|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURULU VE
YEREL YAYINCILIK”
Cihangir GENER
RTÜK – Uzman
Türkiye'de özel radyo ve televizyonların, Anayasa ve yasaların izin
vermemesine rağmen 1990 yılı Mayıs ayından itibaren fiili olarak yayına
başlamaları ve giderek yurt sathına yayılmaları sonucu, ülkenin en önemli
doğal kaynaklarından olan frekans spektrumunda büyük bir karmaşa oluşmuştur.
Daha sonra özel radyo ve televizyon kuruluşlarına yayın yapma imkanı sağlayan
Anayasa değişikliğinin 1993 yılı Temmuz ayında gerçekleştirilmesinin ardından,
özel radyo ve televizyon kuruluşlarının sayısı bir anda büyük bir patlama
yapmış, yayın içeriği açısından hiçbir denetime tabi olmayan söz konusu radyo
ve televizyon kuruluşları, radyo ve televizyon yayınlarıyla ilgili düzenlemeyi
yapacak olan kanunun çıkmasını beklemeksizin, hiçbir kurala bağlı olmadan
yayınlarını sürdürmüşlerdir.
3984 Sayılı Kanundan önce yaklaşık 2000 radyo ve 500 televizyon kuruluşu,
frekans kullanımı ve yayın içeriği yönünden denetimsiz olarak yayınlarını
sürdürmekteydi. 20.04.1994 tarihinde 3984 Sayılı Kanun kabul edilerek
yürürlüğe girmiş, bu andan itibaren yayın kuruluşlarının Kanunun öngördüğü
yayın ilkelerine uygun hareket etmeleri yasal zorunluluk haline gelmiştir.
3984 Sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, Ulusal Radyo ve Televizyon
Frekans Planı yapılmış ve bu sırada hazırlanan yönetmelikler çerçevesinde
yayın lisansı ve yayın izni verilmek üzere başvuruların yapılmasına dair
duyurular yayımlanmıştır. Bu duyurular neticesinde, Kanunun öngördüğü şartlara
uygun olarak, 1186 radyo ve 261 televizyon kuruluşu lisans başvurusunda
bulunmuş, bunların dışındaki radyo ve televizyonlar yayından men edilmiştir.
Böylece, radyo ve televizyon kuruluşları ile ilgili ilk eleme
gerçekleştirilmiş ve 814 radyo ile 239 televizyon kuruluşunun kontrolsüz
yayınlarına fiilen son verilmiştir.
Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Üst Kurul, söz konusu kanun, ilgili
yönetmelikler ve Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi çerçevesinde yayın
faaliyetlerini teknik ve içerik olarak düzenleme ve denetleme görevini
yürütmeye başlamıştır.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun yasadışı radyo ve televizyon yayınlarına ve
yayın ihlallerine karşı yürüttüğü faaliyetleri, üç ana başlık altında
toplanabilir;
A) Yurt içinde yayın yapmakta olan radyo ve televizyon kuruluşlarının
yayınlarının içerik yönünden kanuna ve ilgili yönetmeliklere uygunluğunun
izlenmesi;
B) Yurt içinden yayın yapmakta olan radyo ve televizyon kuruluşlarının
yayınlarının teknik yönden Kanuna ve ilgili yönetmeliklere uygunluğunun
sağlanması, izinsiz yayınların engellenmesi;
C) Yurt dışından ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yönelik yayın
faaliyetlerinin önlenmesi.
Üst Kurul bugüne kadar, bir yandan teşkilatlanmasını tamamlarken, diğer
taraftan da ihtiyaç duyduğu yönetmelikleri hazırlamıştır. Bu çalışmalar devam
ederken, eldeki teknik imkanlarla radyo ve televizyon yayınlarını izleme ve
değerlendirme çalışmaları sürdürülmüştür. Zaman içinde, Türkiye genelinde
radyo ve televizyon kuruluşlarının yayınlarının etkin ve yoğun bir şekilde
izlenmesi ve değerlendirilmesi mümkün olmuştur.
