"GAZETECİ-HABER KAYNAĞI İLİŞKİLERİ"

Orhan ERİNÇ

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Genel Müdür, meslek örgütlerimizin değerli başkanları, yöneticileri ve değerli meslektaşlarım. Önce sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu vurgulamak istiyorum. Çünkü birlikte çalıştığımız, ama sadece birbirimizi seslerinden tanıdığımız arkadaşlarımızı da burada görüp, tanımak, mutluluğumuzu artırıyor.

Bu seminer sözkonusu olduğu zaman Sayın Hasbi Akal bir konu belirlememi istedi. Orada en azından, tereddüt yaşadığımı belirtmek istiyorum. Niye derseniz? Şöyle bir gözlemim var; Ben gazeteciliğe 1950 yılında başladım. Ama özellikle 12 Eylül sonrasında geçilen seçimli dönemde, bir takım yanlış yapılanmalar ve bence pek çok konuda geriye dönüşler yaşadık. Bundan hem politikacılarımız etkilendi, hem de medyamız etkilendi. Bildiğiniz gibi hepinizin yaşadığı bir haber olayı var. Haber dediğimizde, gazeteci aracılığı ile kaynağından alınan ve okura sunulan bilgiler toplamı. Fakat gerek politik yaşamımızdaki yapılanmada, gerekse İstanbul merkezli gazetelerin yapılanmasında pek de tutarlı olmayan olaylar yaşıyoruz. Bu ister istemez gazetecinin ve gazeteciliğin kullanılması gibr yanlışı gündeme getiriyor. Elbette hepimiz biliyoruz ki dünyada kullanılmaya en açık meslek gazetecilik. Çünkü haber kaynakları halkı bilgilendirirken, aynı zamanda kendileri adına bir propaganda yapma eğilimini de taşıyorlar. Bu çarpık yapılanma yüzünden gitgide gazeteciliği, sanki bir olayın veya bir haberin tarafıymış gibi bir duruma düşürüyor ki, gazeteciliği, yazarlık ve muhabirlik diye ayırırsak, yani haber sözkonusu olduğu zaman, haberin özel çıkarlar için kullanılması gündeme geliyor.

Geçenlerde, en çarpıcı örneklerden biri, Avcılık ve Atıcılık Federasyonu Başkanı Metin Sertoğlu'nun Hürriyet gazetesinde çıkan bir yazısı vardı. O yazıda şöyle bir suçlama yer almıştı; "Av süresinin uzatılması, Türkiye'de silah satışını ve fişek satışını azaltır. O nedenle haftanın üç günü olan avlanmayı yeniden yedi güne çıkartmak gerekli. Bunun için avcıların kurduğu bir dernek faaliyet gösteriyor ve bu silah üretenlWorderden toplanan paralar, ya basını susturmak için, ya da kendi lehlerine yazı yazılsın diye basına dağıtılıyor". Şimdi böyle bir suçlama gündeme geliyorsa, gazeteciler olarak şapkamızı önümüze koyup düşünmek zorundayız. Çünkü yerel veya yöresel medya vardır ama, yerel ya da yöresel gazeteci yoktur. Çünkü mesleğimizin uluslararası kuralları vardır, herkes ona uymak zorundadır. Zaten İstanbul'da yayınlanan gazetelerin muhabirleri de Anadolu'nun çeşitli illerine yayılmış, yerel basın organlarında da çalışan, geçimini gazetecilikten sağlayan meslektaşlarımızdır. O nedenle bu konuda dikkatli olmamız gerektiğini düşünerek, gazeteci-haber kaynağı ilişkilerinden söz etmeyi doğru bularak sizlere bildiğiniz, sizin de gazeteciler olarak gözlemlediğiniz bir konuyu gündeme getirme ihtiyacını duydum. Çünkü bizim gibi ve sizler gibi gazeteciliği bir yaşam biçimi olarak almış ve bunun zorluklarını yakınmadan, doğal olarak kabul eden gazeteciler için hem meslek namusu, hem haber namusu açısından sizlerin de bu konuda rahatsız olduğunuzu biliyorum. Aramızdaki konuşmalarda da hep bu konuları tartışıyoruz.

