|
|
SEMİNER KONUŞMALARI SORU-YANIT-TARTIŞMA BÖLÜMÜ SORU: Türkiye’nin bu ekonomik çıkmazdan kurtulabilmesi için sizce ne gibi bir strateji geliştirmesi lazım. İkinci sorum, Türkiye bu borçları ödemese ne olur, bizi ne gibi bir tehlike bekliyor? Zülfikar DOĞAN: Türkiye'nin gerçekten bu ekonomik sorunları çözebilmesi, bu sıkıntıları aşabilmesi için ulusal kaynaklarını seferber etmesi gerekiyor. Hep devletin küçülmesi tartışılıyor, oysa gerçekten toplum olarak tasarruf yapmamız gereken çok ciddi alanlar var. Ben hep şu örneği veriyorum: Bu tür konferanslara veya toplantılara gittiğimiz zaman, genelde bitiminden sonra yemekler düzenleniyor. 10 kişilik, 50 kişilik, 100 kişilik yemekler... Bu yemeklerden sonra çok büyük miktarda yiyecek artıyor. Yani Türkiye’ de ekmek bulamayan insanlar varken, rakamlara göre tonlarca ekmek her gün sokağa atılıyor. Bu çok küçük bir örnek. Bunu, ilaçtan diğer pek çok ürüne, tüketim malına yöneltmek mümkün. Sadece devleti karalamak, sadece devleti kötülemek, devlet kurumlarını ekonomik anlamda söylüyorum bunu- aşağılamak olmaz. Hatırlayacaksınız, uygulanan politikalar sonucu Türkiye 1987-1988’ de ciddi bir kriz noktasına gelmişti. Turgut Özal o zaman iş adamlarına dedi ki: “Devletten para beklemeyin, yatlarınızı, villalarınızı, uçaklarınızı satın”. Bugün de “Devlet bizi kurtarsın, şuraya bu verilsin, buraya bu verilsin” diye konuşuluyor. Sonuçta hem devlet küçülsün, ekonomideki etkinliği azalsın deniliyor ama herkes de Devletten bir şey bekliyor. Bu bana şunu hatırlatıyor: Osmanlı’nın son dönemlerinde ekonomi batmışken, borç veren ülkelerin hakimiyetine girmişken, her padişah değişikliğinde cülus törenlerinde ulufe dağıtılırdı. Yeniçeriler de o ulufeleri alır ceplerine koyarlardı. Her seferinde de o ulufeleri oluşturan altınların ayarı düşerdi. Bizde de birileri hep devletin sırtından vaadlerde bulundu. Birisi dedi ki, “Ahmet tütüne ne veriyorsa, ben onun beş katını vereceğim”. Öbürü dedi ki, “Köprüden geçişi bedava yapacağım, 30 yaşında emeklilik yapacağım”. Toplum olarak herhalde bu ulufe ve bahşiş geleneği genlerimizde olduğu için, yüzlerce yıldır bunu hiç sorgulamadık. Tamam ama adamı 30 yaşında emekli ederek, bu kadar emekliye nasıl maaş ödenecek? Sosyal güvenlik kuruluşları battı bugün. Babasının kesesinden mi veriyor? Tütüne gerçek değeri neyse onu vermesi gerekirken, sırf siyasi amaçla, “onun verdiğinin iki mislini vereceğim” diyor. Bugün Türkiye bir ölçüde de bunların acısını yaşıyor. Ama dediğim gibi, kollektif aklı ortaya koyup, kendi planımızı, ulusal programımızı yapacak olursak, Türkiye bu sorunları çok rahatlıkla çözebilir. İkinci nokta; Türkiye bu borçları ödemezse ne olur? -Türkiye bunu yapsın demiyorum tabii ki- uluslararası alanda çok ciddi sıkıntı olur. Türkiye ekonomisini de küçümsemeyelim. Türkiye ekonomisi, bulunduğu bölge itibariyle ve Avrupa ekonomileri için oldukça önemli bir pazar. O yüzden, Türkiye ile ilgili uygulamalar üzerinde bu kadar hassasiyetle duruluyor. Çünkü, başka ülkelerin ciddi riskleri de var Türkiye’de, bunları da kaybetmek istemiyorlar. Örneğin 1997'deki Asya ve Rusya krizleri sırasında, benzer bir şeyi Rusya yaptı, “ben borçlarımı ödeyemiyorum, param da yok, pulum da yok, ne haliniz varsa görün” dedi. Yanlış hatırlamıyorsam, Alman bankalarının 50 milyar marka yakın parası, Rus bankalarına verdikleri kredilerden ötürü battı. Bu bir seçenektir. Çok zorunlu kalmadıkça kullanılmayacak bir seçenektir, ama belki böyle giderse, Türkiye kendisi istemese bile o noktaya gelir. Onu yaptığınız zaman ne olur? Tabii kimse tutup Türkiye'yi hapse atamayacağına göre, herhalde yeniden borç verir, Türkiye'yi kurtarırlar. Cemil AYDOĞAN: Mezopotamya Gazetecier Cemiyeti Başkanıyım. Özellikle Türk kamuoyuna bir bomba gibi düşen bir Afganistan olayı yaşanıyor. Afganistan olayına girmeden önce öz olarak bir kaç tarihsel örnek vermek istiyorum, sonra soruma geçeceğim. Tarihte günümüze kadar görülmüştür ki, dünün klasik emperyalist sistemleri, orduları, bugün teknolojik olarak, ekonomik olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Dünün insanlık mücadeleleri de bugüne kadar aynı şekilde demokrasi ve barış mücadelesi olarak varlığını sürdürüyor. Bu iki düşünce günümüze kadar varlığını sürdürmüştür, ancak tarihte görülmüştür ki, hiçbir zaman strateji ve proje süper ülkelerin lehine olmamıştır. Örneğin, bundan 2 bin 500 yıl önce bir Pers İmparatorluğu, dünyanın süper gücüydü. 