"YARGI ve MEDYA İLİŞKİLERİ"
Fikret İLKİZ
Cumhuriyet Gazetesi Hukuk Müşaviri ve Sorumlu Müdürü
Tabii öğleden sonra ve bu kadar güzel bir havada yemekten sonra özellikle, yargı ve medya ilişkileri bir anlamda çekilmez bir konu. Ve izninizle öncelikle aramızda artık lacivert takım elbiseli devlet adamları da kalmadığına göre yani bir başka deyişle biz bize olduğumuza göre, ben uyumamak için ceketimi çıkartmak istiyorum.
Konu, yargı ve medya ilişkileri olduğu için, demek ki bu ilişkiler bakımından iki ayrı ana başlığımız var. Bu başlıklardan birincisi yargı, ikincisi ise medya. Şimdi başlıklardan birisi yargı olunca ve sık sık hem gazetelerde hem televizyonlarda hem de radyolarda artık Türkiye'deki yargının işlemediğini, hatta çok geç kararlar verildiği için insanların haklarının bir anlamda kaybolduğu konusundaki haberleri sıkça izliyorsunuzdur. Tabii birinci başlık yargı olduğu için ve 1982 Anayasası'nda da mahkemelerin bağımsızlığı çerçevesinde, yargı yetkisinin özellikle yargıçlar tarafından ve mahkemelerde dağıldığı da bilinen bir kural. Bu kuralın ötesinde bir de biliniyor ki, hiçbir yargıca, hiçbir savcıya hiçbir makam kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde emir, talimat veya genelge de gönderemez. Yine sıkça tartışılan bir kanun, örneğin Anayasa'nın 159. Maddesi çerçevesinde, Türkiye'de artık yargının bağımsız olmadığı da tartışılmaktadır.
Ama bütün bunların ötesinde bilinmeyen bazı kavramlar vardır. Örneğin, kürsünün bu tarafında yargıçlar bulunur, bir tarafta da savcı bulunur. Önünde de genellikle gazeteciler "şu suçu işlemişsiniz, bu konuda ne diyorsunuz" diye sorgulanır ve yargılanırlar. Yargıçlar, belli bölgelere atanır, atandıkları bölgelerdeki görev sürelerini tamamlarlar, o tamamlamadan sonra da iyi bölgeler denilen yerlere giderler. Bunlar hep bilinen şeylerdir. Ama birileri yargıçlara not verir. Yani bunlar sicil notlarıdır. O sicil notlarına bakılır, "bu iyi yargıçtır, görev süresini de tamamlamıştır o zaman kendisini şu bölgeye verelim" diye Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından da bir karar verilir. Tabii iyi yargıçların sicilleri bakımından, özellikle devlet memurluğu yapmış insanlar iyi bilirler, bir sicil tutan amirler vardır, burada o işi genelde Adalet Bakanlığı'nın müfettişleri yapar.
Sözü niye bu kadar uzattım? Çünkü bir yönetmelik vardır yargıçlar hakkında, bu yönetmelikteki bir maddeye göre, herhangi bir yargıç şahsi sicil dosyası tutulurken, özellikle davalara nasıl baktığı konusunda notlanır. Yönetmelikteki madde aynen şöyle: "Milletin bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü, toplumun refah, huzur ve mutluluğunu bozan, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkesiyle bağdaşmayan suçlara karşı duyarlılığı ölçülür". Tırnak içinde aktarıyorum aynen böyledir. Bir müfettiş gelecek, yargıcın kararlarına bakacak ve biraz önce okuduğum yönetmeliğin bu maddesi gereğince karar verecek! Adalet Bakanlığı'ndan gelen müfettiş, doğrudan doğruya Adalet Bakanlığı'na bağlıdır. O zaman sizin hakkınızda karar veren bir yargıcın, "bu anlamdaki suçlara karşı duyarlılığı" diye bir sicil notu yargıçlara verilemez dedik İstanbul Barosu olarak bunu dava ettik, "eğer bir yargıç için böyle bir sicil notu verilirse o zaman o yargılama çok sıhhatli olmaz" dedik. Ayrıca "o zaman yargıçlar ve savcılar emir ve talimat almış olurlar. Suçlular arasında bir tasnif, bir ayırım yapılmaz. Kamu düzeninin devamı bakımından bir yargıcı, bu konuda duyarlıdır veya değildir diye başka bir kişinin kişisel yargılarına terk edemezsiniz" dedik. Biz bunu Danıştay'da dava ettiğimiz zaman, Adalet Bakanlığı dedi ki, "Baroların bu anlamda dava açma hakkı yoktur". Biz de dedik ki... Sonuç Danıştay 12. Dairesi, özellikle bizler hakkında karar veren yargıçlar için bu anlamda bir maddenin bulunmasını, Anayasa ve demokratik hukuk devleti ilkelerine aykırı bulduğu için iptal etti. Bu sadece verdiğim örneklerden birincisi. İkinci ve son örnek, hani "yargıçlara herhangi bir talimat veya genelge gönderilmez" diye de bir kural vardır ya, Anayasa'nın 158. Maddesi de bu konuda çok açıktır.
