|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“BASIN
ÖZGÜRLÜĞÜ”
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan, Sayın Genel Müdürler, Değerli Meslektaşlarım, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün Değerli Çalışanları, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Burada bir kez daha değerli meslektaşlarımla birlikte olmanın mutluluğunu yaşadığımı belirtmek istiyorum. Basın özgürlüğü denildiğinde, aklımıza doğal olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi geliyor. Tabi önce şunu kabul etmek durumundayız. Demokrasi Türkiye’deki yaygın anlayışıyla her isteyenin istediğini yapmasına olanak sağlayan bir rejim değildir. O nedenle toplumlarda korunması gereken öncelikli alanlar söz konusudur. Zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi de bu sınırlamaların inceliğini ve niteliğini belirlemek üzere hazırlanmıştır. İç hukukumuzdaki Basın Yasası’nda özgürlüğün hangi alanlarda sınırlandığı belirtiliyor. Kanun’un 3’üncü maddesinde sınırlamaların demokratik bir toplumun gereklerine uygun yapılması gerektiği belirtiliyor. Buradan yola çıktığımızda, Türkiye’de bu ilkenin kabul edilmiş olmasına karşın, bu ülkenin uygulama alanında pek de ciddiye alınmadığını görüyoruz. Şimdi birkaç örnek sunmak istiyorum. Türkiye’deki hukuki çelişkiler ya da ciddiye alınmama konusunda iki ana kanunumuz var. Bunlardan biri 5187 sayılı Basın Kanunu, ikincisi de 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun. Örneğin, Basın Kanunu’nun 21’inci maddesinde ‘kimliğin açıklanmaması’ diye bir hüküm var. 21’inci maddeye göre, 18 yaşından küçük olan suç faili ve mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapmak suç oluşturuyor. Bir milyar liradan, 21 milyar liraya kadar cezası var. Bölgesel ve yerel gazetelere göre bu cezanın da alt sınırları belirlenmiş. Şimdi bir gazeteci 18 yaşından küçük bir suç faili veya mağdurun adını yazarsa, fotoğrafını gözüne bant atmadan tanınacak şekilde basarsa, suç işlemiş oluyor. Ancak radyo ve televizyonlar bu çocuğun yahut gencin kameraya alınmış görüntülerini yayınlarlarsa, konuştururlarsa herhangi bir suç yok. Daha doğrusu 3984 sayılı Yasa’nın 4’üncü maddesinin çeşitli bölümlerinde bu şekilde yorumlanacak bir kural hem var, hem yok. O nedenle bu çelişkili bir durum. Belki de ‘üzüm üzüme baka baka kararır’ deyiminden yola çıkarak yayının yozlaşmasının önü açılıyor. Bu arada Basın Kanunu’nda aynı zamanda Türk Ceza Yasası’nda yer alan maddeler var. Örneğin, Basın Kanunu’ndaki, adil yargıyı etkilemeye teşebbüs, cinayet, cinsel saldırıya, intihara özendirme suçu aynı zamanda, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) da var. Basın Kanunu’nda bu suçlar için para cezası öngörülüyor ve para cezasının ödenmemesi halinde, bu cezanın hapis cezasına dönüştürülemeyeceğine dair de bir kural var. TCK’da ise doğrudan hapis cezası öngörülmektedir. Yine Basın Yasası’na baktığımız zaman, gazete sahiplerinin, eser sahiplerinin haber kaynağını açıklamama, belge, bilgi vermeme, tanıklık etmeye zorlanmama kuralı söz konusu ama bu sadece gazetelerde çalışan gazetecileri kapsıyor. Radyo ve televizyonlarda çalışan meslektaşlarımızın böyle bir hakları yok ne yazık ki! Türkiye’de hukukla, siyaset çoğu kez karşı karşıya kalıyor ama hukukun tercih edilmesi gerekirken, ne yazık ki siyaset tercih ediliyor. Kendi görüşünü yasa yapma konusundaki yetkisine de dayanarak öne geçiliyor. Sanıyorum ki şikayetlerimizin bir bölümünün kaynağı gelenekselleşen bu yaklaşım. 12 Eylül 1980 yönetimi insanları, gençleri, işçileri ve o dönemde kapatıldıklarına bakılırsa politikacıları politikadan soğutmak, vazgeçirmek için birçok yöntem uyguladı. Uygulanan yöntemlerden biri de, magazin gazeteciliğinin özendirilmesi oldu. Magazin gazeteciliğinin özendirilmesi o hale geldi ki, -meslektaşlarım hatırlayacaklardır- “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Yasası” diye yasa var. Sanıyorum, 1926 yılında uluslararası bir sözleşme gereği çıkarılmış bir yasa. O yasa daha ağır biçime dönüştürülmek zorunda kalındı. İkincisi, radyo ve televizyonların yayınlarıyla ilgili bir başıboşluk dönemi yaşadık. Biliyorsunuz, 1990’larda özel radyo ve televizyonlar yayına başladı. Daha sonra bu radyo ve televizyonlar yasaya uygun olmadığı için kapatıldılar. Kapatıldıklarında devlet yöneticileri bile siyah kurdeleler takıp, radyomu isterim diye gösteriler yaptılar. Oysa onların görevleri bu gösterileri yaparken aynı zamanda yasa çıkarmaktı ama olmadı. O dönemde TRT’nin tekeli söz konusuydu. Tekel söz konusuyken özel yayınlar başladı. Anayasa’nın ilgili maddesi ancak 1993 yılında değiştirilerek TRT tekelinden vazgeçildi. Ama bunun yapılması da bir işe yaramadı. Eğer bir televizyon ekranından Taksim’de bir protesto toplantısı için çağrı yapılmasaydı ve yöneticilerimiz bu tür yaklaşımların sonunda Türkiye’nin nereye gideceği konusunda kuşkuya düşmeselerdi, 1994 yılında radyo ve televizyonlarla ilgili özel yasa da çıkarılamazdı. Bu yaklaşık dört yıllık herhangi bir kurala bağlı olmadan yayın yapma olanağı, magazin gazeteciliğinin özendirilmesini de göz önüne alırsak, yayın kalitesi konusunda bugün de yakındığımız düzeyin oluşmasına olanak sağladı. Bugün herkes yakınıyor ama Sayın Başkanın da belirttiği gibi, gazetecilerin varolması için tek başına gazetecinin varolması yetmiyor. Ben oturup bir şey yazıyorum, eğer bu bir gazetede basılmıyorsa benim mektup yazmanın ötesinde bir işlevim olamaz. Gazeteciliğin varolması için haber kaynaklarına ihtiyacı var. Yani bir olayın olması, birinin bir şey demesi, bir teklifte bulunması için haber kaynaklarına ihtiyacımız var. Bunu da yeterli bulmak mümkün değil. Gazeteler, radyolar ve televizyonlar için okur, izleyici ve dinleyiciye de ihtiyaç var ki, gazetecilik mesleği yerine getirilmiş olsun. Dünyada kendi kendini en çok eleştiren meslek mensupları Türkiye’de. Bu eleştirilerin gazetecilerin görevlerini yerine getirmedikleri için yapıldığını söylemek mümkün değil. Çünkü hepinizin yakından bildiği gibi kamuoyunu etkileyen pek çok olay yolsuzluk, usulsüzlük, gazetecilerin çabaları ile ortaya çıkmıştır. Bunun yanında yayıncılığın yozlaşma girişimini sürdürmek isteyen ya da değişmesinden rahatsızlık duyan meslektaşlarımız var. Şu da bir gerçek ki, gazetecilik önce kamu yararını dikkate alan ama aynı zamanda, ticari olan bir iş. Ne yazık ki, 1980 sonrasında bu kuralı da pek ciddiye almamaya başladık. Ticaret yani para kazanma veya gazeteciliği başka çıkarlar için kullanma niyetleri öne geçti. Bu bütün gazetecileri rahatsız eden bir durum ama Türkiye’de parayı veren düdüğü çalar deyimi geçerli olduğu için bu konudaki çabaların biraz daha sürmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” diye bir metin hazırladık. Bunun uygulanması için çaba harcıyoruz. Şunu da mutlulukla belirteyim ki, meslek kurallarına uyulma konusunda yerel medyada görevli meslektaşlarım daha duyarlı hareket ediyorlar. Tabi şunu da vurgulamak