SEMİNER KONUŞMALARI


 

“OBJEKTİF GAZETECİLİK VE MEDYAYA GÜVEN”
Behçet FAKİHOĞLU
Türkiye Gazetesi Sorumlu Müdürü
 

Son bir yılda gündem açısından büyük bir hareketlilik yaşadık. Önce ekonomik kriz, bu krizi aktarma şeklimiz, bazı doğruları saklama çabamız. Sonra da gelinen noktadaki telaşımız. Türkiye'yi sarsan cinayet, Garih cinayeti; 13 yaşındaki masum bir çocuğu "katil" diye manşetlere, ekranlara çıkarmamız, sonra da geri adım atmamız. Ardından, aynı cinayetle ilgili tutarsız yayınlar, iki genç kadını halkın gözleri önünde kaçırarak ekranlara çıkarma ve bu esnada yaşanan çirkinlikler, edilen kötü süzler... Derken, 11 Eylül'de Amerika'da düzenlenen terör saldırısı ve bu ülkenin Afganistan'a saldırısı... Bazılarımızın ak dediğine diğerlerimiz kara dedi; birbirimizi açıkça itham ettik, suçladık, karaladık. Çoğu zaman okuyucuyu yanılttık, olayları çarpıtarak verdik. Bilmeden hata işlediğimiz oldu, ama genellikle kasıtlı davrandık. Bunlarla yetinmedik, iki medya grubumuz acımasız bir savaşa girdi, edilmedik laf bırakılmadı. Ve okuyucularımız, halkımız bütün bunların farkındaydı; birçok defa gerçek niyetlerimizi, samimiyetsizliğimizi bütün çıplaklığıyla anladı. Bu hep "güven kaybı" olarak bize yansıdı.


"Objektif gazetecilik" tabirini yine sıkça duyduk. İlgili taraflar yine bu tür gazetecilik yaptıklarını iddia ettiler, kel göründüğü halde... Hala devam ediliyor ve edileceğe de benziyor. Ne hikmetse, bu tabiri en çok bunu ihlal edenler kullanıyor. Bir gazetecinin uymakla yükümlü olduğu bütün meslek ilkelerini yere serici bir haber yapar, sonra da okuyucu ile alay edercesine bu tabir hatırlatılır.


Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre medyaya güvenenlerin oranı %27 cıvarındadır. Yani her 100 kişiden 73'ü biz gazetecilere inanmamaktadır. Bu güvensizlik durumunun nedenleri konusunda yapılmış bir araştırmanın olmadığını sanıyorum. Ama Türk halkının, medyanın görevini gerektiği şekilde yapmadığına, tarafsız ve objektif bir yayın yapılmadığına inandığı anlaşılıyor. Zaten yaşadığımız bunca olaydan sonra ne beklerdik ki... Başka bazı ülkelerdeki durum


Fransa'da yapılan bir araştırmada, gazetelere güvenmeyenlerin oranı %56 olarak çıkmış. Güvenmeme sebepleri de, tarafsızlıklarını kaybetmeleri, temel sorunlara eğilmeme ve insanların özel yaşamlarına saygı göstermemeleri olarak belirlenmiş.


Amerika'da yapılan bir araştırmada, gazetelere güvenenlerin oranı %51,5 olarak çıkmış ve sıralamada gazeteler 10. sırada yer almış. Japonya'da basın, %42,4'lük güven oranıyla, en güvenilen kurumların başında yer almış. Avustralya'da ise %7 güven oranıyla 26. Sırada yer alan gazeteciler, emlakçıların bile altına düşmüş Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'ne göre; “Herkes, bilgi edinme ve haber alma, özgür düşünce ve çeşitli iletişim yollarıyla bunu ifade ile serbest eleştiri hakkına sahiptir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasının temel yolu olan basın ve yayın özgürlüğü temel insan haklarındandır.” “Gazeteci, basın özgürlüğünü, halkın doğru ve dürüst haber alma, bilgi edinme hakkı adına dürüst biçimde kullanır. Bu amaçla her türlü sansür ve otosansürle mücadele etmeli, halkı da bu yönde bilgilendirmelidir. Gazetecinin halka karşı kutsal sorumluluğu, başta işverenine veya kamu otoritelerine karşı olmak üzere, diğer tüm sorumluluklardan önde gelir. Bilgi ve haber ile özgür düşünce, herhangi bir ticari mal ve hizmetten farklı olarak toplumsal bir nitelik kazanır.” Buna göre, gazeteci tamamen halkın hizmetinde, onu otoriteye, haksızlıklara karşı korur. Saklanan bilgileri, iktidarların hoşuna gitmeyen gerçekleri su yüzüne çıkarır. Tamamen halkla yanyana. Peki neden halk güvenmesin? Yine bir fıkrayla da bu güvensizlik belirtilir. Soyguncular bir bankayı soyarlar. Dönüşte, birisi arkadaşından parayı saymasını ister. Öbürü, “gerek yok, nasılsa yarın gazeteler yazar” diye söyleyince; üçüncü soyguncu, “deli misiniz? Yarın her gazete ayrı rakam verir, bizi birbirimize düşürürler” diye karşılık verir. Gazeteciye, habere güven bu dereceye kadar düşmüş...


