SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT-TARTIŞMA BÖLÜMÜ

   

Ali ÜNLÜER (KARAMAN): Bu toplantının en yaşlı kişisi olarak, ilk sözü ben almak istiyorum müsaade ederseniz. Bu değerli toplantıların çoğuna katıldım, Ankara’da, İzmir’de, Alanya’da, çok yerde…Bu toplantıda Sayın Genel Müdürümüze, Gazeteciler Cemiyeti Başkanına,  Valilik Basın Müdürü Ahmet Beye ve sunucu kardeşim, meslektaşıma, özenle seçilmiş, konusunda ehil ve akademisyen kişilere çok teşekkür ediyorum. Bize dopdolu bir gün yaşattılar. Karaman'a mutlu gidiyorum. Türkiye'nin beşiği olan Karaman'a, 13 Mayıs’taki Türk Bayramı ve Yunus Emre törenlerine hepinizi davet ediyorum. Teşekkür ediyorum.       

Mustafa GERÇEKER (Oturum Başkanı):  Katılanlar olarak biz teşekkür ederiz efendim. Buyurun.

Agah Özsunay TÜRKER (NİĞDE): İzin verirseniz, ben farklı bir kimlikle, Niğde Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri sıfatıyla soru sormak istiyorum.  Muhabir olarak bir sorumluluk hissettim. Yaklaşık 20 yıldır Konya Ereğli ve çevredeki yerel gazetelere bölgemden haberler veriyorum. Hiç bir ücret almıyorum. Sırf yerel gazeteler işleyişini kaybetmesin, yaşasın, ben de bölgemdeki sorunlarla ilgili kamuoyu oluşturabileyim, diye bütün zamanımı veriyorum.

Öz eleştiri yapmamız gerekirse, çok büyük eksikliklerimiz var. Ben öncelikle, burada böyle bir organizasyonu, böyle bir eğitimi bize verdiğinden dolayı, bu imkanı bize sağladıklarından dolayı Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüze içtenlikle şükranlarımı sunmak istiyorum. Daha çok şeyler bekliyoruz. Bizim eğitimli, bilinçli, iyi birer yerel medya temsilcisi olmamız, aynı zamanda devletimizin kimliğine, varlığına, çağdaşlaşmasına ve gelişmesine de çok önemli bir katkı sağlayacaktır. Bizlerin çağdaş, aydın birer gazeteci, muhabir, yerel medya temsilcileri olmamızın çok farklı bölgelere de getirisi var. Kentlerimizin gelişmesinde, kalkınmasında da çok önemli potansiyeller var. Yani, sorunlar gündeme geldiği zaman, bir çok yaşanan olumsuzlukları da ortadan kaldırıyor. Bu açıdan,  devletimizin farklı işleyiş içine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, bir valiliğimizin basın halkla işler müdürlüğü, bölgedeki iletişimin sağlanması konusunda bir bilgi transferini takip ediyor mu? Biz bilgiye ulaşmakta zorlanıyoruz. Hatırlıyorum, belki çok önemli sorunlar var. Bu sorunları ortaya çıkartabilmek için kullanılan iletişim kanalları çok pahalı. Telefon ücretleri, faks ücretleri vb. toparlanması, araştırılması  epey maliyet gerektiriyor. Devletimizin de, özellikle bu konuda önemli bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Yerel yöneticilerin, belediye başkanlarımızın bu konuda çok etkinliği olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Edibe SÖZEN: Cevap vermek istiyorum: Bir kere çok sık tekrarlanan bir hata var. O da, “siz teorik olarak biliyorsunuz”… Teorik olarak bilmek, neden bu kadar aşağılanıyor bu toplumda, bunu anlamıyorum. Bakın, sadece kafamızda kurgularla gelmiyoruz. Tabii ki bir takım pratik kaygılarımız var, onlarla geliyoruz. Bu teori lafını bu şekilde düzelteyim.

İkincisi; “imkanlarımız böyle”… Herkes, Türkiye’de zor şartlarda bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ben de akademisyen olarak, üniversitede gerçekten zor şartlarda bir şeyler yapıyorum. Ama, çıkardığım kitabı çok vasat yazamam. Böyle bir hakkım yok. Çünkü okuyucuya sunuyorsunuz onu. Gazetenin değeri de okuyucuya sunulan bir ürün olmasıdır. Ben, okuyucu olarak bakıyorum gazeteye, benim yazdığım esere de okuyucu olarak bakacak insanlar. Okuyucunun değerlendirmesi ne ise, gazete odur. İzleyenin değerlendirmesi ne ise, film odur. Böyle birşey var. Yani, “ben gazetemi  çok zor şartlarda çıkardım. Ama işte bu kadar…” Böyle birşey yok. Okuyucu ne diyorsa, bugün odur maalesef.

Bir diğer şey; yerel basını, tabii ki teknolojik yönüyle veya mevcut imkanlarıyla bilemem. Ama, şu düşüncenin kırılması lazım. Hem kamu reformunda, hem yerel yönetimlerin yasa taslaklarında, merkezi yapının gücünü yerel yönetimlere bırakması, yani, yerelin güçlendirilmesi söz konusu. Bu, tabii ki çok değişime uğradı. Mesela, yerel yönetimler yasa taslağı öyleydi, şimdi yine merkezi yapıya doğru değiştiriliyor, üzerinde oynamalar var. Yereli güçlendirmek lazım. Yereli güçlendirdiğinizde, sizin kaynağınız devlet değil, sizin kaynağınız başka bir yer değil, belediye hizmetleri, sivil toplum kuruluşları olacaktır. Eğer bunları harekete geçirip gazetecilik yapıyorsanız ne ala, olması gereken bu. Sözü fazla uzatmayım.

Taha ACAR (NİĞDE):   Soracağım sorunun cevabını alabilirsem eğer, bu seminer benim için çok faydalı geçmiş olacak. Sorumu ben, Behçet Beye yöneltmek istiyorum. Bugün sabah uyandığımızda bir baktık ki Kayseri’de kar var. İstanbul’da da kar yağmıştı, hemen felaket senaryoları çizildi. Yerel yönetimlerin başarılı olmadığı, alternatif planları olmadığı günlerce gündemi meşgul etti. Fakat Kayseri'deki yağan bu kar ya da Anadolu’da yağan bu kar, ne yazık ki gündeme çok fazla girmiyor. Buradan bir başka yere geçiş yapacağım. Biz, Anadolu basını diyelim, yerel gazeteciler diyelim, gündemi takip etmeye çalışıyoruz. Niğde, gündem olarak kısır bir bölge, çok fazla hareketliliği yok. Özel haber çalışmak zorunda kalıyoruz. Ya da gündemdeki haberleri çok iyi süzüp, çok iyi analiz edip, içerisinden detayları çekip, güzel bir haber yapmaya çalışıyoruz, belli bir emek sarf ediyoruz. Fakat, bu haberleri, gerek ajansımıza gerek başka kurumlara gönderdiğimiz zaman, ne yazık ki istediğimiz gibi yer almıyor. Elbetteki, haberin değerlendirilmesi sizin işiniz. Fakat ben, şunu söylemek istiyorum. Türkiye, sadece İstanbul ve Ankara'dan mı ibaret?

Behçet FAKİHOĞLU: Tabii ki Türkiye, sadece İstanbul ve Ankara'dan ibaret değil. Ama, bir gerçeği de kabul etmek lazım. Şimdi siz Niğde’desiniz, Niğde’de olan olay sizi daha çok etkiler, beni etkilemez fazla.  Yaygın medyanın merkezi İstanbul, hepimiz İstanbul'dayız. Hissettiğimiz şeyi gazeteye, televizyona yansıtmamız tabii bir şeydir. Onu hissediyoruz, yansıtıyoruz oraya.           

İkincisi; İstanbul, kabul etsek de,  etmesek de Türkiye'nin kalbidir. İstanbul’da küçücük bir şey Türk ekonomisini etkiliyor, Anadolu’nun her tarafını etkiliyor. İşin bir cephesi de bu. Demek ki birincisi; o gazeteleri, o televizyonları, o haberleri yapanlar veya şekillendirenler orada yaşıyor. Etkilendiği zaman, yaşadığını yansıtıyor. Anadolu'daki daha çetin şartları yansıtmıyor, çünkü yaşamıyor.

 İkinci sorunuz;  haberler geçiyorsunuz, fakat, haberlerinizin gazetelerde veya televizyonlarda yeterince yer almadığını söylüyorsunuz. Bir kere şunu söyleyeyim, her haber müdürü, her haber yönetmeni, her yazı işleri müdürü, yaptığı gazeteye veya televizyona en güzel haberleri koymak ister. Siz olsanız, siz de istersiniz; ben olsam, ben de isterim. Sizin haberler güzel olabilir, girmemişse bir eksikliği vardır mutlaka. Nedir bu? Ya şeklen bir eksikliği vardır, albenisi yoktur. Az önce anlattım, haber müdürünün haber havuzuna iki bin civarında haber düşüyor. Sizin haberi fark etmesi için bir özelliğinin olması lazım. Yani, bir tepsinin içinde elma var, gayri ihtiyari en gösterişli elmayı alırsınız. Haberiniz çok güzeldir, ama güzel yeri ortaya çıkartamamışsınız, çıkarmamışsınız, güzel yazmamışsınız, güzel sergilememişsiniz, mutlaka bir sebebi vardır. Yoksa, kasıtlı olarak hiç bir yazı işleri müdürü, hiç bir yayın yönetmeni, güzel haberi çöpe atmaz. Çünkü, o gazetenin güzel olması, onun hanesine yazılacak bir şeydir. Ben, kasıt göremiyorum.

Taha ACAR: Efendim, elbetteki medya kuruluşlarının merkezi İstanbul. Bu da doğal olarak İstanbul'u biraz daha ön plana çıkartacaktır. Fakat, İstanbul’da 12 milyon insan yaşıyor. 70 milyonun geri kalanı Anadolu’da ya da diğer illerde yaşıyor. Yani, diğer iller de en azından ilgilendirmelidir, diye düşünüyorum. İstanbul'daki  maddi hasarlı bir trafik kazası, çok rahat 19.00 haberlerinde yer alabiliyor. Artık, haberi kaçıncı sırada giriyor o ayrı. Fakat, Anadolu'daki ölümlü bir trafik kazası, bunu kimse istemez, biz de olsun istemiyoruz, biz de bu haberleri geçmek istemiyoruz, ama bu işi yapıyorsak da biraz mecburuz. Ama bu haberler, ne yazık ki girmiyor, ya da başka bir şekilde değerlendiriliyor. Haberler konusunda, emin olun, canımızı ortaya koyuyoruz, tırnağımızla bir çok şeyi kazıyoruz. Büyük şehirlerde bilgiye ulaşmak kolay, küçük şehirlerde bunun sıkıntısı çok fazla. Küçük şehirlerde insanlar, biraz daha 657'ye tabi olanlar, özellikle devlet memuru çatısı altında toplanıyor. Köylü insanı küçümsediğimden böyle söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Onlar da çok fazla bilgi vermiyorlar ya da istenilen bilgiyi veremiyorlar. Biz, onlardan gelen eksik ya da yalın bilgileri toplayıp tamamlayıp, bir şekilde en ideal hale getirip, geçmeye çalışıyoruz. Fakat bu, bizim emeğimizin karşılığını, en azından yayınlandığını göremeyince, tabii ki hayal kırıklığına uğruyoruz.

Behçet FAKİHOĞLU: Şimdi bunda haklısınız. Yalnız, gazetelerin İstanbul, taşra baskıları var. Ankara taşra var. Ankara taşranın, Konya veya Yozgat veya kuzeydeki istikamete hitap eden baskıları var. Ankara şehir baskısı var. Adana için öyle, öbürleri için öyle. Yani normalde, o, İstanbul'daki trafik kazasının, sadece İstanbul'daki şehir baskılarına, Niğde'deki trafik kazasının ise Niğde'deki baskıya girmesi lazım.

Taha ACAR: Ben, görüntü olarak söylüyorum.

