|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
Düşünce, insanın iç dünyasında kaldığı sürece hukuki bir düzenlemenin ve dolayısıyla sınırlamanın konusunu oluşturmaz. Bu nedenledir ki, düşünce özgürlüğü aslında, düşüncenin açıklanması özgürlüğü olarak anlaşılmaktadır. Ancak, düşünce özgürlüğünün tam olarak gerçekleşebilmesi için, sadece, düşünceyi açıklama özgürlüğüne sahip olmak yeterli değildir. Aynı zamanda, bireyin düşünceyi oluşturabilme imkanına da sahip olması gerekir. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri de başkalarıyla iletişim kurmak, böylece, kendi düşüncelerini başkalarına açıklayabilmek ve başkalarının düşüncelerini öğrenebilmek ihtiyacıdır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, öte yandan, demokratik bir toplumun temelini oluşturmaktadır. Bu özgürlük, demokratik toplumlarda sadece genel kabul gören zararsız veya önemsiz addedilen düşünceler yönünden değil, resmi ideolojiye ters düşen, halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen, kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir. Bu, demokratik bir toplumun olmazsa olmaz şartlarından çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünceliliğin gereğidir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, açıklanacak düşüncenin içeriğine göre değişik istikametlerde ortaya çıkar. Nitekim düşünce, politik hayata ilişkin olabilir. “Kamuoyu rejimi” diye de tanımlanan demokratik rejimlerde kamuoyunun oluşması, bilinçli bir şekilde işlemesi, düşüncelerin ve haberlerin yaygın bir şekilde dolaşımına bağlıdır. Düşünce, yaratıcı, artistik ve bilimsel menfaatlere de ilişkin olabilir. Bu tür düşüncelere özgürce sahip olunamaması, bunların özgürce açıklanamaması, toplumda var olan yaratıcı zekanın ve bunun insanlığın gelişimine olan hizmetinin küçümsenmesi anlamına gelir. Düşünce özgürlüğü, hiç kuşku yok din ile de ilgili olabilir ve ayrı bir düzenlemenin konusunu oluşturabilir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, bu alanda insanın sadece bilgisini, düşüncesini ve kanaatini açıklamasından ibaret değildir. Aynı zamanda, bunların propagandasının yapılmasını gerektirir. Yani kişi, sadece düşüncesini açıklamakla yetinemez, bunun başkaları tarafından kabul edilmesini sağlamaya yönelik propaganda faaliyetlerinde de bulunmak hakkına sahip olmalıdır. Ancak, her özgürlük gibi düşünceyi açıklama özgürlüğü de, kuşku yok, sınırsız bir özgürlük değildir. Düşüncenin açıklanmasının hukuken disiplin altına alınması konusundaki güçlükler, kendini aralarında kısmen de olsa çatışma halinde olduğu gözlemlenebilen bir takım gereklerin bağdaştırılması ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Nitekim, düşüncenin toplumda dolaşımı, kanın vücutta dolaşımı gibi sosyal hayata gerekli oksijeni sağlamaktadır. Ancak en yaygın, en hızlı, en nüfuz edici dolaşımın sağlanmasının yanı sıra, başkalarının düşünce özgürlüğüne, şerefine ve toplumun dayandığı temel değerlere ve inançlara saldırı niteliğinde olan, dolayısıyla, toplumun canlılığına zarar verebilen durumların giderilmesine de gerek vardır. Şu halde sorunun iki yönünden söz edebiliriz. Bir yandan, düşüncenin açıklanması araçlarının kullanılması özgürlüğünü en geniş şekilde sağlamak, öte yandan da bu araçların kötüye kullanılmalarına karşı derhal ve etkili bir biçimde müdahale etmektir. Ancak bu iki sorunu, her zaman dengeli bir biçimde çözmek mümkün olamamaktadır. Zira, günümüzde düşüncenin açıklanmasında kullanılan araçların teknik yönünden farklılığı, bu alanda tek bir düzenlemeye gidilmesini adeta imkansız kılmaktadır. Bu konuda benimsenmesi gereken temel ölçüt şudur. Resmi makamların önleyici müdahalelerini mümkün olduğu kadar bertaraf etmek, ama, bu makamların müdahalelerinin, yine mümkün olduğu ölçüde gerçekleşen ihlallerin çabuk ve etkili bir biçimde sınırlandırılması ve bastırılmasına yönelik olmasını sağlamaktır. Böylece, özgürlüğün kötüye kullanılmasını önlemek sağlanmış olacaktır. Aynı şekilde, toplumun dayandığı değerleri, inançları korumak amacıyla müeyyideye bağlanan sınırlamaların, bu değerlerin ve inançların tartışılması, eleştirilmesine değil, aksine esasını bu değerlerde ve inançlarda bulan çeşitli kurumların sadece şiddete dayalı tahribine yönelik tahriklere ilişkin olmasını sağlamak gerekir. Basın kuruluşlarının özel mülkiyete tabi olduğu rejimlerde devletin müdahalesi her şeyden önce her türlü tekelci birleşmeleri önlemeye yönelik olmalıdır. Öte yandan, basın kuruluşunun yönetiminin özel menfaatleriyle, düşüncenin tam ve doğru şekilde ifade edilmesine ilişkin sosyal menfaat arasında bir dengenin sağlanmasına yönelik olmalıdır. Basınla ilgili olarak kabul edilebilecek önleyici tedbirler, basılmış eserlerin içeriğinin kontrol edilmesine değil, sadece muhtemel ihlallerin sorumluluğunu üstlenecek olan kişilerin belirlenmesine yönelik olmalıdır. Bildiğiniz gibi halen yürürlükte bulunan Basın Kanunu, 1950 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bugüne kadar 14 defa değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikler, daha ziyade basının üzerinde baskıyı artırmak amacına yöneliktir ve dolayısıyla sadece basın üzerinde baskıyı artırmakla kalmamış, Kanun’u, son derece karmaşık, içinden çıkılmaz bir hale de getirmiştir. İşte bu karmaşıklığı gidermek, açık, anlaşılabilir, çağın özgürlük anlayışına uygun bir Basın Kanunu ortaya koymak amacıyla yola çıkılmış ve basının haber verme, eleştirme ve eser yaratma hakkının, halkın doğru haber alma hakkının ve bireyin kişilik haklarının gerekleri arasında bir denge sağlamak amacıyla bir taslak oluşturulmuştur. Oluşturulan bu taslak, çeşitli basın kuruluşlarına, kamu kurumlarına gönderilmiş, eleştiriler alınmış ve bu eleştiriler çerçevesinde yeniden gözden geçirilmiştir. Aslında bu uzun bir çalışmanın ürünüdür. Bu taslağı hazırlarken üç Bakan ve iki Genel Müdürle çalıştık, hepsinden çok yakın ilgi gördük, ama burada izin verirseniz, çok sıcak ilişkilerinden ve desteklerinden ötürü Abdurrahman Bey'e özellikle teşekkür etmek istiyorum. Tabi burada bir teşekkür de, çok ciddi yardımları nedeniyle, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Baş Hukuk Müşaviri Gülten Günay Hanım'a. Hazırlanan taslak, sadece bu eleştirilerin de ürünü değildir. Avrupa Konseyi uzmanları tarafından da incelenmiş, onların eleştirileri de alınmış ve Avrupa Birliği hukukuna uygun hale getirilmiş olan Fransız ve İtalyan basın kanunlarından da esinlenerek ortaya konmuş bir metindir. Bu metinde, önemli olduğunu düşündüğüm bir takım yenilikler veya değişiklikler getirilmektedir. Öncelikle, süreli yayın çıkarılabilmesi için aranan formaliteler son derece basitleştirilmiştir ve bu konuda mülki amirler devreden tamamen çıkarılmıştır. Bu yapılırken de özellikle yerel basının şikayetleri göz önünde bulundurulmuştur. Örneğin, beyanname verme, yayınlarından iki nüsha teslim etme gibi hususlar hep Cumhuriyet Başsavcılıkları nazara alınarak düzenlenmiştir. Zaten metne bakarsanız, mülki amirlerin bundan böyle basının üzerinde hiçbir yetkisi söz konusu değildir. Dolayısıyla, bunlara beyanname vermek veya bunlara yayınlardan iki nüsha vermenin hiçbir anlamı kalmamıştır. Taslak ile getirilen en önemli değişiklik, hiç şüphe yok, basılmış eserler yoluyla işlenen suçlar nedeniyle sorumlu olacak kişiler bakımından kendisini göstermektedir. Bildiğiniz gibi, yürürlükteki kanuna göre, süreli yayınlarda, eser sahibiyle birlikte sorumlu müdür sorumludur. Süresiz yayınlarda ise, eser sahibiyle birlikte yayınlatan sorumludur. Ancak burada, sorumlu müdürün sorumluluğu ve yayınlatanın sorumluluğu, kimilerinin ifadesiyle başkasının fiilinden sorumluluk, kimilerinin ifadesine göre objektif sorumluluk halleridir. Her iki tür sorumluluk da, ilkel ceza hukuku, yani, henüz devlet ceza hukukunun ortaya çıkmadığı