"ÖRNEKLERİYLE HABERLERİ KIYASLAMA-REDAKSİY
ON"Nail GÜRELİ
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
Hemen önce belirteyim ki, benim konuşmam programda yazılı olduğu gibi 15.00'de değil yarım saat sarkarak 15:30'da bitecek, ama bana ayrılan yarım saatlik süreyi aşmayacağım.
Meslekiçi eğitim seminerlerinin beşincisini Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yaptı. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü de ikincisini bugün yapıyor ve ğörüyoruz ki, bu yedi semineri de izledim, gerçekten genç, özellikle genç gazeteci arkadaşlarımız arasında bu konuda büyük bir beklenti var, arzu var. Buna meslekiçi eğitim semineri de demiyorum ben, mesleki çalışmalarımızın değerlendirilmesi diyorum ve tabii yerel gazeteciler, sayın Orhan Erinç'in de belirttiği gibi, yerel gazeteciyle, yaygın gazeteci farkı olmaz. Gazeteci, gazetecidir. Ancak yerel basın, yaygın basın ayırımını yapabiliriz. O bakımdan mesleğimizi icra ederken, dikkat etmemiz gereken konular, kurallar, ilkeler her yerde aynıdır ve zannediyorum, Diyarbakır'daki bizim ikinci seminerimiz değildi, diğer seminerimizdeki genç arkadaşlarım da aynı düşünceyi belirttiler. Çünkü biz bu seminerleri sürekli yaptığımız için genç arkadaşlarımızın nabzını, beklentilerini tespit etmeye çalışıyorduk. Yani seminerleri rayına oturtabilmek için ve onlardan gelen temel istek, işte "Haber nasıl yapılır?, Gazeteciliğin temel kuralları ile nasıl gazetecilik yapacağız?" Sayın Orhan Erinç'in belirttiği gibi, "Haber kaynaklarıyla nasıl bir ilişki içinde olmamız gerekir? Mesafemizin ne olması gerekir? Haber nasıl yazılır? Kişilik hakları nedir? Haber almak için nasıl davranmak gerekir?" gibi sorunlar. Tabii basının, yaygın basının ve yerel basının sorunları, hem içiçe ve hem o kadar ağır ki, bu meslekiçi çalışmalarımızı değerlendirmeye geçerken hep sorunlar ağır basıyordu. Yani basın özgürlüğünden tutun, tekelleşme, ekonomik sorunlar, hele hele yerel basının altında ezildiği ekonomik olanaksızlıklar ön plana çıkıyordu. Ama bunlar tabii meslekiçi çalışmaların değerlendirilmesi bakımından ya da meslekiçi eğitim seminerlerinin konusu olmaması gerekir.
Ben de özellikle genç arkadaşlarımın, hani "bize haber nasıl yazılır, bunca tecrübeli gazeteciler geliyor buraya, bize bunları anlatsınlar", isteğini dikkate alarak, bu konuşmanın içeriğini "Kıyaslamalı Haber Tekniği-Redaksiyon" konusuna ayırdım. Zaten sizlerle, çoğu arkadaşımla beraber, gerek seminerler dolayısıyla, gerek başka toplantılar nedeniyle çok beraber olduk. Genel konularda, basın özgürlüğünden tutun tekelleşmeye, promosyona kadar, o konularda bizleri çok dinlediniz.
Şimdi ben özellikle yakın zamandan ve kamuoyunda ilgi uyandıran, halkın da ilgisini çeken, popüler denilebilecek bir haberi örnek alarak getireceğim ve yerel basından da değil bu, yaygın basından. Dediğim gibi yerel gazeteciyle, yaygın gazetecinin farkı yoktur. Nitekim iş
te bu örnekle de göreceğiz ki haber yazılırken yapılan yanlışlıklar, yaygın basında ve merkezi basında da görülüyor. Orada çalışan arkadaşlarımız tarafından çeşitli yanlışlıklar yapılıyor. Hemen parantez açarak onu da belirteyim, her sektörde meslekiçi eğitim vardır, kalite kontrolü vardır. Meslekiçi eğitiminin çok az olduğu, hemen hemen yok denecek derecede, ne yazık ki medyaydı yakın zamanlara kadar ve kalite kontrolü de yoktu. Sadece baskı, teknoloji bakımından kalite kontrolörleri baskıyı kontrol ederler daha iyi, daha net olsun diye, ama içerik konusunda bir kalite kontrolünün yapıldığını, bunca yıllık gazeteciyim, çok ender olarak, zaman zaman saman alevi gibi gelip geçici şekilde görürüm, bir iki müessesemizin dışında.Şimdi haberi de hatırlatayım size; bilmiyorum buraya gelen baskılarda, yaygın basının buraya gelen baskılarında aynı genişlikte yer aldı mı? Ama televizyonlarda izlemiş olmalısınız, zannediyorum 3 hafta önceki bir haberdi bu. Boğaziçi köprüsünden, 4 kişilik bir aile, bir adamcağız karısıyla birlikte, iki çocuğuyla birlikte köprüden atladı ya da onları attı. Üçünün cesedi bulundu, diğer çocuğun cesedi bulunamadı. Bu haberin İstanbul'da yayınlanan 8 gazetedeki karşılaştırmasını yaptım, fotokopilerini de aldım getirdim buraya, orada farklılıkları göreceğiz. Haberi yazarken, gerek muhabirden kaynaklanan, gerek redaksiyonu yapan arkadaştan kaynaklanan yanlışları, farklılıkları ya da eksikleri görmeye çalışacağız. Tabii hemen temel bir kuralı da hatırlatayım buna başlarken. Bir haberde temel ku
ral; haberin, ne, nerede, nasıl, niçin, ne zaman ve kim sorularına cevap vermesi gerekir ve haber yazma tekniğinde de tabii remix usulü denen bir usul vardır. Haberin özü, birinci paragrafta 4-5 satır içinde ya da iki üç cümle içinde özetlenir, ondan sonra ayrıntılarına girilir ki o haberin ayrıntılarına ilgi duymayacak kimse, ilk paragrafı okuduğunda, üç dört cümleyi okuduğunda haberin özünü alsın, ilgi duymazsa gerisini okumadan geçsin diye. Ama son zamanlarda sık sık görüyoruz ki, iki paragraflık, üç paragraflık haberde de bu piramit haber usulü uygulanıyor. Yani birinci haberde özetlenen bilgiler bakıyorsunuz, ikinci, üçüncü haberlerde de bir veya iki unsur eklenerek çok az, bir iki kelime değişerek tekrarlanıyor. Bunu ben etrafımda da görüyorum. Yani gazeteci olmayanlar da bunu bana söylüyor. Diyorlar ki, ya üç paragraflık bir haber, birinci paragrafın içinde hepsi var, ikinci üçüncü paragraflar onun tekrarı oluyor, yani bir karışı bile bulmayan haber. Onun için piramit haber değil, yazma usulünü uygularken uzun haberler için tercih etmemiz lazım. Çok uzun bir haber yazacaksak bütün haberin özünü, en önemli noktalarını, birinci paragrafında, üç beş cümle içinde toplamak ondan sonra kademe kademe, önem derecesine göre, ayrıntılarına geçmek gerekir.Şimdi bakın, ben saatime de bakayım, yarım saat içerisinde gittiğim yere kadar. Önce bir tanesini okuyayım, haberi hatırlayalım gazeteden, gazetenin adını vermeyeceğim tabii, "Dört kişilik aile köprüden atladı. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nde, önceki gece bir
aile yok oldu. Konfeksiyon atölyesi sahibi Erkan Mutlu(30), bir süre önce, başka bir gence kaçan eşi Ayşe Gülşah, Damla Gizem ve Merve isimli iki çocuğuyla birlikte köprüden atlayarak intihar etti. Saat 01:30 sıralarında devriye gezen polis ekibi, köprünün güney yolunda terkedilmiş bir otomobil buldu. Kartal marka, filan plakalı otomobilde yapılan aramada, bir intihar notu ve aynı aileye ait 4 kimlik bulundu. Yapılan ilk incelemede, yakınlarından aldığı araçla köprüye geldiği belirlenen Erkan Mutlu'nun, aracı güney yol köprü ortasında durdurduğu anlaşıldı. Yanında bulunan Ayşe Gülşah, kızları Merve ve Damla'yı da alarak korkuluklara tırmanan Erkan Mutlu, daha sonra ailesiyle birlikte kendisini karanlık sulara bıraktı. Olay yerine gelen polis, otomobilde yaptığı incelemede, aile fertlerinin kimlikleri ile birlikte Ôborçlarımı ödeyin' yazılı bir not buldu".Şimdi anlatıyor bu, piramit gibi özetini yapmış. "Bağcılar'da bir konfeksiyon atölyesi işlettiği öğrenilen" diyor, "Saat 15.00 sıralarında geri vermek üzere bir akrabasından ödünç araç istediğini, çocuklarına giysi alacağını söyleyerek o sa sonra bir daha kendilerini göremediklerini söylediler. Aynı gece saat 23.00 sıralarında Kavacık'ta polise yapılan bir ihbarda, iki otonun birilerini kovaladığı bildir
ildi. Olay yerine gelen polis ekibi, görgü tanıklarından füme renkli bir kartal marka aracın, plakası alınamayan beyaz renkli ford eskort tarafından yolunun kesildiğini öğrendi". Şimdi isterseniz diğerlerinde tekrara girmemek için farklılıkları söyleyeyim. Bir başka haberde bakıyorsunuz, kırmızı, beyaz renkli değil kırmızı renkli ford diye geçiyor. Efendim yaşları farklı geçiyor. Burada Ayşegül 24, bir başka haberde 25-28 yaşında diyen de var. Kimlikleri bulunmuş arabada diyor. Kimlikleri de bulunmasına rağmen sekiz haberde de bu farklılıklar var. Demek ki haberi araştırırken, tespit ederken aslına hakikaten sağdık kalmak lazım, yani kimlikleri de bulunduysa, olay yerine de gittiyseniz doğru ve dikkatli almanız gerekir. Üstünkörü aldığınız zaman, ertesi gün gazetelerde farklı haberler çıkıyor. Bu da tabii güvenilirliği bir ölçüde sarsıyor. "Evet bu olaydan biP>Şir kaç saat sonra 01.30 sıralarında füme renkli, falan plakalı otonun Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinde terkedilmiş olduğu görüldü. Araçta, Mutlu ailesinin kimlikleri ile birlikte bir de not vardı. Notta; Gülşah hatalarımı affet, arkamdan vuruldum ve kazık yedim. 17 Haziran 1997'de Erkan dünyaya küstü, dünya malı varken herkes dostun, yokken herkes düşman. Konfeksiyon ve marangoz atölyemi satıp borçlarımı ödeyin. Borçlarım işçilerin çalıştığı yerdeki defterin arkasında kayıtlı" ifadeleri bulunuyordu. Diğer haberlerde bu ifade yok, çoğunda kısa, sadece efendim borcundan bazı yerde bahsediyor, çoğunda da bahsetmiyor ve sonra diğer haberlerde belirtiyor ki yakınları filan adamın hiç borcu yoktu diyorlar. alacaklı birisi de çıkmıyor. Bu mektup gerçek mi değil mi bıraktığı şüphe uyandırıyor.Devam ediyorum, "Sabaha karşı ise Çengelköy sahilinde, bir kadın ile küçük bir kızın cesetleri bulundu. Cesetler, Ayşe Gülşah Mutlu ile küçük kızı Merve'ye aitti. Cesetler Haydarpaşa Numune Hastanesi morguna kaldırılırken, genç kadının vücudunda darp ve bıçak izleri bulunduğu tespit edildi. Tartışmayı gören ve cesetleri teşhis için hastaneye getirilen tanıklar, Ôzorla götür