Zamanımızda bir şeyin gizli kalma ihtimali çok düşmüştür. Değişik televizyonlar, radyolar, gazeteler, dergiler ve internet siteleri... Bunlardan mutlaka biri, bizim okuyucumuza eksik gösterdiğimiz veya çarpıtarak verdiğimiz haberi doğru olarak verebilir. Bu durumda da yalancı veya güvenilmez duruma düşüyoruz. Artık hiçbirşeyi saklama şansımız kalmamıştır. Okuyucu, veya seyirciden kaçırdığımız her bilgi, itibarımızı aşındıran bir etken oluveriyor.


Zaten gazete okuyucularının sayısı çok düşüktür. Bunlar da toplumun en seçkin, en kültürlü, en aydın kesimidir. Bunları, bugün birçok meslektaşımızın yaptığı gibi "şark kurnazlığı" ile kandırmak mümkün değildir.


Büyük bir gazetemiz, 2000 gazetecinin işine bir günde son veriyor, başka bir gazetemiz de 10'un üzerinde çok okunan yazarını kapı dışarı ediyor ve bunlar o gazetelerde tek satır halinde bile yer almıyor. Okuyucudan saklanmak isteniyor, ama artık bu mümkün değil. Başka gazeteler ve internet siteleri bu olayları en ince ayrıntılarına kadar veriyor.


Bu durumda okuyucu, aldatılmak istendiğini, yanıltılmak istendiğini anlamaz mı? Okuduğu gazetelerin kendisine karşı dürüst olmadığını, olayları işine geldiği gibi verdiği kanısına kapılmaz mı? Kısaca okuyucu, kendisinin aptal yerine konduğunu anlamaz mı? Bu durumda neden güvensin? Tencere, tava, kaset gibi cazip promosyonlara kapılıp alabilir, ama güven duymaz.


“Haber-Türk” 19 Haziran 2001 tarihli sayfasında bunu çok iyi tespit etmiş. “Bazı günler, gazetelerde olan haberler değil, olmayanlar haberdir,” diyerek; bütün gazetelerin o günkü sayılarını incelemiş. Her gazetenin şu veya bu şekilde bazı şeyleri yazmama, gizleme ihtiyacını hissettiği çok güzel bir şekilde tespit edilmiş. Haklı olarak şu yorumda da bulunmuş: “Gazetelerin bugünkü manzarası, vatandaşın medyadan niye soğuduğunun da bir göstergesi. Bütün gazeteler okuyucusundan en az bir haberi saklamış. Hiçbir gazete, kendi grubuyla ilgili haberleri düz bir şekilde bile veremiyor.”


Haber çarpıtma, benzer sıkıntılar bütün dünyada yaşandı ve halen yaşanıyor. Özellikle olağandışı durumlarda ve savaş ortamında çarpıtmalar, yanıltmalar had safhaya çıkıyor.


Bir Amerikalı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında şunu söylemiş: “Bir savaş patladığında ilk kurban her zaman gerçektir.” Vietnam Savaşı'nda, İran-Irak Savaşı'nda ve diğerlerinde durum hiç değişmemiş. Her şey “haber”in kontrolü içindir. En çarpıcı olanlarından biri, Romanya'da Çavuşesku rejiminin son günlerinde yaşandı. Çavuşesku'ya karşı gösteriler olmakta, ama bir türlü onu devirecek noktaya ulaşılamamaktadır. Etnik gerilimlerin olduğu Temeşvar'dan gelen bir kare fotoğraf durumu değiştirmeye yetti. Bu fotoğrafta, Çavuşesku'nun adamlarınca öldürüldüğü söylenen insanların cesetleri görülmekte idi. Bu fotoğraf, tepkileri büyütür, uzaktan seyredenleri de protestolara katar ve bildiğimiz son olur. Bir süre sonra anlaşıldı ki, birileri bir morgda bulunan ve çeşitli sebeplerle ölmüş insan cesetlerini boş bir alana dizmiş, gazeteciler de buna alet olarak bu fotoğrafı bütün dünyaya yaymışlar. Benzer yanıltmalar Körfez Savaşı’nda da yaşandı, bunları burada uzun uzun anlatmayacağım. Şu anda Afganistan'da olanların da gerçek yüzünü belki zamanla anlayacağız... Bu gibi durumların önlenmesi için çeşitli ülkelerdeki gazeteciler çareler düşünmüş; ilkeler geliştirilip benimsenmiş, “meslek ilkeleri” oluşturulmuş. ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği de bu maksatla bir “etik ilkeler” metni kabul etti. “Gerçeği ara ve aktar.” Buna göre gazeteciler:


*Tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidir. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez.


*Haberlere konu olan kişilere, kendilerine ilişkin suçlamalara cevap verme fırsatı sağlamak için gayretli bir şekilde ulaşmaya çalışmalıdırlar.


*Kaynakları mümkün olduğunca belirtmelidirler.


*Kaynağı gizleme sözü vermeden önce kaynağın gerçek niyetini sorgulamalıdırlar. Bilgi karşılığında yapılan vaatlere ilişkin şartları açığa kavuşturmalıdırlar. Sözlerine sadık kalmalıdırlar.


*Başlıkların, fotoğrafların, duyuruların v.b doğruları temsil ettiğinden emin olmalıdırlar.


*Muhtevayı asla çarpıtmamalıdırlar.


*Aldatıcı canlandırmalardan ve kurmaca haberlerden kaçınmalıdırlar.


*Asla aşırıya kaçmamalıdırlar.


*Irk, cinsiyet, yaş, din, etnik kimlik, coğrafya, cinsel eğilim, sakatlık, fiziksel görünüm, toplumsal statüye ilişkin basmakalıp yargılardan kaçınmalıdırlar.


*Her türlü fikrin serbestçe değişimini desteklemelidirler.


*Sessizlerin sesi olmalıdırlar.


*Haberi ve destekleyici yorumu birbirlerinden ayırmalıdırlar.


*Haberi reklamlardan ayırmalı, haber-reklamdan kaçınmalıdırlar. Zararı en aza indirmelidirler.


*Haberden olumsuz etkilenebilecek kişilere karşı sevecen olunmalıdır. Çocuklar ve deneyimsiz kaynaklar ya da kişilere ilişkin haberlerde özel duyarlılık gösterilmelidir.


*Bir faciadan ya da kazadan etkilenen kişilerle röportaj yapmak veya bunların fotoğraflarını çekmek gerektiği zaman duyarlı olunmalıdır.


*Haber toplama ya da aktarmanın rahatsızlığa yolaçabileceği bilinmelidir. Haber takip etmek, küstahlık yapmayı gerektirmez.


*Kişilerin özel yaşamlarına müdahale, ancak kamusal çıkar söz konusu olduğunda haklı görülebilir.


*İyi niyetli olunmalı, sansasyon oluşturma merakı olmamalı.


*Çocuk yaştaki sanıkların ve tecavüz sanıklarının kimliklerini açıklamaktan özenle kaçınılmalıdır.


*Resmi suçlamalar öncesinde, suç sanıklarının kimlikleri belirtilirken dikkatli olunmalı.


*Sanıkların adil yargılanma hakkı ile halkın bilgilenme hakkı dengelenmelidir.


*Bağımsız davranılmalıdır.


*Her türlü çıkar çatışmasından kaçınılmalıdır.


*Dürüstlüklerini tehlikeye sokacak ve güvenilirliklerine zarar verecek her türlü davranıştan kaçınılmalıdır.


*Armağanlar, biletler, bedava geziler, ikinci iş, siyasi bağlantı gibi; gazetecinin dürüstlüğünü zedeleyici davranışlardan kaçınılmalıdır.


*Kaçınılması mümkün olmayan çatışmalar açıklanmalıdır.


*İktidara sahip olanları sorumlu tutma konusunda uyanık ve cesur olunmalıdır.


*Reklamcılara ve özel çıkar çevrelerine alet olunmamalı.


*Para ve çıkar karşılığı bilgi önerenlerden sakınmalıdır. Sorumlu olunmalıdır.


*Haber süreçleri aydınlatılmalı ve açıklanmalı,


*Kamuyu, medyadan duyduğu rahatsızlıkları dile getirmeye teşvik etmelidir.


*Gazetecilerin ve medyanın etik dışı uygulamaları sergilenmelidir.


*Başkalarını sorumlu tuttukları ilkelere kendileri de uymalıdır. Aslında mesleğimizin ilkelerine uyarsak hiçbir problem kalmaz. Her şeyin ilacı o kurallarda vardır. Gazetecinin temel ilkeleri ve görevleri Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin öncülüğünde hazırlanan Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nde belirtilen “Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri”ne uyulursa; objektif gazetecilik de yapılmış olur, medya kaybettiği güvenine de kavuşur. İşte bu ilkeler:


1. Halkın gerçekleri ve doğruları bilme hakkı adına, gazeteci kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.


2. Gazeteci bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur.


3. Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Irk, etnisite, cinsiyet, dil, milliyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtıcı yayın yapmamaya özen gösterir.


4. Gazeteci, kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz; kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarıları yapmak zorundadır. Ajanslardan alınan özel haberler kullanılırken kaynak belirtilmesine özen gösterilir.


5. Gazeteci temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinlerle belgeleri değiştiremez, tahrif edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.


6. Gazeteci, bilgi, haber, fotoğraf, görüntü, ses, belge elde etmek için yanıltıcı yöntemler kullanamaz.


7. Gazeteci, kamuya mal olmuş bir şahsiyet bile olsa, halkın haber alma, bilgilenme hakkıyla doğrudan bağlantılı olmayan hiçbir amaç için, izin verilmedikçe özel yaşamın gizliliği ilkesini ihlal edemez.


8. Gazeteci, basılmış, yayınlanmış her yanlışı en kısa sürede düzeltmekle yükümlüdür. Gazeteci, cevap hakkına saygılı olmalıdır.


9. Gazeteci, kendisine güvenilerek verilmiş bilgilerin, belgelerin kaynaklarını, kendileri izin vermediği sürece, mesleki gizlilik ilkesi uyarınca, hiçbir şekilde açıklamaz.


10. Gazeteci, intihal (aşırma), iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve mesnetsiz suçlamalardan kesinlikle uzak durur.


11. Gazeteci, bir bilginin, haberin yayımı yahut yayımlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi avantajın peşinde olamaz. Gazeteci, devlet başkanından milletvekiline, iş adamından bürokratına kadar haber kaynağı olarak da kabul edilen kişi ve kurumlarla iletişimini meslek ilkelerini gözeterek yürütür.


12. Gazeteci, gazetecilik mesleğini, reklamcılıkla, halkla ilişkilerle veya propagandacılıkla karıştıramaz ve ilan - reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz.


13. Gazeteci, ne konuda olursa olsun, elde ettiği bilgileri geniş biçimde yayın konusu yapmadan kendi menfaati için kullanamaz. Mesleğini, ne şekilde olursa olsun, (kanunların ve yönetmeliklerin kendisine tanıdığı hakların dışında) ayrıcalıklar kazanmak amacıyla kullanamaz.


14. Gazeteci, her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yöntemlerle mesleğini ve kendisini kullandırmaz, bunlara başvurmaz.


15. Gazeteci her türlü baskıyı reddeder ve çalıştığı basın - yayın organındaki yöneticileri dışında kimseden işiyle ilgili talimat alamaz.


16. Gazeteci sıfatını taşımayı hak eden herkes meslek ilkelerine de en yüksek seviyede uymayı taahhüt eder ve ülkesindeki kanunlara saygılı olmakla birlikte, hükümet ve benzeri kurumların müdahalelerine kapalıdır. Mesleki olarak sadece meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarını dikkate alır. Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında bazı önyargılara değil, halkın haber alma hakkına öncelik verir. Onu meslek ahlakı, gazeteciliğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir. Bu kurallara uyulduktan sonra, okuyucunun güvenmemesi için bir sebep kalır mı?


