmesidir. Basın artık, büyük yatırımlar gerektiren bir kuruluştur. Bu gelişim, önce ABD’de kendini göstermiş ve iletişim alanında tekelleşme diye bilinen eğilimler önce bu ülkede ortaya çıkmıştır.

Bu gelişmelerde basını doğrudan ilgilendiren nokta, oynadığı rol konusudur. 20. yüzyılda gazeteci, her zamankinden daha çok kitle iletişim aracının sahibi olan kişi ya da grubun ücretli elemanı durumundadır. Bu ilk bakışta doğal gelebilir, ancak gazetecilerin bu yüzyılın başında en gelişmiş batı toplumlarında kamuoyunu biçimlendirmede çok etkili oldukları düşüncesiyle çelişkili görünmektedir. Gazeteciler bu nedenle, medyanın sahiplerinin değişen çıkar durumlarından etkilenmemeyi düşünmeye başlamışlardır.

Dünyanın her ülkesinde, basın için, bir takım imkân ve imtiyazlar tanındığı gibi, yasal yönden de belirli yaptırımların getirildiği ve böylelikle, basın hürriyetini kısıtlayıcı veya geliştirici önlemler alındığı bilinen bir gerçektir.

Basın mensupları, bu imkân ve ayrıcalıkları koruyabilmek ve yasa hükümlerinin cezai yaptırımlarından korunabilmek için kendi aralarına karışan ve gazetecilik mesleğinin itibarını ve güvenini sarsıcı davranışlarda bulunan kişileri, mesleki bir disiplin altına almak istemişlerdir. Basın özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden birisi, medyanın içinde yer alarak, bu mesleğe tanınan hak ve ayrıcalıkları kendi çıkarları için kullanabilecek olan basın mensuplarıdır.

Bu nedenle basının, içinde yer alabilecek bu türdeki, her toplum ve meslekte olabilecek kötü niyetli kişileri denetleyebilecek, ayrıca basının devlete karşı özgürlüğünü savunabilecek, toplum önünde basının saygınlığını koruyabilecek bir kuruma ihtiyacı vardır. Bu da basın ahlâk yasalarının hazırlanması ve özdenetim kurumlarının oluşturulmasıyla mümkün olabilir.

Bu nedenle, hemen her ülkede, milletlerarası alan dahil olmak üzere gazeteciler arasında ahlâk yasalarının belirlenebilmesi maksadıyla girişimler gerçekleştirilmiş, projeler hazırlanmış hatta Birleşmiş Milletlerin bir alt komisyonu “Milletlerarası Basın Ahlâk Yasası”nı belirlemeye çalışmıştır.

Basında özdenetimin sağlanması ve bu bağlamda ahlak yasalarının oluşturulması pek çok yerde kolay gerçekleşmemiş, basın mesleği içinde yer alanlar kendilerini sınırlama yönündeki her türlü girişime karşı tepki göstermişlerdir. Kendi kendilerini “denetim”, pek hoş bir uygulama olarak görülmemiştir. Bu durumda, basının sorumluluğu daha da artmakta ve basın meslek ahlâkı kavramı ön plana çıkmaktadır.

1. Basın Meslek Ahlâkı

Ahlâk, toplumda yerleşmiş değer yargılarıdır. Ahlâkî değer yargıları, “iyi” veya “kötü” sübjektif ve temelsiz değer yargıları değildir. Ahlâkî kurallara uymamak, topluma ve bireye son çözümlemede mutlaka zararlıdır. Bir eylemin “zararlı” olması ise, bir değer yargısı değil, bir “gerçek” yargısıdır. Şu halde, ahlâkî değer yargılarının temelinde, diğer değer yargılarından farklı olarak bir gerçek yargısı vardır; Ahlâka aykırı davranış zararlıdır. Şu halde ahlâka aykırı davranış “zararlı” olduğu için “kötüdür”. Ahlâki değer yargılarının temelinde gerçek yargısının bulunması, her insan için geçerli olabilecek ahlâkî kuralların araştırılması sonucunu doğurmuştur.

Ahlâkın ilgisiz kaldığı insani davranışlar alanı yoktur. Mesleklerin de toplum içinde bir görevi vardır. Bu meslekler, ancak toplum için yararlı oldukları ölçü ve alanda meşru olurlar. Topluma “zarar” verildiği anda, sınırın aşıldığı anda, topluma kendisini savunma hakkı ve görevi verilmiş olur. Basın mesleği de bu kuralın dışında kalamaz.

Basında ahlâk konusunun gündeme gelmesi, 20. yüzyılın başlarında ve ilk kez çağdaş kitle iletişim araçlarının geliştirildiği Batılı ülkelerde olmuştur. Ahlâk normlarının kontrol aracı vicdandır. Vicdan, bazı ahlâk normlarının içten, doğru ve zorunlu olarak kabul edilmesi ve bu kuralların ihlali halinde bir sorumluluk duygusunun meydana gelmesi demektir. Bu nedenle, ahlâk kurallarının uygulanması herhangi bir kurum ve kuruluşun değil, insanın kendi vicdanının kontrolüne bağlıdır. İnsanın kabul ettiği ahlâk kurallarının denetleyicisi, insanın kendisidir.

Bütün bunlara rağmen, basın mesleğinin diğer mesleklerden farklı yanlarının olması, basın özgürlüğünün sağlanması konusunda gösterilen hassasiyetler ve basının üzerinde yasaklayıcı normların konmasına karşı çıkılması gibi nedenlerden dolayı basın mensuplarının belirli kurallar oluşturarak bu kurallar çerçevesinde meslekî ilkeler saptamalarını geciktirmiştir. Günümüzde bile bu konu tartışılmakta, gazetecilerin bir kısmı, basının toplumu bilgilendirme ve aydınlatma görevine zarar vereceği gerekçesiyle, basın mensuplarını bağlayıcı belirli normların oluşturulmasına karşı çıkmaktadırlar.

Pek çok ülkede, basının kendini denetimi yolunda atılan adımlar genellikle “basın ahlâkı” çerçevesinde toplanmaktadır. Bu girişimleri bir sistem çerçevesinde açıklayan toplumsal sorumluluk kuramıdır. Daha doğru bir deyişle, özdenetim bir yandan özgürlük diğer yandan ise ahlâk çerçevesinde değerlendirilmek istenmektedir. Aslında, meslek ahlâkı konusu ve sorunu, ilk çağlardan günümüze kadar hemen hemen her toplumda görülen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Basın özgürlüğü denilince, demokrasinin bütün kurum ve mekanizmalarına yürekten inanan bir inanç sistemi içinde kişiyi ve dolayısıyla kişisel hak ve özgürlükleri temel alan bir özgürlük akla gelmektedir. Basın ahlakı ise basın özgürlüğünü koruyabilmek ve sürdürebilmek için var olması gerekli bir ahlâk anlayışıdır. Hiç kuşkusuz, özgürlüğe ihtiyaç duymayanların ahlâka da ihtiyacı yoktur. Kısacası, basın için özgürlük, ilk ve kaçınılmaz şarttır. Özgürlük gerekli olduğu için de belli bir basın ahlâkı anlayışı korunmalı ve bu konuda bir ortak anlayış bulunmalıdır.

2. Basının Özdenetim Kuruluşları

Basın kuruluşları ve mensupları, basın özgürlüğünü hem korumak hem de bu özgürlüğün istismarından kaynaklanacak ve kamuoyunda basının güvenilirliğini sarsacak davranışlara engel olmak amacıyla birtakım çözümler üretmek durumunda kalmışlardır. Basının çözüm arayışlarında ise genelde özdenetim dediğimiz, kendi kendini kontrol etmeyi sağlayan sistemler ortaya çıkmaktadır.

Medya, devlet yönetimini elinde bulunduranlara karşı toplumun sesi olma ve toplumu bilgilendirme görevini yüklenmiştir. Bu görevini yerine getirirken de devletin ve iktidarı elinde bulunduranların yasal baskılarına uğramaktadır ve kamuoyundaki saygınlığını korumak için kendi içinde meslekî birtakım norm ve kurumlar oluşturmuştur. Medyanın özdenetimi dediğimizde anlaşılan, bu kurum ve kurallardır. Yani basının, yasal yaptırımlardan kendini korumak için birtakım meslekî ve ahlâkî kurallar çerçevesinde kendi kendisini denetlemesidir.

Aynı zamanda, her ülkenin hükümeti devamlı olarak, medya gibi güçlü ve önemli bir etkileme aracını kendi çıkarları için kullanmak isteyecektir. Özellikle kanun yapıcı yönünden gelen bu tehlikelerden kurtulmak için, dünyanın çeşitli ülkelerinde, basının özdenetimi sistemi doğmuştur. Bu alanda basına yol gösterecek çeşitli örnekler mevcuttur. Avukatların, hekimlerin ve vergi danışmanlarının kendi kendilerini kontrol için kurmuş oldukları barolar, tabip odaları ve iktisadi kontrol odaları gibi örnekler sayılabilir. Bu meslek kuruluşlarının hemen hemen tümü “kendi mesleklerinde düzeni sağlamak ve meslekî imtiyazların kötüye kullanılmasını önlemek için bizzat çalışmalara girmek, bu görevi kanun yapıcıya bırakmaktan iyidir” fikrinden hareket etmişlerdir.

Özdenetim sistemleri hukuki bakımdan, kuruluşları ve çalışmaları açısından incelendiğinde genellikle ikiye ayrılmaktadır. Gönüllü kuruluşlar ve kanuna dayanan kuruluşlar.

