SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT-TARTIŞMA BÖLÜMÜ

   

Mustafa GERÇEKER: Sabahtan beri dinlediğiniz konularda herkese teker teker soru sorabilirsiniz. Ama şöyle genel, herkesin katılabileceği bir tartışma olsun istiyorsanız, herkesin ucundan, kenarından katkıda bulunacağı sorular da sorabilirsiniz. Yalnız bir ricamız var, sorunuz kısa olsun, görüş açıklamaktansa soru sormayı tercih edin ki, sizlere cevap verebilelim. Buyurun efendim.


Mehmet Emin DANIŞ (ADIYAMAN): Bizim Adıyaman Gazetesi Yazı işleri Müdürüyüm. Fikret Otyam beyi defalarca dinledim, Adıyaman'a gidip geliyorlar, çok güzel bir anlatımı var. Yalnız bugün dikkatimi çeken birşey oldu. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü’den bahsetti de Atatürk'ten hiç bahsetmedi. Belki Atatürk’le ilgili anıları vardır veya Atatürk'le ilgili bir anı dinlemiştir. Kendisinden Atatürk’le ilgili bir görüş almak istiyorum. Bir de en yaşlımız olduğu için kendisinden nasihat istiyoruz. Genç bir gazeteci olarak bana nasihat etsin lütfen.


Fikret OTYAM: Daha önce de söyledim, yerim dar, fazla oynayamadım. Yarım saatle kısıtlandı, işkence bu. Sonra ben öğüt vermeyi pek sevmem, hepsi aklı başında insanlar. Atatürk'le dostluğum olmadı, ama ben bir Atatürk çocuğuyum; onun devrim ve ilkelerinin naçiz bir bekçisiyim, ölünceye kadar da öyle kalacağım. Biraz evvel unutmuşum, adliyeye işim düşmedi diye, o da var. Erbakan beni mahkemeye verdi, ona hakaret ettiğim için yargılanıyorum. Ben Erbakan'a hakaret etmedim, Atatürk'ü savundum, bazı namussuz, alçaklara karşı. Bu savunmamı da sürdüreceğim. Dediğim gibi, ben devrim ve ilkelerine bağlıyım, Cumhuriyet çocuğuyum, iftihar ediyorum Atatürkümle. Onun naçiz bir bekçisiyim ve övünüyorum, Atatürk'ün Cumhuriyetinde doğup büyüdüğüm ve yaşadığım için. Bu tabii heykeller dikmekle falan olmaz, ama Tut ilçesine, adımı taşıyan alana eşimle birlikte 7 metrelik bir Atatürk anıtı hediye ettik. Bir simgedir bu.


Nasihata gelince, burada bir sohbet yapacağız. Yani, ben ne diyeyim kocaman kocaman adamlara, bunu böyle yapın, bunu yapmayın diye. Ama madem ki sordun, insan sevgisini her kim aklından çıkarırsa, başarıya gidemez. Bireyler ve toplumlar, önce insan sevgisi ve doğa sevgisi. Bir daha yine Atatürk için söyleyeyim, Atatürk'ün bize buyrukları vardır. Yönetimler Atatürk'ün buyruklarından ters düşerse, başı beladan kurtulmamıştır. Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinden birisi de “Yurtta sulh, cihanda sulh”tur. Bunun tersine hareket edenler ülkeleri mahvederler, perişan ederler. Bu sözün bir Kur’an ayeti gibi kullanılmasını, akıldan çıkarılmamasını bütün yöneticilerden istiyorum. “Yurtta ve dünyada barış” bu kadar... Teşekkür ederim.


Cumhur KILIÇLIOĞLU (SİİRT): Siirt Mücadele Gazetesi’nin sahibi ve sorumlu müdürü, muhabiri, mürettibi, yani kısaca tek kişilik ordusuyum. Baba dili Kürtçe, ana dili Arapça, kendi dili Türkçe, bir mozayiği temsil ediyorum. Mücadele Gazetesi, Siirt'te elle dizilen, iki kere açılan, dört kez basılan antika değerinde bir gazetedir. Mücadele Gazetesi üzerine basılmaz, atılmaz ve ambalaj yapılmaz; bu gazete bağımsızdır, özgürdür, serbesttir. Partilerle arasında hiçbir tefrik yapmaz.


Dokuz ilden gelen değerli meslektaşlarım, Türkiye'nin en seçkin meslek büyükleri, konuksever ev sahipleri hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Ama aralarında kimileri var ki, müsaadelerinizle onları ismen zikredeceğim. Tam 41 yıl önceden beri sevgi ve dostluğunu taşıdığım Fikret Otyam ve bugün saygımızı kazanan Filiz hanımefendi ve Anadolu’nun hukuk kalkanı, zindanlardan kurtaran Fikret İlkiz, daima Başkanımız olarak saygı duyulacak Nail Güreli hocamız, bir televizyon programında Güneydoğu kadınının kara yazgısına birlikte çözüm aradığımız Zülfikar Doğan. Ve burada tanıdığım Dr. Can Baydarol, Mustafa Gerçeker ve Alemdar Yalçın. Daha geçen ay Bayramoğlu'nda konukseverliğine doyamadığım Ertan Cillov ve GAP'ın sevdalısı ve Erzurum Dadaşı Nazmi Bilgin.


Bu toplantıların en büyük faydası nedir biliyor musunuz? Bilgi dağarcığımızı zenginleştirirken yeni dostlar kazanmak. İşte bu kaynaşma güzelliğinin ilk adımını atan Anadolu Basını'nın sevdalıları, Doğan Kasaroğlu ile Erdoğan Tamer'i rahmet ve minnetle anıyorum. Harran'da otobüsün arka sıralarında yan yana otururken tanıştığım mütevazı ve hoşsohbet Genel Müdür Kaya Toperi'ye selamlarımı yolladım, unutmadık onu... Bugün burada, ‘Salkım Hanımın Taneleri’nin yazarı, bizden sorumlu Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu'yu görmek isterdim, lütfen sevgilerimi götürünüz ona...


Bu yıl Anadolu Basını'nın Basın İlan Kurumu temsilcilik seçimine 180 gazete sahibinden sadece 53 kişi gelmiştir. Bu işi yasak savma kabilinden yapmaya son verelim, bizim sorunlarımıza gerçekten çözüm olacak bir arkadaşımızın seçimini sağlayalım. Çünkü seçilen ve Yalova'da oturan arkadaşımız, bu yaz Basın İlan Kurumu'nun iki adım yanındaki mekanda yapılan çok faydalı seminere bile katılmamıştı.


Sorunlarımız ve bizi tehdit eden en büyük tehlike, Resmi Gazete ve resmi gazetecilerdir. Kaymakamlar, belediyeler, emniyet örgütü, 5680 sayılı yasanın kesin yasağına rağmen gazete çıkarıp haksız rekabete girişiyorlar. İlçelerdeki köye hizmet birlikleri bu işi finanse ediyorlar. Belediyeler işçi maaşlarını ödeyemezken, kuşe kağıdına milyonlar ödüyorlar. Emniyet ve polis, hırsız kovalayacağına haber kovalıyor. Büyük gazeteler, ajans ve TV’ler kadro veya sözleşme yapmadığından, muhabirliklerini de kamu görevlisi memurlara veriyor, bu da basın özgürlüğünü zedeliyor. Düşünebiliyor musunuz? Bir memur, emri altında çalıştığı bir valinin, kaymakam veya daire müdürünün zülfikarına dokunacak haber yapabilir mi? Zaten bu kurumlar da muhabirlerinden baş ağrıtacak haber istemezler. İstedikleri emir kulu profilidir. Örneğin TRT bunlardan biridir. Emek verenlerin emeğine duyarsızdır, vefasızdır. Örgütlenmemiz eksiktir, gücümüz yoktur. Kurulan Federasyona, örneğin Siirt'ten bir temsilci bile çağrılmamış, öneri götürülmemiş ve fikir sorulmamış. Biz de yanlışlar yaparak birbirimize düşüyoruz. Halka karşı görevimizi ihmal ederek hırlı ve hırsızları sevindiriyoruz. Birilerinin hesabına gelen bu oyunu bozalım. Güçsüz ve zayıf düşmekten korunalım.


Ben eteğimdeki taşları böylece atmış oldum. Ne olur bana kızmayın, anlayın. Ben sizi anlıyor ve sözü kısa kesiyorum ve bir volkan gibi yörelerimizdeki çarpıklıkları hıçkırmanızı bekliyorum. Ben sizi çok, ama çok seviyorum.


Nazmi BİLGİN: İki açıklama yapacağım. Birincisi, Federasyon kurulurken Türkiye'deki bütün Gazeteciler Cemiyetleri davet edildi. Siirt'te Cemiyet olmamasından dolayı böyle bir şey olmuştur, ama ilk toplantımızda buradan bir temsilci davet edeceğiz. İkincisi, -bundan ben de şikayetçiyim- temsilci seçilirken bir takım kişiler dolaşıp vekalet alıyorlar, hiç görmedikleri kişiye oy veriyorlar. Özellikle Anadolu'daki gazete sahiplerinin seçim için vekalet vermemelerini rica ediyorum. Aksi taktirde 780 gazete sahibinden 50 kişinin seçtiği kişiyle sorunları çözemezsiniz. Öncelikle yerel gazete sahiplerinin kendi meselelerine sahip çıkması lazım. Bu iş vekaletle giderse, Basın İlan Kurumu’ndaki temsilciniz bu nitelikteki kişilerden oluşacaktır. Teşekkür ederim.


Bekir KARATAŞ (Ş.URFA): Zaman Gazetesi Şanlıurfa temsilcisiyim. Ben Sayın Nail Güreli ve Sayın Nazmi Bilgin'e soru yöneltmek istiyorum. Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ele alınırken, gazetelerin tirajları da bir ölçüt olarak ele alınıyor. Ülkemizde şu an belki 50 yıl öncesinin tirajlarına dahi ulaşamıyoruz. Ben, bu mesleğin sayın duayenlerine bunun sebeplerini sormak istiyorum.


Nail GÜRELİ: Gazete tirajları bizim yıllardır dikkat çekmek istediğimiz bir husus. Tirajlar dediğiniz gibi, 15-20 yıl öncesinin düzeyinde. Bunun çeşitli nedenleri var. En önemlilerinden biri bence, gazetenin ve gazeteciliğin güven yitirmesi, halkın, okurun artık gazetelere güveninin çok büyük ölçüde zayıflamış olması. Bu nereden kaynaklanıyor? Özellikle 12 Eylül'den sonra, 1980'den sonra siyaset kurumu ile medya sermayesinin çok içli dışlı ilişkiler içine girmiş olması, birbirine endekslenmiş hale gelmesi ve bir takım gerçeklerin halktan saklanması, saptırılması, manipüle edilmesi ve bunun artık çok pervasız halde yapılır duruma gelmesi. Halk bunun farkında. Gazeteler zaman zaman birbirleriyle tartışmaya giriyorlar, promosyonların çok doruğa çıktığı zaman da ölçüyü aştığı zaman da bu tartışmalar oldu. Yakın zamanda yine başka nedenlerle, ticari nedenlerle bu tartışmalar oluyor. Halk deyişiyle, birbirlerinin kirli çamaşırlarını açıklıyorlar. Bütün bunlar bu güveni sarsıyor.