lazım. Yasalarda bölgesel, yerel diye bir tanım var ama yerel gazeteciliğe ilişkin bir tanım yok. Çünkü gazetecilik evrensel kuralları olan, nerede yerine getirilirse getirilsin, aynı kuralların uygulanmasını gerektiren bir meslek. Basın özgürlüğü dediğimizde belirtmemiz gereken yasalardan birisi de Terörle Mücadele Yasası. Devlet terörle mücadele edecek ve bunun önlemlerini yasalar çerçevesinde alacak. Ama Terörle Mücadele Yasası bizim de örgüt olarak karşı çıktığımız bazı maddeleri Anayasa’ya aykırı, ifade özgürlüğünün önüne sınırlamalar getiren maddeler içeriyor. Örneğin, Basın Yasası’nda eser sahibinin sorumluluğu ceza hukuku açısından kabul edilmişken, Terörle Mücadele Yasası, yayına iştirak etmemiş olması halinde, yayın sahibinin ve yayın sorumlularının da ceza alacağını öngörüyor. Yani TBMM’yi bazen eleştirmek zorunluluğunu duyuyoruz. Çünkü bir önceki yasayla tanıdığı hakları, bir sonraki yasayla geri almak konusunda gayet başarılı bir yöntem izlediğini söylemek mümkün. Anayasa’da öngörülmeyen tedbirler söz konusu. Anımsayacağınız üzere Sayın Cumhurbaşkanı bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğunu belirterek, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmış durumda. Tabi en önemli konulardan biri de, başta da belirttiğim gibi Basın Yasası’nın ilkelerini de tersine döndüren, hatta radyo ve televizyonlarla ilgili yasada RTÜK’e verilmiş yetkileri bir yandan koruyarak onların yayınlarını da Türk Ceza Yasası (TCK) kapsamına alan bir durum söz konusu. Bu radyo ve televizyonlar için tabiri caizse, iki başlı bir denetim yahut cezalandırma yöntemi demek. Bildiğiniz gibi TCK’da eskiden sadece basın-yayın yoluyla ifadesi, şimdi yazılı, görsel, işitsel, elektronik medya şeklinde genişletildi. Radyo ve televizyonlar hem RTÜK tarafından, hem de cumhuriyet savcıları tarafından denetlenir hale geldi. Özellikle şu da bir karmaşa. Yeni TCK’ya bakarsanız, eski TCK’nın genel hükümler içeren maddelerinin 1 Ocak 2007 gününden itibaren uygulanmaması gerekiyor. Siyasal iktidarın yahut TBMM’nin yaklaşımına bakarsanız da, böyle bir girişim şu anda yok. Mesela, TCK’yla, adli para cezası kabul edildi ve bunu gün üzerinden hesaplama yöntemi getirildi. Basın Yasası’nda ise para cezası var. Türk Lirası ya da YTL üzerinden hesaplanıyor. Kimsede ne yazık ki bunları ciddiye alıp, ne olacağını konuşmuyor. Böyle bir sıkıntımız var. Biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak TCK’nın 26’ncı maddesine itiraz etmiştik. Bunlardan birisi hakaret konusundaki 125’inci madde idi. Orada ‘yakıştırmalarda bulunmak’ diye bir suç tanımı vardı. Ne olduğu belli olmayan değişiklikle bu hüküm veya tanım yasadan çıkarıldı. Karşı çıktığımız maddelerden biri de 305’inci madde idi. Yani ‘ulusal çıkarlara karşı yayın yapmak’ ama ulusal çıkarlara karşı yayın yapma suçu, maddi çıkar sağlandığı zaman oluşan bir suça dönüştüğü için biz artık onun bir ifade özgürlüğü suçu olduğu kanısında değiliz. O artık basın etiğine aykırı bir suç olmuştur yahut casusluk dediğimiz bir faaliyete dönüşmüştür. O nedenle biz 305’inci maddeyle ilgili önerimizin gerçekleşmiş olmasından mutluyuz, ama şunu da belirteyim ki, AB’nin ne Türkiye’nin koşullarını bildiğini, ne yasalar konusunda bilgili olduğunu düşünüyorum. Bir örnek vereyim. TCK Meclisten geçince AB bunun bir reform olduğunu söyleyerek alkışladı. Tabi kimden nasıl, ne bilgi aldıklarını bilmiyoruz. Daha sonra TGC’nin de içinde bulunduğu gruplar bu yasanın değiştirilmesi gerektiğini söylediler. İktidar bu önerileri ciddiye aldı ve değiştirme yapmak için yasanın yürürlüğünü 1 Nisan’dan, 1 Haziran’a erteledi. AB buna da kızdı ve niye ertelediniz diye karşı çıktı! Şimdi aynı AB, 305’inci maddenin de kaldırılması, yahut değiştirilmesi yönünde çabalar harcıyor, dayatmalarda bulunuyor. Bu bence çok gerçek bir istek. 