"AJANS HABERCİLİĞİ ve GELECEĞİ"

Fevzi KAHRAMAN

İhlas Haber Ajansı Genel Müdürü

Değerli meslektaşlarım, "sona kalan dona kalır" derler, böyle bir deyim vardır, sabahtan beri hem havanın sıcaklığı, hem konuların ağırlığı sebebiyle rehavet olmaması mümkün değil, bir. İki, konular çok da hafif olsa yemekten sonra böyle bir sıcak havada rehavet çöker. Her ne kadar mesele bizim meselemiz olsa da, yerel veya ulusal medyanın problemleri ve konularına göre düzenlenmiş hususlar ama öyle ya da böyle fiziki anlamda da insanın bazı beklentisi olmasa da karşılaştığı olaylar oluyor böyle. O bakımdan da ben mümkün olduğu kadar, zaten söylenenler, söylenmek istenenler söylendi, kısa tutacağım. Bu bakımdan da uzun konuşup tekrar rehavete gömmemek için, soru-cevaba daha çok yer bırakarak, aslında sizi dinlemek lazım, size zaman bırakmaya çalışacağım.

İster yerel, aslında Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, arkadaşımız yok galiba salonda ama yerel sözcüğüne tepkili olduğunu ifade etti, fakat arkamızdaki ilanda da yerel yazılı, bu sebeple yerel medya olsun veya ulusal medya olsun bunun meseleleri ile ilgili meslekiçi eğitim çalışması, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüzün ikincisini düzenlediği bu seminerde bulunmaktan, aranızda bulunmaktan mutluyum.

Bizim konuşmamız yarındı, İstanbul'daki malum işlerimiz nedeniyle aynı gruptan bir arkadaşımız, İhlas'ın aynı grubundan, Türkiye Gazetesi'nden bir arkadaşımız fedakarlık gösterdi, bugüne aldı, biz akşam döneceğiz. Bu düzenlemeyi Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü yaptı, beni böyle öne alıp anlayış gösterdikleri için hem yerini veren arkadaşımıza hem de Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'ne ayrıca teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, dünyadaki küreselleşme nedeniyle büyük değişim yaşanıyor. Bu yaşanan değişim tabii ki yerel olsun, ulusal olsun, medyayı da etkiliyor. Hem medyada çalışanları etkiliyor hem de medyada kullanılan araçları etkiliyor. Artık eski usullerle gazeteciliği tartışma, eski usullerle televizyonculuğu tartışma imkanı yok. Zaman içerisinde aksayan bölümleriyle birlikte, öyle tahmin ediyorum bu mesele de bir zemine oturacaktır ama oturuncaya kadar birçok sıkıntılarla karşı karşıya kalacağız. "Bu sıkıntılar kimden kaynaklanıyor?" denirse, bu sıkıntıları, bir hedef göstererek şuradan kaynaklanıyor demek mümkün değil. Keşke zaman olsa veya başka şekillerde bu sıkıntılar açılıp, doğru dürüst bir tartışma yapılsa da, sıkıntıların nerelerden ve ne şekilde kaynaklandığı ortaya konsa, ne çalışanlar sıkıntı çekse, ne çalıştıranlar sıkıntı çekse ne de sermayenin, yani bu işe yatırım yapanların da sıkıntısı olmasa. Şimdi sermayeyi dinliyorsunuz, o farklı izahatta bulunuyor bu konuda. Ajans, sermaye ile çok içiçe olduğu için böyle bir başlıkla girdim işin içerisine.

Efendim çalışanları dinliyorsunuz, onların sosyal güvenliklerinden tutun, 212 Sayılı Yasa'ya, Sarı Basın Kartı'na gelinceye kadar, ücretlerine varıncaya kadar, sendikalaşmalarına varıncaya kadar, onlarda bir yığın problem var. Diğer taraftan üretilen haberde, ister televizyon haberi, ister gazete haberi, ne olursa olsun, üretilen haberin içeriği konusunda tartışmalar çok fazla. İşte biraz önceki, bence seminerin en önemli kısmıydı, kendilerine bizim de muhabirlerimiz olduğu için huzurunuzda teşekkür ediyorum. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı sayın Güreli buraya kıyaslayarak birşeyler koydu ve bir takım haber yazmalarından örnekler gösterdi. Aslında bu seminerlerin zemini buraya oturması lazım. Yani arkadaşlarımız da, "Nasıl haber yapılacağını bilmiyor muyuz?" gibi bir tavizde bulunmamaları lazım.

