"RADYO VE TELEVİZYONDA MÜLAKAT TEKNİKLERİ"

Mustafa GERÇEKER

TRT Yayın Denetleme Kurulu Üyesi

Efemdim izninizle ceketimi çıkaracağım. İstanbul'dan geldik ama buradaki rutubet, yani maazallah sizler de çıkarsanız iyi olur. Gerçi benim konuşmam sizi uyandıracak ama ne olur ne olmaz rehavet basmasın sabahtan, inanılmaz yapış yapış. Öncelikle günaydın efendim.

Umarım aranızda radyo-televizyonlardan şimdi anlatacağım konuyla ilgilenen kişiler vardır, onlar beni çok daha iyi anlayacaklar. Bu konuya nereden bulaştın derseniz eğer, televizyonda artık pek izlenmediği varsayılan TRT'nin ikinci kanalını izliyorsanız, Pazartesi ve Çarşamba akşamları "Yaşamla İçiçe" programı var. Onu sunan adam benim, işte karşınızda duran kişi. Bu hayatın tecrübelerinden süzülmüş bir kaç not. Bazen güleceğiz bazen beraberce ağlayacağız.

Efendim şimdi sorumuz radyo-televizyonda söyleşi nasıl yapılır, nasıl yapılmalı? Bir kere söyleşiye karar vermek lazım. Söyleşiye karar verebilmek için de tanımını getirmek lazım. Nedir? Nasıl birşeydir? Söyleşi nedir? Mülakat da deniyor, görüşme de deniyor, sohbet de deniyor. Ben söyleşi diyeyim öyle kabul edelim. Belirlenmiş bir konu ya da konular çerevesinde saptanmış olan bir amaca ulaşmak için dinleyenlerin, izleyenlerin, anlayacağı biçimde karşılıklı konuşmaktır. Amaçsız konuşma yani zevzeklik. Temel farkı, bir soru soran kişi var bir de soruyu yanıtlayan ya da yanıtlayanlar var.

Peki soru soran kim? Soru soran, söyleşinin merkezindeki kişi. Bu söyleşiyi başlatan, sürdüren, yönlendiren, kesintiye uğrarsa yeniden devamını sağlayan ve bilinmesi gereken herşeyin izleyiciler, dinleyiciler tarafından bilinmesi, gereken herşeyin ya da olabildiğince herşeyin ortaya çıkarılması için çabalayan kişidir. Konuk, konuklar, bunlar kimlerdir? Teknik anlamda soruları yanıtlayan kişilerdir. Söyleşinin konusunun, konu alınmışsa ele, konusunu bütün olarak yahut parça parça bilen kişilerdir ve emin olun soruyu sorandan daha fazla bilen kişilerdir. Bu çok önemli bir nokta, unutmamanızı dilerim daha sonra geleceğiz.

Konuya girmeye başlayalım bu iş tanımından sonra. Şimdi söyleşinin dediğim gibi belli bir amacı var. Belli amacı olan başka konuşmalar da var. Mesela, salt haber nitelikli bir konuşma olacak ise dün Sayın Güreli de, "kim-nerede-ne zaman-niçin-nasıl sorularını, (4 N 1 K kuralı) bu soruların cevaplarını verebilen herhangi bir konuşma, haber amaçlı bir konuşmadır" dedi. Bizim sınırlarımız dışında kalan bir şey. Bizimki nedir? Düzenlenmiş, belirli bir mekanda, bir ortamda, daha sonra buraya da geleceğiz, belirlenmiş bir süre içinde, belirlenmiş bir sonuca erişmeyi amaçlayan bir görüşme. Bilgilendirme amaçlı olabilir, tanıtma amaçlı olabilir, bir tartışma başlatma olabilir, bir tartışmayı sonuçlandırma amaçlı olabilir, daha da ekleyebilirsiniz.

Peki her yerde görüyorsunuz, söyleşi, tabii bazı yerlerde beni mazur görün ama gözünüzün önünde görüntüleri canlandırmak için söylüyorum. Hem soruları soran hem soruları yanıtlayanların etekleri biraz kısa olabiliyor, kolları biraz açık olabiliyor yahut yakalarında V dekolteleri olabiliyor. İşin çekiciliği hani reyting denilen şey var ya o çekiciliği sağlamak için.