Bu izleme ve değerlendirmeler sonucunda 1994 yılından bu yana sürekli artan
bir eğilim içinde, 7 yılı aşkın bir süreçte ulusal televizyonların yayınları
toplam 234 gün, bölgesel ve yerel televizyonların yayınları toplam 2.651 gün
olmak üzere televizyon kuruluşlarının yayınları toplam 2.886 gün, radyoların
yayınları da toplam 12.108 gün süreyle geçici olarak durdurulmuştur. Bu
verilerin ışığı altında, 15 ulusal televizyonun yayınlarının yılda ortalama 30
gün, sayıları 245’e ulaşan bölgesel ve yerel televizyonların yayınlarının
yılda toplam 380 gün, 1200’ün üzerinde sayısı olan radyoların yayınlarının da,
yılda toplam 1.700 gün durdurulduğu görülmektedir.
Yukarıdaki tablo, iletişim dünyası açısından hiç de iç açıcı bir tablo
değildir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kuruluş sebebi, yayıncı
kuruluşlara sürekli ceza yağdırmak değil, Türkiye kamuoyunu yönlendirecek
iletişim dünyamızı düzenleyici, iletişim kurallarını belirleyici nazım bir rol
oynamaktır. Ancak, Üst Kurul’un, yasa ile kendisine verilen görev
doğrultusunda hareket etmek zorunluluğu göz önüne alınırsa, bu kadar çok ceza
vermek zorunda kalmasından, iletişim dünyamızda taşların bir türlü yerlerine
oturamadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Yaptırımların bu denli yoğun olmasına
karşın, Üst Kurul’un, çok sayıda yayın ihlaline de hoşgörü ile yaklaştığı ve
ideolojik, genel ahlaka veya kişilik haklarına aykırı, çocukların ruh
sağlığını zedeleyebilecek ya da yasalara saygılı olmayan yayınlar dışındaki
ihlallere asgari düzeyde yaptırım uyguladığı unutulmamalıdır. Ayrıca, yayıncı
kuruluşlara uygulanan yaptırımların bu denli fazla olması, Üst Kurul’un, 3984
sayılı kanunla öngörülen, müeyyide anlamında elindeki tek imkan olan geçici
yayın durdurma cezalarının yeterince caydırıcı olamadığının da bir
göstergesidir. Ulusal düzeyde yayın yapan kuruluşlara uygulanan birer günlük
yayın durdurmalar, kuruluşların yaptırımları asgariye indirmek açısından kendi
öz denetim mekanizmalarını oluşturmaları için yeterli olmamasına karşın,
kamuoyunu bilgilendirmede son derece önemli olan bu kuruluşlara karşı,
kamuoyunun bilgilenme hakkı gözönünde tutularak, daha ağır yaptırımlar
uygulanması cihetine mümkün olduğunca gidilmemektedir. Kuruluşların, bu 1
günlük yayın durdurmalar neticesinde, yayıncı kuruluşların en önemli gelir
kalemi olan reklamların, daha sonraki günlerde, reklam süreleri artırılarak
yayınlanması ile, herhangi bir maddi kayba uğramadıkları ortadadır. Yasada
yapılacak değişiklikler kapsamında, bugünkü asgari 1 günlük yayın durdurma
cezası uygulamasının yerine, para cezası uygulamasının getirilmesi ile,
caydırıcılığın daha fazla olacağı düşünülmektedir. Yine, yayının tamamını
durdurarak kamuoyunu cezalandırmamak için, sadece ihlalin gerçekleştiği
programa ceza uygulaması, bir diğer yöntem olarak Yasada yer almalıdır.
Yayın durdurma cezalarının bu denli fazla olmasının en önemli gerekçesi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milleti
ile bölünmez bütünlüğüne aykırı ideolojik yayınlara ve Cumhuriyetin
demokratik, laik ilkelerine aykırı ideolojik yayınlara Üst Kurul tarafından
taviz vermeden yaptırım uygulanmasıdır. Yayınların ideolojik olması nedeniyle,
uygulanan yaptırımlar sonucu ortaya çıkan mali kayıpların, yayını
gerçekleştirenlerce hiç dikkate alınmadığı görülmektedir. Yaptırım ne denli
ağır olursa olsun, kuruluşun genellikle, cezanın bitiminden itibaren aynı
ideoloji doğrultusunda yayınını sürdürdüğü belirlenmiştir. Frekans
ihalelerinin henüz tamamlanmamış olması ve Yasanın, bu tür yayın yapan
kuruluşlara verilmiş olan geçici yayın lisans iznini iptale imkan tanımaması
nedeniyle, bu kuruluşlara, yasa gereğince en fazla 1 yıllık yayın durdurma
cezası uygulanabilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milleti
ile bölünmez bütünlüğüne aykırı ve toplumu etnik ayrımcılığa sevk eden,
bölücü-yıkıcı nitelikte yayın yapan 9 bölgesel ve yerel televizyonun yayınları
toplam 654 gün, 30 radyonun yayınları da toplam 8.548 gün geçici olarak
durdurulmuştur.