Ama burada çok fazla konuşmamız gerekiyor mesleki açıdan. Şimdi bir yönü de bu. Bakıyorsunuz haberin içeriği yönünden problemler var, sayın Başkan okudu. Habercinin kullandığı araçlar yönünden problemler var. Eskiden ne kullanılırdı, bir tek teleks vardı yakın tarihe kadar, en modern cihaz. Şimdi önünüze gelmiş bir bilgisayar, laptop, modem birçok kullanılan araçlar var. Bunları kim kullanacak? Gazeteci, fiilen kendisi kullanacak. Gazetecinin bu noktada da yetişmesi gerekiyor. Haberi çok güzel yazmasını, kurgusunu çok güzel oturtturmasını bilse, eğer bir firma diyelim, bize vurgulayım, İhlas Haber Ajansı, bilgisayar teknolojisini kullanıyorsa ve de bilgisayar teknolojisini kullanmasını bilmeyen ama haberi çok güzel yazan birisine bir yardımcı bulmak icap edecek. Bakın bir yerde gelişen teknoloji ile birlikte, insanın kendi ürettiğinin de belki bir anlamda pek işe yaramayacağı ortamla karşı karşıya kalıyorsunuz. O zaman ne gerekiyor? Teknolojiye uygun hem gazetecilik tekniği, hem de teknik kullanım ihtiyacını giderebilecek bir elemanın yetişmesi gerekiyor. Bu, şunun problemidir, bunun problemidir, demek mümkün değil. Bu, zamanın getirdiği değişim şartlarının zorluklarıdır. Dünya bu değişimi yaşıyor, biz de yaşamak zorundayız.

Şimdi bakınız CNN'e, ne diyebilirsiniz? CNN, televiyon mudur, ajans mıdır? Gayet tabii televizyondur ve dünyayı yönlendirme konusunda, insanları şartlandırma konusunda veya insanları hazırlama konusunda, bir olaya karşı hatta bir savaşa karşı şartlandırma konusunda fevkalade etkili bir araç konumundadır şu anda CNN. Netice itibariyle bu CNN'in muhabirleri var, redaktörleri var, televizyonculukta ne kullanılıyorsa hepsi var. Ama bu insanlar, çantayla birlikte aplingi aldıkları zaman yanlarına, aplingin yanında laptop bilgisayarı aldıkları zaman, tek başına bir televizyon ekranı gibi dünyanın her tarafında dolaşıyorlar ve istedikleri yerden uydu teknolojisini de kullanarak, istedikleri yerden, istedikleri anda canlı şekilde haberi verebiliyorlar. Demek ki bir tarafta CNN'in sermayesi, milyarlarca dolar konuşuluyor, bir tarafta CNN'in o milyarlarca dolar sermayeyle yaptığı, teknolojiye yaptığı yatırımlar konuşuluyor. Onu insan kullanıyor. Bir taraftan da haberci, bu teknolojiyi kullanabilecek bir noktaya geliyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi biz de bu dünyanın değişim süratine uymak mecburiyetindeyiz. İmkanlarımızı zorlamak durumundayız ve bu değişime uygun şekilde hem teknolojiyi kullanır hale geleceğiz, hem haberi ögeleri ile birlikte en iyi yazabilir hale geleceğiz, hem de teknolojiyi kullanarak, süratte de en son noktaya ulaşmak durumundayız. Birtakım sıkıntılar var ama 1960'ların mahalli medyasını, gazetesini demek lazım, çünkü o zaman hepsine birden medya dendiği için hatta çok değişik matbaa makinesinden tutun da televizyonun mikrofonuna varıncaya kadar aradaki bütün araçlara toptan medya deniyor şimdi. 1960'ların, 1970'lerin, 1980'lerin yerel medyası ile bugünün medyasının problemlerini tartışmak hem doğru değil, hem de çözmek mümkün değil. O günün anlayışı öyleydi, o gün doğruydu, bugünün anlayışını, dünyada öyle ya da böyle, değişiklik bu noktaya getirdi. Bu bakımdan ben haber nasıl yapılır, yapılmaz meselesi zaten konuşuldu, ben böyle bir ufuk açmaya vesile olabilecek birkaç şey söyledim. Dünya bunu kullanırken biz de kullanmak durumundayız.