Promosyonların çok yaygın olduğu dönemlerde de basının kimliği ile bağdaşmayacak şekilde çanak, çömlek vermeye kadar varılması, gazetenin gazete olarak alınması niteliğini yitirdi, kupon olarak alınmaya başlandı, hatta okur müşteri olarak görülmeye başlandı. Okur da kendini öyle hissetti, altı tane gazete alıp kuponlarını kestikten sonra bırakır oldu ve böylece gazetenin saygınlığı büyük ölçüde zayıfladı. Bu çok önemli bir neden.


İkincisi, ekonomik nedenler. Okuma alışkanlığımız, gazete okuma alışkanlığımız da yok. Aslında tabii ta kaynağına gidersek, Türkiye'de gazete ihtiyaçtan doğmadı, yani haber alma, haber verme ihtiyacından doğmadı, halk tarafından talep edilerek de doğmadı. Türkiye’nin ilk gazetesi, padişahın başyazı yazdığı bir gazetedir...


Televizyonların da bir payı var tabii. Televizyonlar gazetelerin başlıklarını okuyorlar, okur için yeterli geliyor.


Nazmi BİLGİN: Benim bu sözlere ilave edeceğim fazla birşey yok, ama en basit şekliyle çözmek istiyorsanız, 20 yıl önceki bir Milliyet gazetesini veya Hürriyet gazetesini arşivlerden, kütüphanelerden çıkarın. Onlarda Otyamların, Yaşar Kemallerin röportajlarını, ikinci sayfada halkı bilgilendiren yazıları göreceksiniz. Şimdi bunları göremiyoruz. Evet, güvenin sarsılması çok önemli birinci neden. Biz bu duruma niye geldik? Bana 15 yıl önce sorsalardı, bir gazetecinin TÜSİAD üyesi olacağını, yahut yönetim kurulu üyesi olabileceğini söyleselerdi, “Galiba karabasan görüyorum” diye uyanır, kendimi tokatlardım. Ama ne yazık bunları yaşıyoruz. Ve bu toplum o kadar enayi değil. Gazetelerin büyük kartvizitleri olduğu bir dönemde elbette ki güvenini kaybedecek. Biz bu güveni tekrar sağlamak mecburiyetindeyiz. Eğer izniniz olursa, kesip hep cebimde sakladığım, Necati Doğru'nun geçen yılki bir yazısından küçük bir alıntı alacağım. Nereden nereye geldiğimizi görürsek, gazetelerin bugün neden tiraj kaybına uğradığını da görmüş olacaksınız: Bundan 65 yıl önce, 1935 yılında maaşı ev kiralamaya yetmediği için geceleri gazete binasında, yazı işleri masasında uyuyan Kemal Ahmet adlı gazeteci bir sabah ölü bulundu. Kalp krizi... Kemal Ahmet ölmüştü... Şair Nazım Hikmet de bu gazeteci için, “Kemal Ahmet” isimli şu şiiri yazdı:

Kafası yüzde yüz uygun muydu kafama,
Bilmiyorum ama, o benim soyumdandı.
Etiyle, kanıyla değil,
Belki de heyecanıyla değil,
Batırıp parmaklarını kanayan yarasına,
Beyninin ışığını sattığı için bir ekmek parasına.

Şiir bize haykırıyor... acı da olsa gerçeği görün. Bir ekmek parasına beyninin parıldayan ışığını satan, yazıya döken gazetecilikten bugün nerelere geldiniz. Bugün gazetelerdeki bazı üst düzey kalemler, inanılmayacak bir servetin sahibi. Lüks ve pahalı marka mal alma tiryakiliğine girmiş, seçkin bir harcama kalıbının adamı olmuş kalemler haline geldiler. Kim bu gazeteciler? Bana şimdi sormayın. Yazılarını okuyun, kendilerini sütunlarında, köşelerinde ne yiyip içtiklerini, ne giyip kiminle gezdiklerini, hangi zevklere yelken açtıklarını yazıyorlar. Önceleri “yata davetliydik” diye yazdılar. “Göçek'te filan işadamının teknesinde, Marmaris'te falan bankacının kotrasında, Bodrum'da filan beş yıldızlı otelde, filan müteahhitin davetlisi olarak... Sonra Nice’e, Cannes’e gittik” diye yazdılar. Üç günlüğüne New York'a tiyatro izlemeye, Broodway'de müzikal seyretmeye, seçtikleri lokantalarda hangi lüks marka şarapları içtiklerini yazdılar. Aynı anda, “İbrahim Tatlıses'in Sabuha’sını da çok seviyorum, bayılıyorum” diye yazdılar. Kendilerini Porchelara, Jaguarlara layık gördüler. Sonra yalılara geçtiler, holding sahibi, banka sahibi, şirket sahibi gibi yalılar satın aldılar, yat sahibi oldular. Yatlarının güvertesinde istakoz yarıştırdılar. Daha sonra evlerinde uşakları, hizmetçileri oldu, hatta dolar dolu çantaları bile oldu... Şimdi anlaşılıyor bu lüks yaşantıyı hak edenin, bu seçkin tüketim kalıbının ne olduğu...


