|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
SORU-CEVAP-TARTIŞMA Şefika Bülbül DEMİR (KONYA): Dokuz yıldır köşe yazarlığı yapıyorum. Bunu gururla söylüyorum. Yağmurda, kışta koşarak matbaama gidiyorum, bundan çok keyif alıyorum. Karşılığında sadece sevgi alıyorum. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adının içindeki bir kelime yıllardır beni rahatsız eder. Enformasyon kelimesi, Fransızca kökenli bir kelime, ‘danışma’ anlamında. Bunun neden Türkçesini kullanmıyoruz? Biraz evvel Ertuğrul Hocam ve diğer konuşmacılarımız Türkçe’nin ana sütü gibi berrak olması gerektiğini söylediler. Ben de mümkün olduğu kadar tertemiz bir Türkçe’yle yazı yazmaya çalışıyorum. BYEGM bunu lütfen düzeltirse, ben şahsım adına çok mutlu olacağım. Gülten GÜNAY: Sayın Demir, bu sorunuzu Sayın Genel Müdürümüz cevaplayacaktır. Salih MELEK: Bu sorunun iki cevabı var. Birincisi adının değişmesiyle ilgili. Değiştirebilmek için bir sürü prosedür var. İkincisi, enformasyon kelimesini Türk toplumu kullanıyor mu? Önemli olan o. Örneğin, İngilizce’de bile çok az olmasına rağmen Arapça’dan Türkçe’den geçen kelimeler var. Zamanla İngilizce olarak kabul edilmiş. Biz de bunu Fransa’dan aldık. Türkçeleştirdik. Bundan rahatsızlık duyacak bir şey yok. Ancak yerel medya eğitim seminerlerinin kaçıncısının yapıldığını belirten sayıyı Romen rakamıyla yazdığımız konusundaki eleştiriye katılabilirim. Hatta ben bunu arkadaşlara iletmiştim. Ancak, arkadaşlar Romen rakamının şekil olarak daha iyi göründüğünü söylediler. Medya kelimesine gelince, Rıdvan Hocamız da bu kelimeyi kullanmayalım diyor. Bundan dolayı bu kelimeyi değiştirebiliriz. Fakat enformasyon kelimesi artık Türkçe’ye girmiş bir kelime. Türk toplumu tarafından da kabul görmüş. Sağ olun. Orhan ERİNÇ: Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Birkaç noktada katkıda bulunmayı düşünüyorum. 1840’da William Churchill’in çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesi yıllarına gideceğim. Çünkü bugün şikayet ettiğimiz medya-siyaset-ticaret üçgeninin başlangıcı da o dönem biliyorsunuz. Üsküdar muhafızı gözaltına alınıyor, İngiltere devreye giriyor ve William Churchill’e bir gazete yayınlama imtiyazı veriliyor. Zeytinyağı ihracı izni veriliyor ve o olay nedeniyle dış siyaset birbirine girdiği için (İçişleri) Dahiliye Nazırı da istifa etmek zorunda kalıyor. Yani bugün sadece gazeteciler, yazanlar açısından değil gazete sahipleri açısından da bu dönemle bir benzerliğimiz var. Bir de belirtmek istediğim bir konu var. Dördüncü kuvvet tanımının kullanılmasını ben pek doğru bulmuyorum. Çünkü, o dönemde dördüncü kuvvet, din adamları, saray çevresi ve askerler arasındaki çıkar çatışmasına karşı halkı koruyan bir güç olarak anlaşılıyordu. Bunların arasındaki çıkar kavgası ve çatışmasına karşı halk sahipsiz ve kimsesiz olduğu için medya dördüncü kuvvet olarak görülüyordu. Ancak bugün yasama, yürütme, yargı arasında böyle bir çekişme, çıkar kavgası olmadığına göre 4. kuvvet denilmesi bence pek doğru olmuyor. Türkçe konusunda 1984’de Ankara Üniversitesinde yapılan panelde ben iletişim fakültelerine alınacak öğrencilerin, güzel sanatlar fakültelerine alınacak öğrenciler gibi Türkçe sınavından geçirilmesini önermiştim. Çünkü hammadde olarak Türkçe’yi kullanıyoruz. Onu bilmedikten sonra nasıl derdinizi anlatacaksınız demiştim. O dönemde üç tane iletişim fakültesi vardı ve dekanları bana çok kızmışlardı. Bugün 29 fakülte var. Kısa bir süre önce dekanların yaptığı bir toplantıda, hem fakültelere alınan öğrenci sayısının azaltılması, hem de bir seçmeden geçirilmesi görüşü kabul edilmiş olarak açıklandı. Bunu da bir iyiye işaret diye yorumluyorum ve kuralınızı bozduğum için teşekkür ediyorum. Gülten GÜNAY: Sayın Başkan, katkılarınız için çok teşekkür ediyorum. Biz buraya bilgilere ulaşmak üzere toplandık. Bu toplantıya çok doğru bir katkıda bulundunuz. Arif ÇAKIROĞLU (KIRIKKALE): Bu semineri düzenleyen Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, Konya Valiliğine ve Konya Gazeteciler Cemiyetine teşekkür ediyorum. Neden teşekkür ediyorum? Değişik illerden gelen arkadaşlarımızla tanışmamıza, bilmediğimiz konulara vakıf olmamıza, tecrübesi daha fazla olan arkadaşlarımızdan bilgi almamıza neden olduğu için teşekkür ediyorum. Etik konusuna değinmek istiyorum. Bunu genelde ajans muhabirleri Anadolu’dan geçtikleri haberlerde yapıyorlar. Olmayan bir olayı varmış gibi gündeme getiriyorlar. Bundan ben yerel gazeteci olarak çok zarar görüyorum. Ben bir haber yapıyorum, Kırıkkale Valisi olayda yok. Bir ajans ise haberinde, Kırıkkale Valisi de sertifika verdi diye yazıyor. Vali izinden dönüyor: “Ya Çakıroğlu, beni tatile bile göndermedin” diye sitem ediyor. Ajans muhabiri, ajans eksi puan vermesin diye, hayali bir kişi buluyor ve bir haber yapıyor. Ama bu benim gibi bir gazeteciye zarar veriyor. Hakiki haberi bizim gibi duyarlı muhabirler yapmaktadır. Ben soruma Bertan Hocamın cevap vermesini isterim. Teşekkür ederim. Gülten GÜNAY: Ben de kurumum adına çok memnun oluyorum. Gerçekten yararlı bir iş yapıyorsak, bir kamu hizmeti verebiliyorsak, ne mutlu bize. Bu duygularınızın sürekli olması bizi canlandıracaktır. Daha güzel programlar yapmamızın yolunu açacaktır. Derhal Sayın Golal’a söz hakkı vereceğim. Ben bir şeyi anlamıyorum. Bunu da size soracağım. Bu ülkedeki nüfus çok genç. Gençlik ne demektir? Hareket demektir? Ben sokağa çıktığımda her gün bir olaya tanık oluyorum. Olay kıtlığı yok bu ülkede. Ülke hareketli bir ülke. Buna rağmen niye uydurma habere ihtiyaç duyarlar anlamak mümkün değil! Sayın Golal buyurun. Bertan GOLAL: Cihan Haber Ajansı Haber Müdürü olarak bu soruya cevap veriyorum. Umarım bizim arkadaşımız yapmamıştır böyle bir şeyi. Arif ÇAKIROĞLU (KIRIKKALE): Bizim Anadolu’da köylülerimiz, kurumuş dal yapraklarını toplarlar, ocakta yakarlar. En son Cihan Haber Ajansında, şahısların maddi imkansızlıklar nedeniyle kuru dalları topladıkları, çer-çöpü yakarak ısındıkları gibi bir haber yapıldı. Sözü edilen ailenin ES Turizmde otobüsünün olduğu, iki tane kamyonunun olduğunu buldum. Yani haber çarpıtıldı. Bertan GOLAL: Ben az önce söylediğim sözü tekrarlamak istiyorum. Bir yanlış anlamadan kaynaklanıyordur bu. Eğer dediğiniz gibi cereyan ettiyse, ben peşin peşin ajansım adına, arkadaşım adına sizden özür dilerim. Zor bir durumda kalmışsınız ama takdir edersiniz ki, biz habere gittiğimiz zaman, röportaj yaptığımız, konuştuğumuz insanların gidip kapısına, ne malı, ne mülkü var diye bakmıyoruz. Karşımızdaki insanın doğru söylediğine inanıyoruz. Çevresinde bulunan eşe dosta soruyoruz. Bu adam gerçekten böyle mağdur mu? Özellikle fakirlik üzerine bir haber kuruyorsanız, bir insanın fakir olduğundan dolayı zor durumda kaldığını haber yapıyorsanız, gazeteci arkadaşımızın gidip, bu insan mağdur mu diye sorması gerekmiyor. Bu ülkede bir siyasetçi var. İsmini vermek istemiyorum. Çok zengin bir insandı, işadamıydı, bir medya patronuydu. Siyasete atıldıktan sonra hakkında bir takım yasal işlemler, tahkikatlar yapıldı. Mal varlığının büyük bir kısmına devlet el koydu. Türkiye’de hak etmediği halde 1 milyon 700 bin insan yeşil kart almış. Yani 1 milyon 700 bin insanın o siyasetçiden bir farkı yok ki! Biri 9 milyar dolar çalmış, öbürü de yeşil kart çalmış, arada bir fark yok. Tekrar söylenecek olursa, biz tapuya gidip insanların neyi var, neyi yok diye bakmıyoruz. Aslında çevrede bu konuyu soruşturmak zorundayız. Ama bunu arkadaşımızın yapmamış olmasından dolayı özür dilerim. Bu konuyla da yakından ilgileneceğimi temin ediyorum. Onur AKDEMİR (KÜTAHYA): Öncelikle herkese merhaba demek istiyorum. İlk önce Sayın Genel Müdürümüze hafif sitem etmek istiyorum. Az önce Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ismi konusunda, sonra da seminerleri numaralandırırken roma rakamının estetik olduğu için kullandıkları konusunda. Sayın Genel Müdürüm, biz estetik oluyor derken, kültürümüzü kaybetmek üzereyiz. Biz gençler olarak bunlara dikkat ediyoruz. Ele alırsanız seviniriz bu konuyu. Bir de Bertan Bey’e sorum olacak. Sunumunuz sırasında 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’den örnek verdiniz. Kaçamak cevaplar verdiğini veya sorduğunuz soruya cevap alınamadığınızı belirttiniz. Peki bu sorulara gerçekten cevap alabilmek için bunları rahatlatmak için yaptıkları güzel çalışmalardan mı bahsetmemiz gerekiyor? Bir de, iki gündür çok güzel bir şekilde ağırlanıyoruz Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından. Herkese teşekkür ediyorum. Ancak benim bir önerim olacak. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüz bizler adına, bütün yerel basın adına yaygın televizyonlara reklam veremez mi? Teşekkür ediyorum. Bertan GOLAL: Ben sorunuza cevap vermek istiyorum. Demirel ve onun gibi hakikaten söz üstadı siyasiler nasıl ‘alt’ edilebilir? Bu alt kelimesini tırnak içinde kullandım. Tayyip Bey geçen hafta İstanbul Atatürk Havalimanı’na geldi. Tabi malum çok sık sorulan sorulardan biri ‘Cumhurbaşkanlığına aday olacak mısınız?’ Bu soru böyle de sorulabilir ama gazeteci arkadaş şöyle sordu: “Efendim, 2007 takviminde çalışma programınızda hükümet başkanlarıyla olan görüşmeleri azalttınız mı?” Şimdi bu şu anlama geliyor. 2007’de devlet başkanlarıyla mı daha çok görüşeceksiniz? Kim devlet başkanıyla görüşür? O ülkenin cumhurbaşkanı görüşür. Eğer siz hükümet başkanlarıyla olan görüşmenizi azalttıysanız, cevabı evet olacaksa, bunun dolaylı olarak cevabı, ‘evet ben cumhurbaşkanlığına aday olacağım’dır. Konukları sorularla açabilmek için gazeteci zekasını kullanmak zorundadır. Bunun başka yolu yok. Hepimiz aslında bir Cem Yılmaz olmalıyız. Fakat bu soruya, Başbakan güldü ve cevap vermedi. Gülten GÜNAY: Sayın DHA temsilcisine ben de bir şey söylemek istiyorum. Siz bir yandan yaygın medyanın gücünden şikayetçisiniz, diğer yandan da bize diyorsunuz ki, devletin cebinden yaygın medyanın cebine biraz daha para koymamızı istiyorsunuz. Bence bunu istemeyin. Siz kendinize güvenin, kendi reklamınızı, kendi güvenirliliğinizi sağlayın. Doğrusu da budur. Selma KOCABAŞ (KÜTAHYA): Öncelikle kendim ve arkadaşlarım adına Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüze çok teşekkür etmek istiyorum. Kurumun internetteki yayınlarından ‘Anadolu’ya Haberler’inden oldukça faydalanıyorum. Yereli ilgilendiren kanunlarla ilgili haberlere biraz daha geniş yer verilebilir mi? Yani bir kanun, bir yönetmelik çıkıyor. Bu kanun, yönetmelik her zaman özetlenerek, basitleştirilerek bize sunulabilir mi? Her ne kadar Meclis tutanaklarını görebiliyorsak da sıkıntı çektiğimiz noktalar oluyor. İkinci olarak da bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Anadolu ya da yerel basın zaten sıkı bir kontrol altında. Yanlış bir haber ya da uydurma bir haber hemen tepkisini alır, kapınıza birileri dayanır. Bu anlamda ben yerel basının daha çok basın ahlakına uyduğunu kendi adıma iddia ediyorum. Biz ajanslara aboneyiz, pek çok gazete ve yayın organı da abone. Acaba bizim yerel basının etkinliklerinden ulusal medya da faydalanabilir mi? Yani bu ahlaki anlamda biraz da diyalogu getirebilir diye düşünüyorum. Çok teşekkür ediyorum. Gülten GÜNAY: Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün internet sayfasında zaten basını direkt ilgilendiren hukuki metinler var. Bir kere bu metinleri okumanızdan dolayı sevinç duydum. Ben gençlerden çok umutluyum zaten. İnsanlarımız kendileriyle ilgili kanunları dahi okumuyorlar. Mesela Türk Ceza Kanunu’nu kaç kişi okudu içinizde? Basınla ilgili hükümleri kim okudu? Basın Kanunu’nu kim okudu diye sormuyorum. Çünkü, sizleri suçlamak istemiyorum. Ben, köşe yazarlarının köşelerinde Basın Kanunu’yla, Ceza Kanunu’nu karıştırdığına, Ceza Kanunu’ndaki hükümleri, Basın Kanunu’na şu hüküm konuldu diye yazdığına çok tanık oldum. Düzeltme bile göndermedik kurum olarak utanmasınlar diye. Şimdi burada hukukçu olarak size şunu söyleyebilirim. Şu anda Başbakanlık sayfalarında yönetmelikler ve kanunlar yayınlanıyor. Hatta şunu da söyleyeyim. Biz de artık yazılı basınla ilgili değerlendirmeleri Başbakanlık sayfasındaki metinlere göre yapıyoruz. Siz Kanunu okuyacak, anlayacak, kendinize göre yorumlayacak yetenektesiniz, ben buna inanıyorum. Cengiz SAVAŞ (ANTALYA): Sizin hukukçuluğunuza güvenerek, bir soru sormak istiyorum. Bugünkü konuşmacılardan bir