Diğer taraftan ajans haberciliği konusunda birkaç kelime etmek isterim. Böylesine teknolojinin süratle geliştiği, şu anda bir apling cihazı olsa, burada önemli bir haber vuku bulsa, kimin yanında apling cihazı varsa, uydu da kullanabiliyorsa, bu haber, hatta biraz daha ileri gideyim, kimin yanında apling cihazı varsa, buradaki haberi o anda bilgisayardan, laptoptan yazar, modemle bağlar, aplingle geçer 1,5 dakika sonra da bütün televizyonlara indirir. Kimin yanında bu araçlar yoksa, hep birlikte mükemmel bir habercilik de yapsak, bunları yazarız çizeriz, en güzel cümlelerle yazarız çizeriz, ondan sonra ya postaneye gideriz, ya TRT'nin lingi varsa onu kullanmak için gideriz veya neyse işte ne teknik imkanlar varsa onları kullanmaya çalışırız veya büromuza gideriz faks kullanırız. Varsa bilgisayar, bilgisayardan merkeze atmaya çalışırız. Burada dikkat ederseniz, ister görüntülü ister yazılı ister fotoğraflı olsun, link cihazı kullanarak, uydu kullanarak haberini geçen kazanıyor.

Onun için hem gazetecilik hem televizyonculuk hem de ajanscılık birbirinden çok farklı bir noktaya geldi. Bu teknolojinin ilerlemesi hatta mantıkların da değişmesi sebebiyle böyle bir noktaya geldi.

Şimdi ajansla ilgili birkaç şey söyleyim dedim; ajans haberciliği ile gazete ve televizyon haberciliği ki, Türkiye'de televizyon haberciliğini, zaten gazetelerde yetişmiş olan arkadaşlar idare ediyorlar. Bir de TRT'de yetişmiş olanlar şu anda televizyonları ve özel televizyonları özellikle onlar idare ediyorlar. Ajans-televizyon, ajans-gazete arasında önemli bir fark, geçen hafta Samsun'daki panelde de aynı şeyi söyledim. Bir gazete muhabirinin, ben yerel, ulusal çok fazla ayırım yapmıyorum, yani gazeteci gazetecidir. Yerelde de çalışsa gazetecidir, ulusalda da çalışsa gazetecidir. Diğer meslekler de böyle bir ayırım yoktur. Yerel avukat, yerel doktor, yerel mimar, ulusal avukat, ulusal doktor, ulusal mimar böyle bir şey yok. Demek ki gazeteciliğin yereli, ulusalı yoktur. Belki bu zamana göre formüle etmek icapederse bunu şöyle demek lazım; belki de patronlara yakın olan gazeteciler, patronlara uzak olan gazeteciler diye, belki yönetici durumundaki insanlar, yönetilen durumdaki insanlar demek lazım, belki bu daha doğru bir tanım olurdu, değişim süreci ile sınırlı olmak üzere yalnız. Bu değişim yerine oturunca, bu tanım da tam yerine oturur gibi geliyor bana. Yani her meslek gibi bizim mesleğimiz de, kamu adına çok güzel bir meslek, onun için bunun yereli mereli olmaz. Hatta başka bir yerden de çarpıklığı görülüyor zaten.

Şimdi peki biz yerel gazeteciyiz de veya ulusal gazeteciyiz de, Almanya'daki gazeteciye ne diyeceğiz o zaman veya Amerika'dakine ne diyeceğiz? Ona uluslararası gazeteci falan diyeceğiz, yani böyle çarpık tarifler var. Bunlar zaman içinde çözülüp gidecektir anladığım kadarıyla. Bu bakımdan ister burada çalışan arkadaşlarımız ki başka bir şey söyleyeyim, mantıksal olarak çarpıklığının başka bir yönünü söyleyeyim, benim burada bir muhabir arkadaşım çok iyi yetişmişse, ki zaman içinde böyle bir değişim yapıyoruz biz, burada çok iyi yetişmişse bu arkadaşı İstanbul'a alıyoruz. Ne yapmış olduk? Yerelden ulusala terfi ettirmiş olduk gibi bir şey. O şimdi ulusal oldu, onun geçen hafta beraber çalıştığı arkadaşı yerel oldu. Yani bu tarifler tam yerine oturmuyor. Tartışacağımız yer de burası değil, buralarda takılıp kalmamak lazım.