Nail GÜRELİ: Evet, ben bu düşüşün nedenlerine bir nokta daha eklemek istiyorum. Halkın kişilik haklarına, sokaktaki sade vatandaşın kişilik haklarına hiç saygı göstermedi gazeteler. Buraya kadar sermayenin ilişkileri üzerinde durduk. Tabii sermaye için halkın kişilik hakları, meslek ilkeleri önemli değil. Bunu biz gazetecilerin koruması lazım. Ama ne yazık ki, -genelleme yapmadan söylüyorum- çoğu arkadaşımız bu meslek ilkelerine özen göstermedi. Bir gladyatör gibi, sokaktaki sade vatandaşın, kişilik haklarını hukuki açıdan olsun, başka açıdan olsun koruma gücünden yoksun kişilerin özel hayatlarına, kişilik haklarına saygı göstermeden saldırdılar. Yani basın, sokaktaki vatandaşa güven verecek bir kurum olmaktan ziyade, korku salan bir kurum haline geldi. Bu da tabii güveni sarstı, dolayısıyla, tirajların yükselmemesine yol açan nedenlerden biri oldu.


Cemil AYDOĞAN (MARDİN): Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti Başkanıyım. Mardin’de 27 senedir gazetecilik yapan biri olarak, halkımızla beraber bütün acıları yaşayan bir insanım. Bölgede, sadece Mardin'de 400'ün üzerinde köyün yakılıp yıkıldığı o şiddet ortamında, binlerce insan hakları ihlali ile karşı karşıya kaldığımız bir ortamda yaşadığımı belirtmek istiyorum. Bu zorlu şiddet ortamı, gözyaşlarının dışında, ülkemize 120 milyar dolar civarında bir harcamaya neden olmuş ve o günkü şiddet ortamı, bugünkü ekonomik krizi de beraberinde getirmiştir. Şunu özellikle belirtmek istiyorum: Böylesi tahribatlı bir ülkede, bu tahribatı kapatmak için özellikle emekçi basın mensuplarına, duyarlı medya sorumlularına önemli görevler düştüğü inancındayım. Ancak, geçmiş yaraları kapatmak için bu sorunları dile getirmediğimiz ve hayata geçirmediğimiz takdirde özgür bir basın anlayışından bahsedebilir miyiz?


Nazmi BİLGİN: Şüphesiz ki özgür bir ülke doğal arzumuz, idealimiz. Ama, birşeyi karıştırmamakta yarar var. “Yasaksız Türkiye” ile “Yasasız Türkiye” çok ayrı kavramlar. Basın özgürlüğünün ülkemize gelmesi elbette güzel bir şey. Yalnız bu özgürlükler aynı zamanda bizlere bir takım sorumluluklar da getiriyor. Ben haberin kutsal olduğuna inanırım, cevap hakkının da en az haber kadar kutsal olduğuna inanırım. Ama devlet aleyhine tek bir satırın bile, hiçbir şekilde haber olduğuna inanmam. Bu çizgileri düzgün çektiğimiz takdirde, sorunları birlikte hallederiz sanıyorum. Yani yurtsever olmak yetmiyor, hepimizin uyanık yurtsever olması gerekiyor. Geçmişimizde gerçekten gözyaşı ve kan var. Allah bir daha o günleri göstermesin. Yüzyıllarca omuz omuza, el ele acısını, düğününü, cenazesini paylaşmış insanları bu duruma getirenlerin de Allah belasını versin. Bu sıkıntılardan barış içinde ve özgürlüğün sınırlarını demin çizdiğim şekilde hallederek çıkacağız ve bu, bütün Türkiye'nin isteği ve arzusu. Sizler yerel medya olarak bunlara büyük ölçüde aracılık yapacaksınız. Elimizden geldiğince her yerde söylüyoruz. Fikret Bey de demin belirtti, eğer bunu yapmazsak, Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" direktifine karşı çıkmış ve bu ülkeye ihanet etmiş oluruz.


Nail GÜRELİ: Evet, özgürlük bir anlamda göreceli, zamana ve mekana göre, koşullara göre farklı değerlendirilebiliyor ve kullanılabiliyor.


Basın özgürlüğü açısından alırsak, Türkiye'de basın özgür değil. Tam bir basın özgürlüğünden sözetmek çok güç. Bunun yasalardan gelen tarafları var. Düşünce açıklaması bugüne kadar Terörle Mücadele Yasasında bir terör suçu sayılarak işlem gördü. Bu yasal ve resmi ideolojiden kaynaklanan basın özgürlüğü üzerindeki sınırlamalara, yasaklamalara ek olarak, basının bugünkü yapısından kaynaklanan ve özgürlüğünü kısıtlayıcı çok ciddi durumlar var. “Tiraj niçin artmıyor?” derken söyledim, siyaset-sermaye ilişkilerinin getirdiği bir iç sansür olayı var. Son zamanlarda nice gazeteci ve köşe yazarı, düşüncelerini açıkladığı için, gazetenin siyaset kurumu ile olan ilişkisi nedeniyle hasıl olan tutumuna ters düştüğü için işsiz kaldı ya da yazıları sansürlendi. Böyle bir ülkede basın özgürlüğünden sözetmek mümkün değil. Ekonomik kriz bahane edilerek yine sistemi eleştiren, medyayı eleştiren onlarca fikir sahibi, düşünce sahibi gazeteci işsiz kaldı, işlerinden oldu. Böyle bir ülkede basın özgürlüğünden sözetmek mümkün değil. Genelde, basının özgür olmadığı bir ülkede özgürlükten de söz etmek güç. Atatürk'ün dediği gibi, “Basın milletin müşterek sesi.” Basın bu müşterek sesi özgürce yansıtamıyorsa, oradaki vatandaşların düşüncelerini özgürce açıklama olanağı olduğunu söylemek bence güç.


Nazmi BİLGİN: Burada sizin yaşadığınız sıkıntıların çok daha acısını yaşıyoruz yaygın basında. Eğer gazetelerde istihbarat şeflerinin veya haber müdürlerinin arkasındaki panoda, “hakkında haber yazılamayacaklar” listesi asılıysa, o ülkede basın özgürlüğü yoktur.


Mansür OBUT (BATMAN): Batman'dan geliyorum, gazete sahibiyim. Sabahki programda, üzülerek belirtmek isterim ki, Anadolu Ajansı Genel Müdürü Mehmet Güler’in, basından haber çalıntısıyla ilgili bazı eleştirileri vardı. Bunları üzülerek dinledim. Bence Anadolu Ajansı, yerel medyadan haber alıp, başka yerlere satmaktadır. Sayın büyüğümüz Fikret hocamıza da bir sorum olacak. Kendisi doğayı seven bir insan, kişilikli, dürüst bir insan. Batmanımızda, tarihe önderlik etmiş olan bir Hasankeyfimiz var, bundan haberiniz var mı, bilmiyorum. Yerel basındaki arkadaşlarımızla bu konuya çok dikkat etmemize rağmen, maalesef sesimizi gerekli yerlere duyuramıyoruz. Hasankeyf tarihe önderlik etmiş bir ilçemizdir. Bu tarihi kentimiz maalesef Ilısu Barajı yüzünden sular altında kalacaktır. Sizler gazetelerinizdeki yazılarınızda buna bir çözüm getirebilir misiniz? Siz tarihten yana mısınız, yoksa barajdan yana mı, onu öğrenmek istiyorum.


Fikret OTYAM: Hasankeyf’in kurtarılması için mi çaba gösterilsin? Şimdi bu işi de izliyorum. Uluslararası bir sorun oldu bu. UNESCO gibi büyük kuruluşlar yardım ediyorlar, “ne kurtarırsak kardır” diye, ama bir de halkın su ihtiyacı var, baraja ihtiyacı var. Yöneticiler ikisi arasında kaldılar. Ya bu eski eserler, yahut da halkın geleceği için su... Ben, “bu kalsın” diyemiyorum veya “baraj yapılsın” da diyemiyorum, bunun içinden çıkamadım. Gerçekten bir daha ele geçmeyecek nice güzellikler su altında kalacak. Yönünü mü değiştirirler, ne yaparlar, o artık devletin bileceği bir iş. Ne yapsak, ne etsek hiçbir faydası yok. Deminden beri konuşuyoruz, basının hiçbir hükmü kalmadı. Ancak kendilerine dokunan bir şey oldu mu, sayın bakanlar ya da kişiler cevap veriyorlar, onlar da konuyor.


Sevgili dostum Nail hatırlayacak, bu yozlaşma yıllar evvel başladı. Benden yazı istedi bir arkadaşım, birisi vasıtasıyla, Milliyet gazetesinde. Ben kalkıp gittim. Benden istedikleri şu: İki-iki buçuk daktilo sayfası, en fazla bir-iki fotoğraf, iki gün süren röportaj... “Bakın” dedim, “ben doktor değilim, reçete yazmıyorum. Benim bir ölçüm vardır, A-4 dediğimiz kağıtlara yedi sayfa yazarım, en kısası yedi gün sürer.” “Röportaj okunmuyor” dediler. Bunu önlediler, yani halkın derdinin gazetelere sayfalarca girmesinden hoşnutsuzluklar o tarihte başladı. Ben direndim, o sayfayı da bu dostum yönetiyordu, yedi gün yazım kesilmedi. Bir daha istediler, “bu sefer 14 gün yazarım” dedim. O da şu: Milliyet okuru benim için yeni bir okur, GAP'ı anlatıyorum. Cumhuriyet'te olsaydım, Cumhuriyet okuru biliyordu ve “şurada kaldım” diye devam ederdim. “Bakın” dedim, “yedi gün eskisini anlatacağım, yedi gün de sonrasını.” Beritan Aşiretiydi. Ondan sonra bir daha benden yazı mazı istemediler, ama 14'ü yayınlandı. Röportaj kalktı, film başlıyor... Diyorum ya, Anadolu'ya, Doğuya, Güneydoğu'ya ait bir yazı dizisi başlıyor, ertesi gün, “bitti” diyor. Bir sahtekarlık görünümü. Şimdi o da tamamen kalktı.


Sabahtan beri dediğimiz gibi, ikinci sayfa fuhuş sayfası olmuştur. Kim yapıyor bunları? Patronlar yapıyor. Orada çalışan emekçiler de ne isterlerse onu yapıyorlar. Başka türlü gazete çıkmaz. Halkın sesi kesildi, satar mı bunu gazete? Tencere verse, buzdolabı verse, bir rezillik olarak, adi basın olarak yaşayabildiği kadar yaşayacak. Artık bunların bir de televizyonları var, ihtiyacı yok yazılı basına... Ben medya lafını da sevmiyorum. Yani halkla ilgisi olmayan haberler giriyor. Halk sanki eke, onun derdi yok. Ama görüyoruz, bir taraftan işçiler yürüyor, bir taraftan öğrenciler yürüyor, bir taraftan analar yürüyor, fokur fokur kaynatıyorlar. Eğer bunlara dertlerini anlatma olanakları verilseydi, ülke bu duruma gelmezdi. Yüce Tanrı’dan diliyorum, beterinden esirgesin... Basındaki hegomonyayı elinde tutan ve halkı hiç sayan, kendi çıkarları için gazete çıkartan, adam kovan, 4 bin tane basın emekçisini kapının önüne koyan heriflerin şerrinden de inşallah yakında kurtuluruz. Ne diyeyim?


Erkan KARADOĞAN (GAZİANTEP): Fırat’la Yaşam Gazetesi Yazı işleri Müdürüyüm. Konuşmacılar medyadaki tekelleşmeden bahsettiler. Bilgisayar teknolojisi ile birlikte artık haberlerin yerellerden merkezlere gönderilmesinde pek fazla zaman kaybının olmadığına dikkat çekildi. Ben şunu merak ediyorum: Gelişen teknoloji ile birlikte enformasyon çağına giriyoruz. Her şey artık internet üzerinden halledilmeye başlandı. Kendilerini büyük medya kuruluşları diye addettiğimiz çoğu kuruluş, dikkat ediyoruz, kullandıkları resimlerde Reuters, İnter Tass ya da Anadolu Ajansı patentli haberleri kullanıyorlar. Artık gazetelerin çoğu, internet üzerinden haber, resim, fotoğraf indirmeyle yaşamlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Bu internet ve teknoloji ile medyadaki tekelleşme acaba muhabirliği ve gazeteciliği, deyim yerindeyse sokak gazeteciliğini öldürüyor mu?


Mustafa GERÇEKER: Cevap veren kim? Arkadaşımız önemli bir noktaya değindi. Şu anda Keçiören'de uygulanan bir pilot uygulama var. Bu uygulama ile bakır kablolarla, tıpkı telefon kabloları gibi bir telefon kablosu ile evimize aldığımız bir telefon hattından 20 kanallık televizyonu izleyebilecek duruma geleceğiz. Avrupa daha önce fiberoptik kablolu sisteme geçtiği için şu anda bunu değiştirmek çok pahalı. Fakat Türkiye henüz tam yaygınlaşmadığı için buna hızla geçmek istiyor. Şu anda Telekom ile Ulaştırma Bakanlığı pilot proje üzerinde çalışıyor. Bununla şu olacak: Bir bilgisayar, televizyon, radyo, telefon birbirine bağlanacak ve telefonda da artık görüntülü mesaj gitmeye başlayacak. Şu anda Batı’da tartışılan noktalardan birisi elektronik medya. Kağıt ölüyor mu? Sokak gazeteciliği denilen şey ne olacak? Büyük gazetelerin hemen tamamı, şu anda internet kanalıyla günlük haberlerini yüklüyorlar. Artık bir okuyucu, gelişen teknoloji ile beraber gazete ile karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaya başlayacak. Dolayısıyla bu teknolojileri, 2020 yılına doğru gelişme süreci içerisinde çok dikkatli olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Bir belirsizlik var bu konuda. Belki gazetelerin okunmamasındaki temel nedenlerden birisi budur. Şu anda herkes -bilgisayar tam yaygınlaşmadı, ama genellikle okuyan kesim, gazete okuyan kesim -evinde bilgisayar bulunduruyor ve her gün, o bilgisayardan büyük gazetelerdeki haberler akıyor önlerine. Ayrıca televizyonların internetteki web dosyaları var, bu web dosyalarından da haberleşiyorlar. Dolayısıyla, medya teknolojisinde ilerde meydana gelecek gelişmeler ve bu gelişmelerin yerel basın, bölgesel basın ve yaygın basın üzerindeki etkisini çok ciddi olarak detaylarıyla, bu işin uzmanlarını da davet ederek gözden geçirmemiz gerekiyor. Gerçekten çok önemli noktalardan birisi bu. Ve bir başka nokta da şu: Yerel, bölgesel ve yaygın basın arasında bilgi bir orkestra ahengi içerisinde, hızlı ve nitelikli olarak gidip, hızlı ve nitelikli olarak gelmezse, korkarım ki Türkiye büyük bir bilgi kirlenmesi ile karşı karşıya kalacak. Şu anda zaten bilgi kirlenmesiyle karşı karşıya. Bu bilgi kirlenmesinin yaratacağı belirsizliği hiçbir yöneticinin çözebileceğini, düzeltebileceğini, ülkede oluşturacağı tahribatı ortadan kaldırabileceğini düşünemeyiz. Bu çok büyük bir tehlike.


O bakımdan söylediğiniz konu ciddi bir konu. 2002-2003 yılında bir bilgisayar 200 dolara alınabilecek duruma gelecek. Gelişme süreci de kavrama gücü de olabildiğince yükseliyor. Televizyonla da birleştikten sonra, elektronik medya dediğimiz teknik Türkiye'nin gündemine Avrupa Birliğine girişle beraber, 2004 yılında girecek.