Peki o zaman bir Adalet Bakanı herhangi bir yargıca veya herhangi bir savcıya acaba bu anlamda bir emir veya talimat gönderebilir mi, gönderemez mi? diye düşündüğümüz sırada, gerçekten Adalet Bakanlığı tarafından 19.06.1997 tarihli bir genelge gönderildi. Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı'na gönderilen genelgede, Adalet Bakanlığı tarafından gönderilen genelgede, Anayasa ile öngörülen devlet düzeninin korunması konulu genelgeyi yargıçlara ve savcılara verince, Türkiye'de yaşayan yargıçlardan bir tanesi, Bakanlık tarafından gönderilen genelgeyi bakanlığa iade etti. 17.7.1997 tarihli iade yazısında yargıç, "Anayasa'nın 138/2 maddesi gereğince, emir ve talimat deyimi genelgeyi içermemektedir. Genelge daha kapsamlı olup, üst makamın bütün bağlılarına gönderdiği yazılı ve uyulması gerekir hususlar olduğundan, tereddütleri gidermek amacıyla, 138. Maddede açıkça genelge gönderemez ifadesi kullanılmıştır. Genelgede geçen hususlar, esasen Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin yargı yetkisi içerisine giren konulardır. Bu bakımdan tamamen yargı yetkisinin kullanılmasına yönelik bulunmaktadır. Gerekçede de belirtildiği üzere, genelge, üst makamın bütün bağlılarına uyulması gerekli hususları düzenlemek için yayınlandığı savcılar için geçerli olabilir ise de mahkemelere gönderilmesi mümkün değildir. Açıklanan nedenlerle ilgili genelgeyi, savcılık sevk yazısını ekte bakanlığınıza iade ediyorum" dedi ve bu genelgeyi geri gönderdi.
Sonra bir gün yargıç ve savcıların bağımsız olmadıkları konusunda, bir savcı renkli ekranda "bağımsız değildir" deyince, hakkında, "Adliyenin manevi şahsiyetini tahkir ve tevzihten dolayı" ceza davası açıldı. Yani bir savcıyı yine kendi meslektaşı yargıladı ve bu nedenle de o yargılama sonucunda bir beraat kararı verildi.
Bu üç örnek, sadece bu konunun başlığı bakımından üç temel örnek olabilecek nitelikteki konulardır. Şimdi öteki bölüme bakıyorum, yani medya bölümüne bakıyorum. Medya bölümüne baktığım zaman ve özellikle medya bölümü açısından, sayın Valimiz sabah bir konuşma yaptı. Yapmış olduğu konuşmada, kendi üslubu içerisinde çok nazik olduğu için medya bir anlamda güçtür, bir anlamda bizi de, kendi adıma söylüyorum, otorite saydı. Bunun çok doğru olmadığını da düşünüyorum ve güç olmak bakımından da söyleyeceği bazı konuları pek nedense söylemedi. "Güçsünüz de bu gücü bireyler aleyhine kullanmamak gerekir" diyecekti demedi. Sonra "gazetecilerle arasının çok şükür iyi olduğunu" söyledi, iyi olmasına üzüldüm. Gazetecilik kavramında muhalefet olduğu için de o muhalefetin bana göre demokratik ölçüler içerisinde iyi olmamasını dilerdim. O zaman kamu makamları ve otorite bakımından medyanın içinde bulunduğu durumu söylenmeyen bu sözler bakımından tarif etmek gerekir.
Bakın şimdi söylenmeyen sözler bakımından tarif etmek gerekince: 31.12.1997 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda bir soru önergesine yanıt verildi. Soru önergesi çok açıktı; "Acaba siz şimdiye kadar yayın kuruluşlarına devlet veya hükümet olarak ne kadar kredi verdiniz?" Bu sorunun yanıtına özellikle 1983 ve 1997 dönemi bakımından iki medya grubuna verilen teşvik belgelerinin toplamı aşağıdaki gibidir dediler;
Yatırım tutarı 918.4 Milyon Dolar, 1994-97 arasında da 59.1 Milyon Dolar, 1983 ve 93 dönemiyle-1994 ve 97 dönemi bakımından ise ortaya çıkan rakamlar; 601.6 Milyon Dolar, 23.6 Milyon Dolar. Bakın bu anlamda medya, "Holding" diyorlar parantez açıyorlar, sırayla sayıyorlar; Doğan Holding diyorlar, parantez açıyorlar, sırayla sayıyorlar. O zaman toplam teşviklerden 1994 öncesi yüzde 70, 1994 sonrası yüzde 40 nisbetinde devlet desteğinden yararlanmışlardır. Bu, Meclis Genel Kurulu'ndaki, soru önergesine verilen yanıt içerisinde yer alan temel bilgilerdir. Tercüme ederseniz, tekelleşmenin önlenmesi gerekir. Medya anlamında birinci başlıklardan birisi budur. Çözümü özellikle gazeteciler, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli'nin altını çize çize söylediği gibi "Yerel basın demokrasinin gerçekten kılcal damarlarıdır". Üçüncü başlık Hülya Avşar'ın doğum yaptığı sırada 55 kamera görevli olarak olayı izlemiştir. Acaba buna, o işin başında bulunanlar mı karar veriyorlar, yoksa gerçekten bu kararı veya bu beğeniyi halk veya kamuoyu mu istiyor?
Sorunun cevabını bir kenarda bırakıyorum, ama bir yanda yaşanan tekelleşme olgusu ile öbür yanda bir artistin doğum yapması nedeniyle görevli sayılan 55 kamerayla birlikte kamuoyuna verilen haberleri de medya anlamında bir tarafta tutuyorum. Şimdi bu ölçüler içerisinde iki ayrı gücün ilişkileri ne? Bu ilişkiler içerisinde Türkiye'deki mevcut durum ne?