Bir meslektaşımızın belirttiği bu görüşlere katılmamak mümkün mü? “Herkesin çalıştığı kuruma belli ölçüler içerisinde 'sadakat' duyması doğaldır; Bu duygu, insanın kurumdaki kıdemiyle pekişir de. Ancak, kurumsal sadakatin fazla olması beklenmeyen uğraşların başında gazetecilik gelir... Gazeteci fikir işçisidir; halkın haber alma hakkını kullanmasını sağlayan, kendi imzasını taşıyan yorumlarını şahsen tanımadığı insanlara gazete aracılığıyla ileten bir fikir işçisi... Önemli olan, gazetecinin kendisine ve mesleğine karşı duyduğu sadakattir. Yalpalayan, eğilip bükülen, meslek ilkelerine riayetsiz, gücün emrine girmiş bir gazeteci kadar, içinde yaşadığı topluma zararlı bir 'yaratık' düşünülemez.


Bu sebepledir ki, gazeteci portatif işyerini sırtında taşır; mesleğini ilkelere tam uyum içerisinde sürdüremeyeceğini anladığında, çadırını bir başka arsaya taşır. Sedat Simavi'nin 'kalemini kır, ama sakın satma' öğüdü, gazetecilik mesleği için vazgeçilmesi imkansız altın bir öğüttür...” Mesleğimizi yaparken, hangi kurallara uyacağımız çok açık. Bunlara uyarsak güvensizlik de kalmaz, objektif gazetecilik de yapmış oluruz. Medyaya olan güvenin azalmasından, itibarımızın düşmesinden hepimiz şikayetçiyiz. Zaman zaman mesleğimizin kıdemlileri bunu eleştirir.


İşte bu tür yazılardan biri, Sedat Sertoğlu'nun yazısı: “Gazete başlık atıyor... veya TV'de spiker konuşuyor: 'Filanca askeri üsse girdik. Muhabirimiz veya araştırmacı gazetecimiz bildiriyor...


Soralım: Nasıl girdiniz hazret? Geceyarısı SAT komandoları gibi yüzlerinizi siyaha boyayıp, tel örgülerden sızıp mı girdiniz içeri? Hayatınızı tehlikeye atıp, nöbetçileri safdışı mı ettiniz... Yooo... Sizi davet ettiler. Gündüz gözüyle nizamiyede kontrol edilip kimlik gösterdikten ve kayıt defterine adınız yazıldıktan sonra, gelip sizi nizamiyeden aldılar ve öyle içeri girdiniz. Öyle değil mi hazretler? Girdik ne demek öyleyse? Yine gazetede başlık veya TV'de spiker:
“Müthiş gazetecilik... Filanca dosyayı ele geçirdik...”


Soralım: “Nasıl ele geçirdiniz hazret? James Bond gibi mi devraldınız?.. Kim bilir ne tehlikeler atlattınız? Peki dosyayı ele geçirdikten sonra , merkeze şifreli e-mail gönderdiniz mi? Sahi operasyonun adı ne idi? Sorumlu gazetecilik olabilir mi acaba?.. Çağırıp elinize verdiler o dosyayı. Çünkü işlerine öyle geliyordu verenlerin... Öyle değil mi?” Gazetede başlık, veya TV'de spiker: “Monako Başbakanı ve zarif eşi”


Soralım: “Kim kardeşim Monaco Başbakanı? Bizdeki ünlü Yalova Kaymakamı lafındaki anlam ile hiç farkı yok. Dünyada sadece Türkiye'ye gelince haber olan bir isim. Türkiye'ye gelmeden önce adını hiç duymuş muydunuz, biryerlerde okumuş muydunuz?... ”


Yine gazete başlığı ve TV spikeri: “Kemal Derviş, İsrail'de enflasyonu bitiren adam olan Frankel ile konuştu...” Neresini düzeltelim? 1, Enflasyonu bitiren Frankel değil, dönemin İsrail Hükümetidir. Frankel sadece bir bürokrattı.. Sonra, Frankel'i Türkiye'ye ilk getiren ve onunla uzun uzun konuşan kişi, o dönemin Başbakanı Tansu Çiller idi. Adamın söyledikleri çarşaf çarşaf yayınlanmıştı gazetelerde. Çiller adamın önerilerini ve formülünü uygulayamadı ne yazık ki... İğneyi kendimize batırmanın doğru olduğuna inandığımız için... Bu gibi örnekler hergün gazetelerde görülebilir. Yine biz gazetecilere yönelik bir özeleştiriyi de Haber Türk'ten, Uğur İpekçi'den alalım: “Medya kendini eleştireni sevmez; o kutsal, tartışılmaz bir güçtür! Ancak gündelik yaşamımızın her anına nüfuz etmiş medya eleştirilmek zorundadır. Bu nedenle yazmak zorundayım... Bir arkadaşımla Beyoğlu/ İstiklal Caddesi'nde yürürken kulağımızı tırmalayan bir sese yöneldik. Adamcağız bağırırken sanki kendini paralıyordu; Hem şiir okuyor hem


türkü söylüyor, üstelik gazeteci.” “Gelin gelin biletler burada satılıyor...” Evet, “hem şiir okuyup hem de türkü söyleyen” meslektaşımızın konser biletleri bağıra bağıra satılıyordu... Eh, “alıştık artık” deyip yürümemize devam etmiştik ki, elimize gazeteci bir meslektaşımızın yaptığı “stand up gösterisinin” tanıtım broşürü verildi! Ne oluyor yahu! Bizim mesleğe bir haller oluyor! Şiir okuyanlar, türkü söyleyenler, stand up yapanlar, film çekenler, artistliğe soyunanlar, şarkı sözü yazan romantikler vs. vs... Ne ararsan bizim meslekten çıkıyor. Öyle ya, devir; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçşinler” devri!.. Sevgili Can'ın sözleriyle; “Cilalı imaj devri!” Bırakın kamuoyunu, biz gazeteciler bile meslekdaşlarımızın bu hallerini sorgulamadan kabullenir olduk. Fakat ben, bu arkadaşların haberlerini televizyonda izlerken, gazetelerde okurken karıştırıyorum; hangisi oyun, hangisi gerçek? Söylesenize sizin kafanız karışmıyor mu? Hangisi sahici, hangisi taklit? diye kendinize sormuyor musunuz? “Kol kırılır yen içinde kalır!” Yok öyle!.. Haberciliği gösteriye dönüştürenlere sesimizi çıkarmayacak mıyız yani?


Gazeteci; “yalnız gazetecilikle meşgul olan, uyanık bulunduğu her dakikasını bu mesleğe hasreden, yalnız bu meslek sayesinde geçinen kişidir.” Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi böyle diyor! Kamusal bir görev olan gazetecilik özel çıkarlara alet edilemez. Ticari çıkarlar gazetecilik görevlerini etkiler, bu durum “mesleksel dürüstlük sözleşmesine” uymaz! Haber sunarken araya, “yarın bilmem nerede gösterim var, beklerim” sözünü sıkıştıramazsınız! Tabii ki film çekebilirsiniz, oyuncu olabilirsiniz; ama o zaman gazetecilik kimliğinizi bırakırsınız... Bunu yapan ağabeyleriniz de yok değil! Örneğin, Hüseyin Baradan'ı kendinize örnek alabilirsiniz. Gazetecilik gerçeğin kutsanmasıdır. Gerçeğin çıkarı herşeyden üstündür. Güven, bu mesleğin anahtar sözcüğüdür... “Kasetim çıktı, dinlediniz mi” diyemezsiniz arkadaşlar! Derseniz, gazeteciliği oluşturan temel değerleri erozyona uğratırsınız. İşte o zaman “yalan dünyayı” kurarsınız.


Gazetecilik sıfatını istismar edemezsiniz. Unutmayınız ki, toplumsal sorumluluk taşımaktasınız... Ve yine unutmayınız ki, gazetecilik ahlak kuralları bulunan ilk mesleklerden biridir...


Lütfen; “Titreyin(iz) ve özünüze dönün(üz)!”...


Zakazuka... Rusça bir kelime, para karşılığı haber yapma, yani dibe vurmadır.


Çıkar karşılığı haber yapmak gazeteci için çok ağır bir suçtur. Medya etiği konusunda, kamuoyu duyarlılığı olan hiçbir ülkede bu suç cezasız kalmaz.