Anayasanın temel ilkelerine aykırı ve Türkiye’nin demokratik ve laik düzenini
değiştirmeye yönelik yayınlar nedeniyle de, 2 ulusal televizyonun yayınları 8
gün, 8 bölgesel ve yerel televizyonun yayınları da toplam 1.658 gün geçici
olarak durdurulmuştur. Aynı nedenle 23 radyo kuruluşunun yayınları toplam
2.814 gün geçici olarak durdurulmuştur.
Bölücü-yıkıcı ve irticai yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarına
uygulanan toplam yayın durdurma, 13.682 gündür. Tüm yayın kuruluşlarına
verilen toplam 14.994 gün yayın durdurma cezası göz önüne alındığında,
bölücü-yıkıcı veya irticai yayınlara verilen yayın durdurma cezası oranının,
toplamın % 91’ini oluşturduğu görülmektedir.
Ayrıca Üst Kurul, genel ahlaka aykırı yayınlar nedeniyle radyolara 209,
televizyonlara 87 gün; çocukların ruh sağlığını bozabilecek nitelikte yayınlar
nedeniyle radyolara 3, televizyonlara 93 gün yayın durdurma cezası
uygulamıştır. Kişilik haklarının ihlali nedeniyle radyolara 345,
televizyonlara 254 gün kapama cezası verilmiştir. Yasalara aykırı yayınlar
nedeniyle de, radyolara 18, televizyonlara da 37 gün yayın durdurma cezası
uygulanmıştır.
Frekans tahsis ihaleleri öncesinde, Üst Kurul’a ulusal televizyon yayın lisans
izni için 15, bölgesel televizyon yayını için 16, yerel televizyon yayını için
229, sadece kablolu televizyon yayını için 42 kuruluş başvurmuştur. Başvuruda
bulunan televizyon kuruluşu sayısı toplam 302’dir. Yine, ulusal radyo yayın
lisans izni için 36, bölgesel radyo yayını için 188, yerel radyo yayını için
de 1.051 kuruluş başvurmuştur. Başvuran radyo kuruluşu sayısı da toplam,
1.275’dir. Dünyanın hemen hiçbir ülkesinde, bu denli çok sayıda yayıncı
kuruluş bulunmamaktadır. Frekans tahsis ihaleleri neticesinde, televizyonların
sayısında önemli bir değişikliğin olmayacağı, buna karşılık radyoların
sayısında yaklaşık % 50 oranında bir azalma olacağı öngörülmektedir. Bu oranda
azalmanın en büyük sebebi, radyo yayıncılığında halen yaşanan ve sürekli
şikayetlere neden olan frekans kirliliğidir. Frekans tahsis ihalelerinin
tamamlanması sonrasında, ideolojik yayın yapan kuruluşlarla daha etkin
mücadele edilmesi mümkün olacak, gerekirse suçun ağırlığına göre, kuruluşların
yayın izinleri dahi iptal edilebilecektir.
Ulusal frekans planlamasının tamamlanması ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
tarafından ihalelerin yapılması sürecine geçilmesi kararı alınması ile,
iletişim dünyamızda yeni bir dönemin başlaması kaçınılmaz görünmektedir. Amaç,
bugüne kadar geçen yedi yılda kendilerine geçici olarak tahsis edilen
frekanslardan yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarının, ülkenin ve
devletin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan bu frekansları hiçbir
bedel ödemeden kullanmalarını önlemek ve böylece, hem devletin daha fazla
zarar görmemesini, hem de yayıncı kuruluşların yasal zeminde sorumluluklarına
daha fazla sahip çıkmalarını sağlamaktır. Frekans ihalelerinin, ulusal
televizyon yayın lisansı almak üzere başvuran kuruluşlar için 26 Nisan 2001’de
yapılması, bu ihaleleri bölgesel, yerel televizyonlar ile radyo ihalelerinin
takip etmesi öngörülmüştür. Ancak, bazı yayıncı kuruluşların, frekans tahsisi
ile ilgili İhale Şartnamesinin muhtelif hükümlerine itirazları ve İdare
Mahkemeleri ile Yargıtay’a, iptal istemi ile başvurmaları sonucu, yürütmenin
durdurulması kararı verilmiş ve ihale, öngörülen tarihte
gerçekleştirilememiştir. İhalelerin gerçekleştirilmesi için hukuki sürecin
sonuçlanması beklenmeye başlanmıştır. Ancak, hukuki süreç tamamlanmadan, 3984
Sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun”da
değişiklik yapılmasını öngören 4676 Sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş
ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar
Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin gündemine gelmiştir. 4676 Sayılı Kanun Tasarısında, frekans
planlamalarının yapılması ile ilgili çalışmaların Radyo ve Televizyon Üst
Kurul’undan alındığı ve Haberleşme Yüksek Kurulu’na bırakıldığı görülmüştür.
