|
|
AÇILIŞ KONUŞMALARI
Nazmi BİLGİN
Gazeteciler Federasyonu ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
Sayın Valim, Sayın Belediye Başkanım, Sayın
Genel Müdürüm, GAP Bölgesinden Gelen ve Federasyonumuzun da Üyesi Olan Değerli
Başkanlar, Değerli Meslektaşlarım...
Bugün gerçekten çok mutluyum, baba dostu Fikret Otyam ile Batman’dan gelen
genç başkan ve gazeteci arkadaşlarla birlikte olmaktan dolayı çok mutluyum.
Yerel basının sorunlarını elbette ki sizler çok daha iyi anlatacaksınız. Ve
yine bu iki günlük toplantı sırasında pek çok usta gazeteci ve bilim adamı
belirli konulara değinecek. Ben kısaca, Nail ağabeyin de söylediği gibi yaygın
basının ve medyanın durumuna değinmek istiyorum. Aslında Türk basını bilinenin
ve görünenin ötesinde çok ciddi sıkıntılar yaşamaktadır, hem çalışanlar
açısından, hem de medya etiği açısından.
Kamuoyu bizi nasıl görüyor, gazetecileri nasıl görüyor? Size kısa bir süre
önce başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Ben Erzurumluyum, çocukluğum kurşun
kokulu matbaa bodrumlarında geçti. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin bir
toplantısı için davet edildim. Uçağa bindim, yanımda yaşlı bir teyze oturuyor,
biz “eze” deriz. Yol uzun, sohbet edelim de süreyi kısaltmasak bile gidişi
kısaltalım dedim, döndüm, o yaşlı teyze ile sohbet etmek için konuyu ben
açayım, dedim. “Eze” dedim, “beni havaalanına üniversiteyi bitiren kızım
getirdi.” Yaşlı teyze döndü, "yok oğul o kadar ihtiyar gözükmüyorsun" dedi.
Ben inatçıyım, sohbeti devam ettireceğim, “ama benim dört yaşında kreşe giden
bir de oğlum var” dedim; tekrar döndü, "yok oğul, o kadar da genç
gözükmeyesen" dedi. Ben yine inatla ve ısrarla sohbeti devam ettirmek için
“eze, benim bu yıl liseyi bitirecek ve üniversiteye gidecek bir de kızım var.”
Tekrar döndü, "oğul, üç çocuk bakacak kadar da zengin gözükmeyesen” dedi.
“Eşim gecikmiş bir stajı bitirdi, avukatlık yapacak, böylece evi geçindirmeye
çalışıyoruz eze” dedim. “Hanım avukat hemi oğul”, “evet” dedim. "Sen ne iş
görüysen" dedi. “Ben gazeteciyim” dedim. Kadın suratıma baktı, "bunu baştan
söyleseydin, söylediklerinin hiçbirine inanmazdım" dedi ve bir saat 10 dakika
benimle konuşmadı.
Evet, Türk basını gerçekten ciddi sıkıntılar içinde, ki bunların başında
tekelleşme dediğimiz olgu geliyor. Yıllardan beri bu konuyla ilgili
düşüncelerimizi hep dile getirdik. Gazetelerin ve televizyonların belirli
ellerde toplanması, en azından düşünce özgürlüğüne, çok sesliliğe vurulmuş bir
prangadır. Daha açık bir deyimle, tekelleşme, sansürün ikiz kardeşidir.
Tekelleşme yalnızca bizim özgür düşüncemize set çekmedi, gazetecinin en büyük
güvencesi olan sendikalaşmayı da ortadan kaldırdı. Çünkü patronlar gazeteleri
alınca ön şart olarak, “ya iş ya sendika” koşulunu koydular. Ama biz de hata
yaptık. Bu öneriye karşı direneceğimize, istifa etmek için noterlerin önünde
kuyruklar oluşturduk. Yerel basının sorunlarını hep birlikte tartışacağız ama
bugün, istifa eden ve ayrılan, kuyruklar oluşturan bu arkadaşlarımızın,
Hürriyet grubunda, Sabah grubunda ve diğer basın gruplarında aldığı zam, yüzde
sıfırdır ve dört binin üzerinde basın çalışanı şu anda işsizdir.
Bu istifa kuyrukları ayrıca, başka birşey daha getirdi; bir gazeteci, bir
yazar düşünün, her gün kan damlayan kalemi ile “kamu çalışanları sendikalı
olsun, memurlara sendika hakkı verilsin” diye yazsın ve kendisi sendikalı
olmasın. Yine belirli bir süreden beri, ne yazık ki gazeteler belirli
mamullerin yan ürünü haline gelmiştir. 30 yıldan beri bu işi yapmaya çalışan
bir kişi olarak, aynı gazeteden altı tane alınıp, kuponları kesildikten sonra
gazete bayii tezgahına bırakılmasından utanç duyuyorum, üzülüyorum. Gazeteler
düşüncenin, vatandaşın haklının sesi olmalıdır, tabağın, tencerenin değil...
Gazeteler deterjan, diş macunu kokmamalıdır. Dün olduğu gibi mürekkep
kokmalıdır. Ve gazeteler, “veriyor, dağıtıyor” diye değil, dün olduğu gibi
“yazıyor” diye satılmalıdır.
Tekelleşme olgusu, ne yazık ki basının milli olma vasfını da kaybettirmiştir.
Bir takım kişiler belki bana kızacak, bence dünyada en az milli olan basın
bizim basınımızdır. Anadolu Türkiye'yi, televizyonlarda ve gazetelerde,
İstanbul'da yaşayan 100 kişinin etrafında dönen bir ülke olarak görmektedir.
Derya Tuna ile İbrahim Tatlıses'in boşanması veya birleşmesi beş sütun haber
olmaktadır da, ucuz olduğu için bayat ekmek alan vatandaşın ıztırabı haber
olmamaktadır. İstanbul'daki tacizci doktor beş sütun yer almakta, Urfa'daki
tecavüzcü doktor haber bile olmamaktadır. Anadolu'yu Türkiye'nin her yöresine,
televizyon ekranına, gazeteye sunmayan, anlatmayan bir basına “milli basın”
demeye benim dilim varmıyor.
Nail ağabeyin de belirttiği gibi, çok çarpık bir siyasetçi-medya patronu
ilişkisi görüyoruz. Gazeteler büyük kartvizitler haline gelmiştir. Ben sermaye
düşmanı değilim. Eğer bu sermaye, basını teknolojik olarak daha ileriye
götürmek için geliyorsa, başımızın üzerinde yerleri var, ülke çıkarları ile
ilgili mücadele etmek için geliyorlarsa, başımızın üzerinde yerleri var. Ama,
enerji santralleri almak için televizyonları ve gazeteleri silah olarak
kullanıyorlarsa, hayır... Nereden nereye geldik; başyazar olan ve gazete
sahibi olan Ahmet Emin Yalman’lardan, Bedii Faik’lerden, Yunus Nadi'lerden,
Sedat Simavi'lerden, dilekçe yazamayan gazete sahiplerinin gazete patronu
olduğu bir döneme geldik. Bunları yüksek sesle haykırmalıyız, gizlememeliyiz,
örtmemeliyiz. Bu ülkenin esenliği ancak, bunları bizlerin söylemesi ile mümkün
olabilir. Devletin trilyonlara varan kaynakları, İkitelli’lerde medya plazalar
yapılması için uzun vade ve düşük kredilerle verilmiştir. Anadolu'daki sizler,
hala kurşun kokan bodrumlarda çalışıyorsunuz. Bunlara göz mü yumalım? Hayır.
Ancak umudumu kaybetmedim, kaybetmeyeceğim. Neden mi? Geçen sene Ankara Gazi
İletişim Fakültesi'nin diploma töreni vardı. Okul birincisi bir öğrenci,
meslek andı içiyor; dokunaklı ve güzel bir anttı, ama sonundaki cümle benim
gelecekten umudumu kesmemem için önemliydi. O genç kızımız andını şöyle
bitirdi: "Reha Muhtar gibi yayıncılık yapmayacağıma namusum ve şerefim üzerine
and içerim."
Demek ki yarınlardan umudumuzu kesmememiz için, siz kirlenmemiş, hala
kirlenmemiş yerel basın mensupları ve kendine televoleleri, magazin haline
getirmek istenen haber programlarını örnek görmeyen pek çok insan var.
Yarınlardan umutluyum, ama bugünkü kara tablonun üstünü örterek de sorunları
çözebileceğimize inanmıyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.
|
|