2.1. Gönüllü Kuruluşlar

Gönüllü kuruluşlar, kanunî bir yaptırım ve zorlama olmadan, basın mensupları ve gazetecilerin bir araya gelerek kendi aralarında kurdukları ve bu kuruluşu oluşturan kişilerin verdiği yetkileri kullanabilen özdenetim kuruluşlarıdır. Basın şeref divânları ve basın konseyleri bu tip kuruluşlardandır.

Gönüllü kuruluşlar, sadece basın mensuplarınca kurulan veya aralarında basın dışı kuruluşların da göndereceği kişilerin bulunabileceği kuruluşlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Ayrıca bu kuruluşlar, yetki yönünden belirli bir basın yasasını ihlal edenlere gerekli disiplin tedbirlerini uygulamakla yetinen basın şeref divânları veya bu yetkiyle birlikte basının diğer meseleleriyle meşgul olan, basın mensuplarını gerektiğinde himaye eden, iktidarlara karşı basının bütününü temsil ederek basın hürriyetinin gerçekleşmesini sağlayan, mahkemeler için bilirkişi olarak vazife görebilen basın konseyleri şeklinde de olabilmektedirler. Alman ve İngiliz kuruluşları bu ikinci örneklerdendir.

Bu tip kuruluşların başlıca yararı, basın üzerinde yukarıdan yüklenen ve vesayet iddiasında bulunan kuruluşlar niteliğinde olmadıkları için, yetkilerinin kolaylıkla kabul edilmesidir. Bu tür kuruluşlar, bir basın ahlâkını oluşturma açısından çok etkili olabilirler.

Buna karşılık, bu tür kuruluşların etkinlikleri, yaptırımlarının etkileri fazla olmayabilir. Etkin bir kamuoyunun bulunmadığı ve özellikle, ekonomik olarak geri kalmış ülkelerde, gönüllü kuruluşların etkinlikleri fazla olamamaktadır. Ayrıca, kuruluşun belli grupların elinde kalma ve basının tümünü kapsamaması tehlikesi de vardır.

Basının özdenetimi dediğimizde anlaşılan, gönüllü kuruluşlar olmaktadır. Çünkü bu kuruluşlar, kanunla kurulmadıkları için mümkün olduğunca siyasî iktidarların baskısından ve zorlamalarından uzaktırlar.

İlk kez 1916 yılında İsveç’te uygulanmaya başlayan bu sistemin en başarılı ilk örneğini, 1953’de kurulan İngiliz Basın Konseyi vermiştir. 1956’da Federal Almanya’da, 1961’de Avusturya’da, 1962’de İsrail’de 1964’de Güney Kore’de, 1965’de Hindistan’da, 1968’de Gana’da, 1960 ve 1986’da da Türkiye’de basın konseyleri kurulmuştur.

Gönüllü kuruluşların başarılı olabilmelerinin en önemli şartı, basın tarafından kabul edilmiş olması, saygınlık kazanabilmesi ve kamuoyunun desteğini alabilmesidir. Özellikle, basın mensupları arasında bir konsensüs sağlayarak kurulur ve olabildiğince kapsayıcı olursa başarılı olur. Yoksa etkinliği ve saygınlığı olmayan kurumlar olarak kalabilirler.

2.2. Kanunla Kurulan Kuruluşlar

Gönüllü kuruluşların başarılı olamadığı koşullarda ise kanunla kurulan kuruluşlar gündeme gelmektedir. Kanunla kurulan ve kanunun kendisine verdiği yaptırımları uygulayan özdenetim kuruluşları, esas itibariyle kamu tüzel kişiliğine haiz barolar, tabip odaları, mühendis odaları gibi meslek kuruluşlarının bir benzeridir. Anayasada yeri belirlenmiş ve kanunlarla belirli prosedüre ve seçim yöntemlerine göre kurulan bu kuruluşlar, denetimleri bakımından da yargıya bağlıdırlar.,

Bu kuruluşlara örnek olarak Faşist italya ve Nazi Almanya’sındaki basın odaları gösterilebilir. Buralarda, kanunla kurulan özdenetim kuruluşları kanalıyla, basın hürriyeti ve basın mesleğine serbest giriş tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu tür basın odaları, aslında, basının özdenetimi işlevini değil, devlet gücünü temsil eden siyasi partinin kontrolünü uyguluyorlardı. Nazi Almanya’sındaki bu kötü tecrübelere dayanarak, Almanya’nın her eyaletinde basın kanununda zorunlu üyeliği şart koşan kuruluşların ve hakimiyeti elinde tutan meslekî yargılama kurullarının kurulması yasaklanmıştır. Bugün Almanya’da sadece gönüllü üyeliğe yer veren meslek kuruluşlarına izin verilmektedir.

Nazi Almanya’sında ve Faşist İtalya’da bu tip kuruluşların kurularak, gazetecilik sicillerinin teşkili ve bazı kişilerin bu yöntemle gazetecilik mesleğinden yasaklanmış bulunmalarının ortaya koyduğu örnekler, bugün şartların değişmiş olmasına rağmen böyle bir kuruluşun benimsenmesi yönünde şüpheler ve tereddütler meydana getirmektedir. Ayrıca,  bu çalışmanın sonraki bölümlerinde değineceğimiz Türkiye’de Tek Parti dönemindeki Basın Birliği denemesi ve bu Birliğin, hükümetin basın üzerinde denetimini sağlamaya yönelik olarak kurulması, kanunla kurulan basın kuruluşlarına kuşkulu yaklaşımların bir başka nedenidir.

Kanunla kurulan kuruluşların yaptırım güçleri ve etkinlikleri çok daha fazladır. Bu kuruluşlara üye olanlar, alınan kararlara uymak zorundadırlar. Özellikle, basın ahlâk kurallarının pek ciddiye alınmadığı, basın özgürlüğünün çok fazla istismar edildiği ve basın mensuplarının bunu önleme yolunda bir girişimde bulunmadıkları ülkelerde, bu kuruluşların etkili olabilme şansı daha fazladır.

Fakat basın, diğer mesleklere benzemediği ve demokratik sistem içindeki kamu görevini gereği şekilde yerine getirebilmesi için siyasî iktidarların baskısından uzak kalması gerektiğinden, kanuna dayanarak kurulan kuruluşların çeşitli sakıncaları da bulunmaktadır. Bu sakıncalar şu şekilde ifade edilmektedir:

- Bu tip kuruluşlar basın üzerinde bir tür vesayet kurma niteliği gösterebilirler. Her şeyden bağımsız çalışması gereken basın, bir vesayet altına sokulursa, bizzat basın bu kuruluşa karşı çıkar ve kamuoyu huzurunda itibarını kırmak için elinden geleni yapar.

- Barolar ve tabip odalarıyla olan karşılaştırmanın pek geçerli olmadığı görülmektedir. Kanuna dayanan bir kuruluşun hükümetin diğer bir organı olduğu iddia edilebilir. Avukatlar ve diğer meslek sahipleri için belirli bir yetişme yolu vardır. Basın mesleğinde ise belirli bir yetişme yolunu zorunlu kılmak tehlikeler doğurur. Böyle bir durumda, gazetecilik mesleğinin belli bir formasyon aşamasından geçenlere tahsis edilmesi zorunlu olur. Bu ise basın özgürlüğü ile bağdaşmaz. Diğer mesleklerden basın mesleğine geçilebilmesini önler ve bu da doğrudan basının aleyhine olur.

- Avukatlık, doktorluk gibi meslekleri yapmakla, gazetecilik yapmak, yani fikir ve düşünceleri yayınlamak hakları arasında anayasal yönden çok büyük farklar bulunmaktadır. Söz konusu meslekleri birbiriyle kıyaslayarak kanunla kurulan basın kuruluşlarını savunmak zorlaşır.

Ayrıca Anayasalardaki kamu tüzel kişiliklerini düzenleyen maddeler de bu kuruluşlar açısından önemlidir. Kamu tüzel kişiliklerini, devletin ve yargının sıkı denetiminde tutan ülkelerde bu tip kuruluşların sağlıklı çalışması çok zordur.

3. Medyanın Özdenetimi Modelleri

Basının gelişimi ve basın özgürlüğünün kazanılması sürecinde, basının saygınlığını korumak ve meslek ilkelerine uygun bir basın meydana getirmek için çeşitli özdenetim modelleri ortaya çıkmıştır. Bu modeller ülkeden ülkeye, toplumların kültürel yapılarına göre çeşitli şekillerde uygulanmaktadır.

 

 

3.1. Basın Ahlâk Kuralları

Demokrasilerde, kamuoyunu yönlendirebilen ve toplumu bilgilendirme görevi olan medya, bu görevini yaparken herşeyden önce toplumun güven ve saygısına sahip olmalıdır. Medyanın sahip olduğu gücün demokrasi, hukuk devleti, kişi hak ve hürriyetleri ve toplum yararına kullanılması gerekmektedir. Bu gücün suistimalinin ve kötü amaçlarla kullanılmasının önüne geçilmelidir. Bu nedenle, basın kendi içinde çeşitli meslekî ilkeler oluşturarak, mensuplarının bu ilkelere uymasını sağlamaya çalışmıştır. Çünkü, özellikle basın özgürlüğünün en önemli güvencesi, demokrat, meslekî ahlâk ve sorumluluk anlayışına sahip gazetecilerdir.