Behçet FAKİHOĞLU: Ben, yazılı olanı söyleyeyim de. Ama, son ekonomik krizden sonra, gazeteler bazı baskılarını sınırlandırdılar. Her gazete için bu geçerli. Böyle çarpık şeyler bazen görülebiliyor. Haklısınız, olmaması lazım. Görüntü için de o, onların eksiklikleri.  Fakat dediğim gibi, insanların içinde bulundukları ortam, onlar için daha önemli oluyor. Bu yanlış, bunun doğru olduğunu kabul etmiyorum. Elbette, dünya, İstanbul'dan ibaret değil. Türkiye, İstanbul'dan ibaret değil, ama psikolojik olarak daha çok etkileniyor. Çünkü oradayız, bu eksikliğimiz. Düzeltmek lazım.

Orhan ERİNÇ: Behçet kardeşimin dediklerine katılıyorum, ama bir konuyu da vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, dünyanın bizim gibi uygar saydığımız toplumlarında ve ülkelerinde, Türkiye'deki medya düzeni yok. Özellikle Almanya’da, Fransa’da adını bildiğimiz gazetelerin hemen hemen büyük bölümü yerel medya. Ama, 350 bin satıyor, en az satan 35 bin satıyor. Bu sizin şikayet ettiğiniz konu, aslında, gazetelerin İstanbul'da hazırlanıp Kayseri’de, Hakkari’de, Van’da satılmasından kaynaklanıyor. Ben, size şu örneği vereyim. Yazı İşleri Müdürlüğüm zamanında Adana’da birisi öldürülmüş. Arkadaşlar da haberi geçmişler. Biz, bunu taşra kalıbına tek sütun 16 puntoda verdik. Sonra, Adana’da basılan gazeteleri gördük ki, o olay bütün Adana gazetelerinde manşet olmuş. O adam aslında, Adana'nın en meşhur -olumlu ya da olumsuz- kişilerinden biriymiş. Yani, İstanbul’da hazırlanan gazetelerde, bu haberlerin o yöre için değeri olsa da, sadece o il için, o gazete basılmadığı için fazla dikkate alınmıyor. Rahmetli Nezih Demirkent'in bir lafı var “İstanbul'a kar yağmazsa, Türkiye'ye kara kış gelmez” derdi. Yani, bu biraz da sizlerin çabasına bağlı. Ama, sırf sizin çabanıza da değil. Çünkü, Türkiye’de sanayinin gelişmesine paralel bir medya düzeni olacak. Bunun savaşını da siz vereceksiniz, biz size destek çıkacağız. Arkanızda olarak, bunların gerçekleşmesi için, sizin istediklerinizi biz de hangi düzeyde olursa olsun, politik olsun, ekonomik olsun, yasa düzeyinde olsun, gerekli desteği sağlamayı görev bileceğiz. Bunu eklemek istedim sağ olun.

Yrd. Doç. Dr. Vedat DEMİR: Ben bu konuyla ilgili Sayın Başkanımın söylediklerine katılıyorum.  Osmanlıdan itibaren Türk basınının genel karakterini oluşturan şöyle bir durum var. Gazeteler devletin bir aygıtı olarak ortaya çıkıyorlar. Gazetelerde etkili olan aydınlar halkından kopuk.  Osmanlıdaki o kopukluk, Cumhuriyet Döneminde de devam etmiş. Gazetelerdeki  taşra-İstanbul farkı,  çeşitli örneklerle anlatılır. İşte İstanbul’da kar yağışı durduğu zaman manşetler şöyledir: “Vatandaşa müjde, kar doğuya kaydı”. Doğuda da insanlar yaşıyor, ama İstanbul’dan karın gitmesi, vatandaşa müjde olarak sunulur. Mesela, geçmişte gazetelerden bir tanesi şöyle yazıyor. “Halk denize hücum etti, vatandaş denize giremedi”. Yani, bu bizim Türk aydınının ve gazetecisinin halkla bir sorunu vardır. Halkın değerleriyle, halkın değer yargılarıyla bir sorunu vardır. Kendi değer yargılarını, kendi anlayışını halka kabul ettirmek ister. Bu yanlış bir tutum. Ben, Türk toplumunu iyi tanımak gerektiğini düşünüyorum. Yani inançlarıyla, düşünceleriyle, yaşam tarzıyla. Kendi kafamızdaki bir takım yaşam tarzlarını bütün Türk milleti yaşıyormuş gibi düşünmememiz gerekiyor. Bu geçmişte mazur görülebilirdi belki. Çünkü gazeteler, teknik imkansızlıklar sebebiyle sadece İstanbul’da çıktığı için, İstanbul'daki olaylar aktarılabiliyordu. Ayrıca, burada bir sorun daha var.  O dönemde başkent olmuş olmanın verdiği bir etkiyle, İstanbul'un bakış açısı veya İstanbul'daki aydınların, İstanbul'daki gazetecilerin bakış açısı halka empoze edilmeye çalışılıyordu. Bu, son dönemde daha vahim bir hale geldi. Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki gazeteci tiplerini bize anlattılar. Sayın Cemiyet Başkanımız da hatırlarlar. Üsküdar'dan vapura binip karşıya geçip, Babıali yokuşunu yürüyerek geçen, öğle yemeğinde çay simit yiyen, halkın içerisinde olan gazetecilerdi. En azından, halkın sorunlarını biliyorlardı. Şimdiki gazeteciler ise maalesef, o yapıdan da çok uzaklar. İkitelli'ye, TEM'den gidip geliyorlar. Şehir dışındaki villasından, köşkünden arabasına atlayarak, özel şoförüyle İkitelli'deki gazete binasına geliyor. Tabii,  TEM  tıkandığı zaman, kar da, kışta, onun için çok büyük bir haber oluyor. Halbuki Hakkari’de, Kayseri’de veya Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Trabzon’da belki kardan dolayı mağdur olan pek çok insan var. Ben, size çalışma şartlarını anlatayım. Mesela, özellikle gazetelerde etkin olan yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri, köşe yazarları evlerinden kalkarlar, özel arabalarıyla gelirler gazete binalarına. Lüks döşenmiş büroları vardır. Hep tepeden bakarlar. Gecekondular çevrelemiştir İkitelli'deki gazetelerin çevresini. Oradaki vatandaş farklı bir tanıma girer. Onlar gazeteleri okurlar, o gazetelerden, televizyondan izledikleriyle yorum yaparlar, haber yazarlar. Hiç birinin aklına, vatandaşın arasına girmek, halkın arasına girmek, insanların arasına girip ne düşündüklerini, dertlerini sorunları öğrenmek gelmez. O açıdan, sadece İstanbul dememek lazım.  İstanbul'un varoşlarının dertleri ve sorunları da, pek o gazetelerde yer bulamaz. Bunun,  Türk basınının önemli bir sorunu olduğunu düşünüyorum. Türkiye'deki gazetecilik anlayışının, yayıncılık anlayışının önemli problemlerinden biri.  Problemin kökleri çok daha derinlere gidiyor. Teşekkür ediyorum.

