|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“ETKİLİ İLETİŞİM VE İNSAN
İLİŞKİSİ-DİKSİYON” Sayın Genel Müdürüm, Çok Değerli Konuklar, Basının Değerli Temsilcileri, Ben bugün sizlerle iki ayrı konuda düşüncelerimi paylaşacağım. Aslında çoğumuzun bildiği bilgileri biraz pekiştireceğiz, paylaşacağız. Birincisi, etkili iletişim ve insan ilişkileri. İkincisi, programda diksiyon adıyla ifade edilmiş ama ben konuyu “Kitle iletişim araçlarında Türkçe’nin kullanımı” şeklinde daha geniş ele alacağım. İki yönlü olacak biraz sabrınıza ihtiyacım var, ama sonunda sanıyorum çok yararlı olacak. Evet Türkiye’de bir anket yapılmış olsa, en önemli sorunlarınız nedir diye? İletişim ya da iletişimsizlik bunların arasına bile girmez ama ne acıdır ki, iletişimsizlik sıkıntısı şu anda hepimizi sarmış durumda ve Türkiye’nin genel sorunlarından birisi haline geldi. Bizim şöyle zayıf bir tarafımız var. Sorunları uzun süre görmezlikten geliyoruz, daha sonra ateş bacayı sarınca çözüm arıyoruz. Ben bu iletişimsizlik hastalığını bir an önce görmemiz gerektiğini düşünenlerdenim. Bununla ilgili önerilerim var, çözüm yollarım var. Sadece şikayet etmek için de gelmedim huzurlarınıza ama öncelikle bir tanı koymamız gerekiyor. Daha sonra çözüm yollarını hep birlikte paylaşırız kanısındayım. İletişimi çok farklı tanımlayanlar var. Ben iletişimi bugünkü seminerin de ruhuna çok yakın olarak şöyle algılıyorum. İletişim, bir arada yaşayabilme sanatıdır ve Türkiye’nin de bugün buna son derece ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizim en büyük potansiyelimiz, zenginliğimiz insan kaynaklarımızdır. Yeraltı, yerüstü kaynakları da önemli ama onları çıkaracak, işleyecek olan da sonuçta insandır. Biz özü kaçırmayalım bence. Öz, insandır esas olan da insanlar arası ilişkilerdir. Bu bakış açısıyla iletişimi nasıl kuruyoruz? Türkiye’de bunlar üzerinde bazı gözlemlerimi sizinle paylaşacağım. Öncelikle böylesine seçkin bir topluluğa şöyle bir soru yöneltmek istiyorum. “Kalpten çıkan söz kalbe gider, ağızdan çıkan söz kulağa gider”. Bu bir atasözü. Acaba biz iletişimde bu ikisinden hangisini esas alıyoruz? Yani kalpten mi konuşuyoruz? Ağızdan mı konuşuyoruz? Bunu öncelikle ben kendime soruyorum sonra da, herkesin kendisine sormasını arzu ediyorum. Çünkü iletişimde bu çok temel bir ilke. Eğer kalpten konuşursak, içten inanarak konuşursak, bunun etki alanı karşı tarafın kalbidir. Yok yalnızca ağızdan konuşursak inanmadığımız halde konuşursak, bunu karşı taraf yalnızca duyar. Dinlemekte aynıdır sadece duyarsınız. Onun için en başta burayı atlamayalım istedim. Peki her kalbimize geleni söyleyelim mi? Hayır. Hz. Süleyman’a atfedilen bir söz var. “Akıllı insanın ağzı kalbinde, akılsız insanın kalbi ise ağzındadır”. Evet her kalbimize doğanı söylemeyelim ama her söylediğimizde kalbinizde olsun. Yani içtenlik ilkesi. Bunu biraz sonra tekrar açacağım. İnsanlar üç yolla iletişim kuruyorlar. İletişimin üç temel basamağı var. Birincisi konuşma dili. Herkesin kullandığı