301’inci madde dediğimiz zaman, şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Biz bunun değiştirilmesini AB istemeden önce de gündeme getirmiştik. Ancak AB’nin bu maddeleri kullanarak Türkiye’ye baskı yapmasını ve bunu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkmasını eleştiriyoruz, kınıyoruz. Bu yasa değişecekse Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için değiştirilmelidir. AB istiyor diye değiştirilmesi bana göre pek de güzel bir sonuç olmayacaktır. Şimdi AB’yi bir tarafa bırakarak, Türkiye’deki tartışmalara bakalım. Biliyorsunuz önce Başbakan bu maddenin değiştirileceğini söyledi. Ardından İçişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı değiştirilebileceğini söyledi. Daha sonra da Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan söylemekle yetinmedi, değişiklik için destek vereceklerini ifade etti. Biz de Türk Ceza Hukuku Derneğiyle ortak bir çalışma yaptık ve bunu Başbakana, Mecliste grubu bulunan muhalif partisi liderlerine, Devlet Bakanına, Adalet Bakanına gönderdik. Bilgi için de Cumhurbaşkanına ve TBMM Başkanına ilettik. Ama burada Adalet Bakanının yaklaşımını anlamakta zorlandığımı ifade etmeliyim. Çünkü Adalet Bakanı, eski TCK’nın 159’uncu maddesindeki tahkir ve tezyif sözcüğünün karşılığı olarak aşağılamanın alındığını söylüyor. Oysa, hukuk kaynaklarına ya da en azından Türk Dil Kurumunun lugatlarına baksaydı aynı anlamda olmadığını görürdü. Bugün konuşma yapacağım için dün akşam televizyonda dinlemek ihtiyacını duydum. Bu nedenle maçı da fazla izleyemedim. Orada da aynı şeyleri söyledi. ‘Tahkir’ yerine ‘hakaret’ sözcüğünü kullanmayı da Türkçeleştirmek açısından yanlış gördüğünü söyledi. Savunmasının en önemli yönlerinden biri de 301’inci madde hakkında öneride bulunanların değişik görüşlere sahip oluşları. Adalet Bakanı bunu söylerken ortada belirgin bir birleşme olmadığını söylüyor. Dikkat ederseniz bütün yasaların yapılışında zaten tek bir görüş söz konusu değil. Hem alt komisyonlarda, hem adalet komisyonlarında, hem de TBMM Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında değişik görüşler ortaya atılıyor. O nedenle Bakanın bu görüntüyü yahut gerçeği yok sayarak öneri verme durumundakileri eleştirmesini anlamak mümkün değil. Kendisiyle en sık temas halinde olan gazetecilerden yahut yöneticilerden biriyim. O nedenle çoğu zaman iyi niyetli yaklaştığını da biliyorum ama şunu da vurgulamak durumunda hissediyorum kendimi. Zaman zaman Sayın Bakan, politikacılığını öne çıkarması nedeniyle ara sıra adil olmama gibi bir yaklaşımı da sergilemek durumunda. Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri de ifade özgürlüğü. Ancak ifade özgürlüğünü siyasal yaklaşımlardan çok hukuksal yaklaşımlara katmaya, yoruma açık olmasını mümkün olduğunca engelleyecek bir yapıya kavuşturacak yasalara ya da yasa maddelerine ihtiyacımız olduğunu belirtmek istiyorum. Daha sonra soru ya da tartışma bölümünde de bana yöneltilen sorular olursa, yanıtlamaya çalışırım. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum, sağ olun.
|
|
|
<<< XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık 2006) >>> |