Gazetecilikte geçerli olması gereken temel ahlâk kurallarının yazıya dökülmesi, genellikle meslek örgütlerinin kurulmasıyla başlamıştır. Yüzyılın başında kurulmaya başlayan bu tür örgütler, sendikalar ya da dernekler yayımladıkları bildirilerde, temel ahlâk kurallarından söz etmişlerdir. Sonraları, basın-yayın organları, sadece kurumlarını bağlayan kendilerine özgü ahlâk kurallarını saptama yolunu izlemişlerdir. Ancak, bunlar karşılaştırıldıklarında, aralarında çok sıkı benzerlikler olduğu görülmektedir. Bu kurallar, haber kaynağından hediye alınmaması, ücretsiz haber gezilerine katılınmaması veya haberde yapılan yanlışın düzeltilmesi konularında gazeteciye yol gösteren kurallardır. Elbette bu ahlâk kuralları, başka mesleklerde kabul edilen kurallar kadar katı değildir. Örneğin, hekimlikte bir ideal olarak Hipokrat yemini vardır. Bu yemine uymayanların meslek yaşamları tabipler odasından kovulmalarıyla son bulabilir. Aynı şey, Baroya kayıtlı çalışan avukatlar için de geçerlidir. O zaman, fazla bir yaptırım gücü olmayan basın ahlâk kurallarının etki gücü sorgulanabilir.

İşte burada, basın mesleğinde çalışan kişilerin kendilerine ve halka karşı sorumluluk duyan ve vicdanlarının sesini dinleyen medya mensupları konusu devreye girmektedir. Çünkü, bir sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, sistemi işletecek olan gene insandır. Bu açıdan, meslek ilkelerinin geçerli ve etkili olabilmesi için öncelikle basın mensuplarının demokrat, kişilikli, maddî çıkarlara alet olmayacak dürüst kimseler olması gerekmektedir.

Ahlâk yasaları; onur yasaları, basın yasaları, gazetecinin haklarına ve yükümlülüklerine ilişkin bildirgeler, gazetecilik kuralları gibi farklı isimler altında birçok ülkede mevcuttur. Hangi başlık altında olursa olsun, bu yasalardaki kuralların içerikleri çok çeşitlidir. Fakat, yasaların büyük kısmının, özellikle basının, bilgi verme ve doğru bilgi verme temel işlevine ilişkin belirli ortak noktaları vardır. Bu çerçevede, gazetecinin haber ve yorum özgürlüğünü koruma yükümlülüğü mevcuttur; gerçeği ifade etmek ve bunun sonucunda haberi partizanca veya yanıltıcı biçimde çarpıtmaktan kaçınmak, haberin doğruluğunu teyit etmek, gerekli düzeltmeleri yayınlamak, meslekî sırları korumak, haber kaynaklarını açıklamamak -bazı ülkeler bu yükümlülüğü tanımamaktadır- gibi. Diğer yükümlülükler, çoğunlukla temel ahlâk yargıları düzeyindedir. Hakaret ve sövmeden veya özel yaşamı açıklamaktan kaçınmak; genel ahlâk standartlarını yozlaştırmaktan kaçınmak, haber ve bilgi sağlayabilmek amacıyla dürüst olmayan yöntemlere -gazeteci kimliğini saklamak vb.- başvurmaktan kaçınmak. Diğer değer yargıları, gazeteciler arasındaki dayanışmaya ilişkindir; fikir hırsızlığının ve haksız rekabetin yasaklanması ve karşılıklı yardımlaşma.

Söz konusu ahlâk yasalarının bazıları, İtalya gibi ülkelerde kamu makamlarınca düzenlenmektedir. Fakat, ülkelerin bir çoğunda ahlâkî kurallar bizzat basın tarafından tanımlanmaktadır.

Birçok ülkede, gazeteci dernekleri veya sendikaları aynı zamanda kendi yükümlülüklerini formüle etme görevini de üstlenmişlerdir. Avustralya, Kanada, Kolombiya, Mısır, Finlandiya, Fransa, Macaristan, Hindistan, Endonezya, İrlanda, Jamaika, Yeni Zelanda, Nikaragua, Norveç, İsveç, İsviçre, İngiltere, ABD ve Venezuela bu ülkeler arasındadır.

Ahlâk kurallarının yaptırım gücünün fazla olmaması, uygulanmadıkları anlamına gelmez. Özellikle, Batıda gözlemlenen durum, meslek örgütlerinin herhangi bir yaptırıma başvurmamasına rağmen, kendi ahlâk kurallarını saptamış gazetelerin, bunlara uymayan muhabirlerini işten çıkarmakta tereddüt etmedikleri yolundadır. Ahlâk kuralları ile ilgili başka bir nokta, bu kuralların sadece muhabirler için mi yazılmış olduğudur. Aslında doğru olan, bu kuralların hem bütün gazete çalışanlarını -muhabir, sütun yazarı ve yazı işleri sorumluları- hem de işvereni bağlaması gerekliliğidir. O zaman birtakım çıkar tartışmalarının önlenmesi kolaylaşmaktadır.

3.2. Basın Konseyleri

Basının özdenetim mekanizmalarından en önemlisi ve en yaygını gazeteciler ve toplumun çeşitli kesimlerinden insanların bir araya gelerek oluşturduğu  basın konseyleridir. Bir basın konseyi, iletişim araçları temsilcileri -genellikle gazete sahipleri ve gazeteciler- ve halk temsilcilerinden oluşan bir kuruluştur ve hükümet yetkililerinden bağımsızdır. İlk Basın Konseyi 1916’da İsveç’te kurulmuştur. İçlerinde en tanınmış olanı, 1953 yılında oluşturulan İngiliz Basın Konseyi’dir.

Basın konseyleri, diğer görevlerinin yanı sıra, profesyonel ahlâk açısından yüksek standardı korumakla yükümlüdürler. Bu konseylerin yaygınlık kazanmaları, ancak yakın geçmişte mümkün olabilmiştir. Bugün etkinlik gösteren kırk basın konseyinin yarıdan fazlası 70’li yıllar içinde kurulmuşlardır. Bu konseyler çoğunlukla ortak bir yapıya sahiptirler ve genellikle tanınmış bir emekli yargıç olan tarafsız bir başkan ile gazetecilerin  ve  yayıncıların temsilcilerinden oluşurlar. Kimilerinde kamu -Kanada’da Quebec eyaleti, Yeni Zelanda, Norveç, İngiltere- veya kamu kuruluşu -Hindistan’da, parlamento, dini konseyler, yargı- temsilcileri de yer alır. Basın konseyi, kimi ülkelerde kamu makamlarınca -Endonezya-, veya yalnız yayıncılar -Danimarka-, veya gazeteciler -İsviçre- tarafından kurulmuştur. Bu konseylerin yetkileri sınırlıdır. Hollanda’da olduğu gibi bazılarının ceza verebilme yetkileri olmadığı gibi, yetkileri uygulanan sansürün boyutlarını belirlemenin ötesine ender olarak geçebilir.

Basın konseylerinin işlevleri, genellikle ahlâkî standartların korunmasıyla sınırlandırılmamıştır. İşlevlerinden başlıcası, basın özgürlüğünün korunmasıdır. Bazı konseyleri -Almanya, İngiltere- basının yapısal gelişimini, özellikle tekelleşme eğilimini izlemek ve kamuya açıklamakla görevlidirler; bu görev basın özgürlüğünü koruma çabalarının bir bölümü olarak nitelendirilebilir.

Basın konseyleri, ülkelere göre değişik özellikler gösterir. Danimarka ve İsveç gibi ülkelerde, basın konseyi ancak uygunsuzluklar ve somut şikayetlerin olduğu durumlarda harekete geçebilir. Buna karşılık Almanya, Avusturya, Hindistan, Güney Kore gibi bazı ülkelerde basın konseyi, gelen şikayetlerin yanı sıra, kendi insiyatiflerine bağlı olarak da harekete geçebilirler.

İngiliz Basın Konseyi ise, ancak basının hareketinden bizzat zarar gören şikayetçilerin başvurularını karara bağlar. Fakat, İngiliz Basın Konseyi zaman zaman kendi insiyatifi ile de hareket etmiştir. Örneğin, 1960 yılında Konsey, cinsel konuları istismarda, genel ahlâk ölçülerine uymadıkları gerekçesiyle üç pazar gazetesini kınamıştır.

80’li yıllar, basın konseyleri için zor geçen yıllardır. Bu süre içinde hiçbir yeni konsey kurulmamıştır.

3.3. Ombudsman

Basının özdenetimi modellerinden birisi de ombudsmandır. Ombudsman modeli, İsveç’teki özdenetim uygulamalarından esinlenerek geliştirilmiştir. İsveç’ten diğer İskandinav ülkelerine, oradan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır. Avrupa Asamblesi İstişari Komisyonu ombudsman modelini bütün dünyaya tavsiye etmiştir.

Ombudsman “vatandaş koruyucusu” anlamına gelen, İsveçce kökenli bir sözcüktür- bir basın organı bünyesinde, soruşturma yapmak, karar vermek, açıklamalarda bulunmak ve bazen de hataları düzeltmekle görevli kişidir. Birçok ombudsmanın, gazetecilerin çalışması konusunda görüş belirten, bazen de eleştirel fıkralar yayınlamak için kendi gazetelerinde köşeleri vardır. Bazıları, gazetecilerin ve yönetimin dikkatine sunulmak üzere eleştiriler kaleme alırlar. Ancak, bunları okuyucu görmez. Bir ombudsmanı olan ilk basın organı Louisville Courrier-Journal (ABD- 1967)’dir.

İsveç uygulamasında ombudsman, okuyucuların basınla olan şikayetlerini yönelttikleri kişidir. Ombudsmana şikayette bulunan kişinin yapacağı tek harcama, postayla ilgilidir. Hükümetle ombudsmanın hiçbir bağı yoktur. Bir parlamento üyesi, İsveç Barolar Birliği Başkanı ve İsveç Basın Konseyi temsilcisinden oluşan üç kişilik bir komisyon tarafından seçilir. Maaşı, İsveç Yayıncılar Derneği’ndeki gazetecilerce ödenir.

İsveç’teki ombudsman modelinin başka bir uygulaması da, basın organlarının kendi ombudsmanını kendi belirlemesi şeklindedir. Bu modelde, ombudsman çalıştığı basın kurumu içinde, kurum içi yazılı eleştiriler yayınlar, gazetecilere mesleki sorumluluklarını hatırlatır. Ayrıca, basın organında çıkan haber ve yorumlarla ilgili şikayetleri değerlendirir.

Ombudsmanlar, basın kurumu içinde bağımsız bir özellik taşırlar. Maaşlarını gazeteden almalarına rağmen, gazetenin sahibine veya diğer yöneticilere karşı bağımsız davranmak durumundadırlar. Bu da, ombudsman görevini yapan kişinin basın meslek ilkelerine bağlı, sorumluluk sahibi ve büyük ölçüde basın kuruluşunun vereceği maaşa ihtiyacı olmayacak bir kişi olmasını gerektirmektedir. Bunun için en ideal kişi de herhalde tecrübe sahibi ve emekli bir gazeteci olabilir.

Ombudsman kurumunda tarafsızlık çok önemlidir. Seçimi bazen yargı organı tarafından, bazen de parlamento tarafından yapılmış olmasına rağmen çeşitli şekilde tarafsızlığı sağlanmıştır. Bu bağımsızlığı, bazı ülkelerde yaşam boyu seçilme biçiminde ya da hiçbir makama karşı sorumlu olmamasıyla sağlanmıştır. Ombudsman, esas itibarıyla, hukuk devletini en ideal düzeyde geliştiren ülkelerde, hukuk teminatının üzerinde vatandaşa bir teminat sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. Ombudsmanın zorlayıcı yetkileri yoktur. Yönetimin haksızlığını araştırır. Bazı yetkileri olmasına rağmen, haksızlığın düzeltilmesi konusunda zorlayıcı bir yetkisi yoktur. İdareyi zorlayamaz. Ancak, ombudsmanın, özellikle gelişmiş ülkelerde öyle bir yetkisi vardır ki, idare kendini esas itibarıyla ombudsmanın kararına uymaya mecbur hissetmektedir. Ombudsmanın bu gücü, kitle iletişim organlarıyla çok sıkı ilişkisinden kaynaklanır. Ombudsman, idarenin bir haksızlığını tespit ettiği zaman, bunu idareye bildirir. Eğer, bu haksızlık düzeltilmeyecek olursa, meseleyi anında basın yayın organlarına iletmek ve kamuoyu oluşturmak suretiyle idareyi zorlamak imkânlarına sahiptir. Bunun dışında zorlayıcı bir yetkisi yoktur. Ancak, bu sistemin uygulandığı ülkeler, hukuk sistemleri açısından son derece gelişmiş ve ileri ülkeler olduğu için, bu yollara başvurmadan idare ombudsmanın kararlarını uygular.

Kamunun, basın konseyleri ve ombudsmanlara gösterdiği ilgi, gelen çok sayıda şikayet ile anlaşılır. Bunların sayısı, mahkemelere yapılan şikayetlerden fazladır. Örneğin, Kanada’da altı basın konseyi, yılda yaklaşık 200 şikayet almaktadır. Bu, basına karşı açılan adli davaların çok üstünde bir sayıdır. Büyük kent -Louisville, Minneapolis, Montréal, San Diago- gazetelerinin ombudsmanları, her ay yüzlerce şikayet alabilmektedir.

Yukarıda saydığımız özdenetim modellerinin dışında da, basının kendi saygınlığını ve güvenilirliğini kazanabilmesi için başka yollar bulunabilir. Fakat görüldüğü gibi, basında özdenetim modellerinin başarılı olabilmesinde en önemli faktör, basın mensuplarıdır. Basın mensupları, devletin yasalarla basını denetlemesini ve müdahale etmesini istemiyorlarsa bu denetimi önce kendi vicdanlarında gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Bir erdem rejimi olan demokrasinin en büyük gücü olan basının da saygınlığını kazanabilmesi için erdemli mensuplara ihtiyacı vardır. Çünkü, bütün sistemlerin temeli insandır. Sistemlerin iyi işleyebilmesinin şartı da o sistemin kişilerce özümsenmesinden geçmektedir.

Çeşitli ülkelerde uygulanan özdenetim sistemlerine bakarak bu kuruluşların fonksiyonlarını şu şekilde özetleyebiliriz:

- Basın özgürlüğünü korumak, basın özgürlüğünü tehdit eden tehlikelere karşı mücadele etmek. Devletin basınla ilgili yapacağı düzenlemeleri takip etmek ve gerekirse bu konuda müdahalelerde bulunmak.

- Basın özgürlüğünün medya kuruluşları ve mensuplarınca istismar edilmesine karşı mücadele etmek ve bu konuda ahlâk ilkeleri oluşturarak, bunlara uyulmasını sağlamak.

- Medyayı; hükümet, parlamento ve kamuoyu önünde bir bütün olarak temsil etmek ve bunların karşısında medyanın saygınlığını ve güvenilirliğini korumak.

IV: Türkiye’deki Özdenetim Uygulamaları

Türkiye’de, basının özdenetimi konusu gündeme geldiği zaman genellikle 1960’da kabul edilen Basın Ahlâk Yasası ve Basın Şeref Divânı uygulaması başlangıç olarak kabul edilir. Bugünkü anladığımız anlamda özdenetimin başlangıç tarihi budur. Fakat, bu tarihten önce de Türk basınında birtakım örgütlenmeler gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemden beri basının örgütlenme çalışmaları sürmektedir. Günümüzdeki gelişmelerin daha iyi anlaşılabilmesi için tarihsel süreç içerisinde bu örgütlenme ve çalışmalardan bahsedilmesi gerekir.

1.      Türk Basınında ilk Meslek Kuruluşları

Türkiye’de yayınlanan ilk gazeteler Türkçe değildi. Türkçe ilk gazete 1 Kasım 1831’de devletin çıkardığı Takvim-i Vekayi’dir.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından ve Rusya karşısında Edirne antlaşmasıyla sona eren bozgundan sonra, Sultan II. Mahmut sık sık “ıslahat meclisleri” toplamaya başlamıştı. Bunlardan birinde gazete çıkarmak hakkında bir fikir ileri sürüldü. Derhal onaylanmakla birlikte bir süre beklemenin uygun olacağı saptandı. Daha sonra Hattı Hümayunla gazetenin çıkarılması fikri tatbikata konuldu. Gazetenin ismini ise bizzat padişah belirledi. Gazetenin çıkış hazırlıklarına katılmak üzere İzmir’den Alexandre Blacque çağrıldı ve onun tecrübelerinden faydalanıldı. Blacque, daha sonra bu resmî gazetenin Fransızca sayısı Le Moniteur Ottoman’ı çıkardı. Osmanlı Devleti’nin çok uluslu yapısı dikkate alınarak, ayrıca Arapça Takvim El Vekayi, Farsça -ismi bilinmiyor-, Rumca Otomanikos Minitor ve Ermenice Liro Kir isimli gazeteler yayımlandı. Başlangıçta iç ve dış haberlere, askerlik, bilim, ticaret vb. konularına yer veren Takvim-i Vekayi, 1860’dan sonra yalnızca resmî gazete kimliğiyle çıkarıldı.

Bu dönemde, ülkenin kültürel düzeyi henüz özel gazetelerin yayınlanması için uygun değildi. Hatta, özel matbaalar bile bulunmamaktaydı. Matbaaların yer yer açılarak çoğalması için daha yirmi sene ve bunların bastığı kitaplardan halkın yararlanarak bir gazeteye ihtiyaç duymaları için de bir hayli beklemek gerekmiştir.

İlk özel Türkçe gazeteyi, bir Türk veya Müslüman değil, Kapitülasyonlardan aldığı cesaretle küstahlıklar yapan ve “Mükafat” olarak da gazete çıkarma izni alan bir İngiliz çıkarmıştır. William Churchill tarafından 1840’ta çıkarılmaya başlanan bu gazete Ceride-i Havadis’tir. Gazete, büyük ölçüde devletten yardım alarak yayın hayatını sürdürmüştür.

Gazetenin, ilk başlarda hiç satmadığı anlaşılıyor. ilk üç sayı bedava dağıtılmış, sonra da gazetenin ancak 150 kadar okuyucusu olmuştur. Churchill bir yazısında, ilk üç yılda Ceride-i Havadis’in “düşe kalka” yayınlandığını ve ancak 150 kadar “zevat” tarafından rağbet gördüğünü belirtmektedir. Ama Churchill, hükümete baskı yapabilecek güçte bir yabancıdır. Kendisine devletçe ayda 2500 kuruşluk bir yardım yapılması üzerine gazete yavaş yavaş durumunu düzeltmeye başlamıştır.

İlk resmî Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi’den 30 ve William Churchill’in yarı resmî gazetesi Ceride-i Havadis’ten 20 yıl sonra 21 Ekim 1860’da Agâh Efendi tarafından yayınlanmaya başlayan Tercüman-ı Ahval, özel teşebbüs tarafından ve hazineden yardım almadan yayınlanan ilk Türk gazetesidir. Bu yönüyle Türk basın tarihinde bir dönemin başlangıcı sayılmaktadır. Bu sırada, azınlıklara mensup kişilerin ve yabancı uyrukluların başka dillerde çıkardıkları tam 13 gazete vardır. Daha sonra 1862’de Tasvir-i Efkâr gazetesi yayınlanmaya başlamıştır.