Ben bilim adamı değilim, ama sayın hocamızın tarif ettiği gibi, her sabah bilgisayarı açıp gazeteye bakan, akşam da aynı gazeteleri tarayan bir kişiyim. Aynı zamanda yazılı olarak da okuyorum. Hiçbir zaman ekranda gördüğüm gazete beni tatmin etmiyor, ama gidişi şöyle görüyorum: Ekonomide bir prensip var, eğer başka birisi bir malı üretiyorsa, sizin üretmenize gerek yok. Bu açıdan baktığımda, haberi üreten ve elektronik ortamda bu haberi kullanacak yerlere bunu ileten ajanslar diyelim, şimdiki adıyla tırnak içinde ve onların muhabirleri kalacak gibi geliyor bana. Üretilen bu haberleri kullananlar da herhalde kendi muhabirlerini istemeyeceklerdir. Burada bence bir tehlike var. Öyle olur mu, olmaz mı, bilmiyorum, ama aklıma geliveren bu. Çünkü artık köşe yazarlarının hemen hemen hepsi yazılarını evlerinden gönderiyor. Gazetelerde bürolar kapandı. Çoğu kişi de gitmiyor, evinin rahatlığı içinde yazısını yazıp, elektronik olarak gönderiyor. İşte bu gelişmeye mi hazırlanıyor acaba gazeteler bir sürü kişiyi çıkararak? Bunu da düşünmek lazım. Televizyonlardan da çıkıyor, ama asıl kayıp bence yazılı basından olan kayıp.


Abdülkadir ÖĞÜNDÜ (MARDİN): Kızıltepe’de muhabirlik yapıyorum. Bir anımı anlatmak ve anımı bir soruyla bağlamak istiyorum. Bundan üç yıl önceydi, habercilik aşkıyla çalışan bir arkadaşımız, devletin bir makamına gazete kurmak istediğini söyledi. “Siyasi, bağımsız bir gazete kurmak istiyorum” dedi. Muhatabı olan kişi kendisine, “hadi be, Türkiye'de siyasi ve bağımsız gazete var mı ki sen kurmak istiyorsun” dedi. Ben de o soruyu sormak istiyorum. Acaba Türkiye'de bağımsız ve siyasi medya var mı?


Nazmi BİLGİN: Bağımsız bir medyanın, yani yazılı basının olmadığı çok açık ve net bir biçimde ortada. Zaten sabahtan beri de bunları tartışıyoruz. Yalnız, gazete kurmakla ilgili anınızı aktarırken değindiğiniz konuya ben de değinmek istiyorum. Yasaklama olarak değil, ama denetlemenin gelmesi şart. Bir kıraathane açmak isteyen kişi en az 11 yerden müsaade alıyor, iyi hal kağıdı ve itfaiye de dahil olmak üzere... Oysa bir gazete çıkarmak isteyen, yalnızca Valiliğe bir dilekçe veriyor. Eskiden bu tehlikeleri görememişiz, 1961’den sonra özgürlük vermişiz, ama ne yazık ki Gaziantep'te -dostlarım kusura bakmasınlar- bir “Yaprak” faciasını yaşadık. Adamın hem televizyonu, hem gazetesi var, eroin kaçakçılığından hapse girdi. En azından gazeteci olmak isteyen, yahut basın kartı almak isteyen kişide hangi şartlar aranıyorsa, televizyon sahibi olmak isteyen veya gazete çıkarmak isteyen kişilerde de o şartların asgarisinin aranması lazım. Bu, basın özgürlüğüne bir engel değil, tam aksine okuyucunun, izleyicinin hakkını, daha doğrusu bu ülke çıkarlarını korumaktır. Aksi takdirde yaşanılan facialar ortada.


Nail GÜRELİ: Bağımsız derken, bağımsızlıkla tarafsızlığı beraber düşünmemiz lazım. Yani dediğim gibi, bağımsızlık hem haberi, hem de yorumu kapsayan birşey. Yani imzasıyla yazı yazan, yorum yapan bir kişi, kendi düşüncesinin elbet tarafıdır, kendi düşüncesini savunacaktır, ama onu savunurken belli bir çıkar ilişkisine, belli bir merkeze bağımlı olarak, onun adına, onun yararına bunu yapıyorsa, bağımsız sayılamaz. Taraf olması doğaldır, ama bağımlı olması kabul edilemez. Genel olarak gazeteye baktığınız zaman, bağımsız olması gerekir. Türkiye'de 700 küsur gazete çıkıyor, yerel basını da sayarsak, tümü de bağımlı demek. Bağımsız olup, taraf olan var. Taraflarını haberlerine katarsa, o da yanlış. Demin bir arkadaşımız da sordu internet konusunda, “muhabirin değeri de azalıyor mu?” dedi. Yani internet nedeniyle, aslında muhabirin değeri değil, köşe yazılarında, işlevinin geri plana itilmesi başladı. Köşe yazılarında haber verilmeye başlandı. Köşe yazarları büyük ölçüde muhabirlerin işlevini yüklenir oldu ya da onlar yorumla beraber bu işi yaptılar. Muhabirlik büyük değer ve işlev yitirdi, gazeteler açısından önemini kaybetti.


Ayhan KUZUCU (MARDİN): Diyarbakır Vitrin Gazetesi Yazı İşleri Müdürüyüm. Diyarbakır, Türkiye'nin en pahalı ekmeğini yiyor ve fakiri en çok olan bir bölge. Yıllarca, kurulan hükümetler, hükümet yetkilileri, askeri erkan, sivil erkan, açıklamalarla, paketlerle, yatırım projeleriyle insanlara vaadlerde bulundular. Bu vaadlerin başında da dediler ki, “terör biterse biz buraya yatırım yapacağız” veya “yatırımlar gelecek, iç ve dış yatırımcılar gelecek, insanlar işsizlikten, aşsızlıktan kurtulacak” dediler. Bu konular daha sonra basının manşetlerine taşındı, köşe yazılarında işlendi ve gördük ki terör bitti. Şunu sormak istiyorum: Acaba bizim bilmediğimiz veya sizin söyleyemediğiniz birşeyler mi var da yatırımcılar buraya gelmiyorlar, yoksa terör hala devam mı ediyor?