3984 Sayılı Kanunda bazı eksiklikler bulunduğu hem hukuk çevrelerince, hem
siyasi kuruluşlarca, hem de iletişim dünyamız tarafından sıkça dile
getirilmekte, bu konuda yasal düzenleme yapılması talebi seslendirilmektedir.
Konuyla ilgili yasal düzenleme yapılması hususu, Avrupa Birliği mevzuatına
uyum çerçevesinde, Ulusal Program bünyesine de alınmıştır. Bu çerçevede
harekete geçen Hükümet, 4676 Sayılı Kanunu Meclis gündemine getirmiştir. 3984
Sayılı Kanunun eksikliklerini pratikte yaşayan ve konuyla ilgili çalışmaları
bulunan Üst Kurul’un görüşü alınmaksızın hazırlanan yeni tasarı, Meclis’te
uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, 7 Haziran 2001 tarihinde kabul
edilmiştir. Ancak, 4676 Sayılı Kanun, 18 Haziran 2001 tarihinde, Cumhurbaşkanı
Sayın Ahmet Necdet Sezer tarafından, 13 sayfalık bir gerekçe ile, yeniden
görüşülmek üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne iade edilmiştir. Yeni yasama
döneminde yasa değişikliğinin bir kez daha gündeme gelmesi beklenmektedir.
Danıştay’ın, kanun değişikliği çalışmaları tamamlanmadan, frekans ihaleleri
ile ilgili bir karar vermesi halinde, ihaleler Üst Kurul tarafından
gerçekleştirilecek, bir karar alınmaması halinde, kabul edilecek yeni kanun
hükümleri uygulanacaktır.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun Ankara merkezinde halihazırda ulusal yayın
yapan televizyonların tamamı dahil, 48 televizyon kuruluşunun yayınları 24
saat süreyle kaydedilmekte ve izlenmektedir. Bu kuruluşların yılda yaklaşık
352.000 saati bulan yayınları uzman denetçi ve uzmanlar tarafından
değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler, İzleme ve Değerlendirme Dairesi
bünyesinde gerçekleştirilmektedir. Ankara merkezde, etkinlikleri çok daha
yaygın olan ulusal ve kablolu televizyon kuruluşları ile, bölücü-yıkıcı ve
irticai nitelikte yayın yapan radyoların yayınlarının izlenmesine ağırlık
verilmektedir. Ankara merkezin yanı sıra, Adana, Diyarbakır, İstanbul, İzmir
ve Van Bölge Müdürlüklerince, bölgesel ve yerel televizyonlar ile radyoların
yayınları incelenmektedir.
İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü ile Üst Kurulumuz arasında 1998
yılında imzalanan Protokol çerçevesinde, merkezde ya da bölge müdürlüklerinde
izlenemeyen yayınlar, her ilin Emniyet Müdürlükleri bünyesinde oluşturulan
Yayın İzleme Birimlerince takip edilmekte ve ihlal görülen yayınlarla ilgili
raporlar, Üst Kurulumuza geldikten sonra değerlendirmeye alınmaktadır. Ayrıca,
çeşitli kurum, kuruluş ya da şahıslar tarafından yapılan şikayetler üzerine
de, yayıncı kuruluşlardan ilgili yayınları talep edilmekte ve
değerlendirilmektedir.