1990 yılında Basın Konseyi tarafından yapılmış olan bir araştırmaya göre, 158 tane yasa gazetecilerin tümünü çepeçevre kuşatmış durumda. Sınırlamalar, yasaklamalar vardır, kısıtlamalar bu kanunlarda vardır. Bu kanunların sayısı, saptayabildiğim kadarıyla da, şu an 1998 Türkiyesi'nde, 178'e kadar ulaşmıştır. Kanun Hükmündeki Kararnameleri ve mevcut Olağanüstü Hal Bölgesi'ndeki durumu saymıyorum. Demek ki ilişkiler denildiği zaman, bu ilişkiler bakımından medya ile yargı ilişkiler
i içerisinde üçüncü bir duruş özellikle incelenen veya elde edilen yazılarda suç unsuru görülen gazetecilerin ayrıca yargılanması kavramı da vardır.Şimdi gazetecilerin yargılanması kavramından hareketle, daha doğrusu bu kavramın içerisinde, acaba bizim yargıyla olan ilişkilerimiz bakımından bunların düzenlenmesindeki kurallar ne? Sayın Erinç, sabahki konuşmasında bahsetti, validen bilgi almak yerine demeç alırsınız. Başka birisi, onun dışında birisi bu konuda görevlendirilmemişse demeç vermez. Peki o zama
n gazeteci olarak acaba bu haber kaynaklarına nasıl ulaşacaksınız? Sorulardan birisi bu. Haber kaynaklarına ulaşmanın dışında, örneğin herhangi bir yorum veya eleştiri yazısı yazdığınız zaman, o eleştiri veya yorum yazısından acaba başınıza herhangi bir şey gelir mi? Veya yine sabahki konuşmalarda geçtiği gibi, haber alma hak ve özgürlüğü sizlere tanınan bir ayrıcalık mı? Veya ayrıcalık değilse, sizin o zaman kamu yararı adını sürekli kullandığınız veya "biz kamu adına görev yapıyoruz" dediğinize göre, kamuya yararlı olabilmek için herhangi bir hakkı ne ölçüde kullanıyorsunuz? Acaba bu hakkı kullanırken kendinizi bu anlamda çok özgür mü sayacaksınız? gibi bir çok soru var.Şimdi Samsun'daki konuşma sırasında kaldığım noktadan hareketle bir konuyu özellikle bilgilerinize sunmak istiyorum ve bu nedenle de bir parantez açmak istiyorum. 1980 Kasım'ında, UNESCO Genel Konferansı yapıldığı sırada Mac Bride Raporu diye bir rapor kabul edildi. Bu raporun öncesinde ise UNESCO'nun 1976 yılındaki Genel Konferansı'nda 19
. Dönem Toplantısı'nda bir karar alındı. Alınan karara göre, teknolojik gelişmeler ve evrensel ilişkilerin yakın geçmişini incelemek, ayrıca iletişim sorunlarının böyle bir ortamda ne olduğunu saptamak üzere, İletişim Sorunlarını İnceleme Komisyonu oluşturuldu. 1977 Aralık ayında bu komisyon çalışmaya başladı. Başkanlığına da Mac Bride getirildi. ABD, Fransa, Zaire, Kolombiya, o zaman ki Sovyetler Birliği, Endonezya, Tunus, Japonya, Nijerya, Yugoslavya, Mısır, Hollanda, Şili, Hindistan ve Kanada bu komisyonda yer aldı. Komisyon, 1977'den itibaren çalışmalarını tamamlamak üzere dünya genelinde, bütün bu sorunları teker teker inceledi. Bu incelemenin sonucunda birinci toplantı 27-28 Ekim 1989 tarihinde Zimbabwe'nin Harare kentinde yapıldı. 14 ülkeden 18 hükümet dışı örgüt ve 33 gazeteciyle, iletişim uzmanları katıldı. İkinci toplantı, 21-22 Eylül 1990 yılında Prag'da yapıldı. 20 ülkeden 19 uluslararası gazeteci ve iletişim örgütlerinden gelen kişiler katıldılar. üçüncü toplantı 21 Haziran 1991 tarihinde İstanbul'da, Tarabya Oteli'nde yapıldı.1980 Kasım ayında UNESCO Genel Konferansı'nda kabul edilen rapora baktığımız zaman, özellikle altı çizilerek gündeme getirilen bir konu var. Beşinci bölüm, raporun beşinci bölümü, "gazetecinin hak ve sorumlulukları". Hak ve sorumluluklar anlatılırken, "gazetecilerin korunması" başlığı altında iki konuya dikkat çekiyorlar:
1. Haber, enformasyon ve düşünceleri iletme hakkı.
2. Haber ve düşünceleri alma hakkı.
Bu iki hak, "iletişim araçlarında çalışan hiç kimsenin herhangi bir müdahalesi olmadan ve tam bir güven içerisinde haber, enformasyon ve düşünce toplama ve iletmedeki rolleri nesnel bir şekilde uygulama hakkına geniş ölçüde bağlıdır", denildi. Yani bir başka türlü söylemek gerekirse; herkesin düşüncelerini iletme hakkı
vardır. Yine herkesin düşünceleri alma hakkı vardır. Bu şekilde formüle edilen bu görüşün hemen devamında, özellikle, acaba gazetecilerin, bu haber alma hakkı ile habere ulaşma ve haber verme hakkındaki sorumluluğu nedir? Bakın raporda, gazeteci için, "özgürlük ve sorumluluk bölünmez bir bütündür", düşüncesi yer almıştır. Sorumluluk olmadan özgürlük, çarpıtmaya ve daha başka uygunsuzluklara yol açar. Ancak özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluk hiç olmaz. Sorumluluk ile birlikte özgürlük kavramı; olay, durum veya süreçlere eşit yaklaşım talep eden meslek ahlak endişesini de beraberinde getirir. Ama günümüzde durum pek böyle değildir.O zaman özellikle gazetecilerin ve özellikle medyanın yargıyla olan ilişkileri bakımından konunun altı bu şekilde çizildiğinde çok küçük bir örnek vermek istiyorum. Amerika'da yani yıllar önce (1962 yılında) politik bir simanın yargılaması başlar. Suçlama, özellikle de politik kişinin birçok yolsuzluğa karıştığı yönündedir ve Teksas'ta yolsuzluk suçlamasıyla yargılanmaktadır.