yöntem genellikle bu. İkincisi, beden dili bu da son zamanlarda gündemimize girdi. Aslında bu da vardı bizim toplumumuzda ama adı biraz farklı idi. Lisan-i hal derlerdi. Hal dili derlerdi. Şimdi biraz daha yeni bir Türkçe adıyla adlandırdık. Bence daha bir güzel oldu. Üçüncü bir dil var ki, bu bizim için yine duygu olarak çok yeni değil ama kavram olarak yeni. Gönül dili. Hazır Mevlana’nın mekanında bulunuyorken, bunu irdeleyelim istedim. Acaba biz bu üçünden hangisiyle daha çok iletişim kuruyoruz. Bakın Mevlana asırlar önce bunu nasıl ifade etmiş. “Gönlü ve sözü bir olmayan kimsenin yüz dili bile olsa o yine dilsiz sayılır”. Gönlü ve sözü biraz önce söylediğim içtenlik ilkesi. Eğer gönlümüz ve sözümüz başkaysa, 100 tane bile dil bilsek, bizi dilsiz kabul etmiş Mevlana. Şimdi karşımıza gelen bu şekil ilk bakışta bir üçgen, bir piramit ama ben bunu daha çok biraz matematiksel olarak bir buzdağı olarak düşünüyorum. İletişimin buzdağı. İletişimin görünen yüzü, bu kesik çizgilerden yukarıda olan kısmı, daha çok günlük hayatta kullandığımız konuşma dilini içeriyor. Yani biz aşağı-yukarı yüzde 100’lük dilimin yüzde 20’sini konuşma dili olarak hayatımızda kullanıyoruz, ama asıl zenginlik altta, bakın görünmeyen kısımda. Beden dili ve onun da altında gönül dili. Esasen yüzde 80’lik potansiyeli hiç kullanmıyoruz ya da çok az kullanıyoruz. Israrla konuşuyoruz. Ben bu sunumumun sonunda şunu söyleyeceğim aslında. Konuşmadan önce duygu iletişimini kurabilirsek, gönül diliyle iletişimi sağlayabilirsek, söze çok gerek kalmayacak. Sözler, aslında bizim bazen anlaşmazlığa düşmemize yol açıyor, öyle düşünüyorum. Şimdi burada parantez içi ifadelere dikkat etmenizi istiyorum. (Söz, yüz, göz.) Tesadüfen seçip oraya koymadım. Ben temelden başlıyorum. İnsanın bütün güzelliği, bilgi birikimi gönlündedir. Gönlümüzde ne varsa, gönlümüzdeki, yüreğinizdeki güzellikler ne kadar fazlaysa o yüzümüze yansır. Bunu da şöyle formüle ettim: “Ne söylerse söylesin dilin, yüzünden bellidir her halin.” Bir biyoloji profesörüyle özellikle saatlerce bunu konuştum ve tasdik ettirdim. İnsanın ruh hali niçin yüzünden belli olur? Ellerinden belli olmuyor, saçlarından anlaşılmıyor ama yüzünüzden belli her şey. İşte beden dili gerçeği burada. Onun için yüreğimiz eğer bir güneş gibi parlak, pırıltılı ise, aydınlık ise o yüzümüzü de aydınlatıyor. Yüreğinde eğer istemediğin kötü duygular varsa, yani kin, nefret, çekememezlik, kıskançlık gibi bu mutlaka yüzümüze ve gözlerimize de yansır. Yüzümüzün aydınlığı, gönlümüzün aydınlığına bağlıdır. Sözler, onu en son olarak tasdik eder. Bazen de yanlış şekilde tasdik eder. Ben bu nedenle söze çok güvenmemekte yarar var diyorum. Öncelik gönül dilidir, duygularımızdır, bedenimizdir, daha sonra da ihtiyaç kalırsa sözlere başvururuz. Mevlana bunu ne kadar güzel ifade etmiş. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir”. Biz Türkiye’de duygudaşlığı kaybetmeye başladık. Asıl acı olan bu. Ortak duygularımız azaldıkça, aynı dili konuşsanız da fark etmiyor. Empatiyi kaybettik. Bütün sorun buradadır. Diğerleri, dışarıdan gelme bir takım teknikler, taktiklerdir ve çok da fazla etkili olmuyor. Ben sizin durumunuzu anlamadığım sürece, hangi dili konuşursam konuşayım, gönlünüze giden yola düşemiyorum. Onun için bu duygudaşlık konusunu çok önemsediğimi bir kez daha vurgulamak isterim. Bakınız Yunus Emre bunu yine ne kadar güzel vurgulamış: “İstersen bin var Hac’a, hepsinden iyice bir gönüle girmektir”. Bütün mesele, gönüllere giden yolu bulmaktır. Bunu bulduğunuz zaman, aynen Leyla-Mecnun hikayesindeki gibi kupkuru bir kız olan Leyla, Mecnun’u delirtecek kadar güzel görünür gözümüze. Bütün mesele oradadır. Evet “Ne söylerse söylesin dilin, yüzünden bellidir her halin” diyor ve devam ediyoruz. Etkili bir iletişim için ne gibi öncelikleri yerine getirmemiz gerekiyor? Önceliklerimiz nelerdir? Nereden başlayalım? Daha önce ifade ettim. Birinci öncelik içtenlik. Bu olmadan diğerlerinin hiçbir anlamı yoktur. Yapay hareketlerle, sözlerle davranan insanlar hemen anlaşılıyor ve iletişim kapıları kapanıyor. Bakınız Büyük Önder Atatürk bunu ne kadar güzel ifade etmiş: “Samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyet kabili izah değildir. O, gözlerden ve nasiyelerden yani çehreden, yüzden anlaşılır”. Biz bu derinliği kaybettiğimiz için birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. İkinci öncelik, iletişim kurmak için alçakgönüllü olmak zorundayız. Kibirli bir insanın gözümüze hoş göründüğü olmuş mudur? Bu insan tabiatına aykırıdır. Alçakgönüllü bir edayla yaklaşan insanlar, hata dahi yapsalar, biz onları hoş görebiliyoruz. Peygamberimiz bu gerçeği o kadar güzel ifade etmiş ki: “Meclisimde en çok öfkelendiğim kişiler, kibirli bir eda ile anlaşılması güç olan sözleri geveleyip, konuşanlardır”. Bizim toplumumuzda da böyle insan sayısı maalesef gittikçe artıyor. İletişim kurmak için bir başka ön şartımız “ön yargısızlık”. Türkiye çok üzülerek söylüyorum ön yargılar sarmaşığı haline geldi. Bizim insanımız çok zeki bununla gurur duyuyorum ama bu zekamızı lütfen ön yargılarda kullanmayalım. İnsanların yüzüne bakıp, sadece yüzüne bakıp, ruhuna, dünyasına girmeden taktığı kravat, saç şekli, elbisesi, yürüyüşü, konuşması bizim için tek bir ölçü olamaz. Biz insanları hemen kategorize ediyoruz. Bakıyor ve bir şablonun içine sokuyoruz. Sonra da oradan çıkmak çok zor oluyor. Böyle bir hakkımız yok. Zamanımız olsaydı bununla ilgili çok sayıda yaşanmış olay anlatabilirdim. Evet bir Kızılderili atasözü, “Bir insan hakkında hüküm vermeden önce, onun ayaklarıyla 40 gün gezin.” Onun yerine kendinizi koyun diyor. Çok çabuk ve acele karar veriyoruz. “Ne hazin bir çağda yaşıyoruz. Bir ön yargıyı yıkmak, atomu parçalamaktan zor” diyor Einstein. Gerçekten kırılması çok zor ön yargılarımız var. En iyisi, ön yargılarımızı kaldırmaktır. Ön yargısız bakabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. İletişimde özgüven de çok önemlidir. İletişimde birileriyle rahat ilişki kurabilmek için özgüvene ihtiyacımız var. Özgüven de sağlam bilgiyle ortaya çıkabilir. Saygı ve nezaket ise iletişimin altın anahtarıdır. Toplum bunu da kaybetmeye başladı. Saygısız ve nezaketsiz bir insanla nasıl iletişim kurabiliriz. Sevgi dilini öne çıkaralım. İnsanlarla konuşurken istediğimiz bir sonucu elde edebilmek için kullandığımız dil çok önemli. Kayseri’den bir atasözü derledik. Zaman zaman halk arasına çıkıyoruz. Biz bunları araştırıyoruz deyince Kayserili şöyle söyledi: “Elek istemenin de bir yolağı var. Komşudan elek isteyeceksin ama onun da bir yolu, yordamı var. Öyle bir söylersin ki, varken yok der. Öyle bir söylersiniz ki, yokken var etmeye çalışır”. Bir de küçük bir ayrıntı var. İnsanlarla iletişim kurarken, biz öncelikle kendimizi merkeze koyuyoruz. Ben bugün şunları yaptım, benim oğlum şurayı kazandı, ben şunu aldım, ben bunu yaptım. Biz ben, ben dedikçe, karşı tarafın benine de kılıç çekiyoruz. Sen diye başlamak lazım. Siz demeliyiz, sizin sorununuz öncelikli demeliyiz. Mutlaka sevecen olmak zorundayız, sempatik olmak zorundayız. Hepimizin arzu ettiği bir durum ama zorlanıyoruz. Ankara sokaklarında yürürken ben bazen şaşırıyorum. İnsanlar niye bu kadar gergin. Şevket Rado, büyük yazarımız diyor ki: “Sevecen olmanın çok kolay bir yolu vardır. Yüreğinizin aldığı kadar sevgiyi doldurursunuz, sevecen olursunuz”. Bu iş zorlamayla da olmaz. “Empatik davranma” biraz önce kısmen söz ettim. Kendimizi başkalarının yerine koyma. Bu toplumda biraz daha kabul görmeye başladı. Sevindirici bir durum. Empatik davranmak zorundayız, yoksa anlayamayız. Dürüstlük, yani burada çok söz söylenebilir. “Ya göründüğümüz gibi olalım, ya da olduğumuz gibi görünelim” deyip geçmek istiyorum sadece.
“Anlayış ve hoşgörülü” olmak da iletişimin temel ilkelerinden birisi. Acaba biz anlayışlı ve hoşgörülü müyüz? Karşı taraftan bunu hep bekleriz de, bizim tavrımız nasıl? Tutarlı mıyız? Özümüzle, sözümüz uyumlu mu? Ve sükunet içinde miyiz? Olaylar karşısında soğukkanlı davranabiliyor muyuz? Yoksa hemen karar mı veriyoruz? Bu belki en önemli maddelerden birisi, kendimizle barışık mı yaşıyoruz.? Kendisini sevmeyen bir insan, kolay kolay başkalarını sevemez. Yine etkili bir iletişim için bilimsel olarak yapılan birkaç araştırma sonucu var. Bizim toplum içinde bunlar çok kolay aslında. Farklılıkları hoş görüyoruz. Sonra, benzerlikler ön plana çıkar. Burada bir küçük sırrı paylaşmak istiyorum sizinle. Biz eğitimliler, farklılıkları hoş görmede ve benzerlikleri ön plana çıkarmada eğitimsizlere göre daha fazla zorlanıyoruz. Yani iki tane yaşlı teyze bir araya gelse, eğitimleri olmasa, onlar bizden daha ön yargısız ve hızlı iletişim kurabiliyorlar. Çok ilginç, eğitimin bunu tersine çevirmesi gerekir ama biz mesafeli davranıyoruz. Otobüs yolculuğunda yanımızdaki insanlara merhaba demenin bile bu toplumda, eğitimimize ya da kariyerimize zarar verir düşüncesinde olanlar var. Ama o teyzemin hiçbir ön yargısı yok. Oturuyor, sohbete başlıyor Konya’dan İstanbul’a