Mustafa GERÇEKER: Saat 17.00’de Sayın Genel Müdürün aramızdan ayrılması gerekiyor ve kendisi bir kapanış konuşması yapacaklar. Saat 16.45. Son iki soruyu alalım.

Ali GENÇ (AKSARAY): Sevgili Hocam, ben, dün ve bugün iki defa soru sordum. Bugün ise mikrofonu ele alış sebebim de hepinize teşekkür etmek. Başta Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürümüze, Kayseri Valiliği’ne, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığına, Kayseri Basın Müdürlüğüne ve burada konuşan herkese, bizi aydınlattıkları için çok teşekkür ediyorum. Toplantılardan faydalandığımızı bilmenizi ve bunların devamını dileyerek, herkese bir kez daha teşekkür ediyorum.

Ayşe ALP (AKSARAY): Teşekkür ediyorum. İki konuşmacı arasında tezata düştüm.   Behçet Beyin yaptığı konuşma ile Edibe Hanımın yaptığı konuşma arasında bir tezat var. Edibe Hanım diyor ki; başlıklar ve manşetler, üç, beş kişiye hitap ediyor. Behçet Bey de diyor ki, albenisi olmayan haberler gazetelere giremez. Albenisi olan haberleri yapmamız için, bulunduğumuz bölgelerde çok ciddi imkanlara sahip olmamız lazım. Acaba, ulusal basın dediğimiz ya da genel basın dediğimiz basın kuruluşlarının yetkilileri, yerel medyada bulunan temsilcilerine bu imkanları veriyorlar mı?

İkincisi, habercilik yapacağımız zaman, albenisi olan haberler bulmamız gerekiyor. Bize, bu konuda ciddi bir açıklama yapılabilir mi? Albenisi olan haber mi isteniyor, yoksa haber mi isteniyor?

Orhan ERİNÇ:  Zannediyorum ki Edibe Hocam buradayken,  benim bunu söylemem biraz yanlış olabilir. Ama, medya diye bir kavramı gündeme getiriyor olmamızda  bir yanlışlık var. Çünkü, üniversitelerde gazetecilik, radyo-televizyonculuk dendiği zaman bir takım sınıflandırmalar var. Bu sınıflandırmalar, akademisyenin anlayışına göre 19'a kadar çıkıyor. O nedenle, medya kavramını tartıştığımız zaman birilerine de haksızlık yapmış oluyoruz. Ben, fazla sayıya varmasın diye dörtle sınırlıyorum. Bunlardan birincisi; ağırbaşlı ya da fikir medyası dediğimiz medya. Bir başkası, militan medya. Bir başkası, bulvar magazin medyası. Ağır başlı yani, fikir medyasıyla bulvar magazin medyasını kendinde bağdaştırmak isteyen bir de kitle medyası var. Şimdi kitle medyası dediğimiz çok satışlı gazeteler, zaman zaman bulvar magazin medyasını öne çıkartıyorlar. Zaman zaman ağır başlı gazete için kullanılabilecek haberleri ve başlıkları kullanıyorlar. O nedenle, bence tartışmayı medya kavramı içinde yapalım, ama örneklerimizi tek tek gazeteler düzeyinde verelim. Yani şimdi, bir bulvar gazetesinden, bir politik konunun manşet yapılmasını bekleyemeyiz. Bir ağır başlı fikir gazetesinden de, bulvar magazin medyasının haberlerini birinci sayfasında manşete taşımasını bekleyemeyiz. Yani bizdeki kavram kargaşalığını, aslında kitle medyası diye tanımlamamız gereken, bir gün öyle, bir gün başka türlü yayınlanan gazeteler ortaya koyuyorlar. Tabii, gazetelerde olduğu gibi, aynı ilkeleri savunan televizyonlar var. O nedenle, belki genel sorunlar olarak “medya” diyelim. Ama, yayın planlaması, sayfa düzeni, içerik, başlık gibi konuları tartışırken, belki de gazeteleri sınıflandırarak ne istediğimiz veya ne isteyeceğimizi gündeme getirelim, diye düşünmemiz gerektiği kanısındayım. Bunu açıklamak için söz aldım. Teşekkür ediyorum.

Behçet FAKİHOĞLU:  Albenili olsun derken, onu kastetmemiştim. Benim kastettiğim şu. Benim bilgisayarıma diyelim ki, iki bin haber düştü. Ne ben, ne bir başka haber müdürü, iki bin haberi son satırına kadar okumaz. Çünkü,  zaman kısıtlıdır. O okuma esnasında ne olacak? Eğer gündemle ilgiliyse, tabii ki detayına bakarız, yani gündemle ilgili haberleri bir kenara atarız.  Sizin yazdığınız haber çok güzel bir haber olabilir, ama o haberin çarpıcı unsurlarını satır aralarında sakladıysanız, başlığına, ön tarafına hiç bir şey çıkmamışsa bu bizim gözümüzden kaçar. Okunmadan çöpe atılır. Benim söylemek istediğim bu.

   İkincisi; güzel fotoğraflı bir haber derken, manken, pop star filan demedim. Anadolu Ajansı’nın dünkü resim sergisinde çok güzel fotoğraflar vardı. Anlamlı sanat fotoğrafı. Yani, albeniden kastettiğim bu... Öbür anlamda kullanmadım. Eğer o şekilde anlaşılmışsa düzelteyim. Benim söylemek istediğim o.