aşiret, kabile, aile ceza hukuku döneminde uygulanan bir sorumluluk türüdür. Gerçi, Ceza Kanunumuzda bunun bazı kalıntılarına rastlamak mümkündür, ama, bir çağdaş basın kanununda, ilkel bir ceza sorumluluğunun izlerini devam ettirmek herhalde doğru olmazdı. Bu nedenle, bu sistemi tamamen değiştirdik. Bugünkü taslağın cezai sorumluluk anlayışı, kişinin kendi fiilinden kusura dayalı bir sorumluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Buna göre, gerek süreli yayınlarda, gerek süresiz yayınlarda iştirak hali hariç, eser sahibi sorumludur. Yayın yoluyla işlenen, basılmış eserler yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Diğerlerinin sorumluluğu, ancak, iştirak kurallarına göre mümkündür. Eğer iştirakin şartları varsa, genel hükümlere göre sorumlu olabilir, ama, onun dışında bir sorumlulukları söz konusu değildir. Süreli yayınlarda sorumlu müdürün sorumluluğu, ancak, eser sahibinin belli olmaması, yahut yayım sırasında eser sahibinin cezai sorumluluğu bulunmaması, yahut yayım sırasında yurt dışında bulunması ve Türk Mahkemelerinde yargılanamaması, yahut verilecek cezanın, eser sahibinin daha önce kesin hükümle mahkum olduğu cezaya etkili olamaması hallerinde söz konusudur. Aynı şartlarla süresiz yayınlar bakımından da yayımcı sorumlu tutulmaktadır. Yani kural, eser sahibinin sorumluluğudur. Gerek sorumlu müdürün, gerek yayımcının sorumluluğu, ancak bu saydığım dört halden birinin gerçekleşmiş olması halinde söz konusudur. Süresiz yayınlarda, ayrıca basımcının sorumluluğu da kabul edilmiştir. Ancak bunun için, yayımcının belli olmaması veya cezai ehliyete sahip olmaması, yahut yurtdışında bulunması ve Türk Mahkemelerinde yargılanamaması veya verilecek cezanın yayımcının daha önce mahkum olduğu cezayı etkilememesi hallerinde söz konusudur. Taslakta, yürürlükteki kanunun aksine, dağıtan ve satan hiçbir şekilde sorumlu tutulmamaktadır. Tabii ki, eğer, bir iştirak hali söz konusuysa, yani Ceza Kanunu’nun 64. ve 65. Maddelerinde suça iştiraki düzenleyen bu hükümlerde yer alan şartlar gerçekleşmişse, o zaman genel hükümlere göre sorumlu olabilir, ama onun dışında, satan veya dağıtanın sorumluluğu kabul edilmemiştir. Çünkü, sorumluluğu buraya kadar götürmek, yeniden objektif sorunla veyahut başkasının fiilinden sorumluluğa dönmek anlamına gelmektedir. Taslakta üzerinde özellikle durulan bir başka husus da, cevap ve düzeltme hakkıdır. Şimdi bu konu da, bir yandan basının haber verme ve eleştirme hakkını, bir yandan kamunun doğru bilgi edinme hakkını , diğer yandan da bireyin kişilik haklarını ilgilendirmektedir. O halde cevap ve düzeltme hakkını düzenlerken, bu üç grup hak arasında bir dengenin sağlanması gerekmekteydi. Bu amaçla öncelikle, cevap ve düzeltme hakkının kullanımının, son derece basitleştirme yoluna gidildi. Bugün, Basın Kanunu’nun ilgili maddesini anlamak son derece güçtür. Her seferinde, mutlaka Maddenin 2-3 sayfadan ibaret bütünlüğünü okumanız gerekir ki, ne yapmanız gerektiğini anlayabilesiniz . Bu kargaşayı bertaraf etmek amacıyla, son derece basit bir şekilde düzenleme yoluna gidildi. Cevap ve düzeltme yazısının yayınlanmaması veya usulüne göre yayınlanmaması, ancak ceza yargıcının kararına uyulmaması halinde suç sayıldı ve cezalandırıldı. Yine, cevap ve düzeltme hakkıyla ilgili olarak, eser sahibinin, yahut sorumlu müdürün ve süreli yayının sahibinin her üçünün de sorumlu tutulması yoluna gidilmedi. Sadece, sorumlu müdürün sorumlu tutulmasına ve cezalandırılmasına gidildi. Yükümlülük, sorumlu müdürün olduğuna göre, bunun ihlalinden de sorumlu müdürün sorumlu olması gerektiği anlayışıyla ve bu nedenle, sadece sorumlu müdürün cezalandırılması kabul edildi. Tabii, Taslakta, sorumlu müdürün mahkum olduğu para cezasından, yayın sahibinin müteselsil sorumlu olacağı kabul edildi. Ama bu, bir cezai sorumluluk değil, sadece hukuki sorumluluk şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, yürürlükteki