SEMİNER KONUŞMALARI


 

 “ULUSLARARASI GÜNCEL SORUNLAR VE
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ”
Dr. Can BAYDAROL
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi – Radyo Foreks Program yapımcısı
 

Bu bizim herhalde Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ile sekizinci, ama benim katıldığım dördüncü panel oluyor. “Nereden çıktı bu adam?” diye sorabilirsiniz, Çünkü, yerel medyanın sorunları tartışılırken konu bir anda geliyor, Türkiye-AB ilişkilerine dayanıyor. Bu arada, içinde AB gördüğünüz her şeyde beni görmeniz zaten mümkün. Ancak, benim her konuşmam biraz daha değişik oluyor. Dün akşam saat 19.00’a kadar yapacağım konuşma farklıydı. 19.00’dan sonra ortaya çıkan gelişmenin ardından, yapacağım konuşma farklılaştı. Yani, GAP nasıl bu bölgeyi değiştirmek istiyorsa, hedefler nasıl değişiyorsa, dünyadaki ilişkiler de böyle. Değişmeyen tek şey değişim olduğuna göre, bizim konuşmalar da sürekli olarak değişip duracak.


Mümkün olduğu kadar geçmişi bir tarafa bırakıp geleceğe bakmaya çalışacağız. Çünkü hakikaten Türkiye'de bir sorun var, biz geçmişle çok fazla yaşıyoruz da geleceği tartışmaya çok fazla yer bırakamıyoruz kafamızda. O yüzden artık geçmişi bırakıp, geleceğe bakalım. Ben sizlere kısaca, şu anda neler oluyor, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin bundan sonrası ne olur? Bu konuda biraz düşünce jimnastiği yaptırmaya çalışacağım.


Öncelikle yine de geçmişe bir küçük dönüş yapalım ve dünyayı ikiye ayıralım. 11 Eylül'den önce ve 11 Eylül’den sonra diye... Çünkü 11 Eylül öncesindeki anlatımımız çok farklıydı. 11 Eylül saat 15.30 sularında, TV 8’ de bir programa katılmıştım. O sırada anlattığım şeyi size de anlatmaya çalışayım. Program bitti, bir baktık, ikiz kulelere uçaklar çarpmaya başladı ve ondan sonra herşey değişti. Neydi 11 Eylül saat 15.44 itibariyle düşüncemiz, önce onun altını çizelim. Ne diyorduk? AB' ye katılmak... Türkiye hükümeti açısından, hele içinde yaşanılan ekonomik krizler dikkate alındığı zaman, aşağı yukarı tek hedef... Çünkü toplumda güven gitmiş vaziyette, güvenin gitmesine bağlı olarak çok daha kötü bir şey, özgüvenler gitmeye başlamış ve bir kesif umutsuzluk... Bu güven bunalımından çıkmak için o sıradaki hükümetin elindeki tek araç neydi? AB ile tam üyelik müzakerelerine biran önce başlamak. O sırada, 17 Eylül' de açılacak olan Meclis ve Anayasa değişikliklerinin gündeme geldiği bir periyod yaşıyorduk. Hedef neydi? 19 Ekim' de, AB' nin şu andaki Dönem Başkanı olan Belçika'da yapılacak olan zirvede Türkiye lehine bazı lafların çıkması... Önümüzdeki hafta 13 Kasım günü yayınlanacak olan İlerleme Raporunda bu konunun teyid edilmesi ve nihayet Aralık ayı içerisinde yine Belçika’da yapılacak zirvede, “Türkiye ile şu müzakere sürecini başlatalım” kararının alınmasıydı. En büyük beklenti aşağı yukarı buydu ve Türkiye hummalı bir şekilde, artık herkesin de bir parça ezbere bildiği Kopenhag Kriterleri’ne uyum çalışmalarını başlatıyordu. Şunu da söyleyelim, biz Kopenhag Kriterleri’nin burada hep siyasi boyutunu tartıştık. Kopenhag Kriterleri’ni o kadar hafife almayalım. Özellikle biraz evvel GAP İdaresi adına yapılan konuşmada anlatılanlarla da çok önemli ilişkiler olduğunu düşündüğüm için, Kopenhag Kriterleri konusunu açmakta yarar olduğu düşüncesindeyim.


Neydi bu Kopenhag Kriterleri? Siyasi kriterlere uyum sağlamak... Siyasi kriterler malum, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve buna bağlı olarak yapılan bir dizi çalışma. Anayasa değişikliklerine kadar giden süreç ama unutulmaması gereken, aslında bu kriterlerin kriterleri konusunda da kafaların karışık olduğudur. Ama 31 Temmuz günü ortaya çıkan bir karar, daha doğrusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Refah Partisiyle ilgili olarak verdiği bir karar ve orada değişen başka uluslararası dengeler bizim gözümüzden kaçtı, ama ne yaparsak yapalım, o siyasi kriterler çerçevesinde Türkiye biraz daha cesaretlenerek bir uluslararası platforma doğru itildi. Ama unutmayalım ki, siyasi kriterler bir şeyin önkoşulu, yani Kopenhag Kriterleri’nin bütün değil, tam üyelik müzakerelerine başlamanın önkoşulu olarak karşımıza çıktığı için bu kadar gündemin önüne geldi.


Kopenhag Kriterlerinin tartışmamız gereken başka boyutları daha var. Neydi ikinci kriter? Ekonomik Kriter... Ekonomik Kriterde ne diyordu? AB'nin söylediği, piyasa ekonomisine geçmiş ve uluslararası rekabete açılmış bir ülke olma kriteri. Biz, 24 Ocak 1980’den beri izlenen ekonomik politikanın bizi piyasa ekonomisine geçirmiş olması gerekir diye varsayıyorduk ama bir şeyi atladık galiba. Biz piyasa ekonomisine değil de serbest piyasa ekonomisine geçmiştik, yani kuralsız bir piyasa ekonomisi... Sonuçlarını belki bugünlerde yaşıyoruz.


İşte 1 Ocak 1996, Gümrük Birliği’ni gerçekleştirdik, oh ne güzel, artık uluslararası platformda rekabet ediyoruz. Fakat bir şeyi atlıyorduk galiba.


1996’dan bu yana, Türkiye'deki ilk 500 sanayi kuruluşunun karlarına baktığınız zaman, neredeyse gelirlerin yüzde 90’dan fazlasının faaliyet dışı gelirlerden olduğunu görüyorduk. Yani ya devlete doğrudan borç veren ya da ön sermayesi olmadığı ölçekte kendisine bir banka alıp, onun içini boşaltan bir yapı içerisinde gelişen bir ekonomi... Bu da tabii ki ne piyasa ekonomisi, ne uluslararası rekabete açılmak olarak adlandırılabilir. İşte Türkiye, şimdi bunun sancılarını ekonomik yaşamda sürdürüyor.


Üçüncü bir kriter daha vardı, o da gene ekonomiyle ilgili bir kriter. Ne yapacaksınız? Enflasyon, faiz oranları, bütçe açığı, kamu borçları ve kur politikasını adam edeceksiniz, yani enflasyonu yüzde 2’lere, 3’lere çekeceksiniz; faizleri yüzde 6, 7’ye çekeceksiniz. Bütçe açığınız, gayri safi bütçe hasılatının yüzde 3’ünü geçmeyecek. Kamu borçlarınız aynı şekilde, yüzde 60’ını geçmeyecek ve nihayet bütün bunları yaptıktan sonra, iki yıl süreyle istikrarlı bir kur politikası izleyeceksiniz. Yani Türk vatandaşları bir sabah uyandıklarında ceplerindeki paranın yarısının uçtuğunu görmeyecek. Yani istikrar... Belki de AB'nin şu anda bizi en fazla çeken tarafı o. Yoksa serbest dolaşım olacak, oradan paralar gelecek değil. Türk vatandaşı olarak, ertesi gün rahat rahat uyanabileceğimizi, yeni bir heyecan yaşamayacağımızı düşünmenin AB fikrini daha cazip hale getirdiğini, içinde yaşadığımız ülke koşullarında söylememiz gerekiyor. Bütün bunları yaptıktan sonra bir de “müktesebata uyum sağlayacaksınız” diye bir şey var. Orada da şöyle söylemek lazım: Yaklaşık yüz bin sayfalık bir hukuk sistemini ne yapacaksınız? İdari ve adli kapasitenize uyumlu hale getireceksiniz. Bütün ekonomik kararlar artık Ankara'da olmayacak, Brüksel'de alınmaya başlayacak ve bu alanda ne yapacaksınız? İşte teknik olarak, egemen yetkinizi bu alanda devredeceksiniz. Tabii bu konu da biraz tehlikeli.


“Türkiye'de egemen yetkinin devri” dendiği andan itibaren, -onu hemen tamamlayalım, çünkü yanlış anlamalara yol açılıyor- Türkiye'de herkes, “yahu eskiden Amerikan mandacıları vardı, şimdi Avrupa mandacısı mı bu adamlar?” demeye başlıyor. Öyle bir şey olmuyor. Tabii ki egemen yetki öyle havaya falan gitmiyor. Nereye gidiyor? Avrupa entegrasyonuyla ortaya çıkan bir üst egemenlik alanına, yani Avrupa Egemenlik Havuzuna gidiyor ve tam üye olan ülke de oranın sömürgesi olmuyor, oranın karar alma mekanizmasına oturuyor. Aslında egemen yetki devri o. Teknik olarak bakarsanız, Avrupa egemenliğini paylaşmak için bazı egemen yetkilerinizin devri anlamına geliyor. Bunu bu şekilde anlatmazsak, “işte bunlar Türkiye'yi sömürge yapmak istiyor” veya “Türkiye'yi satıyorlar mı?” gibi çok yanlış anlamalara da yol açıldığı çok net ortaya çıktı. Peki bütün bunları yaparsak AB'ye girebilecek miyiz? Hayır...


Bir başka Kopenhag Kriteri daha var, ona ne diyorlar? “Biz de sizi hazmedeceğiz.” Hazım Kriteri yani... “Siz bütün bunları yaparsanız çok güzel, bravo ama, siz geldiğiniz anda, kusura bakmayın bizim entegrasyonumuzu dağıtmamanız lazım, o yüzden bazı işler yapmanız gerekiyor.” Bence GAP İdaresinin bölgeyle ilgili olarak anlattığı şeyin biraz daha ülke sathına yayılarak yapılması gerektiği düşüncesindeyim. -Biraz evvel çok güzel vurgulandı- genç nüfus, kalkınmak yolunda son derece de önemli bir silahtır, büyük bir avantajdır, ama o genç nüfus aynı zamanda çok büyük bir tehlikedir. Tehlikeyi avantaja çevirmenin yolu da, eğitimden geçiyor. Hangi eğitimden geçiyor? Çağdaş verilere dayanan bir eğitimden geçiyor. Yani sadece bugünün fotoğrafını çekip, yarının vizyonlarını düşünmeksizin “hadi bunları eğitelim” dediğimiz anda, eğitimli işsizler yaratırız, başka da bir şey yaratmayız. O açıdan Türkiye'nin artık çok ciddi bir eğitim planlaması yapması, oradaki Hazım Kriteri açısından doldurması lazım. Niye biliyor musunuz? Çünkü Türkiye AB'ye girecekse şayet, gene o genç nüfusu sayesinde girecek. Çünkü şu anda Avrupa'daki trendlere bakıyorsunuz, başta Almanya olmak üzere bir nüfus azalma sorunu yaşıyorlar. Ne yapmaları lazım? Bir yerden sonra bunu dengelemek için genç nüfus ithal etmeleri lazım. Peki nereden ithal edecekler? “Yaşasın sıra bize mi geldi?” Hayır. Nereye gitmeye başladılar? Hindistan'a gidiyorlar, Çin'e gidiyorlar. Neden? Ekonomilerinin eskisi gibi kalifiye olmayan bir nüfusa talebi yok. O ekonominin ihtiyacı, oradaki bilgisayar yazılımcısından geçiyor, oradaki hizmet sektörüne uygun eğitilmiş insanlardan geçiyor. Yani Türkiye'nin bu anlamda çok ciddi bir eğitim politikasını derhal devreye sokması bence kaçınılmaz. Düşünün, Türkiye'de meslek lisesi sayısı aşağı-yukarı 60. Almanya'da bu sayı 320. Yani bizim bilmediğimiz 260 tane meslek var. Bizim artık bu konularda akıllı olmaya ve fikir üretmeye başlamamız gerekiyor. Gerisi bence laf-ı güzaf. Türkiye'nin eğitim politikasının revizyondan geçtiğine içtenlikle inanıyorum. Bu bölgenin de yapması gereken en önemli işlerin başında bu yatıyor diye düşünüyorum.


İkinci konu gene GAP’la çok ilgili. Tarım ve tarıma bağlı bir kalkınma. Peki AB'deki tarım politikasının nasıl bir süreçten geçtiğini fark ediyor muyuz? Oradaki Kuzey-Güney kavgasının belki AB bütçesi üstündeki değişimlerin farkında mıyız? Ve Türkiye oraya girdiği anda, şayet biz onlarda zaten fazla olan buğdaya bir buğday dağı da buradan yığarsak, inanınız ki AB’ye girmemizdeki en büyük engeli kendi elimizle yaratmış oluruz. O yüzden de ürün çeşitlemesi ve talep edilen ürünlere doğru buranın yönlendirilmesi, bence AB problematiğinde çok kritik bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa, biz burada çok övünçle bahsettiğimiz GAP’ı bunları düşünmeden onlara anlattığımız zaman, emin olunuz ki Türkiye'yi almamak için ekonomik gerekçeyi de sunmuş oluyoruz. Çünkü biz ne diyoruz aslında? Örneğin, yüz milyar dolarlık bir toplam bütçesi var. Bunun 50 milyar doları AB'nin tarımını desteklemeye gidiyor. Biz böyle gittiğimiz zaman, “bütçemize 50 milyar dolar koyun, bizim tarımı siz destekleyin” dediğimiz anda, adamlar Türkiye'yi almamak için ellerinden geleni söylemeye başlıyorlar. O yüzden bizim bu projeyi çok hassas bir şekilde, Türkiye'nin bu temel hedefiyle de endeksli olarak değerlendirmemiz bence büyük önem taşıyor.


Peki 11 Eylül'den sonra ne oldu? 11 Eylül'den sonra dünya değişti, hem de çok ciddi değişti ve şu anda o değişim büyük bir hızla gidiyor. Nerede bırakmıştık? Bıraktığımız nokta da hatırlayacaksınız, Anayasa değişiklikleri olacaktı ve İlerleme Raporları diye bir şeylere gelecektik. Fakat 11 Eylül sonrasında dünyada çok şey değişmeye başladı ve değişen şeyler çerçevesinde de dünya biraz özgürlükler toplumundan, başka bir topluma doğru, güvenlik toplumuna doğru yönlendi. Yani biz, belki de tam çelişki gibi geliyor, ama bir tarafta Türkiye Anayasası’nı özgürlükleri geliştirmek için değiştirirken, dünya ters bir trend izleyerek güvenliği ön plana çıkartan değişikliklere yöneldi. Anlatılan hikayelere bakarsanız, işi insanların uçaktan atılmasına kadar götürebilen ve sırf adamın tipini beğenmediği için uçaktan indirildiği yöne kaydı. Amerika da bir güvenlik toplumuna doğru, yani özgürlüklerin kısıtlandığı bir yere mi gidiyor acaba? Bu çok ciddi bir tartışma. Başka ciddi bir tartışma, Afganistan operasyonuyla birlikte karşımıza çıkan, Yalta Düzeni diye ifade ettiğimiz, dünyada barışı tesis etmek için farklı senaryoların ortaya çıktığı, farklı tartışmaların yapıldığı enteresan bir dönem... Ve Türkiye, kendisini bir anda “AB ile ilişkilerde acaba ne yapacağız?” diye düşünürken, bambaşka uluslararası ilişkilerin sıcak gelişmeleri içerisinde buldu.