Gazete haberciliği ile televizyon haberciliği ve ajans haberciliği arasındaki farka biraz dokunmak isterim. Orada aranızda gazete haberciliğinde çalışan muhabir arkadaşlar varsa, televizyonda çalışan muhabir arkadaşlar varsa, bir de ajans da çalışan arkadaş varsa, ki bizim kadromuzda da elemanlar var, bence ajansta çalışanlar isimsiz kahramanlardır. Diğer yerlerde çalışanlara göre daha zor şartlarda, daha ağır şartlarda çalışmaktadırlar. Daha belki ne bileyim sıkıntılı çalışmaktadırlar. Neden? Gayet net, şimdi bir gazete muhabiri ister İstanbul'da yayınlansın o gazete, isterse burada yayınlansın bir gazete muhabiri sabahleyin geldiği zaman, yaptığı iş hepimizin bildiği mutat iş, oturur önce bir kere gazetesini karıştırır. Kendi verdiği haber çıkmış mı yoksa mutfakta güme mi gitmiş? Bakar çıktıysa ceketini arkaya asar, bir de cigara içiyorsa cigarasını içer, için demiyorum, efendim bir rahatlar şöyle. Oh! haberi de okur güzelce, baktı ismi de çıkmış, heyecanlanır, güzel. Zaten bir gazetecinin beklediği de budur, yani imzasını ve ismini görmesidir. Gördüyse fevkalade mutlu olur, maaş zammı yapmasalar da mutlu olur. İşin bu tarafı da var, haberini gördü ya yeter ona. Şimdi bakın haberini görür ondan sonra alır diğer gazeteleri neyi atlamış, neyi kaçırmış diğer gazeteleri bir gözden geçirir. Makaleleri, vakti varsa okur, ondan sonra kendi özel randevularına bakar, yazı işlerinin hazırladığı gündeme göre o gün ne yapacaksa, ne takip edecekse o takibi alır önüne. Bir plan yapar ve bu planla o güne başlar. Bilir ki gazete şu saatte basılacaktır. Yazı işleri de haberi şu saatte kesecektir. O biliyor saati, o saate kadar resmini, haberini neyse takip eder yetiştirir.

Televizyoncuya gelelim; televizyonca da aynı şekilde, onun yalnız bir tek farkı, haberi akşamdan izler, veya haber bültenleri var belli saatlerde, hepsinin reytingi aynı anda çok yüksek haber bültenleri! var, reytinglere bakarsan hepsi birinci olmuş! o bakar, oralarda varsa eğer haberi izlemiştir. Zaten yoksa o da kahretmiştir, o gün sabaha kadar uyuyamaz. Zaten anahaberde görmediyse haberini onun ki de çöpe atılmıştır. Ertesi gün gelir kamerasını sırtına alır, işte haber merkezinde ne hazırlanırsa gündem olarak o günkü olaylar, hatta polis telsizini dinleme yasak gibi bir şeydir ama dinlerler, oradan bir şey kapabilir miyiz? Neyse o güne başlar, onun da belli bir saati vardır. Şu saate kadar getirirsen haberi 19.00'a girer, 19.30'a girer, 20.00'ye, 21'e girer. Şu saatte getirirsen kaseti, haberini o saate girer, getirmezsen girmez. Onun da bir marjı var onu söylemek istiyorum, bir marjı var. Yani o saate kadar getirdin haberi girdi, getirmezsen zaten belli ki haber girmeyecek.