gidinceye kadar doğumlarından başlayıp torunlarını evlenmelerine kadar geliyorlar. Samimiyeti o kadar ilerletiyorlar. İnsanları eleştirme ve suçlama. Ben haksız olabilirim ama suçlanmak yine de hoşuma gitmiyor. Hiçbirimizin gitmiyor. Eleştirilmek de öyle. Eleştirmek ve suçlamak yerine, hayatımızdan örnekler vermek ya da bir başkası üzerinden anlatmak daha doğru bir yöntemdir. İnsanlarla tanışırken, ilk saniyelere ve isimlere dikkat edilmeli. İsimler, hayatımızda duymaktan hoşlandığımız en önemli kelimelerdir. Psikolojik tarafı da var. Tokalaşırken de, sıkı tokalaşalım. Elinin ucuyla yüzümüze bakmadan yapılan tokalaşmanın hiçbir anlamı yok. Dünyanın en ucuz, en kolay, en anlamlı hızlı iletişim dili gülümsemek. Herkes gülümsesin ya! Bu kadar mı zorlanıyoruz? Gülmeliyiz, gülümsemeliyiz ve mutlaka göz teması kurmalıyız. Gözler, gözlere gelmeden, dilimiz çözülmez. “Bir bakış, bir bakışa neler neler anlatır, bir bakış, bir bakışı senelerce ağlatır”. Adaplı olmalıyız. Görgü kurallarına, nezaket kurallarına uymalıyız. Mütevazı olmak çok önemli bir ilke. İnsanları dinleyelim. Duymakla yetinmeyelim. Biz çoğu zaman duyuyoruz. Onu dinledik zannediyoruz. Bilginizin, makamınızın etkisi yüzde 12.5 ama o sıcaklığın, demin ki teyzede anlattığım sıcaklığın payı yüzde 87.5. Hangisini isterseniz onu kullanabilirsiniz. Yine bilimsel sonuç bunlar. İnsan ilişkilerinde ağzımızı bile açmadan yüzde 55’i görsel ögelere bağlı. Burada giyindiğimiz elbiseler falan değil esas olan yüzümüzden yansıyan pozitif enerji. Gözlerimizden yansıyan enerjiyi çok rahat alıyor insanlar. Biz de alıyoruz. Yüzde 55’i bitti, yüzde 38 eh… Sayın Akarca’nın biraz önce sunumunu dinlerken çok etkilendim. Yani böyle bir sesi dinleyip de, etkilenmemek mümkün değil. Benim sesime tahammül ettiğiniz için de teşekkür ediyorum bu arada. Arkadaşlar, asırlar öncesi büyük Türk bilgesi Yusuf Has Hacib bunu ne kadar güzel ifade etmiş: “İnsanın süsü yüz, yüzün süsü göz, aklın süsü dil, dilin süsü de sözdür.” Başka söze gerek yok bence. Evet bir insan, dakikada dil yoluyla 40 bin sinyal gönderirken, beden dili yoluyla 750 bin sinyal gönderiyor. En önemlisi de burada gözler tabi ki. Peki bu etkili iletişim, insanlarla iyi ilişkiler kurmak bize sonuçta ne kazandıracak? Parayla asla satın alamayacağımız iç huzuru. Buna hepimizin ihtiyacı var. Özgüven, tatmin duygusu, psikolojik olarak rahatlama, etkileyici bir insan haline gelme, samimiyet, ikna kabiliyeti, hoşgörü, sevecenlik, tutarlılık, erdemlilik, saygınlık, toplumsal statü, mevki ve makam, geniş bir çevre ve hayatın amacı olan başarı ve mutluluk. Yani bu kadar kolay ve Türk milletinde bolca olan böyle bir hazine varken, bunu kullanmamayı ben anlamakta zorlanıyorum. Müthiş bir hazinemiz var, bunu kullanmıyoruz. Üslubumuza biraz dikkat edelim insan ilişkilerinde. “Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı, söz ola oğulu aşı, bal ile yağ ede”. Evet üslubumuz içten olmalı, duru olmalı, akıcı olmalı, özgün olmalı hiç olmazsa söyleyişimiz özgün olmalı. Konu özgün olmasa bile açık, coşkulu, duygusal ve ince yani nazik olmalı. Gündelik hayatımızda selamlaşma, hatır sorma, söze başlama bunları bazıları önemsiz gibi görebilir ama bizce bunlar hayatın en önemli kilometre taşları. Tanışma, takdim edilme, özür dileme. Özürü mümkünse az dileyelim. Yani hata yapmayalım. Teşekkürü de çok çok edelim. Hiçbir yan etkisi yoktur ve insanları kutlayalım. İyi ilişkiler kurmak istiyorsak bir düşünür diyor ki: “İnsanın erdemlisi, dostunu kutlarken belli olur”. İlk duyduğumda şaşırdım biraz diyor devam ediyor. “Üzüntüleri paylaşmak kolaydır yücelik başarıdadır”. Başarıyı da aynı içtenlikle kutlayabiliyorsanız, bu gerçekten üstün bir insan olduğumuzu gösterir. Evet bu kısmın sonuna gelmek üzereyim. Sağlıklı bir iletişim, etkili bir iletişim için dört açıdan da kendimizi sürekli yenilemek zorundayız. Birincisi, sağlığımıza dikkat çok bilinen şey. Sosyal olarak kendimizi geliştirmek için yeni insanlarla tanışmak, zihinsel olarak kitap okumaya devam. Ama bu kitap okumayı açmak istiyorum. Bir takım kirlenmiş olayları anlatan kitaplar değil. Edebi değeri olan roman, şiir, hikaye gibi estetik gayesi olan kitapları okumak lazım. Kirlenmiş duygularla daha da kirleniyoruz. Ben kişisel olarak böyle düşünüyorum. Bir de ruhumuzu dinç tutabilmek için şükretmeyi de öğreneceğiz. Evet huzur ve mutluluk için kendimize güvenip, inanmaya devam edeceğiz. Olumlu düşünelim. Bu çok moda son günlerde ama ben yararına çok inanıyorum. Sıkı çalışmayı bırakmayalım, planlı olalım. En zayıf noktamız, yoğunlaşamamak. Türk milletinin en zayıf noktası bu. Çok çabuk dağılıyoruz. Çok heyecanlı başlıyoruz, yoğunlaşamadığımız için de hemen dağılıyoruz. Böyle olunca da ümidimizi kaybediyoruz. Evet ümidini kaybeden insan, her şeyini kaybetmiş demektir. Sabırlı ve gayretli olmaya ihtiyacımız var Son bir söz söyleyeceğim burada. Sözün özü, bu kısımdan ne çıkarmamız gerekiyor. Bir iki eski sözle ifade ettim ama kafiyeli olsun diye. Ben bütün sözlere dost olan bir insanım. Sözler karşısında da ön yargılı değilim. “İnsani kemalat olmadan, lisanı kemalat olmaz” diyor bir düşünür. İnsani açıdan belli bir olgunluğa ulaşmadan, erdemli olmadan dil açısından da olgunluğa ulaşmamız zor. Şimdi Sayın Başkanım müsaadenizle ikinci kısma geçmek istiyorum. Bu kısım, mesleki açıdan sizi daha çok ilgilendireceği kanaatindeyim. Kitle iletişim araçlarında Türkçe’nin kullanımı. Ben bu konuya geniş bir açıdan bakıyorum. Bugün dilimiz Türkçe dünya dili olma yolundadır. 207 milyon insanın parça parça konuştuğu bir dil var. Türkçe’ye bakarken bundan sonra bu duyarlılıkla bakmak zorundayız. Sadece Türkiye’de değil, bütün Türk dünyasında artık ortak bir Türkçe bilinci oluşmaya başladı, konuya böyle bakıyorum. Onun için de kitle-iletişim araçlarında Türkçe’nin kullanımı bizim için çok önemli ama ne yazık ki dilimizin çok iyi kullanıldığını söyleyemeyeceğim. Çünkü biraz sonra vereceğim örnekler, bunları açıkça ortaya koyacak. Dahası, televizyon