Prof. Dr. Edibe SÖZEN: Aslında, ben de tekrar etmek istemiyorum, ama bir daha tekrarlayım isterseniz. Yani her iki konuşmacıya da aynen katılıyorum. Önemli olması lazım, ilginç olması lazım, gerçek olması lazım ve güncel olması lazım bir haberin dikkat çekmesi için, kamu yararı oluşturabilmesi için. Şöyle diyelim: Türk basını şunu yaptığı için sorumlu. Tabii ki kansere karşı geliştirilen bir ilacı, diyelim ki sekizinci sayfanın son köşesinde veriyor, bunun yanında kaçırılan bir kızın nasıl yakalandığını birinci sayfada veriyor. Birinci sayfa manşetten, bir sanatçının yaşadığı aşk hikayesini veriyor. Şimdi problem buradaki hiyerarşiyi kurabilmek.

Hiyerarşi konusunda, zannediyorum basınımız büyük bir sorun yaşıyor ve ilginçlik konusunda, sizin biraz önce bahsettiğiniz gibi ilginç mi olacak, albenisi mi olacak. İlginç olması lazım, ama bu ilginçliğin mutlaka  kamu yararına yönelik olması lazım, kamuoyu oluşturmaya yönelik olması lazım.

Mustafa GERÇEKER:  Şimdi  sıra hanımefendide.

Ayşe PASLANMAZ (NEVŞEHİR): Teşekkür ediyorum. Sorumu, Ertan Beye  yöneltmek istiyorum. Resmi ilan alması gereken baskı makinesi ne olmalıdır? A-3 ebatındaki kağıt kalıpla baskı yapan fotokopi makinesi mi, yoksa ofset baskıyla basılan gazete mi ilan alır?

Ertan CİLLOV: Resmi ilan alması gereken gazetenin hangi ebatta olacağı, zaten, 67 Sayılı Genel Kurul Kararında mevcut.

Ayşe PASLANMAZ: Ebat değil, baskısını soruyorum.

Ertan CİLLOV: Ona da geleceğim. 0,40 metrekareden küçük ebattaki gazetelerin resmi ilan alma durumu söz konusu değil.  Baskı makinesine gelince, Matbaalar Kanunu gereğince, Matbuat Beyannamesi veren matbaaların baskı yaptığı tesislerde basılması gerekiyor. Bu arada, son zamanlarda tekniğin gelişmesiyle, çok küçük ebatta fotokopi makinesinin biraz daha büyüğü baskı makineleri var malumunuz. Bu konuda, daha önceki yıllarda önümüze çok sorular geldi. İletişim fakültesinden, bu konuyla ilgili  mütalaa istedik. İletişim fakültesinin vermiş olduğu mütalaaya göre, “Matbaa Beyannamesine tabi olan makineler” diye geçti. Matbaa beyannamesine dahil makine olması lazım. Fotokopi makinesi olmaz tabii ki.

Ayşe PASLANMAZ:   Nevşehir’de böyle bir sorun yaşıyoruz biz. Ofset baskıyla gazete çıkartıyoruz, arkadaşlar, A-3 ebadında kağıt kalıpla baskı yapan fotokopi makinesinde çıkartıyorlar. Onlar ilan alabiliyorlar, biz alamıyoruz. Böyle bir sorun yaşıyoruz.

Ertan CİLLOV : Size niye ilan alamıyorsunuz? 

Ayşe PASLANMAZ: Sıra gelmiyor. Bir saniye, sözü arkadaşıma veriyorum.

─ : Bu konu Nevşehir’de bir yıldır sürdüğü için haksız rekabet olmuyor mu? Ben, 70-80 milyarlık ofset makine kuruyorum. Aşağı yukarı 20-30 yıldır gazete çıkartıyorum. Üç-beş milyara alınan bir makineyle ilan alınması haksız rekabete girmiyor mu?

Ertan CİLLOV: Şimdi bakın, resmi ilan yayınlama hakkının tespit edilmesi ve devam edip etmediğine karar verme yetkisi şubelerimizin bulunduğu yerlerde kuruma, bulunmayan yerlerde valiliklere aittir. Nevşehir’de bir kaç gazete birbirini yiyor. Sizin şikayetleriniz geldi. Zannediyorum biz, valiliğe intikal ettirdik. Bir takım şeylerden de bahsettik. Şu anda tam hatırımda değil, ama onu hatırlıyorum. Yalnız, fotokopi makinesiyle çoğaltma filan diye bir şey söz konusu değil galiba.

─ : Aydınger ebadında bir kağıt kalıbı. Bağlanıyor o merdaneye, ondan baskı çoğaltılıyor. Üniversitelerde  öyle çoğaltma makinesi var.

Ertan CİLLOV: Teksir cinsi bir şey.

─ : Teksir gibi bir şey yani. Haksız rekabet olmuyor mu ama. O zaman biz, bu ofset makinelerimizi, ne yapacağız?

Ertan CİLLOV: Şimdi bakın, ilgili bölümlerde bununla ilgili konular var. Şu anda size çok açık cevap veremem. Bu, daha çok valiliğin yetkisinde. Biz karar verme yetkisinde değiliz. Onu da söyleyeyim.

─ : Karar verme yetkisinde değiliz, diyorsunuz, ama karar verme yetkisi neresi?

Ertan CİLLOV : Valiliğe itiraz ettiniz mi bu konuda?

─ : Ettik. Valilik de size yazdı.

Ertan CİLLOV: Yönetmeliğimizin 81'inci Maddesine göre, siz, valiliğe itiraz edebilirsiniz. Valilik, eğer itirazınızı kabul ederse, zaten sorun çözülüyor. Eğer itirazınızı kabul etmeyip de eski kararında ısrar ederse, 10 gün içinde Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu’na itiraz edebilirsiniz. Nihai çözüm o zaman, Basın İlan Kurumunun Yönetim Kurulu tarafından gündeme getirilir.

─ : Ama siz, onu baskı makinesi olarak kabul etmiştiniz.

Ertan CİLLOV:  Bakın, konuşmamın başında söyledim, eğer İletişim Fakültesinin mütalaasına göre, baskı makinesi olarak kabul ediliyorsa, o zaman yapacak bir şey yok. Ben anlamıyorum, niye sıra gelmiyor size?