Bir sürü televizyon kamerası ve birçok gazeteci duruşma salonuna girer. Birçok gazeteci fotoğraf çeker ve bu arada yargılama sırasında da pek çok televizyon kamerası çalışır. Ve politikacı mahkum olur. Politikacı, yolsuzluk nedeniyle mahkum olur. Kararı temyiz eder, konu eyalet sistemi bakımından oradaki Anayasa Mahkemesi'ne gider. Anayasa Mahkemesi bir karar verir; "Bu dava Dile Düşmüş Suç Davası'dır. Televizyona çekilmiştir, artı gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte haberleri yayınlanmıştır. Ama sanık demektedir ki, duruşma sırasında televizyon kameralarının bu kadar çok olması, bu kadar fotoğraf çekilmiş olması nedeniyle haklarımı kullanamadım. Gereği gibi savunma yapamadım. Eğer sanık böyle söylüyorsa, o zaman bu davanın bozulması gerekir" demiş. Ve Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre; bu suç davasında sadece televizyon kameraları, çekilen fotoğraf, habercilerin yargılama sırasındaki tavırları nedeniyle dava bozulmuştur.Şimdi sonrası ne olmuştur? Sonra politikacı yine mahkum oldu. Politikacı yine mahkum oldu ama, bu noktada bizi ilgilendiren durduğumuz noktadır. Durduğumuz noktaya baktığım zaman, demek ki, "Dile Düşmüş Suç Davaları"nda dahi, özgürlükle-sorumluluğu, hakla-sorumluluğu yan yana getirdiğimiz zaman, özellikle yargı otoritesinin tartışılmasınd
a sorumlu davranmak gerekiyor. Şimdi sorumlu davranmak gerektiğini ben söylüyorum. Benim söylememin farklı bir nedeni olabilir. Ama benim dışımda İngiltere de aynı şeyi söylüyorlar, Fransa'da aynı şeyi söylüyorlar, Çekoslovakya'da aynı şeyi söylüyorlar, İspanya'da aynı şeyi söylüyorlar. Yani Kara Avrupası'na dahil 33 ülkede aynı şeyi söylüyorlar. Özgürlük ve sorumluluğun, özellikle yargı otoritesi bakımından, bu çerçevede kullanılması gerektiğini söylüyorlar. Türkiye'de de aynı şeyi söylüyorlar. O ülkenin kanununda öyle, bizim ülkemizin kanununda öyle. Kanun çok açık; 6366 sayılı. İşte o herkesin söylediği, üzerinde durduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Türkiye'de kanun olduğu için, 48 yıldan beri uygulanması gerek olan bir kanun olduğu için öyle söyleniyor. Mac Bride Raporu'ndaki, haber alma ve verme hakkının altını çizdikten sonra, acaba herkesin düşüncelerini ifade etme hakkı yok mudur? Evet herkesin düşüncelerini ifade etme hakkı vardır. Ulusal sınırlara bakılması gerekir mi? Hayır ulusal sınırlara bakılmasına gerek yoktur. Peki herhangi bir müdahale gerekir mi? Düşüncelerimizi ifade etme bakımından hayır, herhangi bir müdahaleye ihtiyaç yoktur. Aslında müdahale edilmemesi, gerekir. Peki müdahale edilmemesi gerekir dedikten sonra "Dile Düşmüş Suç Davaları"nın, örneğin yargılamanın ekranlarda veya gazetelerde yer alması bakımından bir istisnasını getirmek gerekmiyor mu? Evet istisna getirmek gerekir. Yani sabahki konuşmadaki sayın Vali'nin özellikle altını çizmek istediği, örneğin "başkalarının şeref ve haysiyetlerine saldırılmayacaktır" kavramı, herkes tarafından kabul edilen bir kavramdır. Türkiye'de bu konu kanundur, Türkiye'de bu konu yasa ile düzenlenmiştir. O zaman adliye ile yargı arasındaki ilişkiler bakımından bir istisna getirmek gerekiyor mu? Evet gerekiyor.Her zaman her yerde aynı şeyi söylüyorum. Ama bakın düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. Maddesi çok açıktır; "Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir". Böyle bir özgürlüğünüz var. Sınırı nedir? Konu başlığı bakımından söylüyorum, bu özgürlükleri kullanırken, ödev ve sorum
luluk içerisinde hareket edilmesi gerektiğinden, atıf yapıyorum 1980'de UNESCO'da kabul edilen Mac Bride Raporu'ndaki özellikle altını çizdiği, "özgürlükler kullanılırken, ödev ve sorumluluk içerisinde hareket edilmesi" kavramından hareketle, istisna, yargılama organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacı ile getirilmiştir. Yani ifade özgürlüğü bakımından ödevinin, yargılama organının otorite ve tarafsızlığını korunmak olacaktır. Sorumluluğumuz, başkalarına iletmekle yükümlü olduğumuz haberlerdir. Kamuoyunu aydınlatmaktır, kamu otoritelerini sorgulamaktır. Şimdi bu ödevi yaparken sorumluluğumuz ise yargılama organının otorite ve tarafsızlığını korumaktır.Bu sorumluluk çizgisinde ödevi gazeteci taşıyacağı için, o zaman düşünce ve ifade özgürlüğünüzün durduğu nokta da budur. Peki durduğu nokta bu olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni kurum bakımından, acaba gazeteciler olarak bu yargılama makamlarını hiç eleştirmeyecek miyiz? Acaba biz gazeteciler olarak madem ki, ödev ve sorumluluklarımız çe