Bu duyarlılığın sıfırlandığı bir ülke de Rusya'dır. Yayın organları, gazeteler, televizyonlar çeşitli güç gruplarının elinde birer savaş aracıdır. Bu ülkede para karşılığı haber, ya da röportaj yayınlamak bir sisteme dönüşmüştür. Sistemin adı da konmuş; “Zakazuka.” Bu, Rusça reklam ve röportaj sözcüklerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkmış bir sözcüktür. Bu sisteme göre, haber ya da röportajı yayınlatmak isteyen, ilgili yayın organına gitmekte ve pazarlık yapmaktadır. Fiyata bağlı olarak herşey mümkündür... Herhangi bir yalan haberi yayınlatmak da mümkündür, bir insanın hayatını karartmak da... Yeter ki parasını öde. Hatta Rusya'da bu yolla ayda 500-550 bin dolar kazanan gazeteler bile varmış. Umarım ülkemizde medya böyle alçalmaz... İtibar düşüklüğü tirajlara yansıyor, medyaya olan güven veya güvensizlik satış rakamlarına da yansıyor. Ülkemizde, 1970'lerde 3 milyon gazete satılıyordu. Aradan 30 yıl geçti, nüfusumuz katlandı, okur-yazar oranımız arttı, milli gelirimiz çoğaldı, ama gazete tirajları artmadı. Yine üç aşağı, beş yukarı aynı miktarda gazete satılıyor. Bu arada habire düşmekte olan gazete tirajlarını promosyonlar da kurtaramamaktadır.


Halbuki 75 ülkede yayıncıları bir araya getiren Dünya Gazeteler Birliği'nin Hong Kong'da yapılan son toplantısında gazetelerdeki duraklama döneminin tersine döndüğü belirtiliyor. 46 ülkede basının durumu ele alınmış, 24 ülkede toplam okuyucu sayısı korunurken, 22 ülkede artış sağlanmış. Bu ülkelerde her gün yaklaşık 400 bin daha fazla gazete satılmaktadır. Beş yıllık gelişmeye bakıldığında bu 46 ülkede toplam okuyucu sayısının 7 milyon arttığı görülüyor.


Geçen yılın tiraj raporlarına göre, toplam okur sayılarının ülkelere göre artış oranları da oldukça yüksektir: Portekiz yüzde 5, İngiltere yüzde 2.4, İspanya yüzde 2.3, İtalya yüzde 2.1, Fransa yüzde 1, Rusya yüzde 5, Brezilya yüzde 8.8, Hindistan yüzde 20.2, Çin yüzde 12.7.


Dünyanın en çok gazete okunan dört ülkesi; Norveç: bin kişiye 575 gazete, Japonya: bin kişiye 570 gazete, Finlandiya: bin kişiye 445 gazete ve İsveç: bin kişiye 417 gazete ile okuma rekorunu ellerinde bulunduruyorlar.


30 gelişmiş ülkede gazetelerin reklam geliri incelenmiş ve 7 ülkede değişmediği, 23 ülkede ise önemli artışlar olduğu anlaşılmıştır. Bu gelir AB ülkelerinde bir yılda %8.7 oranında artmıştır. Bazı ülkelerde gazetenin reklam gelirinin toplam gelirler içindeki payları da şu şekilde: ABD'de %87, Almanya'da %65, İngiltere'de %63, Japonya'da %61, Fransa'da %40. Bu oran Türkiye için %30 cıvarındadır. Medyanın en güvenilir kurum olduğu Japonya'da günlük gazete tirajları 72 milyondur, yani her bin kişiye 514 gazete düşmektedir. Gazete satışlarının %93'ü de eve ulaştırılarak yapılmaktadır. Ülkemizde bu yolla satış yapanlara dudak büküyoruz, ama Japonlar bu şekilde tiraj patlaması yapmışlar.

Japonya'da bazı gazetelerin tirajları da şöyle:


Yomiuri Shimbun 14.500.000
Asahi Shimbun 12.500.000
Mainichi Shimbun 7.000.000
Chunichi Shimbun 5.000.000
Nikkei Shimbun 4.000.000
Sports Nippon (spor) 1.000.000
Nihon Nogyo Shimbun (Ekonomi) 600.000
Avrupa'nın en yüksek tirajlı 10 gazetesi ve tirajları da şöyle:
Bild (Almanya) 4.400.000
The Sun (İngiltere) 4.100.000
Daily Mirror (İngiltere) 2.500.000
Daily Mail (İngiltere) 2.100.000
Daily Express (İngiltere) 1.250.000
FAZ (Almanya) 1.200.000
Neu Kronenzeitung (Avs) 1.100.000
Daily Telegraph (İngiltere) 1.050.000
Ouest-France (Fransa) 800.000
DeTelegraaf (Hollanda) 800.000


Nüfusu oldukça yüksek olan ülkemizde ise 500 bin tirajı geçen gazetelerin şu an bulunmaması hüzün verici. Aslında bu kendini her alanda gösteriyor; Küçücük Bulgaristan'da bile 4.237 kütüphane ve bunlarda 41 milyon kitap mevcut iken, bizde 1.310 kütüphane, bu kütüphanelerde de 11 milyon kitap bulunmaktadır.