Kanun’un bazı maddelerinde, örneğin, 20. Maddenin son fıkrasında, 29. Maddenin 5. fıkrasında, verilen cezaların ertelenemeyeceğine dair hüküm getirilmişti. Bu yasak kaldırıldı. Bu, modern infaz hukukuna olduğu kadar, cezaların ferdilendirilmesi, yani, failin kişiliğine uydurulması ilkesine de aykırı bulundu ve bu yasak kaldırıldı. Yine Taslakta, basılmış eserlerin tahribi, bozulması ve engellenmesi fiilleri hariç, hürriyeti bağlayıcı cezaya yer verilmedi. Taslağın 22’nci maddesinde öngörülen suç, nası ızrar suçunun basılmış eserlerle ilgili olarak işlenmiş biçimidir. Ceza Kanunu’nda bu suça hürriyeti bağlayıcı ceza öngörüldüğüne göre, basılmış eserlerin tahribi, bozulması ve engellenmesi halinde de hürriyeti bağlayıcı ceza öngörmekte bir sakınca görülmedi. Bunun dışında, Kanun’da yer alan suçlar için öngörülen yegane ceza, ağır para cezasıdır. Ayrıca, bu cezalarla ilgili olarak hürriyeti bağlayıcı cezalara çevrilme yasağı getirildi. Biliyorsunuz, para cezasının ödenmemesi halinde, işte bir günü şu kadar liradan olmak üzere hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilebiliyor ve bu üç yıla kadar uzayabiliyor. Hürriyeti bağlayıcı cezalara yer vermeyen bir kanunda verilen para cezalarının infaz edilememesi halinde, hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilmesini kabul etmek bence bir çelişki olabilirdi. O nedenle, bu kanunda yer alan para cezalarının ödenmemesi halinde, hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilemeyeceği açıkça hükme bağlanmıştır. Bu cezalarla ilgili olarak süreli yayınlar üç gruba ayrılmıştır: Yaygın süreli yayın, bölgesel süreli yayın, yerel süreli yayın. Gerçi dün akşam, bir yerel basın mensubu, bunlara bir de bayramda çıkan bir yayın diye bir ayırım yapmak istedi, ama, biz tabii bunu ciddi bulmadık. Bu şekilde üçe ayırarak, para cezalarını süreli yayının ekonomik gücüne göre belirleme yoluna gittik. Yani, süreli yayının önemi ve gücüyle ağır para cezaları arasında bir oran sağlamaya çalıştık. Biliyorsunuz, mevcut Basın Kanunu’nda, bazı hallerde basılmış eserlerin dağıtımının önlenmesi tedbirine yer verilmiştir. Kanımca bu bir tür sansürden başka bir şey değildir. Henüz yayımlanmamış, yani, kamuya açıklanmamış basılmış eserlerin kamuya açıklanmasının önlenmesi sansürden başka bir şey değildir. Onun için Taslakta, bu tür bir tedbire hiçbir şartla yer verilmemiştir. Taslak kanunlaşırsa, basılmış eserlerin dağıtımının önlenmesi tedbiri söz konusu olamayacaktır. Mevcut, yürürlükteki Kanun’da, basılmış eserlerin bazı şartlarla toplatılabileceği kabul edilmiştir. Basılmış eserlerin toplatılması, yahut daha teknik bir deyimle basılmış eserlere el konulması, ancak, Kanun’da açıkça, tek tek sayılan suçlarla ilgili olarak soruşturma ve kovuşturmanın başlatılması halinde, sadece ve sadece yargıç kararıyla mümkün hale gelmiştir. Yani, son derece sınırlandırılmıştır. Mevcut Basın Kanunu’nun ek 1/2. Maddesinde öngörülen, “Makinelerin Müsaderesi” hükmü, tamamen kaldırılmıştır. Basın aletlerinin müsaderesi hiçbir şekilde mümkün olamayacaktır. Mevcut Basın Kanunu’nun, ek: 2. Maddesinde yer alan mevkute kapatma tedbiri de Taslağa alınmamıştır. Bunları çok özet olarak anlatmamın esas nedeni, büyük bir çaba ile özgürlükçü bir basın kanunu hazırlamak amacıyla yola çıktık ve bir metin ortaya kondu Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü yöneticilerinin yardımıyla. Ama, bundan hoşlanmayacak bir takım kişilerin varlığından kuşku yok. Bunları anlattım, çünkü, bu metin, bundan sonra bir takım değişikliklere uğrayabilir, bir takım hükümler çıkarılabilir veya başka hükümler eklenebilir. O değişikliklerin, bu taslağı hazırlayanların ürünü olmadığının bilinmesini istedim. Beni dinlemek lütfunda bulunduğunuz için hepinize teşekkür ederim. |
|
| <<< |
X. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KAYSERİ (20 - 21 ŞUBAT 2004) |