rçevesinde bu kavramlar bulunuyor, o zaman bu işi yaparken, gözümüzün önünde, adalet ve yargıya gittiği sırada bu kararı veren yargıçları hiç eleştirmeyecek miyiz? Acaba bir davanın örneğini almak için mutlaka adliyedeki yazı işlerinde çalışan adamlara rüşvet vermek zorunda mıyız? Veya yargı diye verilen kararı hiç eleştirmeyecek miyiz?Bütün bunların hepsini yapmak mümkün. Özellikle örnek olsun diye söylemek istiyorum; "Bu yasalar eskimiştir. Bunları kullanmak budalalıktır, bunları uygulamak geri zekalılıktır" diye yazamayacak mıyız? Bakın 20 Mart 1996 tarihli Milliyet gazetesinde, Talat Halman'ın, bana göre enfes bir yazısı var. Hani futbol maçlarını çok severiz de, o tarihlerde Efes Pilsen neredeyse Avrupa'da basket oynayacaktı, kaybettik. Efes Pilsen'i
nasıl cezalandıralım kodese atalım. Talat Halman'ın "Efes Pilsen'den Kodes, İşkence Şampiyonu Biziz" başlıklı bir yazısı. Büyük harflerle yazmış, "Kodesteki gazetecilerin sayısı bakımından Türkiye, dünya birincisi, bizden büyük yok. Neşe doluyor insan, 95 sonunda dünyada 180 gazeteci hapisteymiş. Bunların 53 tanesi bizim kodeslerde yani yüzde 30'u. Hem de büyük fark yapmışız ikinciye, üçüncüye. İkinciliği kazanan Etiyopya sadece 31 gazeteciyi kodeste tutuyormuş. Koskoca Çin 21 gazeteci ile üçüncü. Anlı şanlı Kuveyt ise 18 puan almış. Bir katogori de geriledik diye üzülenler var. 95'de öldürülen gazetecilerin sayısı bakımından ilk beşe giremedik. 45 cinayetle Cezayir birinci, sonra sırası ile eski Yugoslavya, Kolombiya, Tacikistan ve Filipinler". Yazının bir bölümünü atlıyorum. Dava konusu olan bölümüne geliyorum. "Ama bugün demokrasi döneminde, iletişim çağında, insan hakları devrinde, kitap yasaklamak, gazeteci tutuklamak, söz ve düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya kalkışmak, ne güvenlik adına haklı gösterilebilir, ne de adalet madalet diye. Yanlış yasaları yapanların budalalılığıdır ve o yasaları uygulamayı marifet sayanların geri zekalılığı" diye yazdı.Şimdi yazınca bizim bu Ceza Kanunu'nun 159. Maddesi'nde ünlü bir madde vardır. Bu madde de eğer siz "mahkemeleri, adaleti yani özellikle adliyenin manevi şahsiyetini tahkir ve tevcih ederseniz, bir yıldan, altı yıla kadar hapis cezası" yersiniz. Bu yazıyı aynen yazın demiyorum. Ve bu yazı gibi yazılar da demiyorum. Ama Talat Halman, bu yazı nedeniyle yargılandı
, 159. Madde'den dolayı yargılandı. Ve Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, bu yazı nedeniyle biraz önce söylediğim, sözünü ettiğim sözleşmenin 10. Maddesi'nde yer alan "ifade özgürlüğü ve özellikle eleştirileri sunma, yorum yapma hakkı bakımından gazeteci yazar haklıdır" dedi. "Eğer bir ülkede durum buysa, eğer bir ülkedeki koşullar, bu anlamda veriler bunu gösteriyorsa, o zaman bu yazarın asıl sorumluluğu özellikle bunları yazmaktır" dedi ve Talat Halman hakkında beraat kararı verildi.Örnek olsun diye sadece
bilginize sundum. Peki savcıları eleştiremez misiniz? Peki savcılar hakkında yazı yazamaz mısınız? Ne dediyse onun yapılmasını isteyen, aksine bazı kavramlar bakımından bu demokrasiye aykırıdır ,diye herhangi bir savcının eylemini eleştiremez misiniz? Savcıya "yasalar üstü savcı" diyemez misiniz? "Kendini kanun sanıyor" diyemez misiniz? Bir savcının yapmış oldukları bütün eylemleri sıraladığınız zaman, koskoca bir gazete sayfasında, başlıklar vererek, hukuka aykırılığını sıralayarak, bu savcı hakkında eleştirilerinizi dile getiremez misiniz? Getirebilirsiniz, sonuna kadar da eleştirebilirsiniz, sonuna kadar da yazabilirsiniz. Örneğin Cumhuriyet gazetesinde, bir Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı hakkında, bütün bu söylediklerimi yaptık, yaptık da ne oldu? Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı sayın Nail Güreli beni bağışlasın, "Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. maddesine girersen, sen o konudan çıkamazsın, çok konuşursun" demişti, tek örnekle bitiriyorum.Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. Maddesi nedeniyle bizim ha