Ama aslında gözden kaçırılan şey şu; çekicilik orada değil. Gerçek söyleşi de çekicilik, konuşulanlarda, söylenenlerde, sorulanlarda ve verilen cevaplarda. Ötesi bizim için bir anlam taşımıyor ama, biliyorsunuz çoğunlukla soru soranlar eski mankenlerden yahut yeni mankenlerden seçiliyor. Böyle uzun uzun kızlar herkes ona mı baksın konuyu mu dinlesin ne yapacakmış aklını şaşırıyor. Neyse onların hepsini bir tarafa bırakalım ama, her yerde rastladığımız bu söyleşi neden bu kadar çok.

Çok genel bir gerçek var: İnsan her türlü olayı başlatan, belirleyen, yönlendiren, sonuçlandırandı, burada olduğu gibi. Biz burada olmazsak toplantı nasıl olacak? Bu toplantının derinliğine ne anlama geldiğini anlamak için ne yapmak gerekir? Buradaki insanlara konuşmak gerekir, düzenleyen kişilerle Sayın Genel Müdürle konuşmak gerekir, yahut mahiyetindekilerle, yahut gelip bana sormak gerekir "kardeşim sen kimsin bunu anlatıyorsun?" diye. Ben de o zaman söyleyeceğim, "işte ben filancayım falancayım" diye. Dolayısıyla herhangi bir olayın önüyle, arkasıyla, içiyle, dışıyla, öncesiyle, sonrasıyla anlayabilmek için kitap okumak yetmiyor, seyretmek de yetmiyor, içinde yaşamak da yetmiyor. O olayı başlatan, belirleyen, yönlendiren ve sonuçlandıran kişilerle konuşmak lazım. Bir skandalı, skandalın içindeki kişişyle konuşmak gerekiyor. Buradaki olayı da düzenleyenlerle konuşmak gerektiği gibi. İşte o nedenle söyleşiler son derece de önemli ve bir olayı anlayabilmek, somutlaştırabilmek için de o olayı yapan insanlarla konuşmak gerekiyor.

Peki bu söyleşi nerelerde yapılır? Söyleşiyi yapacak kişi ya konuşacağı kişiyi bulunduğu mekana çağırır, bu radyo ya da televizyon stüdyosudur yahut onun bulunduğu mekana gider. Nedir? Yaşadığı evi, iş yapıyorsa atölyesi yahut çok sevdiği bir park, gider otururlar orada konuşurlar, yahutta hiç ikisini de ilgilendirmeyen diyelim ki, çok teknik bir konu konuşulacak o teknik konuyu biraz andıran bir başka ama ikisinin alanı olmayan bir yerde konuşma yapılabilir. Bunları neden söylediğimi biraz sonra anlayacaksınız.

Şimdi söyleşi amaçsız yapılmayacak, bir sonuca da ulaşması gerekiyor. Pek gerekmiyor ama amacı mutlaka olmalı. Amaç bir kişiyi konuşturmak, ne dediğini anlamak. Rahatsız olan bir kişiyi mikrofondan, kameradan korkmuş bir kişiyi konuşturamazsınız. Konuşmayan kişi hiçbir şey söylemez, söyleşi de amacına ulaşmaz. Öyle ise ister stüdyonuza çağırdınız, ister onun mekanına gittiniz, ister üçüncü bir mekanda buluştunuz, önemli olan şey, soruyu cevaplayacak kişiyi rahatlatmaktır. Nasıl rahatlatacağız? Nasıl bir hasta doktoruna güvendiğinde daha iyi oluyor daha çabuk iyileşiyorsa, soruları cevaplayacak olan kişi de soruyu soran kişiye güvenmek zorundadır. Bu güveni sağlamanız lazım. Nasıl sağlarsınız? Çeşitli yöntemleri var, alkolü vermenin dışında. Öteden beriden konuşursunuz, konulara girer çıkarsınız, kendinizi anlatırsınız, şakalar yaparsınız, gülersiniz, oynarsınız, aranızda bir bağ kurulur sonra söyleşiye başlarsınız. Benim bu tür işleri yapan insanlara birinci tavsiyem bu öngörüşmeyi, tanışmayı yapmadan hiçbir zaman söyleşiye başlamamalarıdır.

