"GAZETECİ-POLİTİKACI İLİŞKİLERİ"

İsmet BERKAN

Radikal Gazetesi Ankara Temsilicisi

Daha önce de Diyarbakır'daydık, o zaman da benim konum aynıydı, Onun için çok fazla bir hazırlığa gerek kalmaksızın hazır malzeme ile geldim buraya.

Şimdi gazeteci -politikacı ilişkileriyle ilgili birşeyler söyleyeceğim sizlere ama önce, daha geriden bir noktadan başlamak istiyorum. Gazetecilik etiğinden başlamak istiyorum. Çünkü bu gazetecilik etiği sonuçları, gazeteci-politikacı ilişkilerini de büyük ölçüde belirliyor. Gazetecilik etiği ile başlamak istiyorum çünkü, gazetecilik etiği ile ilgili görüşlerimi ya da referans noktalarımı söylemezsem, bu ilişkiyle ilgili söyleyeceklerim anlaşılmazmış ya da havada kalırmış gibi bir kaygı içindeyim.

Şimdi benim haber nedir sorusuna cevap olarak, çok beğendiğim bir tanım var, bu tanımı yapan da ünlü bir Amerikalı gazete sahibi. Haber nedir sorusuna şu cevabı veriyor; "yayımlanması en az iki kişiyi rahatsız edecek olan bilgidir". Şimdi eğer bütün gazetecilik ahlakınıza bu tanımı temel edinirseniz, gazetecilerin çok rahatsız edici insanlar olduklarını, işte yaptıkları haberlerle birilerini mutlaka, en azından en az iki kişiyi rahatsız ettiklerini ama başkalarının yararına rahatsızlığı verdikleri sonucuna varabilirsiniz. Dolayısıyla gazetecilerin, yaramaz çocuklar oldukları, en basit haliyle yaramaz çocuklar oldukları sonucuna varabilirsiniz.

Şimdi dün Milliyet'te Onur Taner'in köşesinde, başka birşey okudum. Orada bir gazetecilik okulunda öğrencilere sorduğu soruyu anlatıyor. Şimdi soruyu aynen size de aktarmak istiyorum; "Ülkeniz bir başka ülkeyle savaşa girmek üzere ya da durum çok kritik, bir bilgi edindiniz ki, kendi silahlı kuvvetlerinizin savaş planlarıyla ilgili ya da gelişmiş silah sistemleriyle ilgili öyle bir bilgi edindiniz ki, çok önemli bir haber. Bu haberi yayınlamak üzere gazetenize geldiniz, o sırada yukarıdan üst düzey birileri telefon ettiler ve rica ettiler, bakın bu ülke çıkarlarına uygun bir şey değil, bu haberi yayınlamak risklidir". Bu haberi yayınlar mısınız, yayınlamaz mısınız? Gazetecilik öğrencilerine sorduğu soru bu. Şimdi bu soruda çok rahat anlaşılabiliyor, öncelikle şu ülke çıkarlarıyla gazetecilik mesleğinin gerekleri arasında bir seçim yapmanız isteniyor sizden. Gazetecinin milliyeti olur mu olmaz mı? Gazeteci, milliyetçi midir, değil midir, devletine hizmet etmeli midir ya da devletin ali çıkarlarına mı hizmet etmelidir, kendi mesleğinin ahlakı içinde mi kalmalıdır? Ciddi tartışmaları içeren bir soru esasında. Açıkçası, karar vermesi de zor bu sorunun cevabını vermek de. Herkes kendi meşrebine göre cevap seçecektir diye tahmin ediyorum.

Şimdi bunları anlattım, anlatmamın sebebi özellikle Türkiye'de gazetecilerle-poltikacılar arasındaki ilişkilerin çok fazla karmaşık olması. Bu ilişkiler sisteminde, gazetecilik ahlakına geri dönüp "bir dakika, gazetecilik ahlakı burada şunu emrediyor öyleyse ben şunu yapmamalıyım" diye düşünen çok sayıda gazeteci arkadaşımız var tabii ama maalesef onları değil de, her zaman olduğu gibi onları değil de tam bunun karşısında, gazetecilik ahlakının dışına çok rahatlıkla çıkabilen örnekleri her seferinde hatırlıyoruz. Gazetecilik ahlakını harfiyen, her seferinde uygulayan insanları pek hatırlamıyoruz ya da pek dikkatimizi çekmiyor onlar. Genel olarak Türk milletinin de çok fazla dikkatini çekmiyor olabilirler. Şimdi ben de dolayısıyla burada bu kötü örnekleri anlatacağım, tanık olduğumuz kötü örnekleri anlatacağım. Pek çoğu hala birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız, isim vermeden anlatacağım.

Yılbaşı sebebiyle Cumhurbaşkanı'nın köşkte verdiği bir dizi resepsiyon oluyor, böyle mahşeri kalabalık, adım atılacak yer olmuyor, nefes alınamıyor, hiçbir şey yapılamıyor. O kalabalığın ortasında biz iki, üç gazeteci arkadaş kenarda bir yerde oyalanıyorduk ve bir an önce kaçmak istiyoruz o kalabalıktan esasında. Tam o sırada, çok uzun zamandır köşke çıkmıyordu, Tansu Çiller'de geldi. Bizim yakınımızda bir yerde durdu. O sırada Tansu Çiller'in yakınında Nahit Menteşe de vardı. Menteşe bizleri gördü, yakınındayız ve kaçmaya hazırlanıyoruz "durun kaçmayın" dedi. Biz üç kişiydik toplam, üçümüzü kollarımızdan yakaladı, Tansu Çiller'in karşısına tak diye çekti koydu. İşte biz de onlara "merhaba, nasılsınız?" nezaketen sorduk. Ben hiçbir zaman Tansu Çiller'le o kadar yakın olmadım, her Allahın günü telefonla konuşmuyordum, birşey yapmıyordum. O yüzden benim açımdan fazla bir sorun yoktu. Diğer iki arkadaşım, geçmiş dönemde Tansu Çiller'in çok yakınında olmuş, her sabah onun telefonlarıyla uyanmış, belki ondan aldığı müjdeleri ertesi gün okurlarına ulaştırmış. Fakat her ne sebeptense son 1,5 yıldır onunla pek görüşmeyen gazetecilerdi. Arkadaşlarımızdan birine bu yöndeki sitemlerini iletti, "Niye aramıyorsun beni artık?" dedi, diğerine ise çok kızmıştı Tansu Çiller, dedi ki "Ben seni uyarıyorum, iktidara geliyoruz, tek başımıza iktidar olacağız. Ben iktidara geldiğimde seni Avustralya'ya sürdüreceğim" dedi, şaka yapıyor tabii. Şakanın sebebi de şu; o arkadaşımızın çalıştığı gazetenin bir vakitler başyazarı vardı, şimdi bir kaplıcada doktorluk yapıyor, artık başyazarlık yapmıyor. Onun sürülmesinden ötürü şimdi de bunu sürdürtecek.

Şimdi bu, tam gazeteci-politikacı ilişkilerinde olmaması, nelerin olmaması gerektiğine ilişkin verdiğim tek örnek bu esasında. Yani ne o kadar yakın olmalısınız politikacılarla, kendi paçanızı kaptıracak kadar, ne de onlardan haber alamayacak kadar uzak olmalısınız. Sonuçta onlardan haber almakla görevlisiniz. Burada enteresan bir ölçü birimi var, politikacılarla-gazetecilerin arkadaşlığını ben her zaman tehlikeli ve riskli buluyorum. İki sebepten ötürü; biri gazetecilik mesleği açısından tehlikeler içerebilir, ya da insani açıdan tehlikeler içerebilir. Yani arkadaşlığınızı mesleğinize tercih etmeye zaman zaman zorlanabilirsiniz ya da mesleğinizi arkadaşlığınıza tercih etmeye zorlanabilirsiniz ve her ikisi de bence kötü bir durum ortaya çıkartır. En iyisi baştan hiç başlamamak bu şeye. Her zaman o politikacı, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı her neyse, siz de gazetecisiniz. Bir gazetede haberleri çıkan, yazıları çıkan bir insansınız sadece. Bu sınırlar içinde tutmakta büyük yarar var.

Kendi başımdan geçen birkaç şeyi anlatayım. Neredeyse dostluk derecesinde diyebileceğim kadar yakın olduğumuz birkaç politakacı var. İşte zaman zaman teklifsiz telefon edip "hadi bu akşam yemeğe çıkalım" diyorsunuz, o da varsa bir programı bazen programını bile değiştiriyor" hadi akşam yemeğe gidiyoruz" sanki çok yakın arkadaşım da içmeye gidiyormuşuz gibi hiç fark yok arada. Bir seferinde dikkatimi çekti, yemek sofrasında oturuyoruz, konuşuyoruz fakat bir tutukluğu var. "Tutukluk var neden böylesin?" dedim, "Şimdi istediğim gibi konuşamıyorum burada" dedi. "Yok, burada gazetecilik kimliğimizi unuttuk, sen konuş, çünkü bunlar asla yazılmayacak" Çünkü bu yazılırsa dostluğumuz sarsılır dostlukla mesleğin arasında böyle bir denge kurmaya çalışıyorum, onun için "sende anlat" dedim, "peki sana güveniyorum" dedi. Şimdi böyle bir mertlik filan da sözkonusu olunca iyice tahrik oldum. Hiçbir şey yazmayacağım fakat öyle şeyler anlattı ki, böyle içimden birşey geçiyor, ben bu bilgilere sahip olarak duramam, rahat durumam. Bu bilgiler bende durduğu sürece rahatsız bir adamım oram buram oynar, birşey yapmam lazım, bunları özledim, tam direktörün ağzından yazmasam bile işte bu bilgilere sahibim artık. Onları başka bir kanaldan giderim teyit ettiririm, bilmem ne yaparım falan, fakat bilmiyorum sonunda benistluğum bozulur mu acaba. Yani işte hepiniz gazetecisiniz burada böyle bir bürecilgiyle birlikte yaşamak kolay birşey değil onu biliyorsunuz ve yazamıyorsunuz. "Eyvah ne yapacağım ben şimdi" filan oldum. Gecenin sonunda ben de dayanamadım dedim ki, "Bir dakika, burada bir mesele var. Sen bana öyle bir şey anlattın ki, şimdi benim içim gidiyor, yani şimdi telefonu açıp yazdırabilirim hani. Şimdi hiçbir şey yapmayacağım ama bunun senden çıktığı hiçbir biçimde belli olmayacak, hiçbir şey olmayacak, ben bunu başka bir kanaldan daha öğrenirsem sen bana bir ipucu vermiş oldun" diye kabul ediyorum aslında, haberin bütün boyutlarını neredeyse anlattı, birkaç yerini daha teyid etmek lazım o kadar. "Ben bunu bir ipucu olarak kabul edeceğim. Böyle bir ipucunu muhabire söyleyeceğim, ben de yazmayacağım. Bir muhabir gitsin baksın, büromuzdaki muhabirlerden biri gitsin baksın, çıkartabilirse yazacağız biz bunu". "Aman yapma yazma" dedi, "yok" dedim "kusura bakma, yani bu öyle birşey ki beni normal bir insan kabul edemezsiniz. Biz gazeteciler normal bir insan değiliz. Sen bana bu bilgiyi verdin bitti artık, ben, yani bütün ilgimi kaybettim. Bundan başka hiçbir şey düşünemiyorum artık". " Peki tamam lanet olsun" filan dedi, çok da hoşuna gitmedi bu durum ama bizim arkadaşlığımızı etkiledi mesela. Daha sonra yine böyle işte buluşmalarımız oluyor, bazen büromuza uğruyor, oturuyor, bazen dışarlarda bir yerlerde yemek yiyiyoruz ama hiçbir zaman bu kadar açık konuşmuyor. Kendisi gibi davranmıyor hiçbir zaman. Her zaman sanki kendi adına bir "kıyak faaliyeti" yapıyormuş gibi davranıyor o da tabii rahatsız edici birşey. Böyle davranan biriyle de haftanın üç günü birlikte olmanın çok anlamı yok, bunun arkadaşlıkla bir ilgisi yok. Çünkü bu artık iş ilişkisine dönüştü. Kısacası ben gazeteci iç güdülerimden ötürü bir politikacı dostumu ya da dost olmaya aday birisini kaybetmiş bulunuyorum. Ama doğrusunun da bu olduğunu düşünüyorum çünkü ben gazeteciyim neticede. Keşke o dostluğu sürdürebilseydim ama olmadı işte yapamadık ne yapalım.

Şimdi bu bir boyutu, pek çok insanın boyutu eminim sık sık sizlerin bile başına geliyordur, yani mesleki çıkarlarınızla dostluk ya da insani ilişkileriniz arasında sık sık çelişkiye düşüyorsunuzdur. Bu çok hassas bir noktası mesleğimizin, bu hassas noktada dikkatli olmak gerekiyor. Şunu ya da bunu yapmak gerekir diye birşey söylemiyorum. Çünkü her ikisi de doğru her ikisi de yanlış aynı zamanda. O çok kişilere ait seçimler az önce verdiğim örnekteki gibi yani ülkemizi savaşa sokabilecek bir haber var elimizde ve bu haberi yayınlamamamızı istiyorlar, yani ülkeleri mi seçeceksiniz mesleğinizi mi seceçeksiniz? Mesleğini seçmiş olan gazeteciler oldu bugