SEMİNER KONUŞMALARI


 

“MEDYA VE ETİK”
Behçet FAKİHOĞLU
Türkiye Gazetesi Sorumlu Müdürü

 

Teşekkür ederim. Öncelikle hepinize saygılar sunuyorum.

Medya ve ahlak,  medya ve etik gibi kavramları sürekli dile getiriyoruz. Haberler çarpıtılıyor, gazeteciler yalan şeyler yazıyor, televizyonlar yalan haber veriyor, birilerinin menfaati için olaylar çarpıtılıyor diye hepimiz şikayet ediyoruz.  Eskiden beri bu şikayetler hep vardı, halen de devam etmekte.  Bu şikayetlerin önüne geçmek için yayın kuruluşları bazı ilkeler koymuş. Benim yayın ilkelerim bunlardır, her çalışanım buna uymak zorundadır. Meslek örgütleri de, yayın ilkeleri koymuşlardır. Bu mesleğe başlarken çalışacağım yayın kuruluşu bana bu ilkelere uyacağıma dair sözleşmeyi imzala diyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyetine üyeyseniz, Gazeteci Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi’ni imzalamak zorundasınız. Basın Konseyi de, eğer bize üyeyseniz, Basın Meslek İlkelerini kabul et diyor.  Gazetelerimiz bir köşesine “Bu gazete basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir“ cümlesini yazmışlardır. Bütün kuruluşlar aynı şekilde ilkelerini geliştirmişledir. Bu ilkelerin hepsi aşağı yukarı ortaktır. Hepsi evrenseldir. Yani dünyanın başka bir ülkesinde, mesela ABD’de geçerli olan meslek ilkeleri ülkemiz için de geçerlidir, hepsi benzer ilkelerdir.

Nedir bunlar? Bizim toplumumuzda olan ilkeler nelerdir? Yalan söylememe, kimsenin arkasından kötü söz söylememe, insanları birbirine düşürmeme,  bozgunculuk yapmama vs. İşte bunların hepsini medya kuruluşları, medya örgütleri ilkeler haline getirmiş, her gazeteci bunlara uymakla mükelleftir demiş. Demişler ama uyan var mı veya kaç kişi uyuyor? Bütün mesele burada.

Medya mensupları, ya da medya kuruluşları bu ilkelere uydukları ölçüde medya etiğine riayet etmiş olurlar. Bu ilkelerden sapıldığı oranda etik değerlerden uzaklaşılmış olunur. Şimdi ben bu ilkeleri tek tek saymayacağım. Çünkü Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin veya Basın Konseyinin internet sayfasına girdiğimiz zaman maddeler halinde alt alta bunları görürsünüz ve çoğumuz bu ilkeleri okumuşuzdur. Önemli olan bu ilkelerin ilan edilmesi değil medyanın bu ilkelere tam olarak uymasıdır. Basın meslek ilkelerine uyduğunu yazan gazete, aynı sayfada yalan habere, çarpıtılmış habere yer vererek okuyucusunu aldatıyorsa, o sözü yazmanın bir anlamı yoktur. Medya örgütlerinin ya da kuruluşlarının getirdikleri bu kuralların yanında, ülkeler yasal düzenlemeler yapıyorlar. Kuralları ihlal edenlere cezai müeyyideler uygulanıyor. Bütün bu tedbirler objektif, etik değerlere tam olarak riayet eden bir medyanın oluşmasına maalesef yetmemiştir.

Bu ilkeleri okuduğumuz veya varlığını bildiğimiz  halde neden uymuyoruz? Biraz da  buna kafa yoralım ve çözmeye çalışalım. Anadolu’da “Ön tekerlek nereye giderse, arka tekerler de onu takip eder” diye bir söz var. Gazetelere şöyle bir baktığımız da,  ilk özel teşebbüs gazetelerinden Tercüman-ı Ahval, 21 Ekim 1860’da çıkmış. Bundan önce Takvim Vekayi var ama bu devletin çıkardığı bir gazetedir. Tercüman-ı Ahval’ı Agah Efendi ve  Şinasi çıkardı.  Sonra bunların zamanında Ali Suavi,  Namık Kemal ve Ziya Paşalar var. Ben bunların hayatlarını inceledim. Hepsinin ortak özellikleri var. Hepsi Fransızca biliyor. Fransızca bilmeleri hepsinin Paris’le ilişkisinin olduğunu gösteriyor. Başları sıkıştığı zaman Paris’e kaçıyorlar ve orada gazete çıkarıyorlar. Çünkü gazete çıkarmaları için Paris her türlü desteği veriyor. Başka özellikleri ne? Bu milleti cahil, hiçbir şey bilmiyor diye küçümsüyorlar, değiştirmeye çalışıyorlar. Yani ben değiştiririm, ben bunları düzeltirim, ben iyisini bilirim diyorlar, aynı şimdi bazılarımızın yaptığı gibi. Önce halkı adam etmemiz lazım zihniyetiyle ortaya çıkıyoruz, halkın değerlerini benimsemiyoruz, halkı değiştirme adımlarını atıyoruz. Buna da gücümüz yetmeyince, gerekirse silah kullanarak darbe yapmaya çalışıyoruz. O zamanki gazeteciler doğrudan saray baskınlarına katılmışlar. Bunlar gazeteciden çok politikacı, ihtilalci, darbeci kişilerdi. Ama ne yazık ki bu kişiler mesleğimizin ilkleri, ilk ustaları ve sonrakilerin örnek aldıkları şahsiyetlerdi.

Sonra bir bakıyorsunuz bunun devamında Baba Tahir’ler, Yakup Cemil’ler  geliyor yani bir kesintiye uğramıyor. Baba Tahir vakasını herkes biliyordur. Bilmeyenler var ise ben söyleyeyim. Baba Tahir bir haber yapıyor, “İstanbul’a su sağlayan Terkos Gölü’ne  domuz leşi düştü” diye. Sular idaresi yapmayın, etmeyin, eylemeyin, ekmeğimizle oynamayın diyerek Baba Tahir’e bir kapalı  zarf gönderiyorlar. Bu zarftan sonra Baba Tahir,  yaptığımız araştırma sonucu “Terkos Gölü’ne düşen domuz değil de keçi leşiymiş” diyerek haberi düzeltiyor. Şimdi  bu doğru mu,  değil mi? Ama bir doğruluk payı var, o da günümüzde de Baba Tahir’lerin  devam ettiği.

Medyada usta-çırak ilişkileri çok önemlidir, hatta eğitiminde önüne geçmiştir. Bir medya kuruluşunda işe başlayan gazeteci, okullarda öğrendiklerinden çok o kuruluşta sürmekte olan işleyişe göre çalışır. TRT’de, AA’da da bu böyledir. Usta gibi algılanan meslek büyükleri izlenir. Uzun yılların alışkanlığıyla medya kuruluşunun değişmez doğruları oluşmuş ve bunlar yanlış bile olsa değiştirmeye gücünüz yetmez. Çok diretirseniz orada çalışamazsınız. Aynen şu fıkrada olduğu  gibi: Temel, İdris ve  Dursun bir gün bir  kabadayının evine giderler. Ev çok kötü kokuyor, Temel dayanamaz evin ne kadar kötü koktuğunu söyler.  Kabadayı da anında Temel’i vurur. Bunu gören  Dursun evin ne kadar güzel koktuğunu söyler, kabadayı bana yağ mı çekiyorsun diye onu da vurur. Kabadayı kızgınlıkla İdris’e döner ve sorar: “Çabuk sen söyle ev kokuyor mu?” Korkudan tir tir titreyen İdris de: “Nezle olduğum için hiç koku almıyorum” diyerek canını kurtarır.

Medyada da bir bakıma nezle olanlar, mevcut işleyişe ayak uyduranlar barınır. Eğer nezle değilseniz,  orada barındırmazlar. Ancak nezleyseniz burnunuz pis kokuya alışıyor. İtiraz edenler mutlaka olmuştur, bu benim şahsi fikrimdir. 1860’daki Agah Efendi’den 2000’lere geldiğimizde ne değişmiştir? 1960’lara kadar bu yapının değişmediğini bütün medya ustalarımız yazıyor. 30’larda 40’larda, medyayı eleştirenler çok. En çok da biz birbirimizi eleştiriyoruz, kendimizi eleştiriyoruz. 60’larda bu böyle. Yani 1860’tan 1960’a kadar değişen bir şey yok. Peki 60’dan sonra ne değişti?  1960 ihtilalinde medyanın rolünü kimse inkar etmiyor. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin canlı canlı fırınlara atıldığı, kıyma makinelerine gönderildiği gibi hayali ve uçuk yalanlar yazılmadı mı? Halkın oylarıyla seçilmiş başbakan ve bakanların idamlarını alkışlamadık mı? Çoğumuz 1960 sonrasının tanığıyız. Aradan 40 yıl geçti yine değişen bir şey olmadı, ilk ustalarımızın izinden bir türlü ayrılamadık. Yine militarist yönümüz ağır bastı, bizim gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımadık, haberleri çarpıtmaktan, kafamızdaki düşünceleri her türlü etik dışı yolu kullanarak bu millete dikte ettirmekten çekinmedik.

Neyin değişip değişmediğini 28 Şubat  sürecinde de gördük. Düne kadar can ciğer oldukları dostlarını yalan haberlerle gazetelerinin manşetinde hedef yapmadılar mı? Yani o insanların hayatını tehlikeye atmadılar mı? Niye yalan? Bunu böyle yazacaksın diye birileri emir vermiş. Ondan sonra da çıkıyoruz ahlaklı medyadan, medya  etiğinden bahsederek birbirimizi kandırıyoruz. Yalan olduğunu bile bile birisi emir verdi diye dostunuzu, arkadaşınızı böyle kolay harcar mısınız? Ama biz bunu yaptık. Bu durumda 1860’larda yapılanlardan ne farkımız kaldı? O zamanlarda bir gazetenin yetkili konumunda bulunan bir arkadaşımızın şu sözleri unutulur gibi değil. Komutanlarla  her gün konuşulup söyledikleri manşet yapılırdı.  Bir gün  Paşaya bugün ne yazalım diye sordular. Paşa da  kafanıza göre siz bir şey yazın dedi. Sonra komutan söylemiş gibi haber yazdılar ifadelerini kullanıyor.

Peki o zaman böyle yazdık da ne oldu? Medyanın bu etik dışı tavrı ülke için pahalıya mal oldu.  Ekonomik kriz geldi, bundan medya da nasibini aldı. Yani rüzgar ekip, fırtına biçtiler, kendileri de etkilendi. Sonra ne oldu? Sonra medyanın istediği, medya ile işbirliği yapan politikacıların tamamı bu halk tarafından tasfiye edildi, siyasetten silindi. Bizim kötü dediğimiz insanları seçti. Yani tamamen bizi tersledi. Bunu bizim eleştiri hakkımızı kullanmama anlamında söylemiyorum. Tabi ki kullanacağız. Yalnız yalan olduğunu bile bile,  halkı da saf, cahil, bir şey bilmez  diye düşündüğümüz için bize böyle tokat olarak geldi. Bu süreç yaşandıktan sonra dersimizi aldık mı? Yani 60’larda akıllanmadık, 2000’lerin başında akıllanmadık. Şimdi akıllandık mı?  Bunu zaman zaman bazı tecrübeli arkadaşlarımız, ustalarımız yazıyor. Yani medyayı tarafsız bir gözle inceleyenler o zihniyetimizin değişmediğini görüyor.

Bunun çarpıcı örneklerini yine isim vermeden anlatacağım. Bir  büyük gazetemizin başyazarı canına tak etmiş olmalı ki, dezenformasyon başlığıyla bir yazı yazdı. Dezenformasyon, yanlış bilgilendirme demektir. Yazısında şunları diyor: “Gazetecilik mesleğimiz, şahsımız bozuldu, yıprandı. Birileri  bundan istifade etti ve etmeye de devam ediyor. Yanlış bilgilerle bozulmuş bu  yönlendirme  psikolojik  savaşa neden  oluyor. Sonucunda ülkemiz, vatandaşlar ve ekonomimiz zarar görüyor. Bu sefer de bazı iç ve dış güçlerin oyuncağı haline geliyorsunuz. Çünkü karakterimiz, yapımız sağlam kalmadığı, deformasyona uğradığımız için onlara alet oluyoruz ve toplum olarak zarar görüyoruz”. Kısacası bu şekilde gitmez diyor. Örnek olarak,  Batı Avrupa’ya giden vatandaşlarımızın bu ülkelerde 2. sınıf vatandaş olarak görülmesinin, orada Türklere karşı yabancı düşmanlığının artmasının da tamamen oradaki medyanın bu şekilde bozulması ve ırkçıların pompaladığı çarpık haberler sonucu olduğunu söylüyor. Belirli odakların gerçeği çarpıtarak, kitleleri yanıltarak “psikolojik savaş”ın metotlarını da kullanarak yaptıkları yanlış haberlerle orada yabancı düşmanlığı ortaya çıkarılmıştır. Yine bu yazar, Soğuk savaşın başlangıç yıllarındaki McCarthy’ciliğin, Amerikan toplumunun en parlak  beyinlerini hedef aldığını, yeteneksiz gazete ve sanatçıların rakip olarak gördükleri bu başarılı beyinleri komünistlikle damgalama kampanyalarına katıldıklarını, zenciler için de böyle kampanyaların yapıldığının bilindiğini söylüyor. Türkiye’nin de bu tür süreçleri defalarca yaşadığı için deneyimli olması gerektiğini yazıyor. Başka söyleyen yok mu? Elbetteki var. Yine büyük gazetemizin genel yayın yönetmeni arkadaşımız da: “Gerçekten bir dönem ilişkiler tamamen çarpıtılmış bir sistem içinde yürüdü, bazı yayın yönetmenleri  iş takipçisi oldu, hükümette bu iş takipçileriyle çok mutlu bir beraberlik yaşadı. Mutluluğun bozulduğu zamanlarda, gazetelerde birlikteliği tekrar sağlamak için haberlerde gerekli gördükleri ayarlamaları yaptı. Bir dönem böyle geçti ve bitti. Halk o günlerde olan biteni hiç içine sindiremedi, ama ilk seçimlerde o tür siyasetçileri defterden bir sildi, tam sildi. Eski siyasetçiler tarihin çöplüğüne atılarak cezalarını çektiler ama işin medya tarafı inanılmaz bir pişkinlikle bildiği yoldan ilerlemesini sürdürüyor ve fırsat bulduğu her durumda da eski yöntemleri tekrar etmeye devam ediyor” diyor. Okuyucuların aptal olmadığını, bazı gazeteler tarafından aptal yerine konsalar da okuyucuların dönen  oyunları anında gördüklerini, Türkiye’deki bu çürümeyi başlatanın bir kısım medya olduğunu, çürümeyi de ancak onların durdurabileceğini, artık kendileriyle vicdanlı bir hesaplaşmanın vaktinin çoktan gelmiş  ve geçmek üzere olduğunu da bir büyük gazetemizin genel yayın yönetmeni  söylüyor. Yine aynı yayın yönetmeni arkadaşımız asıl konunun, gazetecilikle işadamları çizgisinin flulaşmasından ileri geldiğini belirtiyor ve “Hem gazete yöneticisi, hem de TÜSİAD üyesi olursanız, gazetecilik reflekslerinizin patrondan yana hareket etmesi kaçınılmaz oluyor. Gün geliyor manşetlerde baş tacı ettiğimiz kişileri, gün geliyor yerle bir edebiliyoruz. Bütün bunlar bizim yaptığımız işi tartışmalı hale getirmekte, saygınlığını, inanılırlığını, güvenilirliğini azaltmaktadır. Bugünün dünyasında gazete patronunun medya dışında başka bir işinin olmamasını talep etmek pek gerçekçi değil. Artık söz konusu olan gazete patronu değil, medya patronudur. Ancak medya patronundan da mesleğin saygınlığına gölge düşürücü girişimlerde bulunmamasını beklemek de hakkımız diye düşünüyorum.” diyor.

Gazetelerin silah olarak kullanıldığı bir ortamda, başkaları da kendilerine karşı silah bulmakta gecikmeyeceklerdir. Tıpkı tanka karşı tanksavarın ortaya çıkması gibi. Sonuçta herkes yara almakta, sağlık durumu zaten zayıf olan mesleğin ayakta kalma şansı giderek azalmaktadır. 

Mesleğimizin tecrübeli ve etkili mensuplarının bu konuda yazdıklarından sizlere örnekler verdim. Görülüyor ki değişen fazla bir şey olmamış, ama bu çarpık yapılanma ve gidişattan dönülmesi gerektiğini dile getirenler çoğalmış.  “Bu çürüme 1860’da ne ise bugün de aynı” diyor arkadaşlarımız. Ben de bunu tamamen o usta-çırak yapılanmasına bağlıyorum ve sonuçta herkes yara alıyor diyorum. Peki bütün bunları yapınca halkı kandırabiliyor muyuz? Hayır. Bütün bu etik dışı davranışlar mesleğimize neler getirmiş, neler götürmüş. Halk bu yoz durumu sadece seyretmekle yetinmiş mi, kanmış mı? Bunun cevabını da bu konuda yapılmış anketler ortaya çıkarmakta. Yapılan son bir kamuoyu yoklamasında güvenilirlik sıralaması yapılıyor. Gallup’un araştırmasına göre güven sıralaması şöyle: % 86 ile  ordu birinci sırada. İkinci sırada % 60 ile hükümet, üçüncü sırada % 57 ile yargı ve dini organlar,  dördüncü sırada % 48 ile sağlık sistemi, beşinci sırada % 48 ile seçimlerin dürüstlüğü, altıncı sırada % 37 ile finans sektörü ve yedinci sırada % 25 ile medya yer almakta. Bu araştırmaya göre medya güvenilirlik sıralamasında yedinci sırada yer alıyor. Medyaya duyulan güven hükümetten de aşağılarda. Demek ki halkımız medyanın ne yaptığının farkında ve güvenmiyor. AB ülkelerinde medyaya güven % 41 aralığında. AB’ye üye ülke vatandaşları hükümetten daha fazla güveniyor medyaya. Japonya’da % 64 ile en fazla medyaya güven duyuluyor. Amerika’da medyaya güven ordudan sonra gelmekte ve oranı % 52.

Ülkemizde halkın aptal olmadığını görmekteyiz ve dürüst olmadığımız, etik değerlere riayet etmediğimiz sürece bize güven duymayacağını biliyoruz. Bütün bunları yazmamıza, çizmemize, anlatmamıza rağmen içselleştirmediğimiz ortada. Buna karşı ne yapılabilir? Bence yapılması gereken konuyla ilgili üniversitelerimizin, akademik çevrelerin bu konuyu bilimsel bir şekilde araştırarak açıklaması, alınacak tedbirleri de bilimsel yollarla ortaya koyması. Meslek örgütleri de ayırım gözetmeksizin, etik dışı yayınlara tavır almalı, yaptırım şekilleri üzerinde düşünülmeli ve fincancı katırları ürkecek diye örgütlerimiz korkmadan objektif bir şekilde bunun takibini yapmalılar.

Sabırla  beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

 

 

<<<      XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık  2006)      >>>