Nazmi BİLGİN: Bu benim alanım değil, ama terör öyle bıçakla kesilir gibi bitecek bir olay da değil, onu da kesinlikle söylüyorum. Kendimle ilgili söyleyeyim, bilip de söyleyemediğim hiçbir şey olmadı. Ben Ankara'dan bahsediyorum. Kızılay'ın ortasında yüksek sesle haykıramayacağım hiçbir şeyi düşünmedim bile. Gecikmiş bir emeklilik talebim oldu, 31 yıl sonra müracaat ettim ve 31 yıl içerisinde 11 defa istifa etmişim. Eğer bildiğim bir şey olsaydı, açık yüreklilikle söylerdim. Bu arada, halen de işsizim ayrıca.


Basını yerden yere vurduk, eleştirdik, ama çok iyi şeylerin yapıldığını da belirtmek isterim. Türkiye'de en güvenilmez gruplar anketinde biz hala üçüncü sıradayız. İkisini söylemeyeceğim, üçüncü sırada biz geliyoruz. Ben bir fıkrayla bitirmek istiyorum; Adamın biri, 30 yıldır aynı gazete bayiinden aynı gazeteyi alırmış. Fakat son yıllarda her şeyimiz dolara endeksli olduğu için, gazete fiyatları da dolara endeksli hale geldi, her an zam yapılıyor. Uyanık gazete bayii de her gün zam yapıldığı için, gazete fiyatlarının üzerine 25 lira da kendisi koyuyormuş. 30 yıldır aynı yerden alışveriş yapan adam gitmiş aynı bayiye ve aynı gazeteyi istemiş, “kaç lira?” diye sormuş. 275 bin lira olmasına rağmen, 300 bin lira demiş gazete bayii. Adam çıkarmış, 300 bin lirayı vermiş, her zamanki alışkanlığıyla katlayıp, sağ cebine yerleştirirken, gazeteye gözatmış ki, 275 bin lira yazıyor. Oysa bayii 300 bin lira istemiş. “Utanmıyor musun be kardeşim, 30 yıldır bu gazeteyi alıyorum, bana kazık atmaya utanmıyor musun?” demiş. Gazete bayii dönmüş, “baba, 30 yıldır gazete okuyorsan, bu gazetelerin üzerinde yazılan şeylerin doğru olmadığını bilmiyor musun?” demiş.
Hasbi AKAL: Basın kartı alabilmek için bir takım şartlar var. Bu sorulara devamlı muhatap oluyorum. En az lise mezunu olacaksınız, 212 sayılı kanuna göre sözleşme imzalayacaksınız, SSK’ya primleriniz basın işkolundan yatacak ve bekleme süresini tamamlayacaksınız, ondan sonra Komisyon’a girecek ve kart alabileceksiniz. Basın Kartı Yönetmeliği’nde bu yılın Mart ayında bir değişiklik yapıldı. RTÜK’ün frekans tahsisi yapacağını, normal izinlerini alan televizyon ve radyolara basın kartını buna göre verebileceğimizi düşünüyorduk. Bu olmadı. Fiilen yayın yapan tüm özel radyo ve televizyonlar muayyen şartları da yerine getirebiliyorlarsa, basın kartı alabiliyorlar. Bu değişiklik Mart ayında yayınlandı. Bunu daha önce Düzce'deki seminerde de söyledim. O günden bu yana, yanlış hatırlamıyorsam iki arkadaşımız başvurdu, başka başvuran yok. Ulusal çapta yayın yapan radyo ve televizyonlar da isimlerini değiştirmediler. Sadece Kanal 7 ve Samanyolu televizyonları değiştirdiler. Diğerleri eskisi gibi gene haber ajansı şeklinde basın kartı başvurusu yapıyorlar.


Siirt Mücadele gazetesinin sahibi, değerli büyüğüm Cumhur Kılıçlıoğlu Basın İlan Kurumu ile ilgili bir soru yöneltmişti. Basın İlan Kurumu’na Anadolu gazete sahipleri arasından iki yılda bir Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün gözetiminde telmsilci seçiliyor. Geçen sene sonunda seçim yapıldı. 850 küsur gazete sahibi arasından, yanlış hatırlamıyorsam 53 katılım vardı. Genel Müdürlüğümüz mektupla aylar öncesinden bütün gazete sahiplerine ve Valiliklere bildirdi, Anadolu'nun Sesi gazetesinde, haber bültenlerinde duyuru yaptı. Her yerde bunun duyurusunu yaptık, ama sadece 7 asil, 46 veya 45 vekaletle gazete sahibi toplantımıza katıldı. Hükümet Komiserini çağırmıştık, her şey hazırdı, Hukuk Müşavirimiz oradaydı, vekaletnameleri kontrol ediyordu. Bu konuda biz de müştekiyiz. Anadolu'da gazete sahipleri maalesef kendi haklarına dahi sahip çıkmıyorlar. Hepsi gelemeyebilir, ama hiç olmazsa 500’ü, 600’ü gelsin... Genel Müdürlük olarak biz de bundan müştekiyiz