|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“ULUSLARARASI GÜNCEL SORUNLAR VE
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ”
Dr. Can BAYDAROL
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi – Radyo Foreks Program yapımcısı
Bu bizim herhalde Başbakanlık Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğü ile sekizinci, ama benim katıldığım dördüncü panel
oluyor. “Nereden çıktı bu adam?” diye sorabilirsiniz, Çünkü, yerel medyanın
sorunları tartışılırken konu bir anda geliyor, Türkiye-AB ilişkilerine
dayanıyor. Bu arada, içinde AB gördüğünüz her şeyde beni görmeniz zaten
mümkün. Ancak, benim her konuşmam biraz daha değişik oluyor. Dün akşam saat
19.00’a kadar yapacağım konuşma farklıydı. 19.00’dan sonra ortaya çıkan
gelişmenin ardından, yapacağım konuşma farklılaştı. Yani, GAP nasıl bu bölgeyi
değiştirmek istiyorsa, hedefler nasıl değişiyorsa, dünyadaki ilişkiler de
böyle. Değişmeyen tek şey değişim olduğuna göre, bizim konuşmalar da sürekli
olarak değişip duracak.
Mümkün olduğu kadar geçmişi bir tarafa bırakıp geleceğe bakmaya çalışacağız.
Çünkü hakikaten Türkiye'de bir sorun var, biz geçmişle çok fazla yaşıyoruz da
geleceği tartışmaya çok fazla yer bırakamıyoruz kafamızda. O yüzden artık
geçmişi bırakıp, geleceğe bakalım. Ben sizlere kısaca, şu anda neler oluyor,
Türkiye-Avrupa ilişkilerinin bundan sonrası ne olur? Bu konuda biraz düşünce
jimnastiği yaptırmaya çalışacağım.
Öncelikle yine de geçmişe bir küçük dönüş yapalım ve dünyayı ikiye ayıralım.
11 Eylül'den önce ve 11 Eylül’den sonra diye... Çünkü 11 Eylül öncesindeki
anlatımımız çok farklıydı. 11 Eylül saat 15.30 sularında, TV 8’ de bir
programa katılmıştım. O sırada anlattığım şeyi size de anlatmaya çalışayım.
Program bitti, bir baktık, ikiz kulelere uçaklar çarpmaya başladı ve ondan
sonra herşey değişti. Neydi 11 Eylül saat 15.44 itibariyle düşüncemiz, önce
onun altını çizelim. Ne diyorduk? AB' ye katılmak... Türkiye hükümeti
açısından, hele içinde yaşanılan ekonomik krizler dikkate alındığı zaman,
aşağı yukarı tek hedef... Çünkü toplumda güven gitmiş vaziyette, güvenin
gitmesine bağlı olarak çok daha kötü bir şey, özgüvenler gitmeye başlamış ve
bir kesif umutsuzluk... Bu güven bunalımından çıkmak için o sıradaki hükümetin
elindeki tek araç neydi? AB ile tam üyelik müzakerelerine biran önce başlamak.
O sırada, 17 Eylül' de açılacak olan Meclis ve Anayasa değişikliklerinin
gündeme geldiği bir periyod yaşıyorduk. Hedef neydi? 19 Ekim' de, AB' nin şu
andaki Dönem Başkanı olan Belçika'da yapılacak olan zirvede Türkiye lehine
bazı lafların çıkması... Önümüzdeki hafta 13 Kasım günü yayınlanacak olan
İlerleme Raporunda bu konunun teyid edilmesi ve nihayet Aralık ayı içerisinde
yine Belçika’da yapılacak zirvede, “Türkiye ile şu müzakere sürecini
başlatalım” kararının alınmasıydı. En büyük beklenti aşağı yukarı buydu ve
Türkiye hummalı bir şekilde, artık herkesin de bir parça ezbere bildiği
Kopenhag Kriterleri’ne uyum çalışmalarını başlatıyordu. Şunu da söyleyelim,
biz Kopenhag Kriterleri’nin burada hep siyasi boyutunu tartıştık. Kopenhag
Kriterleri’ni o kadar hafife almayalım. Özellikle biraz evvel GAP İdaresi
adına yapılan konuşmada anlatılanlarla da çok önemli ilişkiler olduğunu
düşündüğüm için, Kopenhag Kriterleri konusunu açmakta yarar olduğu
düşüncesindeyim.
Neydi bu Kopenhag Kriterleri? Siyasi kriterlere uyum sağlamak... Siyasi
kriterler malum, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve buna bağlı
olarak yapılan bir dizi çalışma. Anayasa değişikliklerine kadar giden süreç
ama unutulmaması gereken, aslında bu kriterlerin kriterleri konusunda da
kafaların karışık olduğudur. Ama 31 Temmuz günü ortaya çıkan bir karar, daha
doğrusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Refah Partisiyle ilgili olarak
verdiği bir karar ve orada değişen başka uluslararası dengeler bizim
gözümüzden kaçtı, ama ne yaparsak yapalım, o siyasi kriterler çerçevesinde
Türkiye biraz daha cesaretlenerek bir uluslararası platforma doğru itildi. Ama
unutmayalım ki, siyasi kriterler bir şeyin önkoşulu, yani Kopenhag
Kriterleri’nin bütün değil, tam üyelik müzakerelerine başlamanın önkoşulu
olarak karşımıza çıktığı için bu kadar gündemin önüne geldi.
Kopenhag Kriterlerinin tartışmamız gereken başka boyutları daha var. Neydi
ikinci kriter? Ekonomik Kriter... Ekonomik Kriterde ne diyordu? AB'nin
söylediği, piyasa ekonomisine geçmiş ve uluslararası rekabete açılmış bir ülke
olma kriteri. Biz, 24 Ocak 1980’den beri izlenen ekonomik politikanın bizi
piyasa ekonomisine geçirmiş olması gerekir diye varsayıyorduk ama bir şeyi
atladık galiba. Biz piyasa ekonomisine değil de serbest piyasa ekonomisine
geçmiştik, yani kuralsız bir piyasa ekonomisi... Sonuçlarını belki bugünlerde
yaşıyoruz.
İşte 1 Ocak 1996, Gümrük Birliği’ni gerçekleştirdik, oh ne güzel, artık
uluslararası platformda rekabet ediyoruz. Fakat bir şeyi atlıyorduk galiba.
1996’dan bu yana, Türkiye'deki ilk 500 sanayi kuruluşunun karlarına baktığınız
zaman, neredeyse gelirlerin yüzde 90’dan fazlasının faaliyet dışı gelirlerden
olduğunu görüyorduk. Yani ya devlete doğrudan borç veren ya da ön sermayesi
olmadığı ölçekte kendisine bir banka alıp, onun içini boşaltan bir yapı
içerisinde gelişen bir ekonomi... Bu da tabii ki ne piyasa ekonomisi, ne
uluslararası rekabete açılmak olarak adlandırılabilir. İşte Türkiye, şimdi
bunun sancılarını ekonomik yaşamda sürdürüyor.
Üçüncü bir kriter daha vardı, o da gene ekonomiyle ilgili bir kriter. Ne
yapacaksınız? Enflasyon, faiz oranları, bütçe açığı, kamu borçları ve kur
politikasını adam edeceksiniz, yani enflasyonu yüzde 2’lere, 3’lere
çekeceksiniz; faizleri yüzde 6, 7’ye çekeceksiniz. Bütçe açığınız, gayri safi
bütçe hasılatının yüzde 3’ünü geçmeyecek. Kamu borçlarınız aynı şekilde, yüzde
60’ını geçmeyecek ve nihayet bütün bunları yaptıktan sonra, iki yıl süreyle
istikrarlı bir kur politikası izleyeceksiniz. Yani Türk vatandaşları bir sabah
uyandıklarında ceplerindeki paranın yarısının uçtuğunu görmeyecek. Yani
istikrar... Belki de AB'nin şu anda bizi en fazla çeken tarafı o. Yoksa
serbest dolaşım olacak, oradan paralar gelecek değil. Türk vatandaşı olarak,
ertesi gün rahat rahat uyanabileceğimizi, yeni bir heyecan yaşamayacağımızı
düşünmenin AB fikrini daha cazip hale getirdiğini, içinde yaşadığımız ülke
koşullarında söylememiz gerekiyor. Bütün bunları yaptıktan sonra bir de
“müktesebata uyum sağlayacaksınız” diye bir şey var. Orada da şöyle söylemek
lazım: Yaklaşık yüz bin sayfalık bir hukuk sistemini ne yapacaksınız? İdari ve
adli kapasitenize uyumlu hale getireceksiniz. Bütün ekonomik kararlar artık
Ankara'da olmayacak, Brüksel'de alınmaya başlayacak ve bu alanda ne
yapacaksınız? İşte teknik olarak, egemen yetkinizi bu alanda devredeceksiniz.
Tabii bu konu da biraz tehlikeli.
“Türkiye'de egemen yetkinin devri” dendiği andan itibaren, -onu hemen
tamamlayalım, çünkü yanlış anlamalara yol açılıyor- Türkiye'de herkes, “yahu
eskiden Amerikan mandacıları vardı, şimdi Avrupa mandacısı mı bu adamlar?”
demeye başlıyor. Öyle bir şey olmuyor. Tabii ki egemen yetki öyle havaya falan
gitmiyor. Nereye gidiyor? Avrupa entegrasyonuyla ortaya çıkan bir üst
egemenlik alanına, yani Avrupa Egemenlik Havuzuna gidiyor ve tam üye olan ülke
de oranın sömürgesi olmuyor, oranın karar alma mekanizmasına oturuyor. Aslında
egemen yetki devri o. Teknik olarak bakarsanız, Avrupa egemenliğini paylaşmak
için bazı egemen yetkilerinizin devri anlamına geliyor. Bunu bu şekilde
anlatmazsak, “işte bunlar Türkiye'yi sömürge yapmak istiyor” veya “Türkiye'yi
satıyorlar mı?” gibi çok yanlış anlamalara da yol açıldığı çok net ortaya
çıktı. Peki bütün bunları yaparsak AB'ye girebilecek miyiz? Hayır...
Bir başka Kopenhag Kriteri daha var, ona ne diyorlar? “Biz de sizi
hazmedeceğiz.” Hazım Kriteri yani... “Siz bütün bunları yaparsanız çok güzel,
bravo ama, siz geldiğiniz anda, kusura bakmayın bizim entegrasyonumuzu
dağıtmamanız lazım, o yüzden bazı işler yapmanız gerekiyor.” Bence GAP
İdaresinin bölgeyle ilgili olarak anlattığı şeyin biraz daha ülke sathına
yayılarak yapılması gerektiği düşüncesindeyim. -Biraz evvel çok güzel
vurgulandı- genç nüfus, kalkınmak yolunda son derece de önemli bir silahtır,
büyük bir avantajdır, ama o genç nüfus aynı zamanda çok büyük bir tehlikedir.
Tehlikeyi avantaja çevirmenin yolu da, eğitimden geçiyor. Hangi eğitimden
geçiyor? Çağdaş verilere dayanan bir eğitimden geçiyor. Yani sadece bugünün
fotoğrafını çekip, yarının vizyonlarını düşünmeksizin “hadi bunları eğitelim”
dediğimiz anda, eğitimli işsizler yaratırız, başka da bir şey yaratmayız. O
açıdan Türkiye'nin artık çok ciddi bir eğitim planlaması yapması, oradaki
Hazım Kriteri açısından doldurması lazım. Niye biliyor musunuz? Çünkü Türkiye
AB'ye girecekse şayet, gene o genç nüfusu sayesinde girecek. Çünkü şu anda
Avrupa'daki trendlere bakıyorsunuz, başta Almanya olmak üzere bir nüfus azalma
sorunu yaşıyorlar. Ne yapmaları lazım? Bir yerden sonra bunu dengelemek için
genç nüfus ithal etmeleri lazım. Peki nereden ithal edecekler? “Yaşasın sıra
bize mi geldi?” Hayır. Nereye gitmeye başladılar? Hindistan'a gidiyorlar,
Çin'e gidiyorlar. Neden? Ekonomilerinin eskisi gibi kalifiye olmayan bir
nüfusa talebi yok. O ekonominin ihtiyacı, oradaki bilgisayar yazılımcısından
geçiyor, oradaki hizmet sektörüne uygun eğitilmiş insanlardan geçiyor. Yani
Türkiye'nin bu anlamda çok ciddi bir eğitim politikasını derhal devreye
sokması bence kaçınılmaz. Düşünün, Türkiye'de meslek lisesi sayısı
aşağı-yukarı 60. Almanya'da bu sayı 320. Yani bizim bilmediğimiz 260 tane
meslek var. Bizim artık bu konularda akıllı olmaya ve fikir üretmeye
başlamamız gerekiyor. Gerisi bence laf-ı güzaf. Türkiye'nin eğitim
politikasının revizyondan geçtiğine içtenlikle inanıyorum. Bu bölgenin de
yapması gereken en önemli işlerin başında bu yatıyor diye düşünüyorum.
İkinci konu gene GAP’la çok ilgili. Tarım ve tarıma bağlı bir kalkınma. Peki
AB'deki tarım politikasının nasıl bir süreçten geçtiğini fark ediyor muyuz?
Oradaki Kuzey-Güney kavgasının belki AB bütçesi üstündeki değişimlerin
farkında mıyız? Ve Türkiye oraya girdiği anda, şayet biz onlarda zaten fazla
olan buğdaya bir buğday dağı da buradan yığarsak, inanınız ki AB’ye
girmemizdeki en büyük engeli kendi elimizle yaratmış oluruz. O yüzden de ürün
çeşitlemesi ve talep edilen ürünlere doğru buranın yönlendirilmesi, bence AB
problematiğinde çok kritik bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa, biz
burada çok övünçle bahsettiğimiz GAP’ı bunları düşünmeden onlara anlattığımız
zaman, emin olunuz ki Türkiye'yi almamak için ekonomik gerekçeyi de sunmuş
oluyoruz. Çünkü biz ne diyoruz aslında? Örneğin, yüz milyar dolarlık bir
toplam bütçesi var. Bunun 50 milyar doları AB'nin tarımını desteklemeye
gidiyor. Biz böyle gittiğimiz zaman, “bütçemize 50 milyar dolar koyun, bizim
tarımı siz destekleyin” dediğimiz anda, adamlar Türkiye'yi almamak için
ellerinden geleni söylemeye başlıyorlar. O yüzden bizim bu projeyi çok hassas
bir şekilde, Türkiye'nin bu temel hedefiyle de endeksli olarak
değerlendirmemiz bence büyük önem taşıyor.
Peki 11 Eylül'den sonra ne oldu? 11 Eylül'den sonra dünya değişti, hem de çok
ciddi değişti ve şu anda o değişim büyük bir hızla gidiyor. Nerede
bırakmıştık? Bıraktığımız nokta da hatırlayacaksınız, Anayasa değişiklikleri
olacaktı ve İlerleme Raporları diye bir şeylere gelecektik. Fakat 11 Eylül
sonrasında dünyada çok şey değişmeye başladı ve değişen şeyler çerçevesinde de
dünya biraz özgürlükler toplumundan, başka bir topluma doğru, güvenlik
toplumuna doğru yönlendi. Yani biz, belki de tam çelişki gibi geliyor, ama bir
tarafta Türkiye Anayasası’nı özgürlükleri geliştirmek için değiştirirken,
dünya ters bir trend izleyerek güvenliği ön plana çıkartan değişikliklere
yöneldi. Anlatılan hikayelere bakarsanız, işi insanların uçaktan atılmasına
kadar götürebilen ve sırf adamın tipini beğenmediği için uçaktan indirildiği
yöne kaydı. Amerika da bir güvenlik toplumuna doğru, yani özgürlüklerin
kısıtlandığı bir yere mi gidiyor acaba? Bu çok ciddi bir tartışma. Başka ciddi
bir tartışma, Afganistan operasyonuyla birlikte karşımıza çıkan, Yalta Düzeni
diye ifade ettiğimiz, dünyada barışı tesis etmek için farklı senaryoların
ortaya çıktığı, farklı tartışmaların yapıldığı enteresan bir dönem... Ve
Türkiye, kendisini bir anda “AB ile ilişkilerde acaba ne yapacağız?” diye
düşünürken, bambaşka uluslararası ilişkilerin sıcak gelişmeleri içerisinde
buldu.
Şu anda Türkiye-AB ilişkilerinin sadece Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri
ilgilendirmediği, dünyanın yeni düzeninin belki merkezini ilgilendirdiği bir
noktada bu işlere bakmak durumundayız. Bütün bunlar daha da gelişecek,
karşımıza çıkacak. İşte ben dün saat yediye kadar anlatıcı olsaydım, daha
farklı bir şeyler anlatacaktım. Dün saat yedide, CNN TÜRK ve NTV’ de
yayınlandı ve galiba konu hakkında Mardin'den ilk yorumu da biz yaptık. Haber
şu: “İlerleme Raporu basına sızdırıldı.” Önümüzdeki hafta, 13 Kasım’da
açıklanacak olan İlerleme Raporu’nda bazı unsurlar var. Önce biraz onları
tartışalım. Bu, İlerleme Raporu’nun basına ilk sızışı değil. Belki
hatırlarsınız, bundan yaklaşık 15-20 gün önce de başka bir İlerleme Raporu
basına sızmıştı ve bu raporda Türkiye aleyhinde bayağı ciddi laflar vardı.
