SEMİNER KONUŞMALARI


 

“MEDYA-SİYASET İLİŞKİLERİ”
Mustafa KARAALİOĞLU
Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi
 

Değerli Konuklar, Değerli Meslektaşlarım,

Böyle bir toplantıda sizlerle  bir arada bulunmaktan dolayı çok mutluyum. Her zaman meslekte ihtiyacını hissettiğimiz ve olması gerektiğini söylediğimiz bir çalışmanın devamı bu. O yüzden, benim için özellikle memnuniyet verici bir toplantı. 

Benim anlatmaya çalışacağım konu,  özellikle Türkiye'de medyanın faaliyet alanında ve medyanın hinterlandını bütünüyle oluşturan bir konu. Siyaset konusu, gazete ve televizyonların birer yansıtma aracı olarak ilgilendiği alanların önemli bir kısmını işgal ediyor ve bu yayın kuruluşlarının tamamına zaman zaman önemli bir avantaj ve ayrıcalık tanıyor. Medyanın siyasetle ilişkileri, yani bu avantajın ve bu ayrıcalığın genişlemesinin ve artmasının temel nedeni, medyanın siyasetle ilişkisinin maalesef, sadece haber boyutuyla sınırlı kalmaması. Medya, siyasal bir kurum gibi zaman zaman. Zaman zaman da siyaset üzeri, siyasetin belirleyicisi ve siyasetle yarışan bir unsur olarak geliştiği için, ilişkilerin bir bölümü haber, bir bölümü haberden kaynaklanan yorum, ama önemli bölümü de, bu kurumsal ilişki ve kurumsal ilişkinin ortaya çıkardığı bir takım sonuçlar. Bu sonuçların ne olduğu üzerinde biraz derinleşmek istiyorum ve bunların medya sistemi üzerinde yarattığı tahribatlara değinmeye çalışacağım. Şunu kabul etmek gerekiyor öncelikle. Belki, bütün arkadaşlarım bundan sonraki konuşmalarında buna değinmek zorunda kalacaklar.

Bizlerin medya üzerinde yapacağı bütün değerlendirmelerin bir kere bir özeleştiriyle başlaması gerekiyor. Bunu açık yüreklilikle, bütün medya temsilcileri ve medya kuruluşları yapmak zorunda gerçekten. Türkiye'de özellikle son dönemde ve çalkantılarla dolu geçen son 10-15 yılda, medyanın hem kendi faaliyet alanlarını, hem faaliyet alanlarına yaklaşımını ortaya koyarken bir özeleştiri yapma mecburiyeti var. Özellikle de siyasetle ilişkilerinde bu özeleştiri belirgin bir hale geliyor. Bunu yapmadan yapacağımız herhangi bir değerlendirme bence sağlıklı olmaz. Medya ve medya sahipliğinin son dönemde ortaya çıkardığı dengesiz dağılım ve sermaye yapılarının bağımsızlıklarının büyük ölçüde siyasetle ve devletle olan ilişkileri, sanıyorum, toplumda magazini ve televizyonların buna bağlı diğer yayın kuruluşlarının güvenirliliğini ciddi bir şekilde sorgular hale getirdi. Kabul etmemiz gerekiyor ki, medya sektörü, bütünüyle devletle ilişkilerinin gölgesi altında problemli bir dönem yaşıyor ve problemli bir dönem geçiriyor. Bu sadece, medyaya konan sermayenin, medya sermayesinin büyük ölçüde devlet tarafından ve devletle ilişkilerden kaynaklanan bir takım avantaj ve dezavantajlara bağlı olmasıyla ilgili değil. Medya sahiplerinin bu ilişkide olmalarıyla da ilgili bir şey. Türkiye'de hem etkinliğin garantisi, hem de ayakta kalabilmenin garantisi olarak devletle ilişkiler, siyasal iktidarla ilişkiler, medya sahipleri tarafından özellikle tercih ediliyor. Bu ilişkilerin çeşitlendirilmesi ve değişmesi konusunda da doğrusu çok özenli davranıldığı söylenemez. Yani ayakta kalabilmek için siyasal kurumun -ki siyaset kurumunun kendisi bir tercih nedeni- yoksa içindeki nitelik, iktidarların yapılarının değişmesi bu ilişkiyi değiştirmiyor. Hatta, zaman zaman geliştirip, yaygınlaştırabiliyor. Dahası, en az bunun kadar, bence dramatik olan bir şey, bu ilişkileri kuramayan, bu ilişkileri kuramadığı için de yadırgayan bir takım kuruluşlar da, sonuçta, bu ilişkileri talep etmekte ve bu ilişki ağının bir tarafı, bir parçası  olmayı öncelediklerini, aslında eleştirilerinin ve kritiklerin temelinde böyle bir talep olduğunu gözlemliyoruz. Yani, bütünüyle medya sisteminin siyasetle ilişkiye dayalı bir gelecek tasarlamış olması problemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu yapı üzerinden konuştuğumuz şey, seminerin bundan sonraki bölümlerinde sanırım çokça gündeme gelecektir. Bu bir yapısal sorun. Yapısal sorun,  bizim, bu  sıradan bir sorun, diye geçiştirebileceğimiz bir durum da değil. Bu aşılmadıkça, bir takım başka konuları aşabilme imkanımızın pek mümkün olamayacağı bir sorundan bahsediyoruz.  Bunu bütünüyle ortaya koyacak ve bu sorunu aşmak için de inisiyatif alacak insanlar her şeye rağmen medya yöneticileri, medya mensupları. 

Bağımsız bir profesyonel  medya sınıfı oluşturmak gerekiyor. Gazete çalışanları, gazete emekçileri, tepeden tırnağa, aşağıdan yukarıya her kesimde bu bağımsızlık fikrini ve bağımsız bir gelecek tasarımını, bağımsız bir mesleki gelecek alanında yaratmak mecburiyetiyle karşı karşıyalar. Aksi taktirde bu dönüşümü sağlayabilmek, medyayı siyasetten, siyaseti de medyanın etkinlik alanından kurtarabilmek bence imkansız. Nitekim bu konuda yakın geçmişteki boş vermişlik, hem medyanın güvenirliği konusunda, artık meslek mensuplarını bence fevkalade rahatsız edecek boyutlarda bir problem ortaya çıkardı, hem de sermaye sahiplerinin medya ile ilişkilerinde sanki bir olağanlaşma, bu ilişkinin normalleşmesi, bu ilişkinin kabulünü ortaya çıkaran bir pratik doğurdu. O yüzden, medyanın güvenirliğini ve medya çalışanlarının toplum üzerindeki etkinliklerini, yani topluma karşı görevlerinden kaynaklanan etkinliklerini sağlayabilmek, koruyabilmek ve bunu aktif hale getirebilmek için bu sorunu medya çalışanlarının, her kesimden medya çalışanının öncelikle gündemlerine almaları gerekiyor. Bu sorunu aşmak için bir ajandaları olmaları gerekiyor. Bu yapılmadığı müddetçe,  içinde bulunduğumuz durum, yani, karşılıklı medyanın güvenirliği üzerinde negatif etki yapan durumun gelişeceğini ve derinleşeceğini tahmin etmekte güç değil. Benim yakın geçmişte aklıma gelen bir örnek var. Medyanın kişiliğini sergileyebildiği ve toplumun kendisinden beklediği ve kendisini de topluma vaat ettiği ilişki biçimini tanımlayan bir örnek var: Susurluk olayı. Türkiye'de Susurluk olayının incelenmesi ve medyanın bu olaya yaklaşımı, az önce bahsettiğim o çarpık ilişkiler içerisinden ayrılıp, ayrı bir fotoğraf olarak değerlendirilebilecek bir olay. Türk medyası, belki de yakın tarihinde ilk kez bir olay üzerinde bu denli büyük ölçüde, ayrım gözetmeksizin ve büyük ölçüde sorunu gerçekten çözmeye yönelik bir tavır sergiledi ve bence de karşılığını aldı. Medya için yakın tarihte yüz akı denilebilecek ve üzerinden medyanın topluma karşı sorumluluklarına örnek gösterilebilecek bir olaydır Susurluk olayı. Şimdi bu tür bir bağımsızlaşma girişimi. Bu tür medyanın sorumluluğunu yerine getirme girişimi istenildiğine ve bir kurum, bir meslek olarak medya mensupları tarafından taşın altına elini koyma iradesi ortaya çıktığında pekala sergilenebiliyor. Çok derin ilişkilerin, devlet-siyaset-ticaret ilişkilerinin en çetrefilli ve en yasalara aykırı biçimiyle ortaya çıktığı bir ilişkiler, bir çarpık ilişkiler ağı vardı ortada. Medya, bütün unsurlarıyla gazete ve televizyonlarla iki koldan, aynı zamanda, yayın kuruluşlarının siyasi görüşlerinin bir problem çıkarmadığı şekilde de profesyonelce bir girişim. Profesyonelce bir değerlendirme imkanı ortaya çıktı ve Susurluk olayının incelenmesi, yargıda bunun sonucunun alınıp, alınmaması başka bir problem. O, Türkiye'nin başka bir problemine tekabül ediyor elbette. Ama, o fotoğrafın ortaya konması, Türk medyası için gerçekten bir yüz akı hadisesi oldu. Şimdi bu tür profesyonelce, bu tür gazeteciliğe, yayın ilkelerine yakışan girişimlere ve bu tür örnek gazetecilik faaliyetlerine ihtiyacı var Türk medyasının. Bunlar, hem o klasik güvenilirlik sorumluluğunu ortadan kaldırmaya yönelik olumlu adımlar, hem de gazetelerin bağımsızlaşması ve sermaye yapılarındaki problemlere rağmen, birer ayrı kimlik olarak ortaya çıkmalarını sağlayıcı unsurlardır.

Bugün siyasetle ilişkilerde, Türk medyasının geldiği noktanın olumsuz olduğunu söylemek kolay. Gerçekten çokça örnek var. Sokaktaki insanın bile rahatlıkla bu konu üzerinde konuşabileceği kadar malzeme bulunuyor ortada, neden? Çünkü, gazete patronları gazetenin sermaye yapısını oluşturan diğer harici faktörler, hatta önemli ölçüde gazete yöneticileri, bu ilişkinin bir tarafı olmaya gönüllü olarak kendilerini adamış görünüyorlar. Bundan kaynaklanan garanti, aslında sadece medya kesiminin talep ettiği bir garanti de değil. Bunun karşılığında siyaset sınıfının, siyaset kurumunun da bir avantaj olarak bu ilişkiye yaklaştığını görmek gerekiyor. Onlar için de gazetelerin iktidara yakın olmaları ya da gerektiğinde iktidarın işlerliği için kullanılabilmeleri veya asıl kritik zamanlarda kendi iktidarlarının kritik edilmesinde, eleştirilmesinde bir faktör olmaktan medyanın çıkartılması büyük bir avantaj. İşte bu karşılıklı avantaj, karşılıklı bağımlılık doğuruyor sonuçta. Kırılması gereken, azaltılması gereken bu bağımlılığın kendisidir. Bir ölçüde, belki en fazla azaltılabilir, yani, bütünüyle yok edilemez, ama o kadar ileri boyutlarda ve o kadar medyanın problemi halindeki bu ilişki, bunun mutlaka tasfiye edilmesi ve çok kısa sürede toplumun gözünün önünden  olumsuz bir faktör olarak çıkartılacak kadar küçültülmesi gerekiyor. Bunun mümkün olabileceğini görmemiz, inanmamız gerekir, aksi takdirde, medya sektörünün, medya çalışanlarının, bu sektörün kalbi olan insanların da giderek itibar kaybetmek sorunuyla yüzleşeceklerini tahmin ediyorum. Şunu da kabul etmek gerekiyor. Aslında bütün yayın kuruluşları bir ölçüde, özellikle, merkezi yayın kuruluşları bir ölçüde, bu ilişkiden dolayı problemlidirler. Herhangi bir kurumun, bir diğer kuruma üstünlük sağlayacak ya da bir diğer kurumla kendisini ayrıştıracak  pozisyon da bulunmuyor. Zaman zaman bütün gazeteler, bütün televizyonlar, yayın kuruluşları, bu sorunu yaşıyorlar.