Yani aslında sizin izlediğiniz yayındaki söyleşi orada başlamıyor, daha öncesinde başlıyor. işte bu birincisi insanların tanışmasıyla başlıyor hazırlık aşaması diyelim buna. Bu insandan istediğiniz sonucu elde edebilmek için, görüşmenin bir anlam taşıyabilmesi için, soru soracağınız kişi kendisinin bir köşeye sıkıştırılmayacağını, Kişilik haklarının zedelenmeyeceğini, insanlar önünde, dinleyiciler, izleyiciler önünde rezil edilmeyeceğini bilmelidir. Yani kendisi eğer bir konuyu anlatacaksa, kendi kuralları içinde anlatacağını, içinde bulunduğu bir olayı anlatacaksa, bu olayı anlatmasına imkan verileceğini önceden bilir ise o zaman soruyu soran kişiyle işbirliği yapacak ve amaç olan üçüncü kişilerin bilgilendirilmesi yani dinleyen ve izleyenlerin bilgilendirilmesi gerçekleşecektir.

Şu bir kural olarak herkesin hatırında bulunmalı; söyleşi, sorgulama değildir. O, projektörlerin ışığının altında, bir kişi oradan bir kişi buradan darmadağın edip adama birşeyleri çıkarmak değildir. Söyleşi, soruşturma da değildir. Zorlamayla söyleşi yapılmaz. Eğer amaç başka ise tamam o bizim amacımız dışında ama bir soruşturma değildir, işkence hiç değildir. Yani insanın boğazını sıkıp da, birşeyleri çıkartmak amaç değil. Amaç, o insana söyletmek, ustalık orada.

Peki söyleşiye nasıl başlanır? Bir konuşma ile başlanır. Önce konuğu tanıtırsınız, amaç onu tanıtmaksa, yahut bir konuysa konu kısaca özetlenir ve söyleşiye girilir. Aslında bu açış konuşması da bir soru etkisindedir, soru niteliğindedir. Çünkü daha sonra gelecek olan görüşmenin nereden başlayacağını, nerelere gideceğini ve nasıl sonuçlanacağını bu açış konuşmasında özet olarak vermek gerekiyor.

Her söyleşinin amacı olmalıdır dedik. Amacı kısaca söyledim size; ya insanı tanıtmak ya olayı tanıtmak, tartışma başlatmak ya da tartışmayı sona erdirmek gibi. Ama bu amaca ulaşmak için ne yapmak lazım? Birincisi demin söylediğim girişi doğru yapmak lazım. İzleyen kişilerin ilgisini çekebilmek için işin nereye gideceğini anlatabilmek için başlangıçta girişi doğru yapmak lazım, ama yetmiyor. İkincisi, doğru soruyu sormak lazım. Hiçbir şeyden haberi olmayan bir adama efendim "işte habol teleskobun çektiği gezegenin anlamı"nı sorarsanız hiçbir yararı yok, doğru soruyu sormadınız demektir. Girişi doğru yapmak, doğru soruyu sormak da yetmiyor. Soruyu doğru sormak gerekiyor. Yani kullandığımız dil, açık, seçik, sade, basit, amaca yönelik, kısa olmalı. Türkçe iyi bilinmeli, dilbilgisi kurallarına uyulmalı ki, soru doğru sorulmuş olsun. Şeylerle, yanilerle, kemle, kümle olmuyor bu iş, çok açık seçik basit sorular olmalı.

Girişi doğru yapmak, doğru soruyu sormak ve soruyu doğru sormak için bir araştırma yapmak gerekiyor. Bugün bu kadar yıllık tecrübeme rağmen, içinizden herhangi bir kişiylrada bir canlı yayın varsa, girip konuşmaktan kesinlikle kaçınırım. Çünkü aramızda henüz demin söylediğim tanışma yok, tanışmadık, bilmiyorum, konuşmadık, kekeme misiniz, tutulan bir insan mısınız, kameradan korkar mısınız, radyo stüdyosundan korkar mısınız, bir konuyu belirli bir amaca yöneli eldk anlatabilecek nitelikte misiniz, değil misiniz? Her insanın bazı aksaklıkları var, karşımıza gelenlerde bunları görüyoruz. Artı ben hazırlık yapmamışım, konu yok ortada. Yani birisinin yakasından tutup stüdyoya sokup konuşma olmaz.