dizileriyle hayatımıza gizlice ve hissettirmeden sokulan sinsi kelimeler var. Türkiye’de gençlere, Türkçe yozlaşıyormuş ne dersin? diye sorduğunuzda gelecek cevaplar topluca şöyledir. Bunları ben televizyondan ayrı ayrı programlardan topladım. Özür dileyerek, bu seçkin topluluktan özür dileyerek bunları okumak durumundayım. “Oha falan oldum duydunuz mu? Türk dili yozlaşıyormuş. Böyle manyak güzel bir dil yozlaşabilir mi? Artı bizim dilimiz son derece köklü. Öyle kolay kolay zarar görmez. Öyle kolay değil zarar görmesi. Saçmalık bunlar ve bu saçmalıklardan kal geldi artık. Söylenti laf bunlar. Ortalık bu söylentilerle yıkılıyor. Ne olacak şimdi. Türkçe elden gidecek deermişim. Falan yani. Buna izin verecek diyilim herhalde.” Ben hiç birisini uydurmadım. Biliyorsunuz dizilerde yerel ve argo ifadeler çok ön plana çıktı. Bu anlamda RTÜK’ü ben buradan göreve çağırıyorum. Bunlara bir an önce dur denilmeli. İsterseniz hızlı bir şekilde şu örneklere geçelim. Bu arada İngilizce’nin şu an Türkçe üzerindeki saldırısından, sağanak halindeki etkisinden söz etmemiz gerekiyor. Bunu İngilizce’ye ben suç olarak yüklemiyorum. Bizim aydınlarımızın suçu olarak görüyorum. Bakınız, şu anda herkes cüzdanına bakabilir hepimizin cüzdanında birer ‘clup card’ vardır. Artık kulüp bizi kesmiyor. ‘Clup card’ yazması lazım. Çünkü biz hepimiz kendimizi birer İngiliz vatandaşıymışız gibi düşünüyoruz. Lütfen buna tepki gösterelim. Kulüp kartı, üyelik kartı demek dururken, bir bakıyorsunuz üzerinde bu ifade. CV diye bir oğlumuz oldu gözümüz aydın. Artık kimse özgeçmiş demiyor. CV iyice yerleşti. Konsensüse varmamız gerekiyor efendim bu konuda. Örnekler çoğaltılabilir ama buna dikkat çekmek istiyorum ve Atatürk’ün ifadesiyle bu konuda duyarsızlık noktasında dahili ve harici bedhahlarımız var. Bedhah, kötülüğü isteyen demektir ya da bir kısmı gaflet ve delalet içinde galiba. Bence herkes uyanmalı. Televizyonlarda bizim tespit ettiğimiz diksiyon hataları neler? Türkçe açısından bakıyorum. ‘A’ sesinin ‘ı’ya yaklaştırılması. Gençlerde böyle bir akım var. Bu örnekleri televizyon kanallarından aldık. Kutlıyıp, uğrıyıp, kıpırdıyım, o kadar çoğaldı ki bu örnekler. Olacak mı? Yerine Olıcak mı? veya olıcak. Bir başka örnek ‘a’ sesinin uzatılması. Bulunacaaağını, olıcaağı buydu, artıcaaağı söylendi. I sesinin genişletilmesi. Bağış yerine, baaş. Hatta yumuşak ‘g’de gidiyor. Yağış yerine, yaaş. ‘E’nin daraltılması, ‘i’ye yaklaştırılması. Geleceğiz yerine, geliciz. Gelceyiz diyenler bile var. Daha ileri aşamalarda var. En tipik örnek, değil kelimesi. Değil, neresi zor bu kelimenin. Değil yerine diil, diiil. Yanılıyor muyum? Bu sözler hangi dilde var? Bu sorunun cevabının çok iyi verilmesi gerekir. Şimdi doğrudan televizyon kanallarında haberlerde geçen cümlelere gelmek istiyorum. Burada çok fazla örnek var. ATV Ana Haber’den almışız. Amacımız hiçbir kanalı burada yargılamak değil, sadece örnek olsun diye veriyorum: “İngiltere’de özürlüler hakkında ‘garip sözler harcayan’ İngiliz