4 milyon orduyla Avrupa'yı işgale giderken, müttefik güçlerin kendisine karşı bir araya geleceğini tahmin edemiyordu. Nihayet oradaki savaş sırasında kendi müttefikleri bir araya geldi ve Pers İmparatorunu Avrupa’ da yendiler. Hitit’lerin Mısır'daki Kadeş Savaşı da benzeriydi. Yakın süreçte Aslan Yürekli Richard ve haçlı orduları aynı şekilde Anadolu’ da her yeri yakıp yıkarak Orta- doğu’ya kadar vardılar ve savaşın sürmesiyle beraber Ortadoğu halkları arasında bir dayanışma gündeme geldi. O dayanışma, Selahattin Eyyubi’leri yarattı. Dolayısıyla, iki yıllık savaş sürecinde bölgeye giden 680 bin haçlı ordusundan sadece 60 bin kişi, Aslan Yürekli Richard ile İngiltere’ye yenilerek döndü. Şu anda Afganistan mağlup olabilir, bu durum uzayabilir de. Uzadığı süre zarfında diğer Müslüman ülkelerden destek de alabilir, bu destek süper güçleri bir anlamda orada başarısızlığa götürebilir. Ben Can hocadan şunu öğrenmek istiyorum: Afganistan bir-iki ay içerisinde mağlup olursa, bu durum ülkemize ne yarar getirir? Afganistan ilerideki süreçte Ortadoğu’da varlığını sürdürürse, bu süper güçler başarıya ulaşmazsa, bu durum ülkemize maddi manevi anlamda ne katar veya zararı ne olur? Ayrıca gazeteciler savaş karşısında nasıl davranmalı? Sorumun cevabını da Fikret İlkin’den öğrenmek istiyorum. Can BAYDAROL: Efendim soruların içinde ciddi bir yorum olduğu için pek çok şeyi tabii ki bilemiyorum. Şu anda söyleyebileceğimiz şeyler spekülatif olmaktan öteye geçmeyebilir, ama bazı şeyleri dikkate almakta yarar var diye düşünüyorum. Bu sadece Afganistan'la sınırlı bir operasyon değil. Pentagon kaynaklı açıklamalara bakarsanız, Afganistan bence şu anda ilk adım. Yani terörle savaş kavramı ortaya atılmış vaziyette ve bu bağlamda, dış kaynaklı yorumlara bakarsanız, 10 yıllık bir süreden bahsediliyor. Bu da sadece silahla yapılacak bir mücadele değil. Bunun aynı zamanda özellikle terörün mali kaynaklarının kurutulmasından, terörün tanımına kadar uzanan ve şu anda pek çok batılı ülkenin başını fena halde ağrıtan alt noktaları var. Tabii ki bunun içerisinde çeşitli gruplaşmalar, ittifaklar da olacak, ama bir kaç senaryo daha var. Örneğin, asimetrik bir kutuplaşma mantığının geliştiğini görüyoruz. Bu nedir? Tek kutuplu bir dünyanın Amerika tarafından dahi tercih edilir bir dünya olmadığı gerçeğinin ortaya çıkması ve buna bağlı olarak asimetrik kutupların yaratılması... Ama nasıl bir asimetrik kutuplaşma? Daha güçlü, daha az güçlü ve belli bir merkezden idare edilebilmesine kadar gitmesi dile getirilmekte. Şüphesiz bu, Türkiye'nin her saniye diken üstünde durmasını ve sorduğunuz soruların her saniye sorgulanmasını gerektirecek bir süreç. Yani, bugünden ileriye yönelik bir yorum yapmanın veya belli kestirmelere varıp bunu değerlendirmenin çok yanlış olacağı düşüncesindeyim. O yüzden, Türkiye'nin biraz daha dışa açık ve dış dünyayı ve gerçek amaçları çok ciddi analizlerden sonra takip edebilir bir halde olması gerekiyor. İşte bu çerçevede, Türkiye'ye biçilen misyonun ne olduğu konusunda kendisini daha rahat hissederek konuşabilmesinin, aslında şu anda içinde yaşadığımız bu ekonomik krizin bir an önce çözülmesinden geçtiğini de unutmamak gerekiyor. Bu anlamda küreselleşme dediğimiz olgunun, aslında siyaset ve ekonominin böyle iç içe geçtiği bir süreçten geçtiğini, bu gelişimin de Türkiye'nin bütün ilişkilerini etkilediği bir ortam... Biraz daha açmak gerekirse, Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne girmesi hedefi, aslında oradaki karar alma masasına oturmasına çok paralel bir şey. O karar alma masasına oturduğunuz zaman pazarlık yapabilirsiniz. O masaya oturmadığınız zaman, sizin dışınızda, sizin için zaten bütün pazarlıklar yapılmış oluyor. Bu stratejik algılamayı çok ciddi olarak dikkate almamız gerektiği düşüncesindeyim. Fikret İLKİZ: Bu soruyu bana niye yönelttiğinizi merak ettim. İyi bir soru sordunuz, o iyi sorudan hareketle, “gazeteciler savaşa karşı duruşlarını nasıl belirlemeli” sorusunu iyi anlama fırsatını verdiniz. Siz, Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti Başkanısınız. Acaba gazeteciler savaş halinde duruşlarını nasıl belirlemeli? Herhangi bir savaşla ilgili haberlerinizi nasıl yazmalısınız? Bir savaş anında veya sürekli savaşan bir dünyadaki konumuz ve göreviniz nedir? Bunu bu başlık altında, fikir olarak sunarsam yararlı olur diye düşünüyorum. Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, cinsiyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayırımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. Uluslararası anlamda, insanlar ve topluluklar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren ve kışkırtan yayın yapamaz. Kurallardan birisi bana göre bu olmalı. Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politika konularında ön yargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır, onu, mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir Dolayısıyla, sorduğunuz sorudaki yanıtlar, gazeteciler için bana göre böyle olmalı, sizin için de böyle olmalı. Peki siz Türkiye için ne yapmalısınız? Sorduğunuz soru çıkarlar üzerine veya “Türkiye’nin çıkarı nedir” diye soruyorsunuz. Ondan önce, siz gazeteciler olarak, Türkiye’de yaşayan insanlara neyi aktarmak konumundasınız? Savaş konusunda, örneğin bu ilkelere, bana göre bağlı kalmak zorundasınız. Biz ülke olarak bir anlaşmaya imza attık, imzaladığımız anlaşma şudur: 17.12.1966 tarihli, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi. Biz, bunu bir yıl önce yaptık. Gazeteciler olarak, TBMM’den bu Sözleşmenin onay yasasının çıkmasını halka bilgi olarak anlatmalısınız. Neden? Çünkü bu sözleşme, “Herkes, herhangi bir müdahale olmaksızın düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir” fikrini koruyan bir sözleşmedir; bizim iç hukukumuzun bir parçası olması gerekli olan bir sözleşmedir. Bu sözleşmenin 20. inci maddesi açıkça şunu söyler: “Her türlü savaş propagandası yasalarla yasaklanmalıdır. Ayrım gözetmeyi, husumeti ya da şiddeti kışkırtma şeklini alacak biçimde milli, ırki veya dini nefretin her türlü savunulması yasalarla yasaklanacaktır.” Bu sözleşmeyi onaydan geçirirsek, Türkiye bu sözleşmenin tarafı olacağı için, memleketimizin de iç hukukunun bir parçası, bir kanun haline gelecek. Zaten biz, 1978 Kasım ayında kabul edilen UNESCO bildirisinin de bir başka anlamda tarafıyız, tanıdığımız için tarafıyız. 1978'den beri yürürlükte olan bu Sözleşme bakımından da savaşa karşı durumumuzu böyle belirlemek zorundayız. Bugün Amerika'nın üç entellektüel insanı şu soruyu soruyor: “Biz böyle bir nefreti hak edecek ne yaptık?” O zaman, ülkelerin belirlediği politikalar bakımından, bir tarafı emperyalist, bir tarafı faşist, bir tarafı başka türlü belirleyerek savaşa karşı çıkmak, halkın haber alma, bilgi edinme hak ve özgürlüğünü yerine getirebilmek için birlikte hareket ederek, dünya üzerinden savaşın kaldırılması için mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Mustafa GERÇEKER: Ben de bir şeyler eklemek isterim. Şu anda süren savaş, devlet olarak Afganistan'a karşı süren bir savaş değil. Afganistan’da din adına güç kullanarak diğer bütün toplulukları belli bölgelerin dışına iterek iktidarı ele geçirmiş bir Taliban yönetimine ve onun koruduğu terörist bir adama karşı bir savaş. Yani Afganistan yıkılacak, yok olacak diye bir şey yok. Afganistan bundan sonra Taliban türü bir yönetime imkan vermeyecek, yeni bir yönetime kavuşturulacak. Ama asıl önemlisi, Somali var, Filipinler var, Irak var. Çünkü buralarda ve Güney Amerika’da, Usama Bin Ladin’in örgütlerinin bulunduğu iki tane ülke var. Buralarda ne olacak? Savaş bize daha yaklaştıkça ne olacak? Asıl önemli olan o. Bu savaş çok uzun sürecek bir savaş ve bildiğimiz türde bir savaş değil. Aslında şu anda bizim görmediğimiz, banka hesaplarının takip edilmesi ve el konulması biçiminde, çok başka, alttan alta başka savaşlar var. ABD Başkanı söylemişti, “Irak savaşını izlediğiniz gibi her şey televizyondan gelmeyecek. Bizi hiçbir şey yapmıyor zannedeceksiniz, ama o sırada biz çok şeyler yapıyor olacağız” demişti. İnanıyorum, şu anda da oluyor zaten. Dolayısıyla, her halde sonucun alınmasını bekleyeceğiz, o da biraz zaman alacak. Mehmet Emir KARAKULAK (MARDİN): Sorum Sayın Mustafa Aydoğdu'ya. Bölgemizin yüzde 80’i, yani Mardin Ovası, artezyen sularıyla sulama alanına dönüşmüş. Acaba devletin desteğiyle ve GAP çerçevesinde bir seracılık geliştirilemez mi? Mustafa AYDOĞDU: Özellikle bölge içlerinde yapılan çalışmalar açısından baktığımızda, sulu tarımın beraberinde getireceği bir değişimden bahsettik. Ürün desenindeki çeşitliliğin en temel unsurlarından biri de pazar payı olan ürünlere yönelmektir. Seracılığın kendi içinde getirdiği birtakım öngörüler de var. Örtü altı seracılığı yapılabileceği gibi, özellikle Harran’da Karaali civarında olan jeo-termal kaynaklara dayalı seracılık sistemleri de olur. Bunu sulama dışı alanlarda öngördüğümüz çalışmalar çerçevesinde değerlendirebilirsiniz ancak, tamamının devlet destekli olarak beklenmesi mümkün değil. Özellikle seracılık çalışmalarında, bu işe yönelen insanların da bu işe katkı koyup, gerekli teknik altyapı ve bilgiyi sağlamaları lazım. Bunun getirdiği en temel sonuçlardan biri de yayım. Yani seracılığa girdiğinizde, yapacağınız tesisin hangi dönemde, ne kadar süre içinde, hangi şartlarda kendini amorti edeceğidir. Bu da üreteceğiniz ürünle doğru orantılı olduğu için, ürün desenine bağlı olarak çalışmak lazım. O konuda yapılan çalışmalar zamanla bölge içinde de yaygınlaşacak. Ferit BİNZET (ADIYAMAN): NTV Adıyaman Muhabiriyim. Ben Adıyaman'dan iki örnek vererek birşey sormak istiyorum. Nemrut Dağı’nı hemen herkes biliyor. SİT alanı içerisinde olduğu için Malatya'dan gelen yol kapalıydı. Turizm Bakanımız, geçtiğimiz günlerde kapalı olan yolu tanımadan zirveye kadar çıktı. Şimdi böyle bir Bakanımız var. Yine bir gün, Adıyaman’ da, GAP İdaresi ile ilgili bir toplantıda, dönemin GAP’tan sorumlu bakanlarından birisi, “Adıyaman nerede?” diye soruyor. Atatürk Barajı gerçekten uluslararası bir proje, herkes için önemli. Türkiye için de mega bir proje, herkes bunu övünerek anlatıyor, özellikle GAP