tanesi, Savcılığa bir dilekçe veren, televizyon yayınına başlıyor ya da gazete çıkarıyor, dedi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yerel medyaların hakikaten işi zor. Baskı altında, siyasetçilere olan direnme güçleri nasıl güçlenir? Bu konuda bir aydınlanma yapılamadı. Nasıl güçlü durabilirler? Yerel medyanın biraz daha güçlü olabilmesinin yol ve yöntemleri hakkında bilgilendirme biraz zayıf kaldı gibi geliyor. Başka diyecek bir şey yok. Teşekkür ediyorum. Hepiniz çok iyiydiniz, sağ olun, var olun. Gülten GÜNAY: Teşekkür ediyorum Cengiz Bey. Doğru bir konuya değindiniz. Sayın Cemiyet Başkanı Orhan Erinç Bey bu konuya değindi. Efendim ben Basın Kanunu’nu kaleme alan iki kişiden birisiyim. Değerli Nevzat Toroslu Hocayı bugün minnetle anıyorum. İkimiz oturduk ve Basın Kanunu yazdık. Basın Kanunu hazırlanırken Sayın Bakanımız bizi çok özgür bırakmıştı. Herkese danışarak adım attık. Yani içeriğinin demokratik olmasının yanı sıra, hazırlanışı da bu kadar demokratik bir yasa şimdiye kadar yoktu. Ben bunu iddia ediyorum. AB süreci içindeyiz ve bazı değerler artık sınırlarımızı aşmış durumdadır. AB’ye ister katılır, ister katılmazsınız. Katılmasanız dahi demokratik bir toplum olma iddiasını taşıyorsunuzdur. Dünyanın hiçbir yerinde demokratik toplumlarda yerel veya yaygın yazılı basın bir kritere bağlanamaz. Bu bizim altına imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi’nde de açıktır. Der ki, “Herkes düşüncesini serbestçe açıklama hakkına sahiptir” Bu bir temel haktır. İnsanın temel hakkıdır. İki, bu hakkı açıklarken, düşünceyi açıklama hakkını kullanırken, sınır tanımalısınız. Sınır tanısanız ne olacak? Bugün zaten iletişim alanı bütün sınırları kaldırmış durumda. Buna sizler her gün tanık oluyorsunuz. İnternete girin dünyanın öbür ucundaki bilgiye zaten ulaşırsınız. Basın Kanunu’na baktığınızda süreli yayın çıkarmanın sadece beyana dayandığını görürsünüz. Ancak bir bilgi yanlışı var onu düzeltmek istiyorum. Radyo ve televizyonların canlı yayın etkisi yani anında etkisi olduğundan dolayı, kötüye kullanımının toplum için daha büyük tehlikeler yaratabileceğini düşünerek, radyo ve televizyonların izne bağlanmasına cevaz veriyor ve sadece onlar izne bağlanabilir diyor. Gerek bağlı olduğumuz uluslararası hukuk, gerek anayasamız, gerekse alt yasalar kitle iletişim araçlarının bir kritere bağlanmasına müsaade etmiyor. Herkes düşüncesini açıklayabilir. Bu kişi gazete çıkarmasın veya şunlar çıkarsın diye bir kriter konulamaz. Ayrıca, bu kriteri takip edecek bir birim yaratılamaz devlette. Çünkü objektif bir kriter uygulanacağını hiç mi, hiç düşünmüyorum. Ben içtenlikle özgür basına çok inanıyorum. SORU: Öncelikle bu yararlı organizasyonu düzenleyen herkese çok teşekkür ediyorum. Benim değinmek istediğim bir konu, buradaki tüm gazeteci büyüklerimin, herkesin de sorgulaması gerektiği bir şey. İki günden beri kendi kendime soru sormaya başladım. Gazeteciler en az güvenilen kişiler. Medya dünyası ise, yalan, abartılı haberler yapıyor. Şimdi sayın konuklara ve özellikle gazetecilere soruyorum. Şöyle