Ülkemizde bölgesel ve yerel düzeyde televizyon yayıncılığı ile radyo
yayıncılığı genelde sınırlı mali imkanlarla gerçekleştirilen bir yayıncılık
türüdür. Ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik krizin, kuruluşları zor
duruma soktuğu ve çok sayıda yayıncının, bu kamusal görevi sürdürebilmek için
güçlükle ayakta durmaya çabaladığı bir gerçektir. Bölgesel ve yerel düzeydeki
yayıncıların karşılaştıkları sorunların önemli bir bölümünün, yayıncılıkla
ilgili mevzuatı yeterince bilmemelerinden ya da takip edememelerinden
kaynaklandığı gözlemlenmektedir. Örneğin, 3984 Sayılı Kanun hükümleri
çerçevesinde, her yayıncı, yayınlarının tamamını kopyalamakla, bir yıl süre
ile saklamakla ve istenildiği takdirde bu yayınları Üst Kurul’a ve mahkemelere
göndermekle yükümlüdür. 3984 Sayılı Kanunun 34. maddesinin 2. fıkrası, yayın
bantlarını kopyalamayan, bir yıl süre ile muhafaza etmeyen kuruluşların sahip
ve yöneticileri hakkında uygulanacak hükümleri belirlemektedir. Kanunun en
ağır cezai müeyyidelerinden birini içeren bu maddeye göre, yayınlarını bir yıl
süreyle saklamayan ve istenildiğinde göndermeyen kuruluşların sahip veya
yöneticileri hakkında bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve yüz milyon
liradan, bir milyar liraya kadar ağır para cezası uygulanması hükme bağlanmış,
ayrıca kuruluşun yayınlarının da bir aydan üç aya kadar durdurulması
öngörülmüştür. 7 yıllık süreçte, çok sayıda kuruluşun, Kanunu bilmemek, mali
imkansızlıklar ve daha pek çok sebeple, söz konusu hükümlere uymama nedeniyle
canının yandığı görülmüştür.
İlgili mevzuat, Üst Kurul ya da mahkemeler tarafından kuruluşlardan yayın
kopyası talep edilmesi halinde, bu yayınların analog VHS ya da teyp
kasetlerine kaydedilerek gönderilmesini emretmektedir. Bu yöndeki hükümlerden
haberi olmayan kuruluşların, çok farklı sistemler ile kayıtlarını
gönderdikleri ve yasa çerçevesinde bunların izlenmesinin uygun olmaması
sebebiyle, ikinci bir masraf ederek, kayıtları uygun şekilde tekrar göndermek
durumunda kaldıkları sık sık yaşanmıştır. Kaset ve yerden tasarruf amacıyla,
bazı kuruluşların kayıtlarını sıkıştırarak sakladıkları ve kendilerinden
normal kayıt ile yayın kopyasının istenmesi durumunda, normal kayıda geri
dönüş yapamamaları nedeniyle, 34. maddenin 2. fıkrasının uygulanması
zaruretinin doğduğu durumlara da rastlanmıştır.
Bu tür farklı uygulamalar, ülkemizde yayıncılık alanında yaşanan bir başka
karmaşaya da dikkati çekmektedir. Yayıncı kuruluşlar için, teknik donanım
standardında belirsizlikler olması nedeniyle, kuruluşların çok farklı marka ve
modellerdeki cihazları satın aldıkları, kısa sürede bu cihazların yetersiz
kalması sonucunda, ülkemizin giderek bir teknik cihaz çöplüğüne döndüğü
gözlemlenmektedir. Yayınların arşivlenmesi konusunda günümüzde yaşanan
teknolojik gelişmelerin yayıncılara önemli kolaylıklar sağladığı ortadadır.
Sayısal ortamda yayınların VCD ya da CD’lere kaydedilmesi ile, hem arşivlerin
korunması için zorunlu olan geniş mekanlara gereksinim azalacak hem de çok
sayıda analog kaset alınması gibi mali külfetlerden kurtulunacaktır. Ancak,
yasada değişiklik yapılana kadar, Üst Kurul ya da mahkemeler tarafından
istenilecek yayın kopyalarının analog kasetlere çekilerek gönderilmesine
dikkat edilmelidir.
Üst Kurul tarafından yürütülmekte olan geniş kapsamlı bir çalışma ile, yakın
gelecekte, Yayın Lisans İzni almış tüm televizyon ve radyo kuruluşlarının
Türkiye genelindeki yayınlarının tamamının sayısal ortamda kaydedilerek
merkeze aktarılması mümkün olacaktır. Bu çalışmalar doğrultusunda mevzuatta
yapılması düşünülen değişiklikler arasında, yayınların analog kasetler yerine
sayısal kayıtlar ile gönderilmesi de bulunmaktadır.