İdaresindeki arkadaşlar. Peki, uzun zamandan beri akıtılan bu pis sular ve katı atıklar için yapılamayan arıtma tesisi ve Adıyaman'daki sekiz tane sulama pompaj istasyonu 10 yıldır neden hayata geçirilemiyor? Herkese su veriyorsunuz, ama suyu veren biz faydalanamıyoruz. Bugün böyle politikacılar arasında, ülkenin durumu gözler önünde. Zülfikar bey biraz önce öyle bir anlattı ki, kımıldayacak halimiz kalmadı. İş gerçekten bitmiş. Biz bu politikacılar için ne yapabiliriz, vatandaş ne yapsın? GAP İdaresi yöneticisine soralım: Her şeyi iyi tanıtıyorsunuz da insanları ilgilendiren bu kadar önemli bir konuda ne yaptınız? Buna hiç değinmediniz. Herkes dinledi, çok iyi anlatıyorsunuz, ama bu soruna yönelik bir şeyler var mı? Bu politikacılar için ne yapabiliriz? Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Adıyaman’dan gazeteci arkadaşlarımız burada. Birşeyler yazıyorsunuz, ama yerel basında yazılan şeylerle kimse ilgilenmiyor, kimse tınmıyor. Çünkü okunmuyor bile. Az sayıda basılıyor, resmi dairelere veriliyor, satılmıyor. İnsanların eline geçerse okunuyor. Bu insanlar ne yapsın? Vatandaşı daha iyi bilinçlendirmek, hükümete karşı birşeyler yapabilmek, bu politikacıları -belki iğnelemek gerekiyorsa- iğnelemek için ne yapmalıyız? Mustafa GERÇEKER: Politikacılar da sizler bizler gibi insanlardır. Politika yapmalarının nedeni, sizlerin bizlerin onlara verdiği destektir, bir de sahip oldukları parasal güçtür. “Onlara karşı bir şey yapmak” dediğiniz zaman, politikacıları seçip Meclis’e gönderdiğiniz sistemin adı demokrasidir. Onları oraya gönderip bir dahaki seçime kadar serbest bırakırsanız, başka işler yaparlar. Demokrasi, “Örgütler demokrasisi” olduğu zaman bir anlam taşır. “Şahıslar demokrasisi” diye bir demokrasi yoktur. Herkesin çıkarları birbiriyle uyuşmadığı için, “kişiler demokrasisi” ancak bir kaos olarak tanımlanabilir. Ne zaman örgütlenirseniz, ne zaman bir araya gelirseniz, ne zaman yerel çıkarlarınızı baskı grubu olarak ta meclis’e kadar taşıyabilirseniz sonuç alabilirsiniz. Hemen sonuç alamayabilirsiniz, ama bir gün mutlaka alacaksınız. Eğer birincide bir şey çıkmadı, ikincide de çıkmadı diye vazgeçerseniz, sonuç yine sizin üzerinize kalacak, başarı da başarısızlık da sizin olacaktır. Haber iletmenize gerek yok. Bahsettiğiniz bölgesel çapta hiçbir basın yayın aracına ihtiyacınız yok. En doğru haber iletmesi, yüz yüze yapılan haber iletilenidir. İnsanlar gözleriyle bakışarak anlaşırlar. Yerel sorunlar, ancak kişisel iletişim kurmakla aktarılabilir ve bir zincir kurulabilir. Bunu başarırsanız, hem yerel gazeteniz okunacak, hem radyonuz dinlenecek, hem televizyonunuz izlenecek ve de mesajınız oraya kadar gidecektir. Bir de en büyük silahınız şu: Bir dahaki seçimde başkasına oy verirsiniz. Verecek kişi yok derseniz, boş oy atın. Önemli olan, demokraside atılan oyun kişisel tercihinizi belirtmesidir. Siz, “hiç birinizi seçmiyorum” demiş olun, bitti gitti... Türkiye örgütler demokrasisi ile değil, yamanmış bir demokrasi ile yaşıyor. Korumaların maaşını da siz ödüyorsunuz, politikacıların maaşını da siz ödüyorsunuz, o elektriği, o binayı, o yolu, o hastaneyi, o suyu o barajı, her şeyi siz ödüyorsunuz. Harcadığınız, verdiğiniz her kuruşun hesabını sorun. Kimseyle kavga etmenize gerek yok, her gün soru sorun. “Ben sana bu kadar vergi ödedim kardeşim, Adıyaman ili bu kadar vergi ödedi devlet hazinesine. Nerede bu para?” Sorun, sormaktan bir şey çıkmaz. Kimse size bir şey demez, ama bıkmayın, örgütlenin, paylaşın. Kişisel menfaat yok, kişisel menfaat kavgaya götürüyor, örgütlerin menfaatinde kavga yok. Mustafa AYDOĞDU: Atatürk Baraj gölünden dolayı kirlenme, atık sularla ve katı atıklarla ilgili olan kısma açıklık getirelim. 1993 yılında, Bölge Ulaşım Geliştirme ve Altyapı Projesi kapsamında, nüfusu beş binden fazla olan bütün yerleşim merkezlerinin -ki Adıyaman'da 5 bin nüfusun üzerinde ne kadar yer varsa- gerek içme suyu, gerek kanalizasyon, gerekse arıtma tesisi ve katı atıkla ilgili planlaması yapılmıştır. 1998 yılında proje stokunu kazandırmak ve bunun hızlılığını sağlayabilmek için de ayrıca 29 tane Uygulama Projesi ihale edilmiştir. GAP İdaresi yatırımcı bir kuruluş değildir, planlama yapar, izlemeyi yapar, kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlar. Bunlara dayalı olarak da yatırım planlarına öneriler sunar. Biz çalışmalarımızı İller Bankasıyla yapıyoruz, Bölgede’ki hiç bir çalışmayı tek başımıza yapmayız, çünkü uygulayıcı bir kuruluş değiliz. Uygulayıcı bir kuruluş olmamakla birlikte, paydaşlarımız olan tüm idarelerle, sivil toplum örgütleriyle ve belediyelerle çalışmak durumundayız. Biz bunları İller Bankasına, yatırım programlarına alınmaları için teklif ederiz. Bunun dışında, istisnai olarak GAP İdaresinin yatırımcı gibi davrandığı, Yüksek Kurul kararıyla yaptığı yatırımlar da vardır. Onlardan bir tanesi de Kahta