─ : Biz, dört gün filan çıkartmadık gazeteyi de ilandan düştük.

Ertan CİLLOV: Yani, sıra gelmemesi söz konusu değil.        

Mustafa GERÇEKER: Dördüncü kişi. Son altı kişi demiştik.

Bilal KURU (NEVŞEHİR): Yetkililere teşekkür ediyorum. Gerçekten güzel bir toplantı oldu. Gerçi, eğitim kısmı daha ağırlıklı olsa çok daha güzel olacaktı, diye düşünüyorum. Ben, genel bir soru soracağım. Gazetelerin promosyon olayı var. Gazetelerin promosyon vermeleri doğru mu? Kanaatimce, gazeteciliğin temelindeki düşünce, haberleşmenin yanı sıra kültürel hizmeti de sağlıklı bir şekilde yeni nesillere ulaştırmaktır. Yani, toplumu ilgilendiren her türlü konu ve aynı zamanda toplumun kültürel yapısını desteklemek şeklinde yorumluyorum ben gazeteciliği ve medyayı. Acaba bu promosyon olayını nasıl yorumluyorsunuz?

Mustafa GERÇEKER: Efendim, sayın Erinç cevaplayacak, buyurun.

Orhan ERİNÇ: Promosyon olayını üç evrede değerlendirmek gerekiyor. Promosyonun başlangıç dönemi, benim gençliğimde kültür, roman, kitap, ek vermek şekliyle başladı. Fakat, işadamlarının medya sahibi, daha doğrusu gazete sahibi olması ve buna bağlı olarak gazete yöneticilerinin de çeşitli devlet kurumlarından transfer edilmesiyle, medyanın gelenekleri delindi ve hatırlıyoruz, tencere, tava dönemi başladı. Biz, meslek örgütü olarak, bunun yanlışlığını her zaman gündeme getirdik. Türkiye’de siyasetçileri  anlamak zaman zaman çok zor oluyor. Daha doğrusu ben, siyasetçiyle devlet adamının aynı kişiler olması gerektiğini düşünüyorum. Ama, devlet adamı başka, siyasetçi başka maalesef Türkiye’de. Promosyondan şikayet edenler, ellerindeki yetkiyi kullanarak, yani medya-siyaset-ticaret ilişkilerinin tipik örneği olarak 50 Sayılı Katma Değer Vergisi Tebliğini yayınladılar. Bunlar verilemez, diye yasa çıkarttılar, ama yasaya bir madde koydular, ikinci elden yapılırsa gazete yapmaz da, bir başka şirket yaparsa bunun dağıtılabileceğini söylediler. Andığım Katma Değer Vergisi Tebliğinde de dediler ki; sen, bu promosyon için ödediğin Katma Değer Vergisini mahsup et. Ama, ciron bunun tamamının mahsup edilmesine el vermiyorsa, artanını da gider olarak yaz. Yani, bunun vergisini de ödeme dediler. Bir takım mücadeleden sonra 58'inci Hükümet döneminde Tüketiciyi Koruma Yasası’nın 25'inci Maddesi değişti. Fakat, o değişirken yapılan açıklamalara göre, artık bundan sonra sadece kültür promosyonları yapılabilecek. Kitap, ansiklopedi, kültüre ilişkin VCD, DVD, plak, kaset gibi şeyler verilebilecek, dendi. Ama ne hikmetse, daha önceki yasanın, ikinci el ürünlerin serbest olduğuna ilişkin hükmü de bırakıldı. Bu, aralarında bizim de bulunduğumuz örgütlerin uyarısı nedeniyle son anda, maddenin Genel Kuruldaki görüşmeleri sırasında verilen bir önergeyle çıkartıldı.

SORU: 10'uncu Yerel Medya Semineri yapıldı. Birbirinden değerli akademisyen hocalarımız, genel başkanlarımız ve işin duayenleri geldi. Üç gün içerisinde iki bakanımız geldi. Bu seminer, bizim salonda mı kaldı, yoksa biz basın mensupları olarak bunu 81 vilayete taşıyabildik mi? Bu konuyu bilen arkadaşlarımız veya konuşmacılarımız varsa teşekkür ederim.

Behçet FAKİHOĞLU:  Dışişleri Bakanımızın konuşması Türkiye çapında yayınlandı. İkincisi; basından  sorumlu Devlet Bakanımızın konuşması da aynı şekilde, muhtemelen genel sayfalara girmiştir. Bunun dışındakilerin kullanıldığını sanmıyorum. Yalnız, katılımcı olarak katılan gazeteciler bunları duyuracaklar köşelerinde. O şekilde yer alabilir. Mesela, Sayın Başkanımız köşesinde bunu yazacak, Zülfükar Bey yazacak, ben yazacağım, başkaları yazacak. Yani, başka türlü de yer aldığını ve alacağını da zannetmiyorum.

Mustafa GERÇEKER:  Zülfikar Bey,  dün sabah NTV’deki programına buradan telefonla katıldı. Burada bulunduğunu ve yapılan işi anlattı. Gazeteleri okuyacaksınız, orada yazarlar, yaygın basın  yazar…

Lokman GÜMÜŞSOY (AKSARAY): Bu seminerde, özellikle gazetecilik, sonrasında televizyon ve sonrasında da diğer basın kuruluşları ön plana çıktı. Ben diyorum ki, bu programda konuşmacılar yer alırken, acaba ulusal radyo işleten katılımcı niye yok?  Yani, burada bir konuşmacı olarak bir radyo işletmecisi göremedim.    

Orhan ERİNÇ: Efendim şimdi çok haklısınız, ama televizyon var da niye radyo yok diye sorarsak, bunun peşinden, gazete var da niye dergi yok diye de sormamız lazım. Teknolojik olarak biri görüntülü, biri görüntüsüz, ama biri sesli ve görüntülü, biri sadece sesli. O nedenle, televizyonla-radyo arasında, tabi oldukları yasalar ve kurallar açısından değişiklik yok. Sanıyorum ki oradan kaynaklanmıştır.       