Siyasetle, medya arasındaki ilişkiyi, haber kaynağı ilişkisi eksenine oturtmak zorundayız. Bu, medya sektörünün geleceği için  fevkalade önemli bir yaşamsal sorundur. Aksi takdirde, sayıca küçümsediğimiz, 3 milyon civarında olduğu için de Türkiye'deki bir takım başka göstergelerle değerlendirerek problem yaptığımız gazete okuru, bir takım ölçümlerle değersiz gördüğümüz televizyon izleyicisini arayacak, daha  fazla arayacak günleri yakın olabilir bizler için. Gazete okuru sayısı gerçekten az, ama, bu okurun çok akıllı ve çok değerli insanlar olduğunu kabul etmemiz lazım ve hepimiz bunu kendi yayın kuruluşlarımızda, gazetelerimizde gözlemlemişizdir. Okur, merkezden gelen, yayın kuruluşundan gelen ister gazete olsun, ister televizyon olsun, pozitif her şeyi değerlendirip, satın almaya hazır bir okur, üç milyon okur. İşte bu yüzden, bu  medya tecrübesinden, bu tür medya tecrübesi çemberinden defalarca geçmiş insanlardan oluşuyor ve hiçbir şekilde aptal yerine konulamayacak, hiçbir şekilde küçümsenemeyecek insanlar bunlar. Bence en fazla onlar, medya-siyaset ilişkisini değerlendirebilecek durumda ve en fazla onlar kritik ediyorlar. Özellikle, internetin giderek medyanın bir bölümünü ikram etmeye başlamasıyla, bunu daha rahat gözlemleme imkanımız ortaya çıktı. İnternet ortamında okuyucu pozisyonunda olan insanların çok derinlikli ve çok ciddi kritikleri dolaşıyor ve medya sektörü giderek bunlardan etkilenmeye de başlıyor. Bu ilişki, gazete okuru denilen o üç milyon civarında sınırlı olan kitlenin ne kadar nitelikli olduğunu gösteren bir gösterge. Yani, o, internetteki dolaşımı gösteren bir gösterge, bu açıdan onların da baskısı giderek artıyor medya sektörü üzerinde. Medyanın bu ilişkileri üzerinde, hatta medyadaki kendi iç ilişkileri üzerinde, artık medya kendisini dışarıya karşı izole ettiği ve  şeffaflaştıramadığı ilişkisini bir başka alanla, bir başka araçla şeffaflaştırmak zorunda, aşmak zorunda. Çünkü, baskı geliyor, bu kaçınılmaz birşey. Bununla birlikte, internet bahsinde kısa bir şeyi de eklemek gerekiyor. Büyük ölçüde internette, özellikle, bu furyada Türk medyasının geleneksel hastalıklarını ana ilke edinen bir anlayışın da altını çizmek gerekiyor. Kaynaksız, mesnetsiz, doğrulatılmayan haberin, o temel ilkelerinin içinde bulunmadığı çok yaygın bir haber ve yorum ilişkisi ve alışkanlığı internette geçerli. Bunun, yazılı ve görsel basın tarafından terbiye edilmesi gerekirken, tam tersine bir etki yarattı. Benim gözlemlerime göre, aynı haber unsurlarının bulunmadığı bir takım yazılar ve yorumlar, gazetelerde ve televizyonlarda  görülmeye başlandı. Bu, tersine gidişte durdurulması gereken ve mutlaka üzerinde gazete yönetimleri tarafından ve meslek kuruluşları tarafından hassasiyetle durulması gereken bir problemdir, diye düşünüyorum.

Medya-siyaset ilişkilerini değerlendirirken birkaç önemli konu başlığının altını çizmek istiyorum. Türkiye'de, hakikaten bu tehlikenin ilerde ne kadar sorunlar yaratabileceğini, bugün ne derece etki yarattığını anlatmak için. Aslına bakarsanız, Türkiye'de, üst kurumlar biraz gelişigüzel dağıtılmış durumda. Hukuk kurumu da, siyaset kurumu da, medya da böyle. Yani, hiçbir kurum geleneksel bir demokrasi düzeninde kendisine biçilen rolleri, kendisine biçilen pozisyonlar içerisinde seyretmiyor. Çok radikal geçişkenlik var ve rol kapma diyebileceğimiz çok belirgin, herkesin bir başka alanda rahatlıkla faaliyet gösterebilecek pratik oluşmuş durumda. Medya kurumu, yeri geldiğinde siyasetten çok daha fazla ve çok daha yaygın olarak bir siyaset yapıcı fonksiyon üstlenebiliyor ve bu çok uzun süre devam edebiliyor. Türkiye'nin yakın geçmişi de buna örnek verebileceğimiz süreçler. Buradan medyayı bir faktör olarak aradan çıkartırsanız, işlemeyecek mekanizmalar medya sayesinde hem işlerlik kazanır, hem de medya o sürecin ana aktörü olmaktan çıkıp, siyasetin belirleyicisi durumuna gelebilir. Şimdi bu bir arıza. Medya, boş bırakılan bütün alanlarda fonksiyon üstlenmeye hazır bir pratik içerisinde. Sadece siyasette değil, sanatta, sporda, magazinde olup bitenin çok daha önünde, çok daha ötesinde bir güç barındırıyor. Medya, bu anlamda kendi oto kontrolünü yapmadığında ya da rekabet edeceği güçler zayıfladığında rekabet avantajını kendi lehine kazandığı durumda, sınırsız bir güç. Bu, sadece siyasi ilişkilerde değil, az önce söylediğim gibi bütün alanlarda ortaya çıkan ve aksaklıkları hissedilen bir güç. O yüzden, başta söylediğim konuyu çok önemsiyorum. Bütün bu ilişkileri aslında düzenleyecek olan tabii ki yasalar değil. Bir takım kanuni düzenlemelerle medyanın daha etik, daha ilkeli, daha hukuka ve demokrasiye bağlı bir kurum olmasını sağlamak mümkün değil. Bu deneyimlerin geldiği nokta hepimizin malumudur. Bununla birlikte, şu da değil, yani biz oturalım, hemen bir özeleştirimizi yapalım ve kendimiz düzeltelim demek gibi safça bir yöntem de belirleyemeyiz. Gazeteci sınıfının iyi yetişmesi gerekir. Muhabirden, köşe yazarına, gazete yöneticilerine kadar bütün alanlarda çalışanların bu problemi kendi zihinlerinde tartıp, bir mesleki yol haritası belirlemeleri gerekiyor. Medyanın karşı karşıya bulunduğu bütün sorunlar medya çalışanlarının ilgi alanına girer. Medya çalışanlarının halletmesi gereken sorunlar, medya çalışanlarından başka bir kesimin halledebileceği sorunlar değildir. Belki bu yola medyayı sevk edebilmek için biraz da yakın geçmişte yaşadığımız ve her an önümüzdeki dönemlerde de yine yaşayabileceğimiz bazı örneklere değinmek gerekiyor. Türkiye'de güvenirlilik kaybını en çok yaşayan kurumlardan biri, hatta öyle bir noktaya geliyor ki, zaman zaman, yani, artık genel kabul gibi, belki 50 yıl sonra atasözü haline gelecek bir takım durumlarla karşı karşıya. Medya, gazeteler ve televizyonlar güvenilmez, gazeteler yazıyorsa yalandır. Bütün bu ilişkiler, bütün bu sonuçlar aslında medyanın kurduğu sağlıksız ilişkilerin bir sonucu, yani siyasetle kurulan sağlıksız ilişkinin sonucu, siyasetle kurulan çıkar ilişkisinin, sermaye ile kurulan yanlış ilişkilerin ve diğer alanlardaki gazetecilik meslek ilkeleriyle bağdaşmayan bir takım ilişkilerin sonucudur. Böyle olduğu için de, medyanın işaret ettiği siyasal süreçler ya da medyanın işaret ettiği bir takım toplumsal hedefler toplum tarafından benimsenmiyor ya da böyle bir benimsenme olsa bile bu ilişki, bu tür yönelim çok geçici oluyor, çok kısa süreli oluyor ve kısa süre sonra medya yalnızlaşıyor. Yani, toplum tarafından karşıda bırakılıyor ya da bir başka hedefe yönelmekte, bir başka hedefi belirlemekte baştan güvenilmez hale geliyor. Bunun da aşılması, bütün bu az önce saydığım örnekler gibi bunun da ortadan kalkabilmesi için bir şeyler yapmak gerekiyor.