Ortalama eğitim süremiz 3,5 yıl olduğuna göre, bu sonuca şaşırmamak gerek. AB ülkelerinde ortalama eğitim süresi 8-10 yıldır. 2000 yılında İstanbul Üniversitesi'nin kütüphane bütçesi 500 bin dolar, ABD'deki Harvard Üniversitesi'nin ise 60 milyon dolardır. Demek ki gelişmişlik düzeyi, milli gelir, okuma oranı, gazete tirajları, demokrasi birbirine çok bağlı olan unsurlardır.


Ekonomik Özgürlük


Ekonomik olarak ayaklarının üzerinde duramayan bir medya kuruluşu, bir gazete objektif gazetecilik yapamaz, güven telkin edemez. Yaşamak için sürekli birilerine taviz verme ihtiyacını duyar. Türkiye’de de asıl sıkıntı budur. Medyaya reklam veya kredi bağlantısı içine giren kurum veya kuruluşlara karşı objektiflik sergilenemiyor.


Tükiye'de reklam gelirleri çok düşmüştür. Gazete fiatları da fazla değil, 250- 300 bin lira, bazıları da daha ucuz. Yaklaşık olarak 16-18 sent yapar. Halbuki Hollanda'da gazete fiatları 90 cent, Almanya ve Fransa'da ortalama olarak 85 cent, İtalya'da 75, İspanya'da 65 cent dolayındadır. Bu ülkelerde özel Pazar baskıları da 1-2 dolara satılmaktadır. Türkiye'de de, Batı'da da gazete maliyetlerinin %70'ini ham madde ve teknik maliyeti oluşturmaktadır. Bu maliyet Türkiye'de de aynıdır. %35 maliyet payı da “gazetecilik” için harcanmaktadır. Türkiye'de asgari ücret yaklaşık olarak 80 dolar, ortalama ücret 150 dolar, ortalama emekli maaşı 120 dolar. Bu durumdaki bir kişinin aylık gazete için 5,5 dolar ayırması kolay olmuyor.


Gazeteler de bu fiatta kalmak için başka desteklere ihtiyaç duyar. Asıl sıkıntı da buradan çıkmaktadır. Türkiye'de gazeteler, Batı'daki benzerlerine göre iki-üç kat daha ucuzdur. Ama Batı’ya kıyasla benzin aynıdır, gazoz aynıdır, et aynıdır, otomobil ise daha ucuzdur... Kapanan radyo ve televizyonlar, ekonomik sıkıntılar, reklam gelirindeki azalma başlı başına kriz sebebi iken, bir de devlet kurumlarının aldığı akıl almaz ücretler, birçok radyo ve televizyonumuzun kapısına kilit vurulmasına yol açtı. Geçen hafta sonu itibariyle, 187 radyo ve 38 yerel televizyon kanalı, RTÜK'e ödemeleri gereken harçları ödeyemedikleri için kapatıldılar.


Bilindiği gibi radyo ve televizyonlar, brüt reklam gelirlerinin %10,5'ini RTÜK'e vermek zorundalar (%5 RTÜK'ün, %5 Eğitime Katkı Payı, %0,5 de Deprem Vergisi.) Bu harç, brüt gelir üzerindedir, o geliri sağlamak için yapılan hiçbir harcamanın düşülmesi söz konusu değildir. Radyo ve televizyonların reklam alacaklarını alıp almadıkları, bunu uzun vadeli çekler ve senetlerle tahsil etmeleri de bu kurumu ilgilendirmiyor. Bir ay sonunda ödeme yapılmamışsa Valiliğe yazı yazılmakta ve şalter indirilmektedir. Bu uygulamayla 2500 kişi işsiz kaldı. Bu şekilde giderse kalanlar da kapanır...