Gülten GÜNAY: Soru sormadan önce, değerli katılımcılara bizlere katkılarından dolayı teşekkür etmek istiyorum. Benim sorum, madem ki, bu bir eğitim semineridir ve ülkemiz de Avrupa Birliği üyeliği süreci içindedir, bu açıdan, bir açılım getirmek açısından sormak istiyorum ve böyle değerlendirilmesini istiyorum. Çok değişik açıdan yaklaşmak niyetindeyim. Kullandığım kavramlar nedeniyle, gazeteciler beni bağışlasınlar, ama ben, gazetelerdeki görüntü kirliliğine değinmek istiyorum. Manşet üzerine alınan reklamlar, manşete çekilen, albenisi olduğu iddia edilen haberlerin, albenisindeki endişeler nedeniyle mi manşetler çok iri puntolarla verilmektedir? Bu açıdan bir değerlendirme istiyorum. Sayın akademisyenlere de şunu sormak istiyorum. Gazeteler, Avrupa Birliği ülkelerinde de böyle midir?

Behçet FAKİHOĞLU: Ulusal medyada veya yaygın gazetelerde manşet üstünde reklam alınmıyor. Sadece, gazetelerin promosyonları yer alıyor. Bunun dışında, anladığım kadarıyla o büyük fotoğraf, büyük punto kullananlar, magazin gazetesidir. Dolayısıyla, okuyucunun  talep ettiği de şu anda odur. Biliyorsunuz, daha ciddi gazete denemeleri yapıldı. Aldıkları tirajlar da ortadaydı. Arz-talep meselesi. Doğru olmasa bile bu böyledir. Ben de tasvip etmiyorum.

İkincisi; o, albeni lafını geri alıyorum ben. Onu kast etmemiştim hakikaten. Benim kast ettiğim başka şeydi, ama kullanmıyorum, geri alıyorum.

Prof. Dr. Edibe SÖZEN: Basın, halkın görmek istediğini mi gösteriyor, okumak istediğini mi yazıyor? Böyle bir kopukluk var. Bunu söyleyebiliriz. Yani bizim görmek istediğimizden, bizim duymak istediğimizden çok oradaki kişilere, hatta oradaki kişilere bile değil, patrona göre düzenlenmiş bir dünyanın haberlerini okuyoruz. Aslında, her muhabir ya da her haber yorumcu, bağlı olduğu kuruluşun patronuna hizmet ettiğini varsayarak haber yapıyor. Böyle bir şey var. Yani, bir göze girme tavrı vardır ya ilkokul öğrencilerinin. Basının yazdığı olayda, böyle bir göze girme hadisesi var. Halk yok, kamu yararı yok, kamuoyu oluşturmak yok. O yüzden halk okumuyor. Halk, zaten kararını vermiş, her gün kendisine küfür eden gazeteyi okumuyor. Televizyon seyrediyor mecburen çünkü eğlenceli buluyor.

Avrupa Birliği ülkelerinde çıkan gazetelere baktığımızda ise orada başka bir dünya var. Orası bambaşka bir alem. Yani orada görüntü, resim, fotoğraf belirli stratejilere göre işliyor. Yani orada, siyasi dünyadan süzülmüş bir haber dünyasının varolduğunu görüyorsunuz. Bu haber dünyası kime ilişkin, bu haber dünyası, bütün dünyaya mesaj veriyor. Yani bir Avrupalı’nın dünyaya vermek istediği mesaj, koskoca ciltli kitaplarla da verilebilir, küçük bir haberle de verilebilir. Olayın kurgusu böyle, haberin kurgusu böyle. Biz, kimseye mesaj vermiyoruz, patronumuz dışında kimseye mesaj vermiyoruz.

Üniversite de öyle. Tek tek hocalarına bakın. Herkes rektörüne göre hareket ediyordur. Onun gözüne girmeye göre hareket ediyordur. Türkiye’de böyle göze girme psikolojisi egemen. Bu çerçevede ne haber yapabilirsiniz, ne kitap yazabilirsiniz.  Bir iki tane en çok satan kitaba baktığınızda da  vasat okuyucunun gözüne girme hadisesi var. Onlar da ona göre yazıyorlar. Yani biz, dünyayı görmek istemiyoruz.  Ait olduğumuz yerde sadece bize  para veren insana hizmet etmek için varız. Bir noktada bu, insanın kendini köleleştirmesiyle alakalı. Böyle bir dönemden geçiyoruz. Umarım bu çok kısa süreli bir dönem olur. O yüzden de haberin mantığını böyle değerlendirmek lazım.

İsmail KAHRAMAN: Tabir vardır; “Deveye sormuşlar, niye boynun eğri? Nerem doğru.” Şimdi, hep basını hedef alıyoruz hakikaten. Bir çok kurum ve kuruluşumuz eleştiri konusu. Gönül ister ki, buradan giderken sorunu kendimiz çözeceğimizi bilelim. Her birimiz, umut var olarak gazetelerimizin, medyamızın, radyomuzun, televizyonumuzun başına döndüğümüzde, pazartesiden itibaren farklı bir şeyler yapmaya başlayalım. İnanın çok şeyler ortaya çıkacaktır. Teşekkür ederim.

Orhan ERİNÇ:  Ben kendime gazeteciyim diyorum, çünkü benim çalıştığım organa göre okuyucum veya dinleyicim olmalı. Eğer, bunlar yoksa ben mektup yazmış veyahut bir yerde tek başıma konuşmuş gibi olurum. O nedenle, izleyici, okur olmadığı sürece ben gazeteci değilim. Ama bu da yeterli değil, çünkü benim, onlara iletecek haber kaynaklarına da ihtiyacım var. Bu haber kaynakları da Türkiye’de, ya büyük medya sahipleri yahut iktidar sahipleri. Şimdi sıkıntı, belki de haber kaynaklarının beni yanıltmak, kullanmak arzusundan kaynaklanıyor.