Ajans muhabirinin böyle bir marjı yok. Onun için bir eserde okumuştum, kimse yanlış anlamasın sadece bir kitapta okuduğum için söylüyorum, ajans muhabirliği ile gazete ve televizyon muhabirliğini şöyle tarif ediyor: "Gazete ve televizyon muhabirliği tarifeli tren gibidir" diyor, ben onu değiştireyim de "tarifeli uçak gibidir" diyelim. Tarifeli tren gibidir, ne zaman kalkacağı bellidir. Ajans muhabirliği ise sürekli hareket halindeki helikopter gibidir. Çünkü kendimizin hazırladığı, şu saatte yayınlayacağımızı söyleyeceğimiz bir yayın organı, bir gazetemiz yok. Yani ajanscının yok veya ajanscının şu saatte yayınlanacak denen bir televizyonu yok. Televizyon muhabirleri haberleri kaçıracak, gazete muhabirleri haberleri kaçıracak, ajans muhabiri haberi yakaladıysa onun haberi yayınlanacak bu birinci. İkincisinde kaçırmaz canım, bile bile de kimse kaçırır mı haberini? Kimse de kaçırmaz, kaçırırsa da zaten patron başka şey yapıyor. Onun için bir kere burada ciddi anlamda yarış var, ajans muhabiri ile gazete ve tv muhabiri arasında, bu anlamda bir yarış var.

İkincisi, ilgili televizyon, ilgili gazete öncelikle kendi muhabiri bu haberi üretmişse onu kullanmak ister. Neden? Ekonomik olarak harcama yapılıyor, onu kullanmak ister. Onun dışında ajansa para yatırıp da bir başka haber almak istemez. Çünkü muhabire de para veriyor, ajansa da. Profesyonelce düşündüğü zaman hangisi daha iyi, hangisi daha öğeleri yerinde değil, kötü demeyim de o tarzda ayırabilir ama ilk etapta yapılan kendininkini kullanmaktır. Burada da ajans muhabiri aleyhine bir dezavantaj var. O halde ne yapacak ajans muhabiri? Ajans muhabiri, hem gazeteciyi, hem televizyon muhabirini atlatacak, onlardan çok süratli bir şekilde haberini geçecek, fotoğrafını geçecek ve böylelikle gazetelerde ve televizyonlarda yer alacak. Görüntülüyse, yazılıysa ayrı ayrı şeyler, tek tek tarif etmeyim onları. Böylesine zor bir yarış içerisinde, sürekli hareket halinde.

Şimdi gelelim, aldılarsa ne oldu? O tarafına geliyoruz. Peki bu geçişte ajansı teknik alt yapı olarak hazırlamazsanız, bu süratli geçişte, o muhabire bir imkan sağlamamış olursunuz yani. İşte demin söylediğim gibi bilgisayarla atlıyorsa veya yanında laptopu yoksa veya uydu teknolojisini kullanmıyorsa, böyle bir imkan yoksa, muhabirin demiyorum şirketin böyle bir imkanı yoksa, yapacağı şey belli, kaseti, Güven Turizm'e verir, İstanbul'a da telefon eder, garajdan, Güven Turizm'den kaseti karşılarlar. Güven Turizm buradan istanbul'a, burada Güven Turizm vardır yoktur anlamında söylemiyorum, hangi otobüse verirseniz verirsiniz, yetiştire biliyorsanız hava yollarına verirsiniz. Uçak götürür yetiştirir, uçak yoksa mecbursunuz otobüse vereceksiniz. Böyle kullanılan teknoloji yok zaten. Bunun için de böyle bir yarışta teknolojiye yatırım yapmadığınız zaman başarı sağlamanız mümkün değil. Kaset Güven Turizm'de kalır, televizyon haberine yetişmez. Onun için İhlas Haber Ajansı öncelikle bu teknik alt yapı konusunda çok büyük, Türkiye'ye göre çok büyük diyorum, Batı'ya, bu işi en iyi yapanlara göre değil. Çok büyük bir alt yapı donanımına sahip olmaya çalışmaktadır. Halen 88 bürosunda bilgisayar bağlantılı, yurtdışında 55 noktada muhabiri, 20 noktada bürosu var İhlas Haber Ajansının. Kıymetli abim İsmet Solak beyle geçen hafta da Moskova'daydık, orada işadamaları ile bir gezi yapılırken büro tuttum. Moskova'da önümüzdeki hafta bir büromuz açılıyor. Orta Asya'yı Moskova'dan idare etmek lazımmış. Bize Orta Asya, Orta Asya'dan idare edilir dediler önce, baktık ki telekomünikasyon olarak tamamı, hatta zihniyet itibari ile de Moskova'ya bağlı, şimdi oradan idare edeceğiz. Yani netice itibari ile alt yapıya teknik yatırım yapmanız lazım. Teknik yatırım yapmadığınız zaman, en güzel haberi yapsanız bile burada kalır, en güzel çekimi yapsanız bile Güven Turizm'in kasasında kalır ve neticede yayınlanmaz. Onun için de teknik alt yapı, yatırım yapılması gerekiyor. Bu da büyük para, çok büyük para.