örnek vermek istiyorum. Mesela bir yerde, hatta bizden uzak bir yerde birçok olay oluyor. Bundan vatandaş rahatsız olmuyor. Biliyorsunuz artık toplumumuzda ve insanlarımızda bir tepkisizleşme başladı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın gibi. Biraz abartılı bir haber yapmak yararlı olmaz mı? Bir anda bir vali veya belediye başkanının dikkatini çekmez mi? Biz gazeteciler olarak bazı abartı veya çarpıcı haberlerle insanlara yararlı olmuyor muyuz? Yani bu kadar mı kötüyüz? Bence değil. Yararlı oluyoruz, bütün arkadaşlarım da böyle yapmalıdır değil mi? Sizler yaptınız mı diye ben özellikle Behçet Bey’e, Bertan Bey’e soru yöneltmek istiyorum. Çok teşekkür ederim. Bertan GOLAL: Bu tür haberleri çarpıcı bir şekilde vermeyin diyen yok zaten. Yani bir çöp birikintisi gördünüz, bunun topluma ne kadar zararlı olduğunu yazdınız, uzman görüşü aldınız, çarpıcı fotoğraflarla verdiniz. Bu yalan değil doğru bir haber. Basının yaptığı doğru haberlerden dolayı hiç kimse bize kızmıyor. Yani doğru haberi çarpıcı bir şekilde vermek görevinizdir. Bizim söylemek istediğimiz ise, olmayan bir haberi abartarak vermeyelim. Abartıya gerek kalmadan haberi çarpıcı bir şekilde ver, zaten amacına ulaşır. Başka şeye gerek yok. Ben, bizim gazetecilere bu kadar güvenilmemesi konusunda bir şeyler söylemek istiyorum. Güven konusunda rakamlar verilmekte. Bu istatistiki rakamlar araştırmalar sonucu elde edildiği için inanmak lazım. Rakam yalan söylemez ama ben bir gerçeğin gözden kaçırıldığına inanıyorum. Çalıştığım bütün kurumlarda yıllarca bunun mücadelesini yaptım. Star, TGRT, CINE 5, CNBC, Kanal 6, Kanal 7. Hepsinde editör, istihbarat şefi olarak çalıştım. Haber merkezlerinde sorumlu oldum. Sonunda şunu gördüm. Bizim seyircimiz biraz sahtekar. Buradaki herkesi tenzih ediyorum. Kadir Gecesi’nde magazin programını 1’inci çıkartmış bir ülkeyiz biz. Haber Müdürü olarak size bir şey daha söylemek istiyorum. Bu akşamki haber bülteninin çatısını çatıyorum. Birinci haber Papa’nın ziyareti, ikinci haber Papa’nın ziyaretinden dolayı yollar kapatıldı, insanlar trafikte çıldırdı. Üçüncü haber, uçağını kaçıran vatandaşlar bir gün sonrasını beklemek zorunda kaldı, hava limanındaki bantlarda gecelediler. Dördüncü haber, yağan yağmur sonucu oluşan selde dört kişi ölmüş. Beşinci haber, vs. Türkiye’de yarım saat ana haber bültenini izleyen bir seyirci 20 raunt boks maçı yapıp dayak yemiş gibi oluyor. Ondan sonra aynı insanlar magazin tu kaka, kötü, magazine ne gerek var diyorlar. RTÜK nerede? deniyor. RTÜK bizim ahlakımızı düzeltmek üzere kurulmuş bir kurum değil ki? Niye ona havale ediyoruz? Realist olmalıyız. Hangi gazeteyi okuyorsunuz diye soruyorsunuz? Cumhuriyet okuyoruz, Milliyet okuyoruz diyorlar. Posta okudum diyen yok. Bu ülkede ekonomi sayfaları iki sayfa. Spor sayfaları 5 sayfa ve hepsi de renkli. Ulusal gazeteleri açın, bakın. Türkiye gerçeği bu. Bunu ne olur kabul edelim. Herkesin arabasının torpido gözünde İbrahim Tatlıses ve Sibel Can kasedi var ve dinliyor. Arabasına bir arkadaşı bindiği zaman Çavkovsky kasedini takıyor. Bunları gözönünde bulundurarak medyanın güvenirliliğini sorgulayalım. Teşekkür ederim. SORU: Konya’ya hepiniz hoş geldiniz değerli meslektaşlarım. Burada aslında yapabileceklerimizi ve neden yapmadıklarımızı konuştuk. Benim pek umudum yok ama umarım bu iki günde soru ve cevap buluşur, çözüme doğru gider diyorum. Bizler aynaya baktığımızda hangi resmi görmek istiyorsak, lütfen ona göre haber, ona göre yorum, ona göre görüntü sağlayalım. Bu ülkeyi yönlendiren maalesef bizleriz. Bugün şikayet ettiğimiz bir çok konu, aslında kendi yansıttıklarımız. Lütfen el ele verip, kendi hoşumuza gitmeyenleri de yansıtmamaya çalışalım. Konyalı olarak bu sevgi diyarında kiminizin kelamı, kimimizin sözü, kimimizin görüntüsüyle basının içinde çalışan, onu bilen insan adına, kendi adıma söylemek istiyorum. Sizler iyi ki buradasınız. Aslında keşke ekranlarımız ve kalemlerimiz sihirli kutular olsalardı, belki çocuklarımız ‘Sihirli Annem’e özenmezdi. Sizi çok seviyorum, iyi ki geldiniz. Hoşçakalın bir dahaki toplantıya kadar. Gülten GÜNAY: Efendim, çok değerli konuşmacılarım, Sayın Doç Dr. Ertuğrul Yaman Beyefendi’ye, Sayın Behçet Fakihoğlu Beyefendi’ye ve Sayın Bertan Golal Beyefendi’ye çok teşekkür ediyorum. Bizi aydınlattılar. Siz değerli konuklarıma da iki saate yakın gösterdiğiniz dikkatten dolayı çok teşekkür ediyorum. Sayın Başkan Orhan Erinç Bey bir küçük katkı sağlamak üzere bana işaret ediyor. Ona da son sözü veriyorum. Orhan ERİNÇ: Teşekkür ediyorum. Acaba yalan haber yerine, uydurma haber mi desek? 1957’den beri gazetecilik yapıyorum. Çok yalan haber yazdığımın ayırdındayım. Ama ben Başbakandan başlayarak, Belediye Başkanına kadar verdikleri bilgilerle yalan haber yazdım. Yani haber kaynağından gelen yalan haberi, bir gazeteci olarak sunmak bana pek akla yakın gelmiyor ama uydurma haber yazmadım. Zaten Avrupa Konseyi Komisyonlarının da yaptığı protokollerin altında Türkiye’nin imzası var. Abartıya, şok edici cümlelere, kelimelere taviz ve ödül verilmesinden yana bir açıklama. Genel kavram içinde değerlendirdiğimiz zaman güvensizlik ortaya çıkıyor. Aramızda iletişim fakültelerinden öğretim üyeleri de var. Medya kendi içinde sınıflara ayrılıyor. Ben dörde ayırıyorum. Fikir medyası yahut ağırbaşlı medya, bulvar, magazin medyası, militer medya. Bir de bunların üçünü bir arada toplayan çok satışlı kitle medyası vardır. Yani şimdi bulvar medyasının yayınladıklarından -ki, bunların radyo ve televizyonlarda da tabi karşılığı var- onların yazdığından bütün medyayı sorumlu tutmak bence büyük bir haksızlığı da içinde barındırıyor. O nedenle yapılan bu anketlerde medya diye sorulduğu ve herkes de gördüklerine göre yanıt verdiği için bu sonuçlar çıkıyor. Anket sonuçlarına göre sıralamada galiba siyasetçilerin üstünde olduğumuz da ortada. Teşekkür ediyorum. Gülten GÜNAY: Sayın Başkanım katkılarınız için ben teşekkür ediyorum. Sayın Genel Müdürümü kapanış konuşmasını yapmak üzere davet ediyorum efendim. Hepinize teşekkürlerimi sunarım.
|
|
|
<<< XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık 2006) >>> |