Gazetelerin, televizyonların, yayın kuruluşlarının tamamının siyasetle ilişkilerini azalttıklarında, aslında sırtlarından ne kadar büyük bir yük kalktığını göreceklerini tahmin ediyorum. Bu ilişki, aslında bir takım konjonktürel, geçici bir takım avantajlar sağlıyor gibi görünse de, hem teker teker medya kuruluşları üzerinde, hem de bütünüyle medya kurumu üzerinde bir yüktür, ağır bir yüktür. Bu ilişkiden, bu yükten arınması şart ve arındığında,  bunca zamandır ne kadar büyük bir hata ve ne kadar  gereksiz bir ilişkinin yükünü taşıdığını görecektir, diye tahmin ediyorum. Öyle ki, bugün siyaset tasfiye edilirken, zaman zaman medya, medya kuruluşları da beraberinde tasfiye edilir hale geliyor. Böyle bir ilişki, böyle bir orantı, böyle bir bağımlılık dünyanın hiçbir yerinde söz konusu değil. En azından dünyanın ileri demokrasilerinde söz konusu değil.

Şimdi, AB vizyonu olan, AB konusunda çok cesaretli bir takım adımlar atmayı başaran bir ülkede bulunuyoruz, öyle bir eşikte bulunuyoruz. En az  o uyum yasaları kadar, beride, yani, Meclis’in ilgi alanı dışında kalan ve medyanın kapsadığı alanlarda bir uyum gerçekleşmek zorunda. Bu uyumun da temel ve birinci adımı, bu ilişkiyi, yani, siyasetle olan haber bağımlılığı, haber kaynağı dışındaki ilişkileri tasfiye etmeyi becerebilmekte. Böyle bir beceriyi Türk medyası göstermek zorunda. Aksi takdirde, çok geri kalan bir kurum olabilir. Zaman zaman Türkiye'de o kadar inanılmaz şeyler olabiliyor ki ve çok sevindirici şeyler de olabiliyor, fakat medya daha az değişime kapalı, değişim konusunda belirleyici pozisyonuna çok fazla güvenen, bu yüzden kendi değişimini gerçekleştiremeyen, özeleştirisini de yapamayan bir kurum olarak sabitlenmiş durumda. Tirajdan da, izlenme oranlarından da bu anlaşılıyor. Bundan çok daha önemli bir takım başka göstergeler var bizlerin toplumla ilişkilerinde, bizlerin okurla ilişkilerinde. Bu, medyanın değişememe sorununun nasıl yansıdığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz, oradan da çok net bir şekilde anlaşılıyor. İşte bu da bir başka değişimi zorlayıcı faktör. Türkiye'nin bulunduğu eşikte medyanın diğer kurumları eleştirdiği ve hatta küçümsediği kurumlarla kıyasla değişememesi ve sabit kalabilmesi de bir başka değişimi zorlayan faktör, diye düşünüyorum. Evet, bir profesyonel gazeteci sınıfı yaratılması gerekiyor. Profesyonelliği, medya ilkeleriyle aşılamak zorundayız.