Şimdi bunu gelin hep beraber toplanalım, bu teknik alt yapıyı yapalım, bütün Anadolu'daki yerel gazeteciler toplansınlar bu işe bir yatırım yapalım, ondan sonra bu sıkıntıların önemli bir kısmını atlatalım. Yok ki para, nereden yatırım yapacaksınız? Mutlaka bir patron olması lazım, bir patronun bu işi yapması lazım. İşte Türkiye'deki vakı a da, bu patronlar yapıyor bu işi. Yani belli sayıda televizyon olanlar, gazetesi olanlar patron oldukları için bunlara sahip. Yoksa hepimiz bir araya gelsek böyle bir şeye sahip olamayız, büyük rakamlar çünkü. Bu sebeple yerel, ulusal ayırmadan onun için söyledim. İşte biz de mesela, patrona daha yakın taraflardanız, patrona yakın gazeteciler, patrona uzak gazeteciler. İşte bu şeyleri kullanma sebebi ile böyle oluyor. Bu insanları kullandığınız müddetçe de başarılı olursun.

Bunları niçin yapıyor? Herhalde memleketin hayrı için yapıyor değil. Elimize teslim edilmiş mikrofon, elimize teslim edilmiş kamera, elimize teslim edilmiş bilgisayar, elimize teslim edilmiş İstanbul'daki medya sektörü, uydu bilmem neleri. Memleket hayrına, buyur yapabiliyorsan yap o zaman yani. Onun için biz İhlas Haber Ajansı olarak da bu konuda büyük bir yatırıma giriştik.

Bir de uluslararası rekabete açıldık. Türkiye'de pasta belli, ajanslar da belli, kimin ne kadar üretecği de belli. Bundan daha farklı bir şey yapamazsınız. Televizyonlar da belli. Dünya üzerinde 3-4 tane büyük ajans var, Reuters, AP, WP satıldı efendim, birçok kendi milli ajansları var her ülkenin, bizim Anadolu Ajansı gibi. Ama uluslararası yayın yapan ajanslar, bu saydığım ajanslardır. AFP, UP netice itibarı ile biz de bunların arasına girdik. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesine de haber satıyoruz, hem oradan haber üretiyoruz hem oraya satıyoruz. Aynen Türkiye'de yaptığımız gibi, hem de o haber, hangi ülkeyi ilgilendiriyorsa, çeşitli dillerde bülten hazırlayarak, o ülkelere satıyoruz. Yani İHA uluslararasına açılmış vaziyettedir. Başarılı olmayı düşünüyoruz, başarılı olmamak için de hiçbir sebep yok.

Hakikaten güçlü, kuvvetli, iyi yetişen gençler de var. Bu gençlerin önü, böyle eğitim seminerleri ile açılıyor. Daha iyi gelişmelerle Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüz de böyle birçok bölgelerde inşallah bu zinciri çoğaltırlarsa, bizim genç arkadaşlarımız da istifade ederler. Mesleki anlamda, bu başarıyı daha ileri noktalara götürürüz diye düşünüyorum.