Tasvir-i Efkâr’ın kurucusu Şinasi’dir. Daha önce Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahval’i çıkarmış olan Şinasi, kısa bir süre sonra bu gazeteyi bırakarak yeni bir gazete çıkarmaya karar vermişti. İlk sayıda yayınlanan bir giriş yazısında belirtildiğine göre, gazetenin amacı, havadis vermek, halka kendi yararları doğrultusunda düşünmeyi öğretmektir. Bu yazıda Şinasi, her türlü hükümetin halkın yararına çalışmakla kuvvetlenebileceğini belirtiyordu.

Bundan sonra basın gelişmesini sürdürdü ve Türk halkına kendini benimsetti. Basın güçlendikçe, siyasî iktidarların çekindikleri bir araç olarak çeşitli sansür ve baskılarla sindirilmeye, bazen de satın alınarak susturulmaya çalışıldı.

1.1. Cemiyet-i Matbuat-ı Osmaniye

Basın tarihimizde, gazetecilerin kendi aralarında kurdukları ilk meslek kuruluşu; Cemiyet-i Matbuat-ı Osmaniye’dir.

1908 Temmuzu’nun on birinde, İstanbul gazetelerinin resmî tebliğ kısmında Meşrutiyet’in yeniden ilânı ile ilgili haberin çıktığı gün, Yeni Gazete sahibi Abdullah Zühtü Bey’in teşebbüsüyle, gazeteciler Sirkeci Garı’nın karşısında bir lokantada toplandılar. Abdullah Zühtü Bey burada, istibdadın çöktüğüne, sansür devrinin kapandığına, gazetecilere yeni vazifeler ve sorumluluklar düştüğüne, el ele çalışmak gerektiğine dair bir konuşma yaptı. Elli kişiye yakın gazetecinin bulunduğu bu toplantıda, “Cemiyet-i Matbuat-ı Osmaniye” adlı bir meslek örgütünün kurulması kararlaştırıldı.

Resmî olarak Meşrutiyet’in ilânını izleyen ikinci ayda kurulan derneğin kurucularının adları, Meşrutiyet’te yapılan cemiyet nizamnamelerinde pek görülmeyen bir biçimde, 2. Maddede verilmiştir. Cemiyetin kurucuları arasında Yeni Gazete sahibi Abdullah Zühtü Bey, İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey, Tanin gazetesi sahibi ismail Hakkı Bey, Servet-i Fünun yazarlarından Cenab Şahabettin Bey, yine Tanin Başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, Mizan gazetesi sahibi Murat Bey gibi isimler yer almaktadır. Ayrıca, azınlık gazetelerini temsilen de Pozantiyon gazetesi sahibi Pozant Efendi, El Tiempo gazetesi başyazarı Fresko Efendi, Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi ve Kostantinopolis gazetesi sahibi Nikolaidis Efendi kurucular arasında bulunmaktadır.

Bu durum, aynı zamanda kurucu isimleriyle Meşrutiyet’in başlangıç havasını çok güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Bu cemiyetin kurucularından Hüseyin Cahit (Yalçın), daha sonra oluşturulan basın meslek kuruluşlarında da faal olarak yer alacaktır.

Cemiyetin kuruluşu şu nedenlere dayandırılmıştır: “Cemiyeti hükümete tanıtmak; basın suçları yargılanmasında Cemiyet idare heyetinin “heyet-i adul” (jüri) olarak tanınmasını sağlamak; basını Osmanlıcı ve ‘Selâmet-i vatan’ fikri çerçevesinde, düşünce özgürlüğüne halel gelmeden toplamak; Avrupa basın cemiyetleriyle dostça ilişkiler kurmak; cemiyet üyeleri arasında dostluk ve yardım ilişkileri kurmak; cemiyet üyelerine taşıt araçlarında, sanat müesseselerinde kolaylıklar sağlamak; Osmanlı basınının içte ve dışta onurunu korumak.”

Cemiyetin nizamnâmesinde, basın ahlâkını ilgilendiren ve -bugünkü anlamda olmasa bile- basının özdenetimini sağlamaya yönelik hükümler vardır. Nizamnâmenin 13. Maddesinde sayılan görevlerinden birisi de, “Cemiyet üyeleri arasında meydana gelecek anlaşmazlıkların çirkin bir zemine dökülmesini önlemek için, arabulucu rolü oynamak”tır.

Cemiyete üye olan Osmanlı basınının yükümlülükleri nizamnâmenin 14. Maddesinde, “Gazeteler şantaj yapamayacaklar, çirkin kelime ve imâdan ve genel ahlâka aykırı yazı ve haberlerden kaçınacaklar, yabancı devletlerin ve Osmanlı vatandaşı olan kişilerin haysiyetini incitecek yolda yayında bulunamayacaklardır” şeklinde belirtilmektedir. Bu, aynı zamanda, basın tarihimizdeki ilk “basın meslek ilkeleri” olmaktadır.

Cemiyet tüzüğünde belirtildiği gibi, basının özdenetimi işlevi de yerine getirilmiş olacaktır. Tüzük, 14. Maddede belirtilen yayın ilkelerine aykırı hareket eden gazete ve gazeteciler hakkında, şikayet sözkonusu olduğunda yaptırımlar içermektedir. Bu ilkeleri ihlal eden ve bir şahıs hakkında ahlâka aykırı biçimde saldırgan yayında bulunan gazete için bir şikayette veya ihbarda bulunulması durumunda İdare Kurulu toplanarak bu şikayeti inceleyecek ve yayında genel ahlâka aykırı bir durum tespit edilir ve şikayet edilen gazete cemiyet mensubuysa, hakkında verilecek karara uymak zorunda kalacaktır. Yayını yapan gazete, Cemiyete üye değilse bile bu karar gazetelere tebliğ edilecektir. Bu şekilde, üç kez uyarılan yazar Cemiyet üyesi ise, Cemiyetten ihraç edilecektir.

Kurulmasına ve tüzüğünün hazırlanmasına rağmen, amaçladığı “gazeteciler kongresi”ni toplayamadığından dolayı derneğin uygulamaya geçirilemediği görülmektedir. Fakat dernek, hem basın tarihimizdeki ilk basın meslek kuruluşu girişimi olduğundan dolayı, hem de basın meslek ilkelerini ortaya koyması ve basında bir tür özdenetim sistemi getirmesi açısından ilginçtir.

1.2. Osmanlı Matbuat Cemiyeti

Osmanlı Matbuat Cemiyeti, günümüzdeki Gazeteciler Cemiyeti de dahil olmak üzere ülkemizde kurulan birçok basın meslek kuruluşunun çekirdeğini oluşturmaktadır.

İlk kurulan basın derneğindeki başarısızlığa rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarında yeni bir basın derneği kuruluşuna ihtiyaç hissedilmişti. Savaş döneminde İstanbul’da müttefik devletlerin gazetecileri bulunmakta ve Türkiye’deki meslektaşlarıyla görüşmektedirler. Müttefik devletlerdeki basın dernekleri de Osmanlı basını ile temasa geçmek isteğindedir. Fakat, bu konuda başvurulacak hiçbir merci bulamadıkları için girişimleri sonuçsuz kalmaktadır. Bu arada, Alman Basın Derneği’nin Türkiye’deki günlük yayın yapan bazı basın kuruluşlarının başyazarlarını Almanya’ya davet etmek istemesine karşın yetkili bir makam bulamamış olması, bir dernek kurma girişimlerini hızlandırmıştır.

Böylece, 25 Haziran 1917’de, Sabah matbaası geçici merkez seçilerek, Mahmut Sadık Bey’in başkanlığında kurulan bir idare heyetince Osmanlı Matbuat Cemiyeti kurulmuştur.

Kurulan derneğin idare kurulu içinde, Muhittin (Birgen), Yunus Nadi, Ağaoğlu Ahmet, Abdullah Zühtü, Ahmet Emin (Yalman) gibi basın tarihimizde önemli yerleri olan tanınmış gazeteciler bulunmaktadır. Bu isimleri, Cumhuriyet döneminde de basında ve basın kuruluşları içinde sık sık görmekteyiz.

Dernek, İttihat ve Terakki’nin baskıcı yönetimi altında bulunan ülkede iyi karşılanmıştır. İlk kongresi, 15 Şubat 1918’de yapılmış ve yönetim kurulu seçilmiştir. Bu kongrede Cemiyetin başkanlığına Hüseyin Cahit (Yalçın), ikinci Başkanlığa Yunus Nadi, Genel Sekreterliğe ise Ahmet Emin (Yalman) seçilmiştir.

Cemiyetin bu dönemdeki en belirgin etkinliği, Almanya’dan Türk gazeteleri için getirilen kağıtların dağıtımına aracılık etmek olmuştur.

1919 yılında, Cemiyetin faaliyetleri arasında, istanbul’un güzel bir yerinde her türlü huzur ve dinlenmeyi sağlayacak şekilde kurulacak bir binada, ülkenin basın mensupları ve aydınlarını biraraya getirmek üzere bir Matbuat Kulübü kurulmasını da görmekteyiz.

Bu dönemde, Cemiyetin ismi Türk Matbuat Cemiyeti olarak değiştirilmiş ve başkanlığına da ünlü gazeteci Velid Ebuzziya Bey getirilmiştir. Bundan sonra, ismi ve yöneticileri çeşitli kereler değişen Cemiyet, faaliyetini sürdürmüş, Cemiyetin ismi 1921’de Matbuat Cemiyeti olmuştur.