Şimdiki İlerleme Raporu daha itidalli rapor. O raporda deniliyor ki,
“Türkiye'yi önce tebrik etmek lazım, gerçekten Anayasa değişikliklerinde büyük
bir hızla yol aldı, ama tek başına Anayasa değişikliği bu işler için yeterli
değildir, uygulamayı da bir görelim, yani şu Uyum Yasalarını hele bir
çıkartın, ondan sonra tam olarak uygulamayı görelim.” Çünkü yine Kopenhag
Siyasi Kriteri olarak baktığımızda, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan
hakları, azınlık meselesi vs. onları koruyacak müesseseleşmeden bahseder. Yani
onları kağıt üzerinde de değiştirdim ve bıraktım anlamında değildir. Şimdi,
“uygulamayı bir görelim” diyor. İkincisi, “MGK’daki sivillerin sayısının
artmasını da tebrikle karşılıyoruz ama bu ordu da Türkiye'de biraz fazla
siyasetin içinde” diyor. Bir başka söylediği, “Türkiye'nin bu ekonomik kriz
içerisinde yapısal uyumları sağlamak için sarf ettiği çabayı da takdirle
karşılıyoruz, ama Türkiye'nin şu sermaye hareketlerini, şu kara para
hareketlerini biraz daha denetlemesi gerekir” diyor. Yani aslına bakarsanız,
hepimizin söylediği şeyleri söylüyor, ama Avrupalılar söyleyince daha alıngan
oluyoruz. Devam ediyor rapor; “Türkiye şu anda Yakın İzleme Prosedürü’ne
girmek istiyor, talebi bu doğrultuda. Fakat bunun için bir siyasi karar
gerekir, yani tam üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı gerekir. Biz bu
aşamada bunu veremeyiz, ama buna biraz daha yakın olan bir analitik inceleme
prosedürünü daha derinleştirebiliriz” diyor. Yani, “iki arada, bir derede, ama
biraz daha bu tarafa doğru gel” havasında bir şey söylüyor, ama en sonunda da
en can alıcı şeyi söylüyor: “İyi de sizin Ulusal Programınız, bizim Katılım
Ortaklığı Belgesiyle bir kolda pek uyuşmuyor” diyor. Niye uyuşmuyor? Çünkü, 25
Mart 2001 itibarıyla Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinin L 85 sayısına
bakarsanız, orada onların yazdığı Katılım Ortaklığı Belgesinin 1. maddesi
Kıbrıs konusu. Ve Kıbrıs konusunda da yaptığı referans, Helsinki Zirvesinin 9
A paragrafı, yani Denktaş ile Klerides'in görüşme müzakerelerinin devamını
hararetle desteklememiz. Biz neyi hararetle destekliyoruz? Denktaş'ın masadan
kalkmasını hararetle destekliyoruz. İşte oraya referans yapıyor ve diyor ki,
“Bizim takvimimizle sizin Kıbrıs takvimi arasında küçük bir uyumsuzluk var,
bunu da lütfen düzeltiniz.” Yani anlayacağınız, şayet bu rapor 13 Kasım'a
kadar bir kez daha değişmez ve bu şekilde yayınlanırsa, tam üyelik
müzakeresinin 2002 yılında başlaması demek. Ondan sonra ne olacaktır? 2003
yılı gelecektir.
2003 yılı kritik bir yıl, çünkü gene bu Kıbrıs meselesi gündemde. Kıbrıs
meselesine bağlı olarak 2004 yılında, Avrupa Parlamentosu seçimleri var.
Avrupa Parlamentosu seçimleri için daha önce aldıkları bir karar
doğrultusunda, aday ülkeler katılsalar da, katılmasalar da o ülkelerin Avrupa
Parlamentosu’nda temsilleri için yerel seçimleri yapması kararını aldılar.
