|
|
AÇILIŞ KONUŞMALARI
Ümit GÜRTUNA
Benim konuşmam, kusura bakmayın çok kısa olmayacak. Çünkü lütfettiler, bu mikrofonu bana teslim ettiler. Sayın Bakanın da yola çıkacağını biliyorum, ama kendi özverim içinde konuyu kısaca toparlamaya çalışacağım. Sayın Bakanım, Sayın Genel Müdürlükten burada konuşmam için davet aldığımda, Sayın Dışişleri Bakanımızın Kayserili olması ve Sayın Genel Müdürümüzün de Dışişleri Bakanlığı kökenli olması nedeniyle, konuşmamın ilk bölümünde basınla, dışişleri arasındaki ilişkiyi size anlatmakla kendimi görevli addettim. Çünkü, bizim yıllarca peşinde koştuğumuz “basın özgürlüğü” , “insan hakları” gibi kavramlar, zaman zaman diplomasinin elinde birer silah olarak kullanılabiliyordu. Bunun örneğini 1973 yılında gördük. Yine zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü ve Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü -rahmetle anıyorum- Büyükelçi Semih Akbüyük, bir gün apar topar beni aradı. Bendeniz o zaman Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Ankara Şube Başkanıyım. Aramızda bulunan Nail Güreli ağabeyimiz de İstanbul Şube Başkanıydı ve bendeniz aynı zamanda, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesiyim ve Türkiye'de 12 Mart artığı dönemler yaşanıyor… İçeride, gazeteciler var hapiste, işkence yapılıyor ve biz, “basın özgürlüğü” diye kıyameti kopartıyoruz. Epeyce de yol almış bulunuyoruz, hatta bazı haksızlıkların giderilmesi için, o zaman hapiste bulunan Çetin Altan ile Nihal Atsız'ı Cumhurbaşkanı tarafından affettirip, hapisten çıkartmış bulunuyoruz, prestijimiz var. Türkiye, uluslararası basın arenasında… Semih Bey -rahmetli Büyükelçi- beni telaşla aradı, gittim, ne oluyor, diye. “Amerika tarafından önerilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın gündemi geldi. Gündemde iki tane madde var, bizim hiç bilmediğimiz, hazır olmadığımız şeyler var. Bunlardan bir tanesi basın özgürlüğü, bir tanesi insan hakları. Acaba siz mi koydurttunuz bunu? Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak nereden gitti bu?”dedi. Dışişleri Bakanlığı hiç beklemiyor gündemde böyle şeyleri. O, karşılıklı kuvvet indirimleri, nükleer silahların dengelenmesi gibi bazı klasik maddeler bekliyor. “İtiraf edeyim ki, bizim haberimiz yok, biz raporlarımızı üst kuruluş Uluslararası Gazeteciler Federasyonu aracılığıyla UNESCO'ya göndeririz. Bizim Amerika ile herhangi bir ilişkimiz yok. -Bu arada çok özür diliyorum. Anadolu Ajansı’nın Sayın Genel Müdürü’nü saygıyla anmamışım, kusura bakmasın, özür dilerim.- Bizim bununla bir ilgimiz yok” dedim. Biz, doğrudan doğruya hareket ediyoruz ve sonraki yıllarda şunu gördük ki, basın özgürlüğü bir silah olarak kullanıldı ve SSCB'nin dağılmasındaki en önemli faktörlerden bir tanesiydi. Hepiniz yaşadınız, son günlere kadar belki hâlâ kullanılıyor. İnsan hakları da, Türkiye gibi ülkeleri bölmede kullanılan bir silah oldu. Değerli Arkadaşlar, Sayın Bakanım hareket edecekler. Benim bu konuyu kısa kesip, son günlerde yaşanan bir olaya değinmem şart. Geçtiğimiz günlerde, bildiğiniz gibi Türkiye'de ilk defa bir gazetenin ve televizyonun yönetimi doğrudan doğruya devletin kontrolüne geçti. Bu kontrole geçişte, devletin ve şu anki siyasi iktidarın hiçbir suçu yok. O çocuk onların ellerinde doğdu; o çocuğun doğuşuyla ilgili gelişmeler, ta 1967 yıllarında Yeni İstanbul Gazetesi’nin Kemal Uzan tarafından alınıp, naylon gazete haline getirilerek, yine 1970'li yıllarda zamanın en modern ve kaliteli dergileri olan ve en son teknikle basılan Hayat ve Ses dergilerinin yine bu şahıs tarafından alındığı dönemlere gider. Türkiye'de, Türkiye Gazeteciler Sendikası karşısında grev prosedürü tamamlanıp, ilk lokavtın uygulandığı bir durum vardı. O zamanlar biz hiç yadırgamadık. Yıllardan beri o insanların yaptıklarını, Türk basınında nasıl bir silah olarak kullanmaya çalıştıklarını biliriz. Hatta öyle bir sistem kuruldu ki dağıtım sistemlerinde, dünyada ilk defa bir grup dağıttığı gazetesinin parasını alacağı yerde, dağıtım şirketleri, bayilere dışarıdan para vermedi, gazetenin satılmamasına karşılık. Yani sattığı ürünün karşılığını almayan bir grup, bir ekonomik olay yaşadık. Dolayısıyla, son gelişmelerle bir sürpriz yaşanması söz konusu değildi. Dediğim gibi, yıllardan beri gelen bu şantaj, tehdit, basını aracı olarak kullanan, basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü kullanan, onun ardına saklanan, kendi çıkarlarını yürüten insanların bir gün bu noktaya geleceği bekleniyordu. Bugün mü olurdu, yarın mı olurdu? Ama mutlaka olacaktı. Bizim yadırgadığımız şu olmuştur. -Hükümeti kutluyorum. Hiç tereddüt etmiyorum en iyi şeyi yapmıştır.- Yönetime getirilen kişiler, bundan önce başka bir bankayı batıran, Bayındır Grubu’nu yöneten kişilerdir. Bir diğeri, bundan on sene evvel, yine siyasi iktidara çok yakınlaşıp, Bayan Başbakanın eşiyle medyacılık oynayıp, bir sürü tepkiyi siyasi iktidara çeken kişidir. Dolayısıyla, devlet tarafından yapılan atamalarda, haklı olarak bizim bazı tereddütlerimiz oldu. Bunu dile getirmeden geçemeyeceğim. Maalesef şu an devlete borç ödemekten zaman kazanmış olan bazı basın grupları var. Belki, önümüzdeki günlerde benzer prosedürlerle karşı karşıya kalacak büyük gruplar olacak. Dolayısıyla, önümüzdeki günlerde maalesef ilk defa her şeyin özelleştirildiği bir dönemde. devletleştirilmiş bir basınla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu hükümet mecbur da kalabilir, kendisi isteyerek yapmıyor olabilir. Çünkü basınla bu kadar iç içe girmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bütün politikacılar çok iyi bilirler. Lafımı fazla uzatmak istemiyorum, inşallah bundan sonraki toplantılarda sizlere devletin gazetecisi olarak değil, normal bir gazeteci olarak seslenme fırsatını bulurum. Saygılar sunuyorum. |
|
| <<< |
X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004) |