ülmek istenen kadın buydu' dediler. Erkan Mutlu'nun Erzurum'dan gelen ağabeyi, olayla ilgili bir açıklama yapmadı. Morali bozuk görülen Mutlu'nun bugün ya da yarın cenazeleri Erzurum'a götürmesi bekleniyor". Şimdi bir de olayın geçmişini anlatan bir kutu yapmışlar haberin içinde, ki bu kadar uzun haber içinde, tabii kutuyla da ayırmak okurun ilgisini çekmek bakımından, uzun haberle sıkmamak bakımından uygun. "Erkan Mutlu ve Ayşe Gülşah Mutlu yaklaşık beş yıl önce evlendiler. Önce dört yaşındaki Damla Gizem ardından iki yaşındaki Merve doğdu. Mutlu'nun işlerinin giderek bozulması ve ekonomik sıkıntıya düşmesi aile ilişkilerine de yansıdı". Öbür haberlerde çok mutlu olduklarını filan söylüyor halbuki.Başka gazetelerde, "İşte bugünlerde eşi Ayşe, asker kaçağı olduğu öğrenilen Orhan Erkoç adlı bir genç ile birlikte kayıplara karıştı. Eşini aramaya koyulan Erkan Mutlu'nun, aylarca süren çabaları bir sonuç vermeyince, iki ve dört yaşlarındaki çocuklarına bakabilmek için imam nikahı ile Yıldız Yavaş adlı kadınla,
dört ay önce evlendi. Geçen Ramazan Bayramı'nda ise eşinin, Yozgat'ın Çekerek ilçesinde olduğunu öğrenerek, onu bulmaya gitti. Ancak eşi perişan durumdaydı. Erkan Mutlu eşini tedavi ettirdi ama evlenmiş olduğu için biraraya gelmeleri mümkün değildi". Peki boşanmamıştı, boşandığı yok mesela, bakın evini terk edip giden karısıyla boşanmamış ve yeni yani imam nikahıyla evlendiği için biraraya gelmeleri mümkün değildi, diyor. "Bunun üzerine Ayşe Gülşah'ı, İzmir'deki ablasının yanına gönderdi. Ayşe Gülşah bir süre sonra ablasıyla, ögretmen olan eniştesine Ôben kocamla barıştım İstanbul'a gidiyorum' diyerek evden ayrıldı. Ôİstanbul'a gelen genç kadın. önceki gün Bağcılar'daki çocuklarıyla birlikte hamile olduğu öğrenilen yeni eş Yıldız Yavaş'ın yaşadığı eve gitti. Erkan Mutlu'nun eve gelerek iki eşini konuşurken görmesiyle tartışma çıktı. Mutlu, bir süre sonra eski eşi Ayşe Gülşah ile iki kızını yanına alarak evden ayrıldı".Şimdi haber bu, diğerlerine gelince tabii onları okumayacağım. (not ettim, bakın bir başka gazetedeki haberler) Bir diğer gazetede eşinin hiç şeye gittiğini söylemiyor, eşini almak üzere öğrenmiş de Erzurum'a gittiğinden bahsetmiyor, doğrudan doğruya eşinin İzmir'de olduğunu öğreniyor, İzmir'den eşi kendiliğinden evine dönmüş oluyor. Ondan sonr
a bir haberde, "Sabaha karşı Üsküdar, Kandilli sahili açıklarında üç ceset görüldüğü ihbarını alan polisler, sandalların yardımıyla anne Ayşe Gülşah Mutlu ile kızı Damla'nın cesetlerini kıyıya çıkardılar. İki yaşındaki Merve'nin cesedi ise henüz bulunamadı" diyor. Ondan sonra, bir haberde de bakın "Erkan Mutlu'nun yakınları bir ara bulup karısını öldürmeyi bile düşündüğünü ve mahallede karısının kaçmasına yardım ettiği söylenen bir arkadaşını neredeyse linç ettiğini belirtti". -Linç etmek, biliyorsunuz bir topluluk tarafından saldırılarak linç edilebilir. Bir kişinin ancak dövmesi ya da öldürmesi denilebilir. Yani böylesine kelime hataları, yanlış kelimeler kullanmamaya da dikkat etmek gerekir- "Ancak karısını arayıp buldu" diyor haberde, nerede arayıp bulduğu da yok. İzmir'de mi buldu. Erzurum'da mı buldu o da yok. Ruh ve Sinir Hastanesi'ne götürdüğünü söylüyor, o da bazı haberlerde var. Bir başka haberde, geçiyoruz başka bir gazeteye, "Köprüden nasıl atladılar" bir tanesinde diyor ki, bundan önce karısını ve çocuklarını adam attı, sonra kendisi atladı, kadının üzerinde darp ve bıçak izleri vardı. Cinayet kuşkusu oldu" deniyor. Kimisinde konfeksiyoncu olduğu söyleniyor, kimisinde marangoz. Bazılarında da hem marangoz hem konfeksiyoncu. Yaş farkını söyledim. Görgü tanıkları deniyor ama ayrıntı yok. Ondan sonra adamın imam nikahlı olan eşi ki bakın burada da bir noktaya dikkat etmek lazım, bir gazetemiz dini