Bu arada, Türkiye'de, yanılmıyorsam 4-5 ya da 6 sene önce Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin gerçekten çok önemli bir çalışması olmuştu. Gazetecilik ilkeleri üzerine bir liste yayınladı. Fakat, bu değişime kapalılık, yani, medyanın kendi özgüveninin çok yüksek olması ve bu özgüvenin meslekten gelen bir takım avantajlar yerine, siyasetle kurulan ilişkilerden kaynaklanması, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin o gün çok umutlandığımız girişiminin de beklenen sonucu almasını engelledi. Yani, yeniden bir takım başka pratikler egemen oldu, daha doğrusu o ilkeler zaten bütünüyle hiç egemen olamadı. Gazetecilerin alıştığı, gazete yönetimlerinin, televizyon yönetimlerinin, bütünüyle medyanın alışkın olduğu bir takım ilişki biçimleri, yaklaşımlar kırılamadı. Çünkü, her zaman, olup bitenden, sürmekte olandan bir avantaj umuluyor,  bir avantaj olduğu düşünülüyor. Bu avantajın değişebilmesi için, bu yerinde ikame edilecek unsur her neyse, gazetecilik ilkeleriyse, hukuksa, demokrasiyse, bunun medya patronlarına, medya yöneticilerine de bir gelecek vaat etmesi bekleniyor. O yüzden, böyle bir geleceği somut bir şekilde göremeyen ya da böyle bir projeksiyona sahip olamayan medya kuruluşları ki, büyük bir bölümü, maalesef böyle alışıla gelen ilişki biçimlerini, alışıla gelen yaklaşımlarını sergilemeyi daha avantajlı ve daha kolaycı buldular. Ama sonuçta, yıllardır hep bu yapa geldiğimiz bir şey, giderek birikiyor.

Siyaset kurumu, zaman zaman kendini bir takım atraksiyonlarla yenileyebilir. Dönem dönem siyasi partiler, iktidarlar değişebilir. Siyaset sınıfı içerisindeki sirkülasyon çok yüksek olduğu için onlar kusurlarını medya kadar, medya çalışanları kadar dramatik bir şekilde yaşamayabilirler. Ya da siyaset kuşaklarının kısa aralıklarla birbirlerinin ardından gelmeleri, siyaset kurumundaki bu sorunu medya kadar can alıcı ortaya koymayabilir. Ama, bizim için durum öyle değil. Türkiye'de  gazete tirajlarının üç milyon olduğu dönemde 5-6 ayrı iktidar değişti. O dönemde belki 10'a yakın başbakan değişti, bakanlar değişti, partiler değişti, ama medya aynı yerde saymaya devam ediyor, aynı sorunlarla yüzleşmeye devam ediyor. Bu ilişkiden, yani siyasetle kurduğu ilişkiden yaşadığı kadar, yaşadığından çok daha fazla problem yaşıyor. Öyle ki, az önce belirttiğim gibi siyaset kurumu belki yaşadığı problemin bu ilişkiden uğradığı zararı ölçecek kadar bile kalıcı ve uzun süreçler yaşamazken, biz beri taraftan bu ilişkilerin faturasını ödemeye devam ediyoruz. Her açıdan, özellikle güvenilirlik açısından, tiraj açısından, mali bağımsızlık açısından yaşıyoruz.