kkımızda dava açıldı. Suçlama şuydu; "Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı terörle mücadele içerisinde görev almıştır. Terörle mücadele içersinde görev aldığına göre, siz o sanığın adını, soyadını yazarak, o savcının kimliğini açıklamış olursunuz. Kimliğini açıkladığınız için de Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. Maddesi'ne aykırı hareket ediyorsunuz" dediler ve biz yargılandık. Şimdi biz yargılanınca, biraz önce sözünü ettiğim, Adalet Bakanlığı'na genelgeyi geri gönderen yargıcın da bulunduğu kurum bir karar verdi. Kurum, bu kararı verirken, özellikle üzerinde durduğu ve altını çizdiği bir konu var, "Basının haber verme ve verdiği haberi yorumlama yolu ile yorum yapması basın özgürlüğünün vazgeçilmez üç ana görevlerinden birini teşkil etmektedir. Ancak bu yorumlarına, kişilerin şeref ve haysiyetleri ile sınırlı olarak devam etmesi ve bu yorumlarını sınırlı tutması gerekir. Ve yorumlama, mutlak olarak eleştiriyi de beraberinde getirmektedir. Kamu görevlilerinin yaptıkları görevleri nedeniyle ağır şekilde eleştirildikleri zaman, sıkça bu tür davalarla da karşılaşılmaktadır. Bu kamu görevlileri, adli görev yapan kişiler olduğunda da bir ayrıcalık yoktur. Tenkit yolu, cemiyetin her ferdine açık bir yoldur. Bu yolda yazılanlar müsamaha ile karşılanmalıdır. Ancak bunun için cemiyetin bir ferdini, kaza muameleleri hakkında bir fikir beyan ederken çirkin bir isnatta bulunmaktan kaçınması, tenkit hakkını samimi olarak kullanması ve hakaret kasti ile hareket etmemesi, keza adaleti küçültme gayesini gütmemesi lüzumudur. Ancak bu şartlar içinde yapılan bir tenkit, cezai takibat dışında kalır. Adalet, el sürülmez bir kuvvet değildir. Adaletin, halkın kontrolüne tahammül etmesi ve hatta alelade insanların, kaba mütalalarını müsamaha ile karşılamasını bilmesi lazımdır" dedi ve bir beraat kararı verdi.Özellikle "adalet, el sürülmez bir kuvvet değildir. Adaletin, halkın kontrolüne tahammüllü olması" gerekçesini ise, 1936 yılında, İngiltere'deki İstinat Mahkemesi'nin verdiği gerekçeye dayandırdı. O zaman bugün benim ülkem, özellikle 1936 yılında, İngiltere'deki bir İstinat Mahkemesi tarafından çıkarılan, "adaletin, el sürülmez bir kuvvet olmadığını, halkın kontrolüne müsamaha ile karşılaması gerektiği" kararını söylüyorsa, aynı ölçülerde, özellikle daha iyi adalet, daha iyi hak dağıtı
mı için eleştirilmelidir. Ama bu eleştiri kaba olmamalıdır. Ama bu eleştiri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. MaddesiÔnin 2. fıkrasında gösterilen "otoritesini sarsmaya yönelik" olmamalıdır. Olmaması için de özellikle gazetecilerin bu öge ve sorumluluk bilinci ile hareket etmeleri gerekir.Etmezlerse ne olur? Bakın etmezseniz, bakın etmezsek o zaman başımıza iş çıkar. Diyeceksiniz ki, başımıza nasıl iş çıkar? Şu an 1997 yılı ile ilgili olmak üzere tamamlanmış ve bitirilmiş olan bir Türk Ceza Kanunu'nda değişiklik öngören tasarı var, komisyonda görüşülüyor. Şimdi Komisyon'da görüşülen bu Ön Tasarı'yı hazırlayanlar, özellikle Türk Ceza Kanunu'nda tanımlar veriyorlar. Tanımlardan bir tanesi şu; "Acaba yayın fiili ne demek? Basın ve yayın vasıtası ile basın ve yayın yolu ile veya vasıtası ile, ibaresinden ne anlaşılır?". Basın, radyo, film, televizyon veya diğer her türlü görsel ve işitsel iletişim araçları ile yapılan yayınlar anlaşılır. Türk Ceza Kanunu Ön Tasarısı, kanun haline gelirse "radyo ile basınl
a, filmle, televizyonla veya diğer her türlü görsel ve işitsel iletişim araçları ile yapılan yayınlar yayındır" hükmü geçerli olacaktır. O zaman Türk Ceza Kanunu'na göre yargılanabilirsiniz.Bakın Türk Ceza Kanunu Ön Tasarısı, eğer gerçekten kanun haline gelirse, o zaman yetkili makamların yasakladığı bilgileri açıklayamazsınız, 396. Madde'ye göre, "milli yararlara aykırı, milli yararlara karşı hareket edemezsiniz". Çok basit bir cümle gibi gözüken "milli yarar" kavramını nasıl algılıyorsanız, öyle algıl
ayabilirsiniz. Her kişiye göre değişebilir. Örneğin benim bir tek sözüm milli yararlara aykırı görülebilir. Örneğin desem ki, "Benim ülkemde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tam tamına uygulanmalıdır". Ama benim ülkeme bir Adalet Bakanı gelir, "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi neredeyse gavur icadıdır, bizim o sözleşme ile ne işimiz vardır?" derse, ben bu sözü söylediğim için izin verir, yargılanabilirim. Adı da "milli yararlara karşı hareket etmiş olmak" olur ve yargı önüne gelebilir.Tabii bunlardan biraz