nikahlı eşi, diğer yedisi imam nikahlı eşi diyor. Onunla bulup konuşan yok, yanlız bir gazete, yanlız o dini nikahlı ya da imam nikahlı karısının konuşmadığını söylüyor.Bırakılan not bütün gazetelerde, dördünde özellikle çok farklı farklı, üç gazete birbirine benziyor. Ölen çocuklardan birinin cesedi bulunmuş, Damla haberde de başta geçtiği gibi dört yaşında Merve iki yaşında. Şimdi bulunan çocuk cesedi kime ait? sekiz gazeteden beşinde Damla'ya ait, üçünde ise bulunan çocuk Merve iki yaşındaki çocuk. Yani ceset bulunmuş, iki yaşında mı dört yaşında mı kimliğinden belli olması lazım. Bunda dahi farklılıklara
düşmek, haberde nasıl üstünkörü çalışıldığını gösteriyor. Burada haber yazarken, maddi unsurlarda, gerçeğe sadık kalmak konusunda titiz çalışmamızın önem taşıdığı ortaya çıkıyor bence. Bunu önemsemediğimiz takdirde, hani sadece her iki gazeteyi okuyan farklı diye düşünmek yanlıştır. Önce kendi sorumluluğumuza aykırı düşer. Bir de birkaç gazetede gören, televizyonlarda izleyen, hele orada da farklı farklı yansıyor. Tabii habere güveni sarsıyor önemli ölçüde.Haber yazarken, iki tane de o konuda örnek vereyi
m, özellikle cümlelerde, öznenin, fiilin yerli yerine oturmasına dikkat edilmediğini görüyoruz ve bir haberi de, hangisi, ne oldu, kim, kime, ne yaptı? anlamak için birkaç kez okumak gerekiyor. Bir genel kuralı da hatırlatayım örneğe geçmeden önce; haberlerde mümkün olduğu kadar kısa cümle kullanmak gerekir. İngilizlerin tespitine göre ki İngiliz okurlar için yapılmış bir eski araştırma bu, 17 kelimeden uzun cümleleri İngilizler bir okuyuşta anlayamazlarmış. Bizde zaman zaman görüyoruz ki 30-40 kelimelik cümleler var, sekiz satır on satır, bir paragraf bir cümle sürüyor.Şimdi bakın hani istanbul'da Susurluk çetesine karışanlardan birinin desteklediği, başkanı olduğu, idarecisi olduğu Sahrayıcedidspor birinci lige geçmişti, bir tartışmalı maçta. O maçı anlatan yazının girişini okuyayım size, haberin girişini; "Türkiye'yi sarsan Susurluk skandalı, sonunda spora da sıçradı. Zonguldak'ta oynanan ve skandalın kahramanları Sami Hoştan, özel timciler Ayhan Çarkın ile Oğuz Yorulmaz'ın da izlediği üçüncü lige terf
i maçında öldürülen kumarhaneler kralı Ömer Lütfü", yani şimdi burada üçüncü lige terfi maçında öldürülmüş oluyor değil mi okuduğunuz zaman. "Yorulmaz'ın da izlediği üçüncü lige terfi maçında öldürülen kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal'ın ortağı Ali Fevzi Bir'in takımı Sahrayıcedidspor, Pursaklar Belediyespor sahadan çekilince şampiyon oldu". Bir cümle ve aslında tabii burada ne demek gerekiyor? "Yorulmaz'ın da izlediği Sahrayıcedidspor maçında daha önce öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın da ortağı olduğu" şeklinde belirtmek gerekiyor.Benzer başka bir haber daha vereyim aynı konuda. Mesela bir başka haber; "Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde geçirdiği trafik kazasının ardından tazminat davası açan ünlü yazar Adalet Ağaoğlu" diye gidiyor, uzun. Şimdi Adalet Ağaoğlu da Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde trafik kazası geçirmiş oluyor. Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi'nde geçirdiği trafik kazasında, dediğiniz zaman. Oysa "geçirdiği trafik kazasının ardından Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası
açan" demek gerekir. Bu tür hatalar çok var, ben sadece iki tane örnek getirdim, ona dikkat etmek gerekir.Tabii radyo ve televizyoncu arkadaşlarıma bir tespitimi iletmek isterim. Bunu daha çok yaygın televizyonlarda izliyorum İstanbul'da. Açıyorsunuz televizyonu bir olay anlatıyor, nerede olmuş olayı kaçırıyorsunuz ve gidiyor, öyle oldu, böyle oldu, adliyeye sevkedildiler, karakola götürüldüler, bitiyor, tatkikata başlandı. Olay neredeydi, yakalayamadık değil mi? Bitirirken de haberi işte "Beşiktaş Adliy
esi'ne götürüldüler" dese orada olduğunu anlayacağız. Yani şuna dikkat etmek gerekir ki radyo ve televizyon haberlerinde, sonradan izlemeye başlayanları da dikkate alarak, olayın nerede olduğunu, ne olduğunu anlatabilecek şekilde redaksiyonunu yapmak lazım haber metninin. Gerçi bazı televizyonlarımız onun için bant geçiyorlar, filan kimse, filan olayı anlatıyor diyorlar. O zaman yarıda da açsanız "ha böyle bir olay varmış, onu anlatıyorlar" diye izliyorsunuz.Dil konusu tabii çok önemli. Bir gazetecinin öz
dilini, ki ana malzemesi o, çok iyi kullanması, özenli kullanması gerekir, maddi hatalara düşmemesi gerekir. Mesela bir haberden daha aldığım cümleyi söyleyeyim; "Dudullu'da geçen yıl şehit edilen polis memuru A.D'nin failleri olduğu öne sürülen iki kişi yakalandı. Şimdi burada faili değil katili olması gerekir. Ya da tabii şehit edildiği olayın failleri olabilir ve katil derken de tabii katil ile kaatil'i birbiriden ayırmak lazım. Katil öldürme, kaatil öldüren olduğuna da iyice dikkat etmek gerekir haberlerde. Sayı verilen cümlenin sonunda fiilin tekil bitmesi gerekir, çoğul yapılmaması gerekir. Mesela "ikisi de aynı şeyi söylediler" değil, "ikisi de aynı şeyi söyledi" gibi. İki kere "ne" kullanıldığı zaman sonundaki fiilin olumlu bitmesi, olumsuz bitmemesi gerekir. Çoğu zaman yazarlarımız da bunu yapıyorlar. "Ne ücretlere zam ne de sosyal yardımlara ilave yapılmadı", halbuki yapıldı demek gerekir. "Ne zam, ne de ilave yapıldı" dediğiniz zaman, ikisinin de yapılmadığı anlamı çıkar. Çoğu zaman da aslında çoğul olan kelimeleri tekilmiş gibi kullanıyoruz ve sonuna -lar, -ler ekleri getiriyoruz. Örneğin icraat çoğuldur, icraatlar diyoruz. Mesela belediye başkanı 6 aylık icraatlarını anlattı, yanlış 6 aylık icraatini anlattı belediye başkanı. "Tezahüratlarla karşılandı" tezahürat da çoğul. Tezahüratlarla demeye gerek yok, tezahüratla karşılandı. Bir de çok yaygın olarak "şok oldu, şoke oldu" konusu. Şok fiildir, şoke oldu demek gerekir. "Panik, panik yapmayın" o da yanlış, panik çıkartmayın yahut panik yaratmayın demek gerekir. Laik'i ayırmak lazım, din ile devlet işlerini ayırdığımız şey kısaca. Layık övünülür bir şeye layık olmaktır. -mi, -de ve -da'ların bitişik yazıldığına çok rastlanıyor yani bu redaksiyondaki arkadaşlardan da kaçıyor. Dahi anlamına gelen -de'ler -da'lar ayrı, bir şeyin içinde odada derken bitişik, "odada da rahat durmuyorsun" derken oradaki -da ayrı örneğin. "Yaşamsal tehlikesini atlamadı" diye bir cümle var bir haberde. "Yaşamsal tehlikeyi atlamadı" olması gerekir. Nasıl ki hayat tehlikesini atlatamadı demiyoruz, hayati tehlikeyi atlattı diyoruz, orada da öz Türkçesi olan yaşamı kullanıyorsak hayat yerine "yaşam tehlikesini atlattı" değil "yaşamsal tehlikeyi atlattı" demek uygun olur. "Öz anne ve üvey babası sayesinde evden kaçtı", şimdi "sayesinde" olumlu bir olay için kullanılır. Burada sayesinde öz anne ve üvey babası sayesinde değil, "öz annesi ve üvey babası yüzünden evden kaçtı" demek gerekir. "Kendim bizzat gördüm" diye de haberlerde geçtiğine rastlıyoruz ya da "kendisi bizzat bu iş için çok uğraştı belediye başkanı" diyoruz. "Bizzat" dedikten sonra "kendisi" demeye gerek yok.Evet tabii bunları izliyoruz ve vaktimi de dolduruyorum, Fevzi Bey'in zamanını aşmamak üzere. Genelde gazeteciliği, mesleğimizi böyle yapmamız gerekir ama sorunlara da değinmeden geçemiyoruz. En önemli sorun, özellikle yaygın basında da bu var, son zamanlarda daha da sık olarak tanık oluyoruz. Gazeteciden işte meslekiçi çalışmalar bakımından çok şeyler istiyoruz. Gazetecilerden, gazetelerden kamuoyuna karşı da çok ş
eyler istiyoruz ve bekliyoruz. Saygınlık bekliyoruz, güvenilirlik bekliyoruz ama kendimiz gazeteciye, kendi mesleğimize, kendimize saygı göstermiyoruz. Kurumlarımız gazeteciden, gazeteci kimliğini esirgiyorlar. Bugün özellikle yerel basında, gazetecilik yapan meslektaşlarımızın geçim koşulları çok ağır. Aldıkları, sadece gazetelerden aldıkları ücretle geçinmeleri, istisnaları söylemiyorum, merkezi yerlerdeki, bürolardakileri söylemiyorum, geçinebilmeleri bir mucize. Genel istihdam politikasındaki yanlışlık, yerel basına da yansıyor ve çok önem taşıyor. Çünkü yerel basında çalışan arkadaşlarımız aynı zamanda yaygın basının muhabirleri, temsilcileri. Ama onlar sadece gazetecilikten aldıkları ücretle geçimlerini sağlayamadıkları sürece tabii çok rahat gazetecilik yapmaları da güçleşiyor.Teknolojiye, üst kadrolara yapılan yatırımların aslında yerel basına yapılması öncelikle daha da önem taşıyor. Çünkü temeli, hem basının hem demokrasinin kılcal damarları, yerel basın. Biz öteden beri hep savunur, söyleriz, insana yatırım, yayıncılığa yatırım demektir. Yerel basında, Anadolu'da illerde, ilçelerde çalışan her gazeteci de profesyonel olmalıdır. Sadece gazeteden aldığı ücretle geçimini rahatlıkla sağlayabilmelidir, cebinde Sarı Basın Kartı da olabilmelidir, zamanı
gelince onu alabilecek bir statüde çalışmalıdır. Yani 212'ye göre sözleşmesi yapılmalıdır ki son zamanlarda bile büyük kurumlarda dahi 212'den 1475'e geçirme çabası var çalışanları, bu basının genel bir sorunu.Bir de tabii özellikle yerel basında işte 657 Sayılı Yasa'dan kaynaklanan, sayın Erinç'in de belirttiği gibi onun yanlış yorumlanmasıyla, yerel basında çalışan, yerel bölgelerde çalışan arkadaşlarımızın büyük sorunu olan haber alamama meselesi var. Bir kaymakam, haberinize bozulduğu zaman size ambar
go uygulayabiliyor. Bırakın dairesinde diğer ilgililerin, yetkililerin size bilgi vermesini, kendisi dahi bilgi vermeyebiliyor bu yasanın 16. Maddesi'ne dayanarak. Burada tabii bu sorunların çözümü özellikle, 657'de olsun 212 konusunda olsun, yani gazeteci kimliğinin gazetecilere sağlanması konusu olsun, yasa konusudur, yasanın takibi konusudur.Yani şimdi biz eğitimden talep çıkarmış oluyoruz. Durumdan vazife çıkarır gibi biz de burada mesleki değerlendirmeden, mesleki talepler çıkartıyoruz. Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü de burada olduğuna göre, biliyoruz ki bunlar Devlet Bakanı'na da yansıyacaktır, hükümete de bir talep olarak yansımasını diliyoruz. Gerçi onlar da diliyorlar ama bunların önlemleri alınmalıdır. 657 Sayılı Yasa'nın 16. Madd
esi'nin değiştireleceğini ,muhalefetteyken bütün siyasiler vaadederler ama başbakan oldukları zaman aynı genelgeyi bütün kaymakamlıklara yineleyerek gönderirler. Keza yasalara göre çalışması gereken, gazetecilerin de yasalara göre çalışması, sosyal haklarının güvenceye alınması için gerekli yasa dönemlerinde ciddi şekilde ele alınması ve uygulanması, takip edilmesi gerekir. Bu talebi de dediğim gibi mesleki çalışmadan istek, talep çıkararak dile getirmiş oluyorum, hepinize saygılar sunuyorum. Teşekkür ediyorum.