1930 Nisan’ında, esas ve yardım nizamnâmeleri son ihtiyaçlara göre düzeltilmiş, Ankara’da bir matbuat cemiyeti kurulması teşebbüsü karşısında ise ismi. İstanbul Matbuat Cemiyeti olarak değiştirilmiştir. 1935’te ise cemiyetin adı, Atatürk’ün isteği ile Basın Kurumu olmuştur. O yıl toplanan kongre açılırken, gazeteciler o zamanın moda davranışıyla “İstanbul Matbuat Cemiyeti” adına Atatürk’e bir bağlılık telgrafı çekmişler, Atatürk de kendilerine “Basın Kurumu’na” diye başlayan bir telgrafla karşılık verince, derneğin adı derhal “Basın Kurumu” olmuştur. Bu olay, Atatürk’ün basın üzerindeki etkisini göstermesi bakımından da ilginçtir.

Son tüzük değişikliğinde, Cemiyetin amaçları şu şekilde belirtilmiştir:

a) Matbuat mesleğine ait hak ve vazifelerle meslek adâbının, meslek nezahet ve haysiyetinin yapılıp muhafaza edilmesine, mesleğin bir uzviyet olarak teşekkül etmesine ve yükselmesine hizmet etmek,

b) Matbuatın vatan ve millet menfaatleri uğrunda yekpare bir kuvvet olmasına dikkat ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk âleminin inkişafı ile içtimai hayatın tekâmülüne çalışmak,

c) Matbuat meslektaşlarının mesleklerinde muvaffak olup terakki etmelerini ve kolay geçinmelerini ve birbirlerine yardım esaslarından faydalanmalarını temine uğraşmak,

ç) Meslektaşlar arasında dostluk duygusunu ve meslektaşlık bağlarını kuvvetlendirmek, fikirlerin birleşmesini ve kendilerinin düzgün içtimai bir hayat yaşamalarını temin edecek çalışmalarda bulunmak.

Cemiyet, 1938 yılında Basın Birliği Kanunu gereğince dağıtılmış ve Hakkı Tarık Us’un başkanlığında “İstanbul Basın Birliği” kurulmuştur. Kanunla kurulan ve devlet güdümünde olan bu birlik, İkinci Dünya Savaşı yıllarında gazetecilerin meslekî tek örgütü olmuştur.

1. Türk Basın Birliği

Ülkemizde basının özdenetimi girişimlerini incelerken, devletin basın üzerindeki baskılarına ve basını denetimi altına alma çabalarına bir örnek olarak tek parti dönemindeki basının genel durumundan ve Basın Birliği’nden bahsetmemiz gerekmektedir.

Basın tarihimizde, kanunla kurulan ilk ve son basın meslek kuruluşu olan Basın Birliği, tek parti döneminde kurulan ve uygulamaları da tek parti dönemi doğrultusunda olduğu için üzerinde çok fazla durulmamıştır. Basın Birliği, kanunla ve millî şeflik devrinde kurulan bir örgüt olması dolayısıyla, daha baştan şanssız bir girişim olmuştur. Daha sonraları da basının özdenetimi konularında yapılan tartışmalarda özdenetim kuruluşlarına Basın Birliği hep “kötü emsal” olarak gösterilmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ülkede hakim olan Tek Parti döneminin kendine özgü koşullarından siyasal partiler, sendikalar, dernekler ve diğer baskı grupları gibi basın da, muhalefeti yasaklayıcı düzenlemelerden olumsuz yönde etkilenmiştir.

Cumhuriyet tarihinde, siyasal alanda ve basında kısıtlamalar getiren ilk önemli kanun Takrir-i Sükûn Kanunu’dur. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun basın özgürlüğünü kısıtlayan 1. Maddesi şöyle düzenlenmiştir: “İrticaa, isyana ve memleketin nizam-ı içtimaîsini ve huzur ve sükûnu ve emniyet ve tahrikât ve teşrikat ve teşebbüsat ve neşriyatı hükümet, Reis-i Cumhurun tasdiki ile re’sen ve idareten men’e mezundur.” Bu hüküm, basın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıracak niteliktedir. Kanunla hükümet, yargı organı kararı olmaksızın siyasî partileri ve gazeteleri kapatabilme yetkisi kazanıyordu.

Cumhuriyet döneminin ilk matbuat kanunu, 27 Temmuz 1931’de yürürlüğe girmiştir. 1931 tarihli Matbuat Kanunu’nun 50. Maddesi, içerdiği ağır hükümle basın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıramamıştır. “Memleketin umumî siyasetine dokunacak neşriyat” gibi muğlak bir ifade taşıyan  bu  hükme göre,  Bakanlar Kurulu gazete ve dergileri, kanunun 18. Maddesine dayanarak kapatabilmektedir.

1930’lu yılların ortalarında, Avrupa’da yayılmakta olan faşizm eğilimlerinden etkilenen tek parti yöneticileri, basın üzerindeki baskılarını, basını kontrol altına alma çabalarını yoğunlaştırmışlardır. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllardaki güçlükler bir ölçüde aşılıp, 1931 yılında Basın Yasası da kabul edildikten sonra, hükümet Ankara’da 1935’te Basın Genel Direktörlüğü aracılığıyla ilk Basın Kongresi’ni toplar.

Basın Birliği Kanunu’nun kabulüyle ilgili olarak 28 Haziran 1938 tarihli Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay şunları yazıyordu: “Kamutay evvelki gün avukatlık, dün de gazetecilik mesleklerini tanzim ve tensik eden kanun layihalarını kabul etti. Şimdiye kadar her iki meslek, kendi kör menfaatlerinden gayri hiçbir nizam tanımayan kötü kişiler yüzünden halk arasında iyi nam bırakmamıştır. Kamoy, gazete ile kurulur; onunla beslenir ve onunla olgunlaşır. Fakat, işte bu kadar müessir olduğu için, onu kör menfaatlerine veya hırslarına alet edenlerin elinde de pek tehlikeli bir silah haline gelebilir”.

Bu yazıdan da anlaşıldığı gibi, Birliğin kurulmasındaki temel amaç kısaca, basını devlet tarafından denetim altına almaktı. Fakat çıkan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, ülkede uygulanan ve basına nefes aldırmayan Tek Parti rejimi, bu konuda Basın Birliği’ne yapacak fazla birşey bırakmadı.

Türk Basın Birliği, Kuruluş Kanunu’nun kendisine verdiği ve basın mensupları açısından hayatî önem taşıyan yetki ve yaptırımları, savaş yılları boyunca siyasî nedenlerle uygulamaya geçirmemiştir. Örneğin, Basın Birliği Yüksek Haysiyet Divânı, iktidarın iç veya dış politikasını eleştirmesinden ötürü herhangi bir gazeteciye Birlik’ten çıkarma, yani meslekten atma cezası vermemiştir. İktidarın, Türk Basın Birliği aracılığıyla sahip olduğu yetki ve yaptırımları kullanmamış olmasının nedeni, bu uygulamalara gerek kalmamış olmasıdır. Yani iktidar, diğer yasalar ve mutlak otoritesi ile, basını o denli denetimi ve emri altına almıştır ki, Basın Birliği Kanunu’nun verdiği yetki ve yaptırımları kullanmaya gerek duymamıştır. iktidar, istediği yayın organını kapatmış, Basın Birliği Kurulu’ndaki gazeteci-milletvekilleri aracılığıyla ya da verdiği talimatlar ile istediği yayının yapılmasını sağlamıştır. Ancak bu yaptırımı, tehdit unsuru olarak elinde bulundurmuştur.

Ülke basını, Basın Birliği’nin ve Basın Genel Müdürlüğü’nün aracılığı ile, kağıdından haberine herşeyi ile baskı altına alınmıştı. Gazetecilik yapabilmek için Sarı Basın Kartı almak ve bunun için de Basın Birliği’ne üye olmak gerekiyordu. Bu durumda basit bir sebep gösterilerek Basın Birliği’nden çıkarılan gazeteci, Sarı Basın Kartını da kaybedebileceğinden mesleğine veda etme ile karşı karşıya kalıyordu. Gazetelerin ve gazetecilerin uğradıkları haksızlıklar, kanunsuzluklar karşısında Basın Birliği, suskun ve tasvipçi kalıyordu.

Birliğin kapanış nedenleriyle ilgili çeşitli görüşler vardır. Fakat burada ortaya çıkan ortak görüş, hem dış, hem de buna bağlı olarak iç gelişmelerin, Birliğin kapatılmasında etkili olduğu noktasında birleşmektedir. Bundan dolayı, Birliğin kapanış nedenlerini incelerken, iki hususu gözönünde tutmamız gerekmektedir. Dünyanın genel durumundaki gelişmeler ve bu gelişmeler sonucunda Türkiye’de meydana gelen siyasî ve sosyal olaylar.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi, özellikle Avrupa’daki faşist yönetimlerin de sonunu hazırlamış, yeni dönemin özgürlüklerin kazanılması ve güvence altına alınması mücadelesine sahne olacağı anlaşılmıştır. Bu değişimden, Türkiye’nin etkilenmemesi düşünülemezdi. Nitekim, bir yandan “dış dinamikler”, diğer yandan sosyo-ekonomik koşulların etkisi ve bunun yanında, bir kısım basının direnmesiyle oluşmaya başlayan toplumsal muhalefet ve bunun parlamentoya da yansıması, çok partili hayata gidişin yolunu açan önemli faktörler olmuştur.