Sanıyorum soru cevap kısmında daha fazla söylenecek şeyler olabilir. Ben hem bir açılış konuşması gibi düşündüm, hem de sanıyorum bu öz eleştiri bağlamında çok daha fazla söylenecek şeyler çıkacaktır. Bir kaç cümlelik toparlamayla bitirmek istiyorum sözlerimi. Burada, bu tür toplantılarda yıllardır konuştuğumuz şeyler aslında bir sayfada, birkaç paragrafta özetlenebilecek şeylerdir. Bunların tekrar tekrar konuşulması tabii ki önemli. Hiç olmazsa bizim burada kendi vicdanımızla yüzleşmemiz ve seminerde buluştuğumuz arkadaşlarla bu konuları paylaşırken, aslında bulunduğumuz pozisyonlardan, bu sorunlarla ne kadar ilgilendiğimizin  muhasebesini yapmamız imkanını da doğuruyor. Ama, bir yerden başlamak gerekiyor. Türk medyasının Susurluk gibi örnekleri ki, bugün Türkiye'de her alanda bunlar yaygın, her alanda en 4-5 görkemli Susurluk çıkartabilir Türk medyası ve bu konularda bir iade-i itibar imkanı yakalayabilir. Bunu yapabilecek cesaret, bunu yapabilecek beceri aslında çalışan sınıfta da var. Türkiye gazete ve televizyonlarının çalışan sınıfında, muhabir sınıfında, yorumcu sınıfında bu cesaret var. Bir beyaz devrim, bir gazetenin zihniyetinde, anlayışında medyanın tümünün işleyişinde bir beyaz devrim şart. Bunu sağlayacak bir itici güce belki ihtiyacımız var. Bunun nasıl doğabileceği konusunda net bir şey tabii ki söyleyemeyiz. Ama, böyle bir dönüşüm, hem bizim siyasetle ilişkilerimizi, hem de bütün kurumlarla belirli ölçekte sorunlu olan ilişkilerimizi, sadece siyasette değil, hukuka yaklaşımında da medyanın  sorunları var, spora yaklaşımında, sanata yaklaşımında, magazine yaklaşımında, özel hayata yaklaşımında da ciddi sorunlar var. Bu konulardan medyaya yönelen bir takım eleştirilerde de kritik edilecek noktalar var. Yani, onların da çok fazla haklılıklarının kabul edilebileceği bir durum söz konusu değil. Ama mademki biz, kendi sorunumuzu konuşuyoruz, o zaman kendi penceremizden bakarak bir adım atmak zorundayız.  Aşılamayacak bir sorun değil, tam tersine bugün Türkiye'nin, az önce belirttiğim, altını çizmeye çalıştığım eşiği, yani, demokratikleşme ihtiyacı bütün alanlarda kapıya dayanmış durumda. AB hedefi, sarsıcı bir değişimi Türkiye'nin önüne koyuyor ve genç vizyon ortaya çıkartıyor. Bu bağlamda, medyanın değişim konusunda kendi iç problemlerini aşıp, demokrasilerdeki dördüncü kuvvet konumunu hak eden bir öncülük yapabilmesi mümkün. Sadece bir itici güç, tıpkı kaoslar nasıl küçücük bir şeyden doğarsa, böyle güzel şeyler de, dönüşümler de küçücük bir takım ilişkilerden ortaya çıkabiliyor. Böyle bir ilişkiye ihtiyaç var, yeter ki biz zihinsel olarak böyle bu dönüşüme hazır olalım ve bu dönüşümün bizim geleceğimiz açısından, yani sektörün geleceği açısından ve kendi çalıştığımız kurumların da geleceği açısından hayati öneme sahip olduğunu bilelim. Böyle bir dönemin, böyle bir zeminin içerisinde olduğumu, ben kendi payıma hissediyorum. Umarım bunu yakalamak da hepimiz için mümkün olabilir. Çok teşekkür ederim.

 

 

<<<

X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004)

>>>