İkinci bölümü de; okur, dinleyici, izleyicinin benim kendilerini kandırdığımı bilmelerine karşın, hala da bana itibar göstermelerinden kaynaklanıyor. Bir öz eleştiri yapıyoruz. Tabii şunu da vurgulamak lazım. Biz daha iyisini nasıl yaparız? diye öz eleştiri yapıyoruz. Aslında, bizim bu özeleştirilerimiz, medyanın ve gazetecilerin görevlerini yapmadığı anlamına da gelmiyor. Bunu da özenle vurgulamak lazım. Çünkü kimi çevreler yahut gazetecilik konusunda bizimle aynı görüşü paylaşmayanlar, o anlamda çekmeye çalışıyorlar. Oysa biz, özeleştirinin daha iyisini yapmalıyız, “bunu nasıl yaparız?” diye. O nedenle, sadece gazetecilerin değil, haber kaynaklarının, okur, izleyici, dinleyicinin de kendisini biraz harekete geçirmesi, geleneksel tutumundan vazgeçmesi ve medyayı kullanmak gibi bir yanlışa girmemesi lazım. Bunlar olmadığı sürece, bizim çabalarımız pek de sonuca ulaşamaz. Yani, Başbakan, enflasyonu yüzde bire indireceğim, dese, şimdi bu sizce, mantıklı bir açıklama mıdır? Ama, gazeteci olarak gazetenize koymak zorundasınız. Bile bile lades gibi bir göreviniz de var. Bu haber, ama gazetenizdeki yorum yapan kişiler bunu yorumlayabilirler. İşte Türkiye'deki sıkıntılardan birisi de, meslek ilkelerinde de açıkça belirtilmiş olmasına karşın, haberle-yorum arasındaki farkı yaşama geçirmekte zorlanmamızdan kaynaklanıyor. O nedenle, bir dönemin tabiriyle köşe muhabirlerimiz oluşmuş. Ama, eleştirilerle bunların da üstesinden geleceğiz ve daha başarılı medya sahipleri, çalışanları olarak sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz için de mutlu olacağız. Teşekkür ediyorum.

Mustafa GERÇEKER:  Son bir ekleme var. Bundan sonra savunma ve cevap.

Yrd. Doç. Dr. Vedat DEMİR:   Ben Basın Konseyi Genel Sekreterliği yaptım. O dönemde, yerel basının sorunlarını çok iyi takip ettim. Yani, şikayetler, sıkıntılar bize geliyordu. Orada, belediye başkanıyla takıştığından dolayı, belediye sınırları içerisinde gazete basamayan ve dışarıda bastırmak zorunda kalıp, ilan alamayan insanlarla karşılaştım. Mesela, yerel yöneticilerden çok büyük sıkıntılar var, çok büyük problemler var. Böyle kısıtlı imkanlarla çıkartılan gazeteler var. Ne kadar zor şartlarda çalıştığınızı biliyoruz. Ama aynı zamanda, belediye başkanına, vali yardımcısına veya yerel yöneticiye şantaj yaparak ilan kopartan, işadamına şantaj yaparak ilan koparmaya, reklam koparmaya çalışan gazeteciler de var. Tabii ki, bunların ayrışması lazım. Bunlar ayrışabilse, belki kalite kendiliğinden gelecek. Tamamen serbest piyasa ekonomisi olsun, liberalizm olsun mantığıyla da bu iş olmaz. Çünkü gerçekten, yerel gazeteler çok önemli. Yerel gazeteler demokrasi açısından çok önemli ve siz de biliyorsunuz, yüz tane tirajı bile olsa, o gazete, orada bir yöneticinin yanlış bir şeyini yazdığı zaman çok dikkate alınıyor .O insanlar, siyasetçiler çekiniyorlar o şeylerden, belki düzeltme yoluna gidiyorlar. Onun için ben, Sayın Başkanın burada söylediği bir şeye ekleme yapmak istiyorum. Biz, en iyi ürünü çıkartmaya çalışalım. Çok kısıtlı imkanlarla, çok sıkıntılarla olabilir ve o ürünü ortaya koyduktan sonra bunun neticesinde tirajımız artar veya artmaz. Belki daha iyi kazanırız, kazanamayız, ama kendimize saygımız olur. Yani işimi en güzel şekilde yapıyorum, gazeteciliği en güzel şekilde yapıyorum… Bu noktada, ben de o kanaatlere katılıyorum. Pazartesiden itibaren gazetenizi, derginizi, radyonuzu televizyonunuzu en güzel şekilde nasıl yürütebiliriz, nasıl kaliteyi artırabiliriz dersek çok daha iyi Türkiye olacaktır. Teşekkür ediyorum.

Mustafa GERÇEKER:  Buyurun efendim son söz sizin.

Abdurrahman YILMAZ (KAYSERİ): Yerel medya sahipleri ve muhabirleri olarak mesaj verebildik mi? Nasıl bir mesaj alabildiniz? Bazı tenkitler aldık, haklılık ölçüsü de var, yersiz tenkitler de var. Salonu dolduramadıysak, eşimizden, çocuklarımızdan izin alamadığımız için değil, gazetemizden izin alamadığımız, halkımızdan izin alamadığımız için dolduramadık. Raporumuz yok, iznimiz yok. O bölgenin tek Battal Gazileriyiz açıkça söylüyorum. Yönetime getirdiğimiz insanlar, doğal hakkımız olan ilan ücretleri konumundaki talebe bile sıcak bakmamış. Ama sokaklara dökülmedik. Ülkemizi ve milletimizi seviyoruz. Ortak bir karar alınıp, yerel medyanın kurtarılması, bütün bu sıkıntılara rağmen, Sayın Sözen Hocam, çok güzel ilkler de gerçekleştiriyoruz. Onlara da değinin de biraz moral bulalım. Teşekkür ederim. 

Mustafa GERÇEKER:  Efendim, bu kürsüye çıkanlar adına konuşuyorum izin verirlerse. Bizi buraya çağırıp, sizlerle karşılaşma imkanı verdikleri için kendilerine teşekkür ederiz. Sizlere de, görüşlerinizi açıkça söylediğiniz için teşekkür ederiz. Ben, sizden çok şey öğrendim. Bizler de sizlere bir şeyler verebilmişizdir umarım. Şimdi, Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü kapanış konuşmasını yapacaklar. Tekrar teşekkür ediyoruz,  bir daha ki sefere görüşmek üzere.

 

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>