Milli Takımı teknik direktörü görevden alındı. “Garip sözler harcayan.” Muhtemelen sarfeden denilmek isteniyor. Sarfeden harcamaktan daha hoş. Böyle bir garip durum ortaya çıkmış. İkinci cümle TRT-1’den: “Doğumsal kalp rahatsızlıkları artık neştersiz tedavi edilebiliyor.” ‘Doğumsal’dan ben Türkçeci olarak bir şey anlamadım. Acaba bebeğin doğarken anneden aldığı kalp rahatsızlığı mı? Çocuğun doğarken kalbi rahatsız mı? Bir bulanıklık var burada. Kanal-7 den bir örnek: Cümle aynen şöyle okundu “Sayın seyirciler, Elpici’ye yapılan zamlar, kullanıcıları rahatsız etti”. LPG kesmiyor yani. LPG İngilizce olarak söyleniyor. “Özel otomobilden ateş açılması sonucunda ölümden dönen ünlü sanatçı hala bu saldırıya bir anlam veremiyor”. Ben bu cümleyi anlamakta çok zorlandım. Ölümden dönmesinin sebebi, özel otomobilden ateş açılması gibi algılanan bir cümle. Biraz önce Mehmet Bey, çok güzel söyledi. Bu cümle ikiye bölünseydi, hiç sıkıntı olmazdı. Uzun cümle kurmak adına bu hataya düşülmüş. Evet yine televizyonda bir reklamda “Bu kadar yol yapıyoruz eksilmiyor, basıncı düşmüyor.” Bu ‘yol yapanlar’, müteahhitler değil. Şoförler ‘yol gidiyoruz’ demek istiyor ama ‘yol yapıyoruz’ diye yanlış kullanıyorlar. Show TV’de yine bir haberde: “Sayın seyirciler, sigara yalnızca sağlığa zararlı olmakla kalmıyor, çıkmasına neden olduğu yangınlar nedeniyle, pek çok binanın yanmasına da sebep oluyor.” Yine TRT-1’den bir cümle: “Şimdi hepimiz burada bulunmuş bulunuyoruz. O halde kendimizi ilk önce takdim etmeliyiz”. “Ordunun yaptığı açıklamaya, hükümetten de ‘olumlu tepki’ler geliyor”. Bu ‘olumlu tepki’ dilimize yerleşti. Tepkinin olumlusu olmaz. Tepki olumsuzdur. Olumlu yakınlaşmalar, yansımalar, olumlu izlenimler, intibalar vb. Bunların yerine başka sözler bulunabilir. Bu yanlış kullanımların, yozlaşmanın önüne nasıl geçebiliriz? Çözüm önerilerini söyleyip, sözlerimi tamamlamak istiyorum. Öncelikle Türkçemizin zenginliğine ve gücüne inanıp, toplumsal bilinç oluşturmamız gerekiyor. Bunu önemseyelim. Anne ve babaların, sanatçıların, eğitimcilerin ve özellikle çocuk eğitimcilerinin bu konuda toplumsal bir uzlaşmaya varmaları gerekir. Televizyon yapımcılarının program yaparken, içerik dışında estetiğe ve kültürel değerlere de dikkat etmeleri gerekir. Çocuklarımızın geleceğinin, düşünce ve hayal güçlerinin bu programlarda gizli olduğu asla unutulmamalı. Bu nedenle RTÜK’e önemli görev düştüğünü biraz önce söylemiştim. Yine devletin resmi kurum ve kuruluşlarındaki titizlik ve özenin özel işyerlerine de yansıması gerekir. Özellikle işyeri isimlerinde yabancılaşma, ticari ürünlere konulan adlar konusunda, Türkçeleştirme konusunda son derece dikkatli olmaya ihtiyacımız vardır. Peyami Safa diyor ki: “Hiç kimse bilimin vatandan daha az kutsal olduğunu söyleyemez”. Bu konuda duyarlı olalım diyorum. Dilimiz kimliğimizdir. Kimliğimize sahip çıkalım. Sabrınız ve ilginiz için çok teşekkür ediyorum.
|
|
|
<<< XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık 2006) >>> |