Peki şimdi gelelim soruyu sorana. Ben allami cihan olsam, herşeyi bilen kişi olsam, böyle bir şey mümkün değil ama herşeyi bilen kişi olsam, herşeyle ilgiliyim, bilerek, hangi taşı kaldırsanız altından çıkıyorum, bir tek şeyi yapmıyorsam, onu şimdi söyleyeceğim, söyleşi başarıya ulaşmayacaktır. Eğer dinlemeyi bilmiyorsan, bitti. Söyleşinin hakkında ne kadar araştırma yaparsanız yapın, ne kadar hazırlıklı olursanız olun, dinlemeyi bilmiyorsanız, söyleşi başarısız olacaktır. Neden? Çok basit. Eğer karşındakine bir soru sordun, cevabı dinlemiyorsan, o arada arabayı tamire verecektim de bakım filan gibi şeyleri düşünüyorsan, bitti. Sorunun cevabını aldığımın farkına varmayabilirim, daha sonra bir yerde aynı soruyu sorabilirim. Oysa ben farkında değilim ama izleyenler farkında. Benim dinlemediğimin farkında. Oysa amaç, o izleyenler ve dinleyenler için bu kişiden bazı şeyleri öğrenmeye çalışıyorum, kendim için değil, sizler için diyelim. Siz anlayacaksınız ki, ben hiç orada değilim, kilometrelerce ötedeyim. Dolayısıyla soruyu soran, dinlemeyi bilmelidir. Soruyu soran aktör değildir, soruyu soran şovmen değildir, soruyu soran sanatçı değildir, soruyu soran bir numaralı kişi değildir. Soruyu soran kişi, söyleşideki aracıdır, bir dişlidir, bir çarktır, makinanın doğru çalışmasını ve sizlere gereken bilginin ulaştırılmasını sağlayan bir çarktır. Görevi kendisinin konuşması değildir, konuşmak değildir, karşısındakini konuşturmaktır. Soruların cevaplarını alabilmektir, konuşmayı yönlendirmektir ve istenen sonuca ulaştırmaktır. Başkaca hiçbir rol yoktur. Sizlerle soruyu yanıtlayacak kişi arasındaki aracıdır, dişlidir, makinedir, ne derseniz deyin.

Şimdi bu soruyu soran kişi, herşeyi bilen bir kişi gibi, karşısındakine soru sormaya başlar ise ne olur? Karşıdaki derhal korkacaktır. Acaba benim yaptığım bir yanlış, gözümden kaçan birşey suratıma vurulur mu? Ne yaparım? "Karşımda bir ukala oturuyor diyecektir". Soru soranın yapacağı en büyük yanlışlardan bir başkası bu konumla işe başlamaktır. Bilgiçlik konumu bu. Soruyu soran bilmelidir ki, karşısındaki konuyu ondan daha iyi bilmektedir. Olay öyleyse soru soran, öğrenme konumundan, bilgisizlik konumundan işe başlamalıdır. Yani ben cahilim kardeşim, bu konuda işte sorularım, öğreneyim, konumundan işe başlamalıdır. Böylece karşıdaki "diyecektir bu benim kadar bilmiyor, üç beş tane soruyu bir araya getirmiş, onları soracak, ben rahatça gireyim". Böylece eğer sorulara karşı bir direnç varsa, yanıtlama açısından bir direnci varsa, o dirençte kırılmış olacak, o kendisini üstün görecek, siz de istediğiniz soruları soracaksınız, cevabını da alacaksınız, amaç bu.

Şimdi bunları da yaptık, araştırmayı yaptık, insanı rahatlattık, onu böyle yükseğe çıkarttık, onu dam üstüne oturtuk ama geldik konuşmaya. Eğer bir ön görüşme yapmadıysak, demin söylediğim gibi bu konuştuğumuz kişi nasıl konuşur, tabii bunun bir sorunu mu var, kafası karışık mı, sabah karısıyla mı kavga etti de sinirli mi, yoksa arabası kaza geçirdi de yürüyerek mi geldi, yorulmuş vaziyette mi nedir? Bu insanı eğer bu haliyle, o günkü söyleşiye girecek haliyle bilmiyorsak, çok büyük bir hata ile yola başlıyoruz demektir. Bütün diğer hazırlıklar tamam olsa bile.

O zaman ne olacak? Soruyu soracak olan kişi o günkü gazeteleri okumuş olmalı, sağda solda biriktirdiği bir fıkralar defteri bulunmalı. Yahut o insanın ilgi alanlarına ilişkin kendisini rahat hissedeceği üç beş ufak soru, basit soru biriktirmiş olmalı ki, bu insan o üzerindeki havasını atıncaya kadar yahut bazen atamayabilir bazen çok kolay başlar, konuşmanın ortasında bir yerde tutuluverir. İşte o anda yapacağınız şey oradaki fıkralar ya burada onun ilgi alanına ilişkin birkaç soru, çünkü kendi mekanıma dönmesi gerekir ki, konuşmaya devam etsin. Hemen onun kendi mekanına gideceksiniz, kafasındaki mekanına, kendi konularından bir iki soru, ondan sonra bu tarafa dönebilirsiniz. Eğer soruyu soran kişinin bu tür hazırlıkları yoksa, kendisini bu şekilde bilgilendirmemişse, günlük olaylardan haberi yoksa, fıkralar yoksa, gazeteyi okumamış, televizyonu dinlememiş, izlememişse, gene hatalı demektir.

Diyelim ki, soruyu soran kişi bunların hepsini yaptı, fakat karşısına şimdi tanımlamayım belki seyrettiniz aklınıza gelecektir ama diyelim ki çok zeki birisi geldi oturdu. Öyle bir tehlike var ki, soruyu soran kişi soru cevaplayan kişi durumuna dönebilir. Konuk bütün üstünlüğü eline geçirebilir. Demin söyledim, sorgulama, soruşturma, işkence değildir söyleşi ama söyleşiyi yapan kişi, yani soruyu soran kişi de hiçbir zaman ipin ucunu elinden kaçırmamalı. Olayın kontrolünü daima elinde tutacak, tutacak ki, amaca varacak, sizleri bilgilendirecek. Amaç o insanın havadan sözetmesi değil, zevzeklik de değil. O nedenle çok basit bir yöntem var. Bu yöntemi uygulayabilirsiniz ama yöntem şu karşınızdaki insanın bu derece yüksek zekaya sahip yahut konusunu çok iyi bilen, insanın insiyatifi eline almasını önlemek için onlara düşünme fırsatı bırakmayacak, boğazını sıkmak değil, ama kendisini toplayıp onun sizi soru soran cevaplayan kişi durumuna düşürmemesi için yan sorularla, araya giren sorularla belki bir anda onun kafasını karıştıracak, karışıklık yaratacak, kendi konusu içindeki sorularla sürekli kafasını meşgul tutmak zorundasınız. Hep düşünmeye başladı. Çünkü düşünme bittiği anda o kendisine dönecektir ve siz aşağıya inmek durumunda kalacaksınızdır. Siz soruyu sorar, o soruları cevaplamaya başlar.

Şimdi efendim gelelim nereye kullanılacak değil, çok özel bir konudan bahsediyor olabilirsiniz. Mesala ben çarşamba günü buraya hareket etmeden önce o akşamki programın bandını yapmak zorundaydık. Öğleyin stüdyoya girdik, karşımda bir kalıtım uzmanı var. Uzman doktor, benim özel merakım var ayrı ama, kendi terimleriyle konuşur, tamamen tıp terimleriyle. Bunu kaç kişi anlar? Ben merakım olduğu için anlıyorum, yine kendileri anlar. Yani sonuçta körler, sağırlar birbirini ağırlar durumuna düşüyor. İki kişi anlıyor diğerleri anlamıyor. Dolayısıyla her söylediği tıbbı terimi ben, bizim anlayacağımız anlamda açıklamak durumunda kaldım. Yani kullanılan dil çok özel, çok teknik bir dil olursa sadece o iki konuşan kişi anlar bir de üç beş kişi, dinleyenlerden o konuyu bilenler anlar. Onun dışında hiç kimse anlamaz.

Aslında bazı programlar izliyorum, o programlarda, konunun özel dili içinde, özel sözcükleriyle anlatılıyor ve bu bir marifet sayılıyor. Kesinlikle marifet değil, öz Türkçe kullanmak da marifet değil, Arapça kullanmak da marifet değil. Önemli olan, yaşayan dili kullanmak ve yaşayan dili basit olarak kullanmak. Ağır tanımlamalarla, uzun cümlelerle, şark cümleleriyle başındakini sonunda unuttuğunuz, o uzun on onbeş satırlık cümlelerle konuşmak hiçbir anlam taşımıyor. Amaç, bizde söyleşide kural şudur; "en basit olan en güzeldir". Saatinize bakın benim saatimde bir sürü çizgiler var. Ne bir, iki, üç, dört, beş diye o rakamlar yok. Bir saati anlamak için çocuğa bu saati öğretemezsiniz. Basit bir saatle öğretmek zorundasınız, orada rakamlar bulunmalı. Diyelim ki, bir başkasının saatini aldınız, geldi başka türlü bir saat, hiç anlam taşımıyor sizin için. Rakamları göremiyorsunuz, karmaşık bir saat. En kolay okunan saat dijital saat, çünkü rakamlar var ya da bu saatin en basit olanı bir, iki, üç, dört beş diye rakamları bulunduran bizde öyle. Dil ne kadar sade ise, basit ise, amaca yönelik devrik cümleler dışında, devrik cümlelerden kurulmuş bir dil kullanıyorsanız, o kadar mesajınızı karşınızdakine anlatırsınız. O size rahat cevap verir ve üçüncü kişiler anlar. Bunu yapmadığınız takdirde, "hadi canım sen de" diyecek, kumandanın düğmesine bastığı gibi başka kanala gidecektir insan.

Konuşma tarzına gelince, harika bir konuşma tarzı var. Özellikle o demin tanımladığım mankenlikten gelen arkadaşlarımız yapıyorlar bunu. Sayın, çok sayın,sevgili, çok değerli, çok sevgili. Hiç hayatınızda böyle şeyler kullandınız mı siz? Yani insan evlilik öncesinde, sevgililik aşamasında bile olsa ne kadar kullanıyor bunu? Hemen hemen hiç kullanmamak gerekir. Neden? Çünkü sahte bir kibarlık, bunun sahte olduğunu herkes biliyor artı, o sunucunun o soruyu soran kişinin öbürünü sevmesi ya da sevmemesi beni hiç ilgilendirmiyor. Çok da sevebilir, nefret de edebilir. Nasıl kötü terimler kullanmıyorsak, kötü tanımlamalar kullanmıyorsak iyisine de geliyor. Ne yapalım? En basiti adını ve soyadını kullanmaktır, ya da diyelim ki, çok ağır bir kişi sayın Bakan, sayın Başbakan, anlamlı kullanmak gerekiyor yahut da adı, soyadı ve arkasına eklenen bir siz, mesela Ahmet Tozkoparan siz, şu işi nasıl yaptınız? Orada o ufacık siz, bütün sayının, sevgilinin, çok sevgilinin yerine geçecek, son derece de önemli bir saygı kelimesidir, artı adını, soyadını söylemek.

Efendim, canlı ya da band kaydı farkettiniz mi. Tabii ettiniz. Canlı yayının tadı hiçbir zaman hiçbir şeyde yok. Onu her zaman söylüyoruz ama, öyle kişiler olabilir ki, bu da işte konuşmayı sürdürecek olan, soruyu soracak olan kişinin ustalığı, sezgileridir. Bakarsanız bazı kişiyi de canlı yayın kesinlikle neden ya bir anda bitecektir, benim başıma geldi on dakikayı okuyarak, yanımdaki dergiyi okuyarak doldurmak zorunda kaldım. Canlı yayın on dakika "bitti-evet-hayır" diyor başka bir şey demiyor. "Daha birşey vermediler" diyorum "belki-falan" diyor, "şunu anlatın" diyorum "anlatacak birşey yok orada" diyor. Ben mahvaldum, on dakikayı resmen buradan aldım okuyarak, anlamamışsınızdır belki diye herkesi cahil yerine koyarak, bir kez daha okudum, oldu ne yapalım.