Şunu da vurgulamakta yarar var zannediyorum, Türkiye'de kendi kendisini sorgulayan ve en ağır biçimde eleştiren meslek mensupları gazeteciler. Biz bunu yaparken mesleğimizin küçültülmesi adına, mesleğimizin başka meslekler, yahut politikacılar, yöneticiler tarafından eleştirilmesi adına onlara poz vermek niyetiyle yapmıyoruz. Bu özeleştirinin asıl dayanağı, mesleğimizin daha ileriye gitmesine yönelik çalışmalar. Şimdi Türkiye'de, bilmiyorum şu anda aranızda yöneticiler var mı?, Ama bir kere Türkiye'de habere ulaşmak en zor olaylardan biri. Çünkü Devlet Personel Yasası, 657 Sayılı Yasa'nın 16. Maddesi bildiğiniz gibi demeç vermeyi yasaklamış. Diyor ki; "illerde valiler ve görevlendirdiği yetkililer, merkezde bakanlar yahut görevlendirdiği yetkililer demeç verebilir." Bu demeç verme, aslında bilgi vermeyi kapsamıyor bizim anladığımız kadarıyla. Bu konuda Anadolu'dan arkadaşlarımızın gönderdiği çok enteresan olaylar vardı. Bir tavuk çiftliğinde fotoğraf çekmek istemiş bir arkadaşımız, gitmiş,demişler ki, Vali'den kağıt getirin", çekeceği tavuk resmi.

Şimdi bu biraz karikatürize edilmiş bir anlatım. Ama böyle bir yasal sıkıntı var. Ama bu yasağa karşı gazeteciler haber almıyorlar mı derseniz, alıyorlar. Ama bunun içinde haber kaynağının, gazeteciyi kullanma oranı nedir? O haberi kendi çıkarına kullanmak üzere mi veriyor, yoksa gerçekten kendi hemşerisini, yurttaşını bilgilendirmek adına mı veriyor sorusuna doğrusu içtenlikle halkı bilgilendirmek için veriyor diyemiyoruz. O zaman ortaya çıkan sonuç şu oluyor: Demek ki gazeteci, her haberi öncelikle kuşkuyla karşılamalı ve doğru olup olmadığını soruşturmalı. Ama gazetecinin bu ihtiyacı duymaması gereken görevliler de var. Üst düzey görevliler de var. Ama gazeteci basın toplantısını izledi, o basın toplantısını, tabii gazetesinde ayrılan yere göre, özetleyerek vermek durumunda. Ama şu da bir gerçek ki, o yazıdaki bilgiler ya çarpıtılmış, ya hayal edilmiş bilgiler. Şimdi gazeteci bunu versin mi, vermesin mi? Gazeteci elbette bunu verecek. Ama burada kullanıldığını ve okura aktardığı, bilgilerin gerçekte doğru olmadığını da bilecek. Ama bunun üstünde oynama hakkı yok. O zaman diyoruz ki bu doğruluğu araştırma görevi yorumculara düşüyor. Ama bu çarpık dokulaşmada yorumcular da giderek köşe muhabiri haline dönüşüyorlar ve haber kaynakları ile ilişkilerinde kullanılmaya daha açık hale geliyorlar. Çünkü bir muhabirin aldığı haber ile ilgili yorum yapma şansı yok. Ama köşe yazarı diye nitelendirdiğimiz kimi yazarların hem Cumhurbaşkanından, Başbakandan, bakanlardan, genel müdürlerden bilgi alma, hem de o bilgileri yorumlama hakkı var. O yorumlarada baktığımız zaman şunu görüyoruz. Eğer o gazetenin o genel müdür ile arası iyi ise, yorumlar olumlu çıkıyor, kötü ise yorumlar o kişinin beceriksizliği, başarısızlığı konusunda kullanılıyor. Hatta manşet oluyor. Ansiklopedi savaşları sonrasında ve siyasal iktidarlar döneminde bu tür olayları yaşadık. İki grubun gazetelerinden birisinde, bir genel müdür, Türkiye'de ekonominin kurtarıcısı oluyor diğerinde ise ekonominin kötüleşmesinin baş sorumlusu oluyor. Sonra bakıyorsunuz ki bir kredi veya bir ithalat konusu var. O konuda bir gruba daha öncelikli davranılmış, öbür grup geride kalmış. Bu tutum işte gazeteci haber kaynağı ilişkisi dediğimiz zaman basına saygınlığını ve güvenilirliğini giderek azaltıyor. Bugün yapılan anketler sonucunda eğer Susurluk kazası olmasaydı, basın büyük çoğunluğu ile bu konuyu ele alıp araştırmasaydı, basının güvenilirliliği, bugünün çok daha altında olmak durumundaydı. Kocaeli Üniversitesi'nde yapılan bir anket sonucunda, Türk Basını'nın bugün güvenilirliğinin daha da aşağı düşmemesinin nedeni olarak Susurluk kazası ve çeteler konusunda takındığı doğru tavır sözkonusu ediliyor.