Yayıncıların yayın yaşamını sürdürebilmeleri hususunda ellerindeki en önemli
argüman, reklamlardır. Türkiye’de reklam pastasının miktarı belirlidir ve
reklam veren kuruluşlar, daha geniş kitlelere ulaşabilmek amacıyla, ulusal
nitelikte yayın yapan kuruluşları tercih etmektedir. Bölgesel ya da yerel
düzeydeki yayıncılara ancak yerel kamuoyuna hitap edebilecek hizmet ve
ürünlerin reklamının verildiği, yerel düzeydeki reklam pastasının paylaşımının
da bölgelerin yaşam standartları ile doğru orantılı olduğu görülmektedir.
Kısıtlı olan yerel reklam pastasının paylaşımı konusunda özellikle yerel
radyoların büyük bir sıkıntısının olduğu görülmektedir. Yerel düzeyde reklam
gelirlerinin sınırlı olması nedeniyle, bölgesel ve yerel yayıncı kuruluşlarda
reklamlar konusunda en yoğun ihlallerin, yasalarca yasaklanmış olan sağlık
kuruluşları ve tedaviler ile ilaçların reklamının yapılması, herhangi bir
programa sponsor olan kurumların hizmet ve ürünlerinin program içerisinde
tanıtılması ve haber bültenleri içerisinde gizli ya da açık reklam yayını
yapılması olduğu belirlenmiştir. Yine, yasa tarafından belirlenen, reklam
gelirlerinden Üst Kurul paylarının ödenmemesi nedeniyle, çok sayıda yayıncının
yayınlarına ara vermek zorunda kaldıkları görülmektedir.
Aynı şekilde, yerel düzeyde kuruluşların yayınlarına ara vermeleri
zorunluluğunu doğuran bir diğer husus, yayıncı kuruluşların kendileriyle
ilgili her türlü değişikliği Üst Kurul’a süresi içerisinde haber
vermemelerinden kaynaklanmaktadır. Yayıncı kuruluşlar el değiştirebilmekte,
adres değiştirebilmekte ya da yayın logosunu değiştirebilmekte, ancak bu
değişiklikleri yasal süre içerisinde Üst Kurul’a bildirmeyi ihmal
etmektedirler. Bu ihmalkarlık neticesinde de kuruluşlar, Üst Kurul’un
öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmedikleri için müeyyide uygulamasıyla
karşı karşıya kalmaktadırlar. Bildirim eksikliğinin bir diğer sakıncası, RTÜK
ile ilgili her türlü yazışmanın kendilerine zamanında ulaşamamasıdır. Bu gibi
aksaklıklar nedeniyle, bazı yayıncı kuruluşlar soruşturmaya ve yasal takibata
uğramak gibi üzücü durumlarla karşılaşabilmektedir. Bir telefon ya da faks
numarası değişiminin bildirilmemesi dahi, kuruluşlarla birebir yapılan
temasları aksatabilmekte, bunun sakıncalarını göğüslemek de yayıncı
kuruluşlara düşmektedir.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, sadece 3984 Sayılı Kanunun kendisine verdiği
yetkiyi kullanarak, uyarı ya da kapama gibi müeyyideler uygulayan, bir başka
ifade ile ekran karartıp, mikrofon kilitleyen bir kuruluş değildir. Bu
anlayışla Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, demokratik, çoğulcu ve katılımcı
düzenin gerektirdiği çok sesliliği Anayasal sınırlar içerisinde güvence
altında tutma işlevini ve nazım rolünü yürütmektedir. Ancak, çok sesliliği
güvence altında tutmak için sadece Üst Kurul’un çabaları yeterli değildir.
Yayıncı kuruluşlar, kendi öz denetim mekanizmalarını oluşturarak, demokratik
ortam içerisinde varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan bu
güvenceyi korumak durumundadırlar. Bu bağlamda, iletişim dünyasının kamuoyunu
bilgilendirme işlevinin sağlıklı sürdürülebilmesi için, Radyo ve Televizyon
Üst Kurulu kadar, yayıncı kuruluşlara da büyük sorumluluklar düşmektedir. |
|