Kanalizasyon ve Arıtma Tesisi Projesidir. Bu anlamda yaptığımız sadece üç yer var; Ceylanpınar, Akcakale ve Kahta... Ceylanpınar ve Akcakale'nin sınırda yer alması, atık suların direkt olarak Suriye’ye deşarjı, uluslararası arenada sorun yaratıyor. Kahta’nın yatırım maliyeti Ceylanpınar ve Akcakale'nin toplamının iki katından daha büyüktür, çünkü, özellikle altyapıda topoğrafya ve dalgalı topoğrafya, yatırım maliyetlerini çok yüksek oranda etkilemektedir. Aslında gelmek istediğiniz noktayı çok iyi anlıyorum. “Adıyaman'ın yarım kalan arıtma tesisi şu anda ne durumda” demeye çalışıyorsunuz. Geçen hafta oradaydık, Adıyaman Kanalizasyon ve Arıtma Tesisi, İller Bankası’nın yatırım programında olan, yürüyen bir proje idi. İller Bankası’nın almış olduğu paya göre dağıttığınızda, gelen yatırımların büyük oranda altyapıya faizle birlikte geri dönmesi ve seçilen sistemin aktif çamur olması, bunun beraberinde işletmeden getireceği yüksek maliyetler açısından, Sayın Başkan kendi isteğiyle arıtma tesisinin kalan kısmını durdurmuştur. Buna hayatiyet kazandırmakla ilgili çalışmalarımız devam ediyor, sürekli görüşüyoruz. Her hafta Adıyaman'a en az iki ekip gönderiyoruz. Ayrıca, şu anda, 10 yerin katı atık düzeni, depolama sahası ve Çevresel Etki Değerlendirme (ÇET) çalışmalarıyla beraber, Sosyal Etki Değerlendirme çalışmalarını da yaptırıyoruz. Çünkü, eğer yurt dışından hibe sağlayacaksanız, -ki GAP İdaresi bu anlamda hibe sağlayan yegane kuruluşlardan biridir- bunu yatırıma yönlendirecekseniz, Sosyal Etki Değerlendirme raporlarının da olması lazım. Adıyaman bu anlamda, Atatürk Baraj Gölünden dolayı mağdur olmuş, topraklarının büyük bir kısmı sular altında kalmıştır, ama bu mağduriyeti devlet tarafından gözardı edilmiş değildir. GAP İdaresi olarak, oldukça yüksek performansla ve iddia ediyorum, hiçbir idarenin yapamadığı kadarıyla da başarılı bir şekilde orada varoldu. Pompajla sulamaya gelince, şu anda Harran Ovasında yaklaşık 120 bin hektarlık bir alan sulanmaktadır. Cazibe sulamaları ve halk sulamalarıyla birlikte, GAP’ta yaklaşık 200-220 bin hektarlık bir alan vardır. Bunların 180 bin hektara yakın bölümü devlet tarafından yapılmaktadır. Ortalama 1 milyon 700 bin hektarlık alana baktığınızdaki payı yüzde 14’tür. Devletin enerji yatırımlarındaki gerçekleşmeleri yüzde 70'lerde iken, sulamalardaki yüzde 14'ler, program açısından değerlendirdiğinizde bir ayıptır. Ama, bunu yapabilecek kaynaklarınızın olması lazım. Önceki yıllara baktığımızda, 1989 master planı projenin fiziki yatırımlarının 2005’de bitirilmesini hedeflerken, 1998 Haziran ayında alınan Bakanlar Kurulu kararıyla, projenin fiziki yatırımlarının 2010 yılında gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Şu anda hazırlanan Bölge Kalkınma Planı’nın temel senaryosu budur. Böyle bir yatırımda pompajla sulamanın getirdiği maliyeti düşünürseniz, cazibe sulamaları mutlaka öncelik almak durumundadır. Adıyaman gözardı edilmiş değildir, sulamalar gözardı edilmiş değildir, ama pompaj sulamalarındaki gerek yatırım maliyetleri, gerekse işletme maliyetleri açısından karşılaştırırsanız, cazibe sulamalarına göre çok daha yüksektir. Kaynakların verimli kullanabilmesi için bu proje içinde cazibe sulamaları öncelik kazandırmaktadır. Nemrut'la ilgili olarak, biliyorsunuz Nemrut Vakfı çalışmaları var. Bu çalışmaların bir kısmında GAP İdaresi olarak biz de yer almaya çalıştık. “Yaptığımız çalışmaları hangi oranda Adıyaman’da da organize edebiliriz, bu konuda neler yapabiliriz” diye çalıştık. Adıyaman’da bu konuda yapılan en az üç ya da dört toplantıya bizzat katıldım. Onda da sevindirici gelişmeler var, ama Malatya'dan yolun açılması ya da Adıyaman'dan geçişin sağlanıp sağlanmaması çok farklı bir konu. Zannediyorum bunun muhatabı GAP İdaresi olmamalı. Teşekkür ediyorum. Erkan KARADOĞAN (GAZİANTEP): Fıratda Yaşam Gazetesi’nin Yazı İşleri müdürüyüm. Benim sorum, hukuk alanını ele aldığı için Sayın Fikret İlkiz'e. Geçen ay Meclis’te 34 Anayasa maddesi değiştirildi. Usul olarak, bu maddelerin değiştirilmesi doğru muydu? Bu, kanımca, Avrupa Birliği ülkelerinin Kopenhag Kriterleri çerçevesinde bize dayatmış olduğu zoraki bir demokratikleşme paketiydi. Demokrasilerde bu tür değişikliklerin, ileriye atılacak adımların taban destekli olması gerekirken, bizde nedense hep tepeden emirle oluyor. Bu yönüyle Anayasa maddesi değişikliklerine nasıl bakıyorsunuz? İkinci sorum, bu Anayasa maddeleri çerçevesinde, basın kanunlarıyla ilgili bazı yasalara da kısmi demokratikleşmede kısmi hakların verilmesi söz konusu. Örneğin bu 312. madde, basından bütün arkadaşların en çok korktukları yasa konusu. Bu Anayasa değişikliği bize nasıl bir iyileştirme getirecek? Fikret İLKİZ: Bu soruların hepsi çok önemli sorular. Bölgede yaşayan herhangi birisinin, Türkiye’de yaşayan herhangi birisinin ortalama yaşı 70 olsa, bunun 35 yılı olağanüstü halde geçiyor. Acaba bu Anayasa değişikliklerinin bize bir yararı var mı? 17 ekim 2001 tarihli Anayasa değişiklikleri iyi değişikliklerdir, geç kalmış değişikliklerdir. 