daha vahimini söyleyeyim. Örneğin taslağın 453. Maddesi'nde "hakimin veya yargısal görev yapanların saygınlıklarının ihlal" suçu kavramı yer almaktadır. Bakın cümle çok açıktır, "hakimin veya yargısal görev yapanların saygınlıklarını ihlal edilmesi" Ve devamında da diyor ki, "sözler, hareketler, veya tehditler veya yapılar veya her türlü resimlerle veya gönderilen vs. şeylerle saldırıda bulunanlara, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir". Söz göstermeyeceksiniz, söz gelimi duruşma sırasında avukat olarak ben elimi kaldırmayacağım. Siz gazetenizde yayınlamayacaksınız. Siz örneğin Trabzon'da görülen davaoa Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki bir yargıcın, dosyadan çekilme ve o davadan ayrılma yazısını yayınlamayacaksınız. Yayınlarsanız, altına yorum yazmayacaksınız, "Şimdiye kadar aklınız neredeydi?" diye soru sormayacaksınız.Çünkü bu kanun, bu tasarı kanunlaşırsa o zaman "hakimin ve yargısal görev yapanların saygınlıklarını ihlal etmiş" olabilirsiniz. Başka bir madde, böyle bir şey yoktu, 454'le geliyor, "Yargısal kararları aşağılama, otorite ve bağımsızlığına saldırıcı nitelikteki bir hareket, söz, yazı, veya her türlü resimlerle, yargısal bir kararı alenen aşağılamaya çalışanlara, bir yıldan, üç yıla kadar hapis cezası verilir". Eskiden bu tür tanımlar yoktu
. Eskiden bizde bu tür suç tanımları da yoktu. Aşağılama dendiği zaman, bir yargısal kararın nasıl aşağılanacağı konusunda da herhangi bir tanım yoktu. Şimdi bu tasarıyı yapanlara sorduğumuz zaman "İtalya'da, Fransa'da İsviçre'de var biz oradan aldık" diyorlar, inanmıyorum. Yalan söylüyorlar demiyorum. İtalya'da vardı gerçekten, Mussolini döneminden önceki bir kanundu, böyle bir madde vardı. Mussolini iktidara geldiği zaman bu maddeyi kaldırdı.Şimdi ben bunu nasıl izah edeyim? Ve bunu yapmalarının temeli, böyle bir yaklaşım göstermelerinin esas nedeni, biraz hani iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım kavramı var ya, ödev ve sorumluluklarımızı iyi yapıp yapmamanın getirdiği sonuçlardır bunlar. Eğer bir yargıcın önüne, bir mahkemenin önüne, örneğin
emniyet tarafından bütün dava dosyasını tamamlar gönderirseniz, eğer sizin adli mekanizmanız böyle çalışıyorsa, yargıç o dosyadaki delilleri gördükten sonra, kamu vicdanı adına dile düşmüş herhangi bir suç davasında sizin vicdanınızda, özellikle suçlu olduğunuza inandığınız insanı mahkum edebilir. Ama önünde delil yoksa mahkum edemez. O zaman "bu ne biçim karar?" diye başlık atamazsınız. Şimdi o başlığı attığınız zaman, bu maddelerle karşılaşırsınız. Eğer benim ülkemde bundan böyle tutuklu süresi bakımından iki yıl kabul edilmişse, bu doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin uygulanmasından kaynaklanan bir olay ise, bir sanığın tutukluluk haline son verildiği zaman "bu ne biçim tahliye?" diyemezsiniz.Diyemediğiniz zaman ne olur? O zaman yargı ve medya ilişkilerinde, bizim oylarımızla görev yapan Meclis'teki insanlar, giderek bu tür kanunlar yaparlar. Bu tür kanunlar da eskiden ne kadar kabahatimiz varsa, önümüze gelen ama Türkiye'de yaşayan bütün insanlar bakımından tehlikeli olan bir mantıktı
r. Biz burada bütün bunları konuşuyoruz ama hani bir laf vardır, "elin oğlu başka iş yapıyor". Ne yapıyor? Hukuki bağımsızlık adına ve medyanın bağımsızlığı adına 1994 yılında uluslararası bir komisyon, yargıçların ve avukatların bağımsızlığı için, UNİCEF İspanya Komitesi tarafından 40 seçkin hukukçuyu biraraya getiriyor. 40 medya uzmanını biraraya getiriyor. 18 ve 20 Ocak 1994 tarihlerinde Madrid'de buluşuyorlar. Tıpkı bizim burada buluştuğumuz gibi buluşuyorlar, bir toplantı yapıyorlar. Ve diyorlar ki, "Medya ile yargı arasındaki ilişkilerin nasıl olacağı konusunda enine boyuna tartışalım, bir karara varalım". Gerçekten tartışıyorlar, sonuç, 1985 BM Temel Hukuki Bağımsızlık Prensipleri tarafından garantilenen "medya ve hukuki bağımsızlık" arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Kendisini ifade bağımsızlığı ile hukuki bağımsızlık prensipleri arasındaki ilişkiye, prensipleri formüle etmiştir. Hangi ülkelerden gelenler vardır? Avustralya, Avusturya, Brezilya, Bulgaristan, Fransa, Almanya, Gana, Hindistan, Ürdün, Hollanda, Norveç, Filistin, Polonya, Portekiz, Senegal, Slovakya, İspanya, Sri Lanka, İsveç, isviçre ve İngiltere.Sonuç, "Kendi ifade özgürlüğünün bir parçası olan medya özgürlüğü, hukuken yönetilen her demokratik toplumda gerekli hale getirilmesi gereklidir. Medyanın özgürlüğünü tanımak ve etkili kılmak için, onun yararına uygulamaları yapmak ve sadece uluslararası sivil ve politik haklar anlaşması tarafından veya kanunen belirtilen medya özgürlüğü kısıtlamalarının olmasına izin vermek, yargıçların soruml