Yani bir bakacağız, ne oluyor derken, Güney Kıbrıs Rum Kesiminde, Avrupa
Parlamentosu’na katılmak üzere hummalı seçim hazırlıkları başlayacak ve biz
yine böyle ağzımız açık bütün bunları izliyor olabiliriz. İşte bazı kritik
gelişme alanları buralarda. Bir de tabii ki raporda yazdılar mı, yazmadılar mı
bilemiyoruz, unutmamamız gereken, Avrupa Savunma Güvenlik politikası ve
Türkiye'nin bu konudaki ilişkileri var. Ama şunu da söylemek lazım: Orada
acaba tek belirleyici taraf Türkiye ile AB’nin kendi özgür iradeleri midir,
yoksa Atlantiğin de ötesinden gelen bazı rüzgarlar bu ilişkileri etkilemekte
midir? Bütün bu sorulara daha açık yanıtları herhalde önümüzdeki günlerde
görme fırsatı olacak, ama ne olursa olsun şunu unutmamak lazım: Bunlar
uluslararası ilişkiler, bunlar konjonktürel gelişmeler. Dünyanın bütün çehresi
bir dakikada değişebiliyor. Bence Türkiye'nin, Atatürk'ün koyduğu bir hedefi
var: Türkiye için çağdaşlaşmak, Batı ile bütünleşmek, akıl yolunu kullanmak,
çağdaş ilmi kullanmak, bilimi kullanmak... Dünya nereye giderse gitsin,
Türkiye'nin yolu, o yolda bence değişmez bir hedef olarak Batıyla
entegrasyonu, bu hedefin kaçınılmaz sonucudur.
AB ile alternatif var mıdır? Türkiye'de bu da çok tartışılır. Bu tür
entegrasyonlardan bahsettiğiniz zaman 3-4 tane temel faktör var. Yani,
entegrasyonun yürüyebilmesi için, -ki bizim burada bahsettiğimiz ekonomik
entegrasyon ötesinde bir siyasi entegrasyondur- bu tür entegrasyonların
olmazsa olmaz koşulu, 1) İnsanlar olacak... İnsanların olmadığı bir toprak
entegre olmuyor. 2) Ortak bir değerler bütünü olacak. Bu ortak değerler,
“onlar Hrıstiyan, biz Müslüman” gibi değil de hep o uyum sağlamaya
çalıştığımız Kopenhag Siyasi Kriterleri içerisinde yazılmış olan ortak
değerler olacak. Demokrasi olacak, insan hakları olacak, hukukun üstünlüğü
olacak, bunlara saygı duyuracaksınız ki, o ortak değerler ailesine girmiş
olabilelim. Bunları yaptıktan sonra birazcık para olacak, yani Türkiye'de ara
sıra, “başka alanlarda entegre olabilir miyiz” düşüncesi başlıyor. Bir
zamanlar Refah Yol döneminde başka yerlerde entegrasyonlar arandı. Bazen,
“Türki kardeşlerimizde niye yapamıyoruz bu işi” gibi laflar çıkar. Hatta bir
dönem, “Orta Asya Ortak Pazarı geliştirelim” gibi fikirler ortaya atıldı, ama
bir baktık ki, biz IMF'den, onlar da bizden para dilenmekten gayrı bir iş
yapamıyoruz. Yani demek ki, bu işin temelinde bir sermayenin yatması gerekiyor
ve daha da önemlisi, teknolojinin olması, bir araştırma-geliştirmenin olması
gerekiyor. Bütün bunların da yetmediği noktada, bir de coğrafyanın olması
gerekiyor. Yani kalkıp da “biz Amerika ile niye bu entegrasyonu yapmıyoruz”
gibi düşünenler ortaya çıkıyor. Evet, tabii ki Türkiye'yi bir gemiye yükleyip
Amerika'ya doğru çekecek güçte motorlar bulursak olabilir, ama mevcut coğrafi
koşullarda Türkiye'nin doğal entegrasyon alanı da Avrupa...
Şuna da inanıyorum; bugün AB olarak gördüğümüz entegrasyon süreci, belli bir
süre sonunda artık içindeki Avrupa lafını da atacak ve “Birlik” sözcüğünü
kullanmakla yetinecek. Çünkü bu gelişme gösteriyor ki, AB entegrasyonunun
sınırlarını Avrupa ile sınırlı tutması halinde, o entegrasyonun da dağılma
tehlikesi vardır. O yüzden AB, doğal entegrasyon sürecinde, giderek Akdeniz
havzasını da kapsayacak, hatta belki işi Rusya'ya doğru uzatacak bir
entegrasyona doğru gidecek, ama bugünkü AB olmaktan da çıkacaktır. Bugünkü
şekliyle, federal arzular doğrultusundaki bir AB değil, daha konfederal bir
entegrasyon, bu bölge içerisinde herhalde önümüzdeki yüzyılın önemli tartışma
konularından bir tanesini oluşturacaktır. Teşekkür ederim. |
|