1982 Anayasası’nın kabul edildiği tarihten bu zamana geçen 21 yıl içerisinde, örneğin Geçici 15. madde denilen bir madde vardır. Siz bu Geçici 15. maddenin ne olduğunu, gazeteciler olarak -istisnaları hariç- anlatamadınız ve anlatmadınız. Bütün siyasi partiler, 49. Hükümet’ten başlamak üzere, 1982 Anayasası’nın değiştirileceğini vaad ederek hükümet oldular, oldukları andan itibaren de bu taahhütlerinden vazgeçtiler. Geçici 15. madde nedir? Geçici 15. madde, şu an bizim bütün yaşamımızı çerçeveleyen bir madde. Çünkü 13 Eylül 1980 tarihinden itibaren, ilk seçimler sonrası kurulan TBMM Başkanlık Divanı’na kadar, yani 6 Aralık 1983 tarihine kadar, ‘...çıkartılan Yasaların, Kanun Hükmündeki Kararnamelerin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez’ maddesi... 15. maddenin son bölümü ayrıca, Milli Güvenlik Konseyi tarafından ve Danışma Meclisi tarafından çıkartılan yasaların da Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunu yapan kişiler ve kurumlar hakkında da Danışma Meclisi olsun, Milli Güvenlik Konseyi olsun, kişiler olsun, herhangi bir ceza davası, bir yargı, bir şikayet, bir dava açma olanağı vermiyor. Bu süre içerisinde çıkarılan yasalara baktığınızda, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası bu dönemde kabul edildi. Grev ve Lokavt Yasaları, Sendikalar Kanunu, Hakimler Kanunu, Olağanüstü Hal ile ilgili olan kanun bu dönemde çıkartıldı. Bunlar öyle yasalar ki, yaşamımızı olduğu gibi çevreleyen yasalar. Şimdi geçici 15. maddenin son cümlesi çıkartıldığı için, artık bu yasaların Anayasaya aykırılığını ileri sürebilmek mümkün hale geldi. Anayasamızda bir 13. madde vardı. Şimdiki Anayasa’da 13. madde, bütün temel hak ve özgürlükleri doğrudan ilgilendiren bir maddedir. 13. madde 21 yıl yürürlükte kaldı, ama 17 Ekim 2001 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği ile önemli bir değişiklik gerçekleşti. 13. maddedeki temel hak ve özgürlüklerle ilgili olan sınırlama, “Temel Hak ve Hürriyetler Sınırlandırılması” başlığını taşıyordu. Burada diyor ki, “Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacıyla veya Anayasa’nın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasa’nın özüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlandırılabilir”... 13. maddenin son fıkrası ise şöyleydi: “Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri, temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.” Ne kadar temel hak ve özgürlüğünüz varsa, seyahat hakkınız ve özgürlüğünüzden tutun, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğüne kadar, dernek kurma hak ve özgürlüğünü, hatta ifade özgürlüğü, basın özgürlüğüne değin bütün bu hak ve özgürlüklerin kullandırılmasındaki yasal sınırlama buydu ve bütün hak ve özgürlükler için geçerli idi. Şimdi bu sınırlama maddelerine baktığınız zaman, “Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü” denildiği zaman, “milletiyle bölünmez” kavramını anlatabilmesi gerekir. Buradaki “kamu yararının” ne anlamda anlaşıldığını ve hangi anlamda sınırlama olduğunu da anlatabilmesi gerekir; basın hak ve özgürlüğü bakımından da anlatılması ve izah edilebilir olması gerekir. 1982 Anayasası’nın bütün maddeleri bakımından yer alan genel sınırlama, sebepleriyle birlikte, doğrudan doğruya baskıcı ve otoriter bir rejimin dayattığı bir yazılı belgedir. Anayasa bile demek bazen güçlük yaratan bir tanım niteliğindedir. 17 Ekim tarihinde, yani altıncı değişiklikte, -aşağı yukarı 21 yıl içerisinde yapılan altıncı değişiklikte- önemli bir yol katedilmiş bulunmaktadır. Neden bizi ilgilendiriyor veya niçin gazetecileri ilgilendiriyor, niçin 312. madde anlamında sizi ilgilendiriyor? Acaba bu bir dayatma mı? 19 Mart 2001 tarihinde kabul edilen Bakanlar Kurulu kararıyla Ulusal Program açıklanmıştır. Bu, Türkiye'nin başka bir anlamda yol haritasıdır. Ulusal Program’a baktığınız zaman diyor ki, ’Türk Hükümeti siyasi, idari ve yargı reformlarıyla ilgili olmak üzere, 2001 yılından başlamak üzere iki hedef gözetmektedir. Bir, siyasi kriterler vardır, bir de ekonomik kriterler vardır. Siyasi kriterlerin başında ise düşünce ve ifade özgürlüğü gelmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’de Anayasada öyle değişiklikler gerçekleştirilecektir ki, düşünce ve ifade özgürlüğü sağlanacaktır. Anayasa’nın temel hak ve hürriyetlerle ilgili bölümlerinin, başta düşünceyi açıklama ve yayma, bilim, sanat ve basın özgürlükleriyle ilgili hükümler olmak üzere gözden geçirilmesi, Türk Hükümeti tarafından hedeflenmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin koruduğu değerler zedelenmeden gözden geçirilecektir. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. ve 8. maddeleri gözden geçirilecektir. RTÜK Kanununun gözden geçirilmesi hedeflenmektedir; RTÜK Kanunu diye bir kanun yoktur, ama Ulusal Programa böyle yazdılar. Bu kanun, “Özel Radyo ve Televizyonların Yayınları ve İşitilmesi Hakkındaki Kanun”dur, ama kamuoyunda hep “RTÜK Kanunu” diye bilindiği için bu şekilde yazılmaktadır. Basın suçlarının kapsamı ve öngörülen cezalarla ilgili olarak, Basın Kanunu’nun gözden geçirilmesi planlanmaktadır. Bunlar, bir yıl içerisinde yapılması gerekli olan değişiklikler ve düşüncelerdir. O halde, Anayasa’dan başlamak üzere, 17 Ekim tarihinde yapılmış olan değişiklikler, Türkiye’de yaşayan insanlar için önemli değişikliklerdir. Bu önemli değişikliklerin içerisinde, doğrudan doğruya 26. madde dediğimiz, ifade özgürlüğünü kapsayan, bu anlamda 28. maddede yer alan ikinci cümleyi çıkartan, yani resmi dil ve dille ilgili olan yasağı kaldıran değişiklikler önemli değişikliklerdir. Bunların hepsine baktığınız zaman, “ifade özgürlüğü” denildiğinde, sizin ifade özgürlüğünüz, gazetecilerin ifade özgürlüğü için değil, “gazeteciler ne isterse onu yapar” kavramını bir kenara attığınız andan itibaren, bu ülkede yaşayan herkesin, ifade özgürlüğü hakkı ve ifade özgürlüğüne sahip olma hakkı vardır. Bu tanımı yaptığınız zaman göreceksiniz, ortaya çıkan tablo şudur: Herkesin ifade özgürlüğü hakkı vardır ve herkes bilgiye ulaşma, elde etme, elde etmiş olduğu bilgiyi yorumlama ve bir başkasına da ulaştırma hakkına sahiptir. Bu, çekirdek haktır, özdür, buna dokunulmaz. Bu hak nasıl kullanılır? Bu soruyu sorduğunuz andan itibaren, ödev ve sorumluluk bilinciyle kullanmak zorundasınız. Ödeviniz ve sorumluluğunuz nedir? Türkiye panoramasında boğazımıza kadar batmış durumdayız. Bu hak ve özgürlük size verildiği zaman, bu hak ve özgürlüğü kullanmak anlamında çok sıkıntıda olduğunuz 312. maddeyi nasıl yorumlamak gerekiyor? 312'nin sınırları ve tanımı doğru değildir, kesin olarak yeniden gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi gerekir. Temel hak ve özgürlükler kullanılırken de bütün gazeteciler özellikle ödev ve sorumluluk bilinciyle hareket etmek zorundadırlar. Çünkü ifade özgürlüğü dediğiniz olay, ancak bu bilinçle hareket etmeyi gerektirir ve bunun sınırı vardır. Bu sınır, ulusal güvenlik sınırıdır, ülke bütünlüğü sınırıdır, kamu güvenliği sınırıdır. Suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmaması ve vurulmasının önlenmesi, yargılama organının, otorite ve tarafsızlığın korunması amacıyla, demokratik toplumda gerekli ölçüde yasayla, bu sınırlandırmalar gerçekleştirilebilir Gelelim 312. maddeye; bu çerçevede 312'yi acaba nasıl değerlendirmek gerekir? Fransa’da vardır, İtalya’da vardır, kıta Avrupa’sında da benzer hükümler vardır. Hiç kimse üzerinde yaşadığı topraklarda yaşayan halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmemelidir. Burada açıkça, “tahrik eden” diyor. Buradaki “açıkça tahrik” fiilinin, 312. madde çerçevesinde yeniden bakılarak düzenlenmesi ve düzeltilmesi gerekir. Gazeteciler ve yazı yazan insanlar, örneğin Türkiye’de, “312” konusunda görev ve sorumluluk bilinciyle hareket etmişler midir acaba? “Bunu böyle değerlendirmek mümkün müdür?” diye baktığınızda, karşınıza “312” ile ilgili bir sürü yazı ve bir sürü sorun çıkabilir. Bu şekilde tahrike yönelmeden, ırk, sınıf, din ve mezhep farklılığı göstermeden ve bu anlamda da, kin ve düşmanlığı açıkça tahrik etmeden, yani şiddet içermeden, 312. maddede bir değişiklik yapılması bana göre zorunludur. Ama uygulamayı da ona göre yeniden gözden geçirmek Türkiye'nin sorunudur. Bu soruna baktığınız andan itibaren de ifade özgürlüğünün kullanılmasındaki sınırlamalar gazeteciler tarafından öncelikle benimsenmeli. Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini belli bir anlamda ifade özgürlüğü bakımından kıstas olarak kullanmalı, yasalarda ve Anayasa’da buna aykırı herhangi bir hüküm varsa, buna göre değiştirme ve düzenleme yapmak gerekir diye düşünüyorum. Fikret OTYAM: Sayın Aydoğdu'ya sorum, kendileri ne suyu içiyorlar? Mustafa AYDOĞDU: Teşekkür ediyorum, güzel bir soru, Şanlıurfa'nın şu anda içmiş olduğu su ve benim Bölge Müdürlüğümün kullanmış olduğu su, Atatürk Baraj Gölünden gelen ve daha sonra Belediyenin ön arıtma yaptıktan sonra şebekeye vermiş olduğu sudur. Ayhan KUZUCU (DİYARBAKIR): Diyarbakır Vitrin Gazetesi Yazıişleri Müdürü ve ART Televizyonu Yayın Yönetmeniyim. Sorum Cihangir Beye, şu anda Kürtçe yayın yapmak, gazete çıkartmak, dergi çıkartmak ve radyoda müzik çalmak yasal mı, değil mi? Cihangir GENER: Biraz önce sevgili meslektaşım bahsettiler, Anayasa değişikliklerinden sonra bunlarla ilgili uyum yasalarının çıkartılması ve yasa değişikliklerinin yapılması gerekiyor. Şu anda yürürlükteki mevzuat çerçevesinde hareket etme zorunluluğu var. Biz, Radyo Televizyon Üst Kurulu olarak, kararımızı bugünkü yasamıza göre vermek zorundayız. Ama bunu, Anayasa’ya aykırılığından dolayı Anayasa Mahkemesine götürebilirler, dolayısıyla bozulmuş olur ve biz de ne yapacağımız konusunda önümüzü görürüz. Şimdilik eski mevzuata bağımlı vaziyetteyiz, yapabileceğimiz başka bir şey yok. Mehmet NACAR (GAZİANTEP): Gaziantep Yenigün ve Zafer Gazeteleri Köşe Yazarıyım. Biz yedi- sekiz aydan beri Gaziantep’te bir arayış içindeyiz. Nedenini şöyle izah etmek istiyorum: Kurtuluş Savaşı yıllarında, Batılılar silahla gelmiş, yurdumuzu işgal ettiler. Biz bu işgale silahla karşılık vererek ülkemizi kurtardık. Bana göre yurdumuz yine işgal altında, fakat bu defa silah yerine para kullanılmıştır. O zaman buna parayla karşılık vermemiz lazım. Eğer ülke genelinde birlik olup zamanında gereken karşılığı vermezsek, devlet zaten zamlarla bu paraları ömür boyu alacak. Gaziantep’te son derece yoksul semtlerde, tanıyıp bildiğimiz, ulaşabildiğimiz yerlerde herkese sorduk; “neyimiz var, neyimiz yoksa veririz” diyorlar. Yalnız bir tek pürüz var, paraların hortumlanmaması, “güvenilir bir kurum veya kişinin adına açılacak bir hesaba, neyimiz var, neyimiz yok veririz” diyorlar. Hasan Tahsin'i hatırlatmak isterim. Kurtuluş Savaşı yıllarında ilk kurşunu atan gazetecidir. Biz Anadolu Basını olarak, -Anadolu Basınının tamamını kastediyorum- yaygın basınla işbirliği yaparak bu işin üstesinden çok kısa süre içinde geleceğimize inanıyorum. Son çare olarak, bunu görüyorum, çünkü, ülkemizin bir tek sorunu var, terörün de nedeni o, bir çok şeyin de nedeni o... Ülkemiz geçenlerde Boğaz’dan geçen Varyag gemisine dönmüştür. IMF römorkörü, Avrupa Birliği römorkörü, G-7 römorkörü, ABD römorkörü, halatları takmış belli yerlere doğru çekip götürüyor. Bunu ödeyecek güç şu an için var, ama bu kriz, bu zamlar bir süre daha devam ederse, freni patlamış bir araba gibi kısa sürede kaza yapmamız kaçınılmaz. Bizim yerel bir gazete olarak mikrofonlarımız kırık, hoparlörlerimiz minnacık, sesimiz sinek vızıltısı gibi, hiçbir yere duyuramıyoruz. Bu ülkeyi herkesin sevdiğine inanıyorum fakat, parayı ülkelerinden daha çok sevenler olduğunu da biliyorum. Bu ülkeyi çok seven kişilerin öncülüğünde ülke genelinde bir kampanya başlatılması gerektiği düşüncesindeyim ve arkadaşlarımızla biz bu konu üzerinde yedi-sekiz aydan beri çalışıyoruz. Bunun belki hukuki yönü de olabilir, bu yüzden Fikret Beyden yanıt bekliyorum. Halkın gücü gerçekten var ve çok kısa sürede bu borçların tamamını sıfırlar, ancak güven yok. Mustafa GERÇEKER: Bu ne Fikret Beyin, ne Zülfikar Beyin ne de benim işim. Bu, sizin işiniz. Demokrasi, örgütler demokrasisi olduğu zaman başarılıdır. Şimdi sizin yapacağınız iş şu: Anadolu Basın Birliği var, oraya bir sürü üye gazete var, örnek bir ilan metni hazırlayın, Gaziantep eşrafından, oradan, buradan 150 bin imzalı bir dilekçe hazırlayın. Bütün Anadolu gazetelerinde yayınlanmak üzere bir ilan hazırlayın, bir çağrı. Sonra sonucunu bekleyin. Açık söyleyeyim, ben başarılı olacağınızı sanmıyorum ama, size önereceğim yol bu. Siz yapacaksınız, burada size yardımcı olacak hiç kimse yok. Siz başarılı olursanız yaygın medyaya ulaşırsınız. Sizi oraya götürebilecek tek yol sizin başarınızdır. İyi şey düşünmüşsünüz, ama siz yapacaksınız. Murat GÜREŞ (GAZİANTEP): Gaziantep Yeni GAP Gazetesi Muhabiriyim. Yerel basında çalışan arkadaşların umutsuzluğunu görüyorum. “Sesimiz çıkmıyor, kamuoyu yaratamıyoruz” gibi sözlere kesinlikle katılmıyorum. Nail Beyin de söylediği gibi, “gazeteci her yerde gazeteci.” Gaziantep’te baklava çalan çocukları yerel gazeteciler haber yaptı, konu Meclis’e taşındı. Daha sonra, çocukları sorgulayan güvenlik güçlerinin oto şebekesinde olduğunu, yine yerel gazeteciler ortaya çıkardı, konu yaygın basına taşındı. Bu konuda arkadaşlarımız umutsuz olmasın diyorum. Mustafa GERÇEKER: Toplumlarda değişiklikleri getiren umutlar değildir, umutsuzluklardır. Bunalıma düşen insanlar çıkış yolu ararlar. Ama o çıkış yolunu ararken de düzeltmeye çalıştığınız toplumu yıkmadan işi yapmaya çalışmak gerek. Bu bir incelik, ustalıktır. Çok güzel bir yol bulunmuş, insanlara ne yapmaları gerektiğini hatırlatan, yani Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yapılmış olanı tekrarlamayı öneren bir öneri çok önemli. Heyecanlandım, ama bizim yapacağımız bir şey yok. Siz o kanalla yapacaksınız ve de Anadolu Basın Birliği’nin, gazeteciler cemiyetlerinin işe yarayıp yaramadığını da göreceksiniz. Birisinin bir yerden başlaması lazım, belki sizi bekliyor bu. Ama başlayın ki görelim... Efendim bir semineri daha böylece kapatmış olduk. Buralara geldik, çok şey öğrendik. Bize bu fırsatı hazırlayan öncelikle Mardin Valiliği’ne ve Basın- Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne sonsuz teşekkürlerimizi sunmak hepimizin adına bana düştü. Seminerlerin devamını bekliyoruz, çünkü seyahat etme ihtiyacındayız. Büyük şehirlerin havasından ancak sayenizde kurtuluyoruz.
|
|