Şu anda Türkiye-AB ilişkilerinin sadece Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri ilgilendirmediği, dünyanın yeni düzeninin belki merkezini ilgilendirdiği bir noktada bu işlere bakmak durumundayız. Bütün bunlar daha da gelişecek, karşımıza çıkacak. İşte ben dün saat yediye kadar anlatıcı olsaydım, daha farklı bir şeyler anlatacaktım. Dün saat yedide, CNN TÜRK ve NTV’ de yayınlandı ve galiba konu hakkında Mardin'den ilk yorumu da biz yaptık. Haber şu: “İlerleme Raporu basına sızdırıldı.” Önümüzdeki hafta, 13 Kasım’da açıklanacak olan İlerleme Raporu’nda bazı unsurlar var. Önce biraz onları tartışalım. Bu, İlerleme Raporu’nun basına ilk sızışı değil. Belki hatırlarsınız, bundan yaklaşık 15-20 gün önce de başka bir İlerleme Raporu basına sızmıştı ve bu raporda Türkiye aleyhinde bayağı ciddi laflar vardı. Şimdiki İlerleme Raporu daha itidalli rapor. O raporda deniliyor ki, “Türkiye'yi önce tebrik etmek lazım, gerçekten Anayasa değişikliklerinde büyük bir hızla yol aldı, ama tek başına Anayasa değişikliği bu işler için yeterli değildir, uygulamayı da bir görelim, yani şu Uyum Yasalarını hele bir çıkartın, ondan sonra tam olarak uygulamayı görelim.” Çünkü yine Kopenhag Siyasi Kriteri olarak baktığımızda, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlık meselesi vs. onları koruyacak müesseseleşmeden bahseder. Yani onları kağıt üzerinde de değiştirdim ve bıraktım anlamında değildir. Şimdi, “uygulamayı bir görelim” diyor. İkincisi, “MGK’daki sivillerin sayısının artmasını da tebrikle karşılıyoruz ama bu ordu da Türkiye'de biraz fazla siyasetin içinde” diyor. Bir başka söylediği, “Türkiye'nin bu ekonomik kriz içerisinde yapısal uyumları sağlamak için sarf ettiği çabayı da takdirle karşılıyoruz, ama Türkiye'nin şu sermaye hareketlerini, şu kara para hareketlerini biraz daha denetlemesi gerekir” diyor. Yani aslına bakarsanız, hepimizin söylediği şeyleri söylüyor, ama Avrupalılar söyleyince daha alıngan oluyoruz. Devam ediyor rapor; “Türkiye şu anda Yakın İzleme Prosedürü’ne girmek istiyor, talebi bu doğrultuda. Fakat bunun için bir siyasi karar gerekir, yani tam üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı gerekir. Biz bu aşamada bunu veremeyiz, ama buna biraz daha yakın olan bir analitik inceleme prosedürünü daha derinleştirebiliriz” diyor. Yani, “iki arada, bir derede, ama biraz daha bu tarafa doğru gel” havasında bir şey söylüyor, ama en sonunda da en can alıcı şeyi söylüyor: “İyi de sizin Ulusal Programınız, bizim Katılım Ortaklığı Belgesiyle bir kolda pek uyuşmuyor” diyor. Niye uyuşmuyor? Çünkü, 25 Mart 2001 itibarıyla Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinin L 85 sayısına bakarsanız, orada onların yazdığı Katılım Ortaklığı Belgesinin 1. maddesi Kıbrıs konusu. Ve Kıbrıs konusunda da yaptığı referans, Helsinki Zirvesinin 9 A paragrafı, yani Denktaş ile Klerides'in görüşme müzakerelerinin devamını hararetle desteklememiz. Biz neyi hararetle destekliyoruz? Denktaş'ın masadan kalkmasını hararetle destekliyoruz. İşte oraya referans yapıyor ve diyor ki, “Bizim takvimimizle sizin Kıbrıs takvimi arasında küçük bir uyumsuzluk var, bunu da lütfen düzeltiniz.” Yani anlayacağınız, şayet bu rapor 13 Kasım'a kadar bir kez daha değişmez ve bu şekilde yayınlanırsa, tam üyelik müzakeresinin 2002 yılında başlaması demek. Ondan sonra ne olacaktır? 2003 yılı gelecektir.


2003 yılı kritik bir yıl, çünkü gene bu Kıbrıs meselesi gündemde. Kıbrıs meselesine bağlı olarak 2004 yılında, Avrupa Parlamentosu seçimleri var. Avrupa Parlamentosu seçimleri için daha önce aldıkları bir karar doğrultusunda, aday ülkeler katılsalar da, katılmasalar da o ülkelerin Avrupa Parlamentosu’nda temsilleri için yerel seçimleri yapması kararını aldılar. Yani bir bakacağız, ne oluyor derken, Güney Kıbrıs Rum Kesiminde, Avrupa Parlamentosu’na katılmak üzere hummalı seçim hazırlıkları başlayacak ve biz yine böyle ağzımız açık bütün bunları izliyor olabiliriz. İşte bazı kritik gelişme alanları buralarda. Bir de tabii ki raporda yazdılar mı, yazmadılar mı bilemiyoruz, unutmamamız gereken, Avrupa Savunma Güvenlik politikası ve Türkiye'nin bu konudaki ilişkileri var. Ama şunu da söylemek lazım: Orada acaba tek belirleyici taraf Türkiye ile AB’nin kendi özgür iradeleri midir, yoksa Atlantiğin de ötesinden gelen bazı rüzgarlar bu ilişkileri etkilemekte midir? Bütün bu sorulara daha açık yanıtları herhalde önümüzdeki günlerde görme fırsatı olacak, ama ne olursa olsun şunu unutmamak lazım: Bunlar uluslararası ilişkiler, bunlar konjonktürel gelişmeler. Dünyanın bütün çehresi bir dakikada değişebiliyor. Bence Türkiye'nin, Atatürk'ün koyduğu bir hedefi var: Türkiye için çağdaşlaşmak, Batı ile bütünleşmek, akıl yolunu kullanmak, çağdaş ilmi kullanmak, bilimi kullanmak... Dünya nereye giderse gitsin, Türkiye'nin yolu, o yolda bence değişmez bir hedef olarak Batıyla entegrasyonu, bu hedefin kaçınılmaz sonucudur.


AB ile alternatif var mıdır? Türkiye'de bu da çok tartışılır. Bu tür entegrasyonlardan bahsettiğiniz zaman 3-4 tane temel faktör var. Yani, entegrasyonun yürüyebilmesi için, -ki bizim burada bahsettiğimiz ekonomik entegrasyon ötesinde bir siyasi entegrasyondur- bu tür entegrasyonların olmazsa olmaz koşulu, 1) İnsanlar olacak... İnsanların olmadığı bir toprak entegre olmuyor. 2) Ortak bir değerler bütünü olacak. Bu ortak değerler, “onlar Hrıstiyan, biz Müslüman” gibi değil de hep o uyum sağlamaya çalıştığımız Kopenhag Siyasi Kriterleri içerisinde yazılmış olan ortak değerler olacak. Demokrasi olacak, insan hakları olacak, hukukun üstünlüğü olacak, bunlara saygı duyuracaksınız ki, o ortak değerler ailesine girmiş olabilelim. Bunları yaptıktan sonra birazcık para olacak, yani Türkiye'de ara sıra, “başka alanlarda entegre olabilir miyiz” düşüncesi başlıyor. Bir zamanlar Refah Yol döneminde başka yerlerde entegrasyonlar arandı. Bazen, “Türki kardeşlerimizde niye yapamıyoruz bu işi” gibi laflar çıkar. Hatta bir dönem, “Orta Asya Ortak Pazarı geliştirelim” gibi fikirler ortaya atıldı, ama bir baktık ki, biz IMF'den, onlar da bizden para dilenmekten gayrı bir iş yapamıyoruz. Yani demek ki, bu işin temelinde bir sermayenin yatması gerekiyor ve daha da önemlisi, teknolojinin olması, bir araştırma-geliştirmenin olması gerekiyor. Bütün bunların da yetmediği noktada, bir de coğrafyanın olması gerekiyor. Yani kalkıp da “biz Amerika ile niye bu entegrasyonu yapmıyoruz” gibi düşünenler ortaya çıkıyor. Evet, tabii ki Türkiye'yi bir gemiye yükleyip Amerika'ya doğru çekecek güçte motorlar bulursak olabilir, ama mevcut coğrafi koşullarda Türkiye'nin doğal entegrasyon alanı da Avrupa...


Şuna da inanıyorum; bugün AB olarak gördüğümüz entegrasyon süreci, belli bir süre sonunda artık içindeki Avrupa lafını da atacak ve “Birlik” sözcüğünü kullanmakla yetinecek. Çünkü bu gelişme gösteriyor ki, AB entegrasyonunun sınırlarını Avrupa ile sınırlı tutması halinde, o entegrasyonun da dağılma tehlikesi vardır. O yüzden AB, doğal entegrasyon sürecinde, giderek Akdeniz havzasını da kapsayacak, hatta belki işi Rusya'ya doğru uzatacak bir entegrasyona doğru gidecek, ama bugünkü AB olmaktan da çıkacaktır. Bugünkü şekliyle, federal arzular doğrultusundaki bir AB değil, daha konfederal bir entegrasyon, bu bölge içerisinde herhalde önümüzdeki yüzyılın önemli tartışma konularından bir tanesini oluşturacaktır. Teşekkür ederim.