Dolayısıyla kiminle canlı yayın, kiminle band kaydı yapacaksınız bunu bilmek zorundasınız. Canlı yayınla bant kaydı arasında çok büyük fark var. Birisinde dur-kalk dur-kalk, geri-dön, yanlışı düzeltme imkanınız var, diğerinde yok. Birinde bütün dikkat karşınızda, saatinizde, "aman zaman geçmesin" diye ve verilen cevaplarda konu sapmasın diye. Ama dediğim gibi konuk tutuldu, konuk ikinci amaçlarla geliyor olabilir, hiç umulmadık birşeyler söylemeye başlayabilir o zaman yapılacak iş ne? Yukarıdaki yönetmen eğer tahsilli ise masaya bir tekme vuracak yayını kesecek yahut siz adamın boğazını sıkacaksınız birşey olacak yani, yahut bir toplu kapacaksınız başka çaresi yok. Onun için kiminle konuşuyorsunuz, hangi konuyu konuşacaksınız, bu kişiler nereden gelmiş, neler konuşabilir bunları düşünmek, ona göre canlı ya da band kayıt yapmak önemli.

Hepimiz yapımcıyız, yapımcılıktan geldik, varsa aranızdaki kişiler ben öyleyim. Bizim birinci uymamız gereken şey saattir, verilen süre. Çünkü siz ne kadar zamanı sarkıtırsanız sizden sonraki program da o kadar sarkacak. O programı izleyen kişi bekleyecek, bekleyecek, on dakika, onbeş dakika yok, başka bir kanala geçecek. Yani yaptığınız kötülük, süreye uymamakla yaptığınız kötülük, kendinize yaptığınız kötülüktür. Onun için size verilen zamanı iyi değerlendirmeniz, söyleyişiyi bitirmeniz gerekir. Ama bu demek değildir ki, her söyleşi muhakkak sonuçlanmalıdır.

Hani bir zamanlar açık oturumlar oluyordu, herkes konuşuyor, konuşuyor sanki izleyicilerin hepsi cahilmiş gibi orada oturanlar da çok bilgiliymiş gibi, hele hayatında ilk defa oraya yönetmek üzere getirilen açık oturum yöneticisi hepinizin en bilgili programıymış gibi şimdi artık sonuna geldik A bunu dedi, B bunu dedi, C şunu dedi herkesin dediğini bir özetlerdi. Bu şimdi düşününüz ki 1000 radyonun bulunduğu, 16 tane ulusal televizyon kanalının yayın yaptığı, yurt çapında yayın yaptığı bir ülkede artık o anladığımız anlamda cehalet hiçbir zaman yok, olamaz da. Yani içimizde bu işle en ilgisi olmayan kişi bile bu günde üç, beş tane televizyon programı seyretse, o zaman o insan, ondan çok daha bilgili olma şansına sahip.

O nedenle ille de söyleşinin sonucu olacaktır diye kimse kendini sıkmamalı. Sonucun amacı olacaktır ama sonuçlanmayabilir. Buradaki ustalık şudur, dersiniz ki, sunucu döner, görüyor, seyircilere der ki, görüyorsunuz tartışma büyüyor bunu bir başka programda, bir başka tartışmada tekrar alacağız, bu akşam süremiz sona erdi, kapandı. İnanın böyle bir kapanışın etkisi hani o gazeteciler, büyük bir hızla koşar soru sorarlar, yorum yok cevabını alırlar, o yorum yok cevabı aslında verilen her cevaptan çok daha anlamlıdır. İşte programı bu şekilde kapatmakla tartışmanın bitmediğini, bitmeyeceğini, tarafları olduğunu anlatmak açısından o "yorum yok" sözü kadar anlam taşımaktadır. Onun için ille de birşeyi kapatmak, toparlamak gerekmez. Her söyleşinin bir amacı vardır ama sonucu olması gerekmez.

Benim konum bu kadar efendim. Umarım sıkmadım, kendi tecrübelerimden size bazı şeyler aktardım zamanım da geçmemiş.