İçeride sıkıntımız var, dışarıda bir sıkıntımız yok. Daha dün Filipinler'den bir televizyon, haberimizi kullanmak istediğini söyledi. Biz de kendisine "kullanabilirsiniz" dedik. Logo ile haberimizi kullanmaya izin istiyor, izin istemese de ne olacak, görecek halimiz yok. Görsek ne yapacağız, sonra bir şey yapacak halimiz de yok. Ama içerideki medyayı düşünün şimdi. Burada arkadaş canla başla çalışmış bir görüntü hazırlamış, göndermiş. Trabzon'dan geldiği belli, Star, Show, atv, Kanal D, hepsi aynı, bir köşesine Trabzon yazıyor, üstüne logoyu kapatıyor. Şimdi ne yapalım yani, Batı Çalışma Grubu'na mı şikayet edelim, "bak bizim logoyu kapatıyorlar" diye. Yabancı açmaya çalışıyor, izinli yapmaya çalışıyor bu işi, bizimki de kapatıyor. Ondan sonra da dürüst gazetecilikten, doğru gazetecilikten bahsediyoruz. Kendi kendimizi yiyoruz kardeşim! Bana zarar vermiş olmuyorsun. Ben neticede paramı alıyorum oradan, paramı alıyorum ben. Yani para ise o, ben sattığımı alıyorum, bana zarar vermiş olmuyorsun. Meslektaşını biçiyorsun, boynunu büküyorsun, onun emeğine saygısızlık yapıyorsun. İşte buyur, ulusal medyayı idare edenler, her gün çıkıp oraya bar bar bağıranlar, reytingimiz birinci diyenler, niye kendi meslektaşlarını biçiyor? Bu da gelişme ile düzelecek inşallah, temennimiz odur. Bir çok örnek verebiliriz yurtdışına sattığımız haberlerden, geçenlerde Japonya'dan, nasıl gelişiyor insanlar? Önce fikirde gelişiyorlar, önce medeniyette gelişiyorlar. Japonya'dan, Türkiye'deki trafik kazası haberini geçmiştik, arşivini kullanmak istemiş, bizi arıyor, arşivini kullanmak istiyor. Gelin bir de batıdan başka bir misal vereyim; Reuters, AP gibi ajansların hiçbirisinde logo olmaz, logo koymaz ama hangi televizyon olursa olsun kaynağını belirtmek için, bir gazetecilik disiplini, bir gazetecilik saygısı, bir gazetecilik edebi, terbiyesi içerisinde, Fikret beyin söylediği gibi bir gazetecilik hukuku içerisinde diyelim hangi ajanstan aldıysa onun ismini kendisi yazar. En çok izlediğimiz CNN'e bakın Reuters yazar, AP yazar sol üst köşesinde. Biz kendimiz çaka çaka oraya yazdığımız halde, bizim o meşhur medyayı idare edenler, ülkeyi idare edenler, insanlara yön verenler öncelikle oraları kaptıyorlar. Nereye yazarsak yazalım, bir arkadaş da diyor ki ortasına yazın, teknik gelişiyor onu yapacağız da geçenlerde bir şey yaptık, bak onu da söyleyim bitireyim lafı.

Geçenlerde bir şey yaptık, çok kötü bir kaza oldu İstanbul'da biliyorsunuz, tren kazası. Tren kazasının görüntüleri bir tek bizde varmış, "Siz nasıl oradaydınız" diyor, bize cevap olarak. Yahu sana ne, nasıl oradaysam oradayım ben, çekmişim ya "siz nasıl oradaydınız" diyor. Ve yukarıya çıkarmışlar bizim arkadaşlar, bana da sormadılar işin doğrusu, yukarıya çıkarmışlar. Şimdi meşhur bir televizyoncu bağırıyor "bir daha almayacağız" diyor. Ben de dedim ki, bizim onlarda cihazlarımız var uydudan indiriyoruz çünkü, "Haberi hemen kesin cihazı alın". Çok iyi oldu bu, biz bozmuş olmayalım onlar bozmuş olsun anlaşmayı. Bizimkiler cihaz almaya gitmişler, "hayırdır!","Cihazı alacağız", "Yok yok canım bir kere dediydik öyle bir dediydik" falan diye geçiştiriyorlar. Çünkü bütün bültenler aşağı yukarı en mütevazi şekliyle 1/3 İHA tarafından veriliyor. Kapatırlar, başka ajanslar da var ama bir gün gelir onlar da bu çalışan emekçilerin emeğine saygı duyarlar, açarlar diye bekliyoruz.

Bu sebeple ajans haberciliği, ister görüntülü, isterse yazılı olsun çok zor bir iştir. Yazılıda da haberinizi takla attırırlar, orada redaktörler oturur onu öyle bir işlerler, şimdi değiştiremedikleri yerleri de söylemeyim bazı yerlerini de değiştiremezler, değiştirirler, ondan sonra ya kendi muhabirinin adını koyar yahut o şehrin adını koyar. Gazete de vardır, televizyonda da var. Zaman içerisinde inşallah Fikret beyin burada tam bir saate yakın anlattığı hukuka saygı, öncelikle meslek içerisinde gerçekleşir diye düşünüyorum. Hepinize teşekkür ediyorum. Sorulara zaman bırakıyorum. Sağolun, varolun...