Basın Birliği, ikinci Dünya Savaşı’nı “demokrasi cephesi”nin kazanması ile birlikte Türkiye’deki Tek Parti rejiminin eskisine oranla yumuşamaya ve liberalleşmeye başladığı 1945 yılı ortalarında eleştirilmeye başlanmıştır. Bu eleştiriler, sözü edilen yumuşamanın verdiği rahatlıkla, basında da dile getirilmiştir. Hatta, savaş döneminin gazeteci-milletvekillerinden Akşam Gazetesi sahip ve başyazarı Necmeddin Sadak dahi, bu kurumu eleştirmiş ve kaldırılması gerektiğini savunmuştur. Sadak, ikinci partinin kurulup kurulmaması tartışmasının gündeme geldiği 1945 ortalarında, birden fazla partinin olduğu bir ülkede, “basın hürriyetinin” ilk şart olduğuna değinmiş, “basını güdümlü hale sokmak için harcanan gayretlerin mahsulü” olarak nitelediği Basın Birliği’nin kaldırılması gerektiğini savunmuştur. Peyami Safa ise, 4 Haziran 1946 tarihli Vakit Gazetesindeki yazısında “Basın Birliği Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde ilga tasarısının kabul edildiği gün, basın uzviyetine musallat bir fazlalık üzerinde kronik olmuş bir apandisit ameliyatı yapılacaktır” demektedir.

Bu gelişmelere, Basın Birliği içindeki gelişmeleri de ekleyince, Birliğin kapatılması zorunlu hale gelmiştir.

Dünyada ve Türkiye’de meydana gelen değişiklikler ve gelişmeler sonucunda, Türk Basın Birliği, 30 Mayıs 1946’da TBMM’de kabul edilen ve 18 Haziran 1946’da yürürlüğe giren bir cümlelik bir kanunla kaldırıldı.

Bundan sonra, artık Basın alanında “mecburi meslek örgütü” kalmadı. Birer özel hukuk tüzel kişilikleri olan dernekler ve sendika biçiminde örgütlenme imkânı doğunca da, yine birer özel hukuk tüzel kişilikleri olan ve “meslekten men” cezası verme gibi kamu gücü işlemlerinde etkili olmayıp, mesleği icra için de kaydolma mecburiyeti yüklemeyen sendikalar ve cemiyetler kuruldu.

1.Başarısızlıkla Sonuçlanan Bir Özdenetim Girişimi:

     Basın Şeref Divanı

Merhum gazeteci Abdi ipekçi’ye göre, Türk basınında kendi kendini kontrol sistemi, 27 Mayıs 1960 darbesinden önce, Demokrat Parti iktidarı döneminde üzerinde durulan bir fikirdi. Özellikle 1950’de, basınla ilgili mevzuatta yapılan değişiklikle sağlanan hürriyetin, sonradan kısıtlanmasında, bazı sorumsuz yayınların da rol oynadığı, hiç değilse iktidarın eline bu şekilde koz verildiği düşünülüyordu. Bu noktayı dikkate alanlar, mesleğin itibarını sarsan ve kısıtlayıcı tedbirler için fırsat yaratan gazetelerin ve gazetecilerin meslekî kurumlar aracılığıyla denetim altına alınmasını öneriyorlardı. Bu fikri savunanlar içinde kamu tüzel kişiliğine sahip Barolar ve Tabip Odaları örneklerini gösterenler de vardı. Fakat bu düşünce, iktidar ve basın arasındaki ilişkilerin gittikçe gerginleşmesi üzerine uygulamaya konulamamıştı.

27 Mayıs darbesinden sonraki gelişmeler ise, özdenetim fikrinin uygulamaya konulmasını zorunlu kıldı. Yönetime el koyan Milli Birlik Komitesinin, basın özgürlüklerini kısıtlayan yasaların uygulanmasını durdurması üzerine, basın rahat bir soluk almış; ama bu kez de bazı gazetecilerin sorumsuz yayın politikası izlemeleri üzerine, gazetecileri yeniden kısıtlayıcı önlemlerle karşılaşacakları endişesi sarmıştır. Özellikle, bir kısım dergi ve gazetelerde devrik iktidar mensupları hakkında, hiçbir sorumluluk duygusuyla bağdaşmayacak çok seviyesiz yayınların ortaya çıkmasıyla, basın özgürlüğünün kısa zamanda suistimal edilmeye başlandığı gözlenmekteydi. Böyle bir durum, basın üzerinde iktidar tarafından kısıtlayıcı tedbirler alınması tehlikesini ortaya çıkarmaktaydı.

Askerî darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesinin, demokrasinin önemli kurumlarından üniversiteler ve siyasî partilerle ilgili bazı düzenlemeler yapması, sıranın basına gelmekte olduğu konusunda basın mensuplarını ciddi olarak endişelendirmekteydi. Hatta, bu konuda ordu kesiminden açık telkinlerin geldiğine dair iddialar da vardır.

Üniversitelerle ve siyasî partilerle ilgili düzenleme ve bazı uygulamalardan sonra, sık sık basın camiasında, ordu tarafından “sıra sizde; Babıali’den de geçeceğiz” sözü duyulmaya başlanmıştı. Bunun üzerine Babıali’nin ileri görüşlü gazetecileri, başta “bir çağdaş kurum oluşturursak, belki Milli Birlik Komitesi’nin Babıaliden geçmesini önleriz” diyen Abdi ipekçi olmak üzere bir araya geldiler. Basın Ahlâk Yasası’nın imzalanması ve Basın Şeref Divânı’nın kuruluşu bu şekilde olmuştur.

Hazırlanan Basın Ahlâk Yasası ve bu yasayı yürütmekle görevli Basın Şeref Divânı statüsünün tasarıları, 18 Temmuz 1960’ta İstanbul’da toplanan İstanbul, Ankara, İzmir ve Eskişehir gazetecilerinin temsilcilerine sunuldu. İki gün süren müzakereler sonunda tasarılar kesin şekillerini aldı. 24 Temmuz günü, sansürün kaldırılışının 52’nci ve ilk Türk gazetesinin yayınlanışının 100’üncü yıldönümü münasebetiyle düzenlenen törende Basın Ahlâk Yasası’na uymayı kabul eden gazete, dergi ve ajans yöneticileri ile meslekî kurumların başkanları taahhütnameyi imzaladılar.

Basın kuruluşları ve mensupları tarafından hazırlanan bir sözleşmeyle kurulmasına karar verilen, Türk basınını ve meslek kuruluşlarını kapsar nitelikte oluşturulan özdenetim sistemi, “Basın Şeref Divânı”yla yaşama geçirildi. Bu özdenetim sistemi, basın konseylerinden daha sınırlı bir işleve sahipti ve sadece basınla ilgili şikayetleri ele alan, bu şikayetler hakkında karar verebilen, yaptırım gücü fazla olmayan, sadece manevî yaptırımlar uygulayabilen bir kuruluştu.

1.1  Basın Ahlâk Yasası

Basın Ahlâk Yasası’nın ilk kısmını, Basın Ahlâk Yasası Taahhütnamesi, ikinci kısmını ise Basın Ahlâk Yasası oluşturmaktadır. Basın kuruluşlarınca imzalanan “taahhütname” şu şekildeydi:

“Hürriyete liyakatın başta gelen şartının, hürriyet içinde kendi kendini kontrol edebilmek olduğuna inanan Türk Basın Müesseseleri, demokrasinin temel unsurlarından olan basın hürriyetinin, topluma ve demokratik düzene en yararlı bir yolda işlemesini sağlamak için tespit ettikleri ‘Ahlâk Yasası’na ve bu yasayı yürütmekle görevli ‘Basın şeref Divânı’nın kararlarına uymayı kabul ve taahhüt ederler.”

Basın Şeref Divânı’nın temelini oluşturan ve imzalayan bütün basın kuruluşlarının uymayı taahhüt ettikleri Basın Ahlâk Yasası da şu şekilde düzenlenmişti:

1- Bir âmme müessesesi olan gazetecilik mesleği, bu mesleğin dışında kalan, özel veya ahlâka aykırı maksat ve menfaatlere alet edilemez ve amme menfaatlerine zarar verici bir şekilde kullanılamaz.

2- Yazı, haber, fotoğraf vesair şekillerde yapılacak yayınlarda şu hususlara riayet edilir:

a) Ahlâka aykırı veya müstehcen yayında bulunulamaz,

b) Şahıs, müessese ve zümreleri hedef tutan yazılarda galiz kelimeler kullanılamaz, şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz,

c) Amme menfaatlerini ilgilendirmeyen hallerde fertlerin hususî hayatları küçük düşürücü şekilde teşhir edilemez,

d) Şahıslar, kurumlar veya zümreler aleyhinde iftira ve isnatta bulunulamaz,

e) Din istismar edilemez.

3- Haberlerde ve olayların yorumunda hakikatlerden tahrif veya kısaltma yoluyla maksatlı olarak ayrılınamaz, doğruluğu şüphe uyandırabilen ve tahkikî gazetecilik imkânları içinde bulunan haberler, tahkik edilmeden ve doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz.

4- Gazetenin veya gazetecinin şahsi veya taraf tutan kanaatlerine haberlerin metninde yer verilemez.

5- Haber başlıklarında, haberin ihtiva ettiği hususlar tahrif edilemez.

6- Amme menfaati mutlak lüzum göstermedikçe, mahrem kaydı ile verilen bilgi yayınlanamaz.

7- Gazeteci, kaynaklarının mahremiyetini koruyacak ve kendisine verilen sırlara saygı gösterecektir.

8- Haber, yazı veya resim kaynaklarının yayın tarihi için koydukları zaman kaydı ihlâl edilemez.

9- İlân veya reklâm mahiyetindeki haber, resim ve yazıların ilân veya reklâm olduğu tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir.

10- Mevkutelerin verdikleri yanlış bilgilerden dolayı yollanacak cevap ve tekzipler, cevap veya tekzibe sebep olan yazının tesirini tamamiyle giderecek şekilde ve en kısa zamanda yayınlanır.

Bu hükümlere dayanılarak hazırlanan yasada, genel ve soyut ifadeler kullanılarak yasayı uygulamakla görevli Basın Şeref Divânı’nın takdir hakkı geniş tutulmak istenmişti. Bu sistem, daha ayrıntılı bir ahlak yasasına sahip olan Belçika gibi bazı ülkelerden ayrıldığı gibi, herhangi bir kural tespit etmeyip, kontrolü doğrudan doğruya Basın Konseyi’ne bırakan İngiliz sisteminden de ayrılmış oluyordu. Gerçi yasanın müzakeresi sırasında bazı temsilciler daha etraflı, daha açık hükümler konulmasını istediler. Ancak, bu görüş uygun bulunmadı ve Türk sistemi, yürürlükteki kendi kendini kontrol sistemlerinin çoğunluğu gibi genel hükümler koyup Divân’a takdir hakkı tanıyan metodu benimsedi.

3.2. Görev ve Yetkileri

Basın Şeref Divânı’nın, basının özdenetimiyle ilgili çok fazla bir yaptırım gücü bulunmamaktaydı. Yaptırım gücü, şikayet edilen yayın organına, “tembih”, “tavsiye”, “ihtar”, “kınama”, “tekzip talebinde bulunma” gibi, manevî yaptırımlardı. Divân, kararları uzlaştırma yoluna gidebileceği gibi, meslek mensuplarını, ihraç yetkisine de sahipti.

Basın Şeref Divânı’nın görev ve yetkileri, kuruluş belgesinde şu şekilde belirtilmiştir:

Divân, ihtar veya takbih kararları alabileceği gibi uzlaştırma yoluna da gidebilir. Takbih edilen hadisenin arzettiği önem büyükse, Divân, kötü hali görülmüş gazetecinin, mensup olduğu basın teşekkülünden ihracı hususunda yetkili organların dikkatini çekecektir.

Basın Şeref Divânı, karara bağladığı meseleyi bir tebliğle umumî efkara (kamuoyuna) duyuracaktır. Uzlaştırma kararlarının yayını, tarafların rızası ve Divân’ın kararına bağlıdır. Bu tebliğ, ahlâk yasasına uymayı taahhüt eden bütün neşir organlarında yayınlanacağı gibi, diğer yayın vasıtalarından da faydalanılacaktır.

Verdiği taahhüde rağmen, kendisiyle ilgili tebliğleri yayınlamaktan kaçınan mevkutenin bu hareketi, Divân tarafından ayrıca teşhir olunacaktır.

Basın Şeref Divânı her faaliyet yılı sonunda umumî bir rapor yayınlayacaktır.

Basın Ahlâk Yasası’nı imzalayan mevkuteler, her sayılarında kolayca görülebilecek bir yere şu ibareyi koyar: “Bu gazete (veya ajans ve dergi) Basın Ahlâk Yasası’na uymayı taahhüt etmiştir”.

İlk başlarda başarılı bir uygulamaya tanık olunmuştur. Gazetelerin büyük çoğunluğu yasaya uymakta titizlik göstermiş. Divânın bildirileri, taahhütte bulunan bütün yayın organlarında muntazam ve dikkat çekici bir biçimde yayınlanmıştır. Fakat bu durum, uzun sürmemiş ve özdenetim sistemine bağlanan ümitleri zayıflatan gelişmelerle karşılaşılmıştır.

Türkiye’de, basının özdenetiminin, Basın Şeref Divânı ile başlayan ilk denemesi kısa zamanda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlığın, siyasî ve toplumsal pek çok nedeni olmasına rağmen, en önemli nedeni, ahlâkî yaptırımların etkisiz kalmasıdır. Divân, yaptırım gücünün zayıflığından dolayı başka yaptırımlar arama yoluna gitmiş ve basına en hassas olduğu konuda yaptırım uygulayarak etkili olmaya çalışmıştır: “Basın ilân Kurumundan alınan ilânların kesilmesi”.

Bu formülün, Basın Ahlâk Yasası’na uymak konusunda gereken hassasiyeti sağlayacağı ümidiyle özdenetim sisteminin girişimcilerinden İstanbul Gazeteciler Sendikası harekete geçmiştir. Sendikanın, Basın ilân Kurumu Genel Kurulu’na bu yolda yaptığı teklif kabul edilmiş ve böylece “Basın Şeref Divânınca, hakkında bir yıl içinde 3 ihtar ve 1 takbih cezası verilen gazete ve dergilerin ilân ve reklamlarının Basın İlân Kurumu tarafından kesilmesi” kararlaştırılmıştır.

Bu karar uygulamaya geçirildikten sonra, en önemli gelir kaynaklarına yapılan bu müdahaleden memnun olmayan süreli yayınlar, bir yandan ilân kesme kararlarına karşı Danıştay’da açtıkları iptal davalarını kazanırlarken, diğer yandan Basın Şeref Divânı’na verdikleri taahhütleri geri almaya başladılar. Bu durum, Divân’ın da sonunu getirdi. Bundan sonra Basın Şeref Divânı, tamamen etkisiz ve işlevsiz bir konuma geldi. Çünkü Divân, ancak basının sahip çıkmasıyla ve yaptırımlarına uymasıyla yaşayabilecek gönüllü bir kuruluştu. Gösterilen bütün çabalara rağmen, basının özdenetimiyle ilgili ülkemizde kurulan ilk örgüt de böylelikle sona erdi.

Basın Şeref Divânı’nın başarısız olmasındaki en önemli sorun, “teşhir” yaptırımının etkinliğini sağlayıcı bir sistemin kurulamamasıdır. Sistemi yürütecek kuruluşa, basın mensupları ve kamuoyu karşısında gerekli saygınlık kazandırılamamıştır.

Basın Şeref Divanı’nın başarısızlığı konusunda ileri sürülen görüşlere eklenebilecek en önemli nokta, o dönemde Türk basınının özdenetiminini yapabilecek demokratik olgunluğa erişmemiş olmasıdır. Çünkü özdenetim kuruluşları, ancak ona sahip çıkacak, sorumluluk sahibi, mesleki ahlâka ve demokratik bilince sahip gazeteciler ve basın kuruluşlarıyla mümkün olabilmektedir. Çok iyi niyetlerle ve amaçlarla kurulan Divân, basının ve basın mensuplarının bir özdenetim kuruluşunun ihtiyacını hissetmedikleri veya böyle bir kuruluşun basın mensupları tarafından da olsa, basını denetlemesine razı olmadıkları için yaşamamıştır.

1. Basın Konseyi

Basın Konseyi’nin, Mayıs 1986’da “Basının Sorunları” üzerine konuşmak için toplanan 28 gazetecinin bir araya gelmesiyle başlayan çalışmaların ürünüdür. Bir buçuk yıl devam eden “Çalışma Grubu”nun çabaları sonucunda 6 şubat 1988 günü, Konsey fiilen kuruldu.

Bu tarihte toplanan Temsilciler Kurulu, üçü okuyucu kesimini temsil eden 9 kişiyi Yüksek Kurul’a seçmiş ve ardından, Basın Konseyi’ne katılan basın organları temsilcilerini belirlemiştir. Böylelikle, Basın Konseyi Yüksek Kurulu oluşturulmuş ve ilk toplantısını 12 Mart 1988 günü yaparak Başkanlığa Prof. Faruk Erem’i, ikinci başkanlığa gazeteci Oktay Ekşi’yi getirmiştir. Genel Sekreterlik görevi de, tam gün çalışacak bir yenisi bulununcaya kadar Oktay Ekşi’ye verilmiştir.

Ancak Prof. Faruk Erem’in başkanlığı uzun süreli olamadı. Başkan Erem, Mayıs 1988’de sağlığının bozulduğunu bildirerek, Konsey Başkanlığından çekilmek istedi. Bu isteğinin Yüksek Kurul tarafından kabul edilmemesi üzerine görevde kalan Erem, daha sonra, basından gelen, Basın Konseyi Başkanlığını basın dışından bir hukukçunun yürütmesiyle ilgili eleştiriler ve bazı davalarda avukat olarak görev yapması nedeniyle “istifaya davet edilmesi” üzerine Konsey Başkanlığından istifa etti. Erem’in istifasıyla boşalan Başkanlığa Oktay Ekşi, ikinci başkanlığa ise Doğan Heper seçildi. Genel sekreterlik görevini de Heper, vekaleten üzerine aldı.

4.1. Konsey’in Yapısı ve Basın Meslek ilkeleri

Basın Konseyi, sözleşme ile kurulmuş, dernek ve vakıf gibi hükmi şahsiyeti bulunmayan bir kuruluştur. Meclis çoğunluğunun veya hükümetin çıkaracağı yasalarla veya kararnamelerle, vakıf veya dernek gibi kuruluşlara müdahale edebileceği düşünüldüğünden dolayı sözleşme ile oluşturulmuştur. Basın Konseyi şu iki organdan oluşmaktadır:

1- Basın Konseyi Üyeler Kurulu (BKÜK)