uluğundadır. Hukuki bağımsızlık ve uluslararası anlaşma tarafından korunan insan haklarına, medyanın uyma zorunluluğu vardır. Bu prensipler, minimum standartlar olarak kabul edilmiştir ve kendi ifade özgürlüğünün korunması için var olan daha yüksek standartlara ulaşmak hem medyanın, hem de yargının görevidir" denilmiştir.Peki nasıl uygulayacağız? diye tartışmışlar, nasıl uygulayacağız deyince de, demişler ki, "Temel prensip şudur; yargı otoritesi sarsılmayacaktır, ama yargıçlara, medyanın önünü açacak kararlar vermesi için, özellikle bir dizi eğitim başlatılacaktır. Ve bundan böyle, hukuken yargıçlar bir karar verirken, toplumun daha iyi aydınlatılması, gazetecilerin görevlerini daha iyi yapabilmesi bakımından eğitileceklerdir. Temel prensip doğrudan doğru
ya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi esas alınarak, bu esaslar çerçevesinde, gizlilik varsa korunacak, korunacaktır. Suçlanan kişiler varsa, suçlanan kişilerin mutlaka yararı gözetilecektir ama bütün bu kavramlar bakımından yargıçların sorumluluğuna bir kısıtlama sağlanacaktır. Ama bu kısıtlama bakımından da yargıçlar bütün kararlarında medyanın önünü açacağı kararlar alabilecek seviyeye getirilebilmek için eğitilecektir" şeklinde kararlar alırlar.Ben sadece bu kararlar akılda kalsın veya böyle bir toplantı olduğu bilinsin diye anlatıyorum. Örneğin Sri Lanka'da alınan kararlar dahil olmak üzere ve uluslararası birtakım sözleşmelere atıf yapmak üzere, minimum seviyedeki ifade özgürlüğü kısıtlamalarını esas alarak, emin olun böyle toplantılar yapıyorlar. Bu to
plantıları yaptıktan sonra, bunları karara bağlıyorlar. Bunlar karara bağlandıktan sonra uygulanıyor. Uygulamayı kontrol etmek üzere komiteler kuruluyor, bu komiteler, bu ülkelerin mahkemelerinde gidip "Acaba gazeteciler için ne gibi kararlar verdiler?" diye bakmak istediklerinde, "gizlidir, biz size bu dosyaları veremeyiz" diyen kimse çıkmıyor. Özellikle komite, kendisini tanıttığı andan itibaren o ülkenin yargıçlarının medya üzerindeki uygulamaları dahil ama medyanın da yargı kararlarını inceleyip haber yapması dahil olmak üzere, raporlar yazıyor. O raporları, örneğin hükümet aldığı zaman o raporlar bakımından acaba ben bu raporu dikkate alayım mı almayayım mı? diye herhangi bir kaygısı yok. Raporları dikkate alıyor. Ha şimdi, Avrupalı olmak ve demokrat olmak, son sözler.The Sunday Times gazetesi ile ilgili olmak üzere İngiltere'de açılan bir dava. The Sunday Times gazetesi ne yaptı? Hamile kadınlar belli ilaçlar kullanıyorlar. Gazete, bu haberlerle ilgili bir haber yaptı ve dedi ki, "bu ilaçları kullanan kadınların çocukları sakat doğuyor, neden? Ha sakat doğuyormuş niçin?"? Böyle bir araştırma yaptılar. Bakın o araştırmanın sonucunda da The Sunday Times gazetesi ortaya çıkardı ki, kullanılan ilaç hatalı bir ilaçtır, çocukların sakat doğmasına bu ilaç ne
den olmaktadır. Bu yayın yapılınca, ilaç firması kıyameti kopardı, gazeteyi dava etti. Şimdi The Sunday Times gazetesinin davası ile ilgili olmak üzere, ilaç şirketi, bu makale nedeniyle dedi ki, "Bu yayına yayın yasağı koyalım". Şimdi bu yayına yayın yasağı koyalım deyince, uzatmadan söyleyeyim, sorun doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Divanı'na geldi. Şimdi sorun doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gelince, yani yayın yasağı ile ilgili olan özellikle "bu ifade özgürlüğünün önündeki engeldir" diye Divan'a ve Komisyon'a gelince daha doğrusu önce Komisyon, sonra Divan'a gelince, burada "10. Maddenin ikinci paragrafında yazılı olan sınırlamalara girmediğine karar verildi". Şimdi İngiltere hükümeti böyle bir kararla karşılaşınca, "bu karar beni bağlamaz" demedi, aksine oradaki mevcut mahkemeye hakaret yasasını bu karar nedeniyle 1981 yılında değiştirdi.Sonuç; medya ve yargı ilişkileri bakımından ortaya çıkan sorunları eğer çözmek istiyorsak, bu sorunları, kamu yararına çözmek istiyorsak ve bu sorunları çözerken de Türkiye'de yaşayan insanlara yararımız olsun diye düşünüyorsak, bana göre, biz önce ödevimizi yapmak zorundayız. Ödevini yapan her gazeteci, sorumluluğu çerçevesinde hareket etmeye başlayacağı için, karşınıza herhangi bi
r şekilde, bu tasarıdır, bu kanundur, diye gelen her şeyle başedebilme olanağına sahip olursunuz. O zaman Meclis sizi dinler, o zaman "bu tür yasalara da Türkiye'de ihtiyaç vardır" diye sözü edilen insanlara karşı söyleyecek her zaman için sözümüz olabilir. Ama sözü söyleyebilmek için ödevi yapmak gerekiyor ve yine bu sözler çerçevesinde hareket edebilmek ve özellikle görevlerimizi yerine getirebilmek açısından, sistemin ne olduğunu iyi kavramak gerekiyor ve fiziki düşünce sistemini terkederek, bu sorunları yaratan düşünce sisteminden vazgeçerek, özellikle vazgeçtiğimiz düşünce sistemini bir kenara bırakarak, sorunları çözmek ödevi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum, bu nedenle hepinize saygılar sunuyorum.