Şimdi haber dediğimiz olay, dünyanın en pahalıya malolan üretimlerinden biri. Ne yazık ki ülkemizde yerel yayın organlarının yaşamasını kolaylaştıracak ekonomik ortam, yani daha doğrusu ilan potansiyeli, her yıl için aynı oranda geçerli değil. Bu nedenle tam profesyonel bir yaşama geçmek, yerel gazeteciler, gazetelerde çalışanlar için sözkonusu olmuyor. İtiraf etmek gerekir ki Türkiye'de yaygın olarak dağıtılan, yayınlanan gazetelerin büyük bölümünde bu arkadaşlarımıza geçimlerini insan onuruna, verdikleri emeğe yaraşır bir ücret ödeme durumunda değiller. Özellikle kendi gazetem adına konuyu söylemek durumu ile karşı karşıyayım. O Anadolu'daki gazeteci arkadaşlarımızdan zaman zaman çok şeyler istediğimizin de farkındayız. Yani bir olayın izlenmesinde ve yerel yöneticilerle ilişkilerinde yaşadıkları zorlukları da yakından biliyoruz. Çünkü İstanbul'da yaşayan bir gazeteci için yerel yöneticilerin önemi elbette var. Yaşam alanları birbirinden farklı ama, Anadolu'da yaşayan arkadaşlar itiraf etmek gerekir ki, yerel yönetimlerin baskısını da yaşıyorlar. O nedenle Anadolu'daki arkadaşlarımızın, haberlere ulaşma ve haberleri gerçek yanları ile verme olanakları daha riskli bir durum gösteriyor. O nedenle tekrar şunu vurgulamakta yarar görüyorum; gazetecilik bir yaşam biçimi olarak algılanmalıdır.

Haber kaynakları ile olan ilişkilerde, güveni sağlayacak bir yaklaşım izlenmelidir. İlişkileri belirli bir düzeyin üstüne çıkararak, gazetecilikle haberciliği hatır gönül işi haline düşmekten kurtarmalıdır ve en önemlisi de gazeteci, sorumluluğunun bilincinde olmalı ve evrensel bir mesleği yaptığını bilerek, mesleğini, eski deyimi ile ahlak kurallarına, yeni deyimi ile etik veya meslek ilkelerine uygun biçimde yapmaya çalışmalıdır. Ama bunu her zaman yapamayabilir, çünkü daha önce de söyledim, haber kaynakları gazetecileri yanıltmak için de çaba sarfederler. Ama yanlış olduğunu öğrendiği zaman, bunu kendi kişiliğine yönelik bir küçültme işlevi değil, mesleğinin yerine getirilmesinin kurallarından biri olarak algılamalı ve düzeltme hakkının kullanılmasına özen göstermelidir. Bu ilişkiler içinde elbette haber kaynağı ile gazeteci arasında çekişmeler olacaktır. Bu, işin doğasında vardır. Ama gazeteci bunu, aleyhine yazı yazdığı kişi bile olsa, kendi çıkarı veya özel nedenlerle değil, meslek gereği yaptığını her zaman haber kaynağına anlatabilmeli, inandırabilmelidir.

Bana ayrılan süre doldu, eğer eksik bırakmış olduğum, yahut sizin sormak istediğiniz konular olursa, öğleden sonraki bölümde yine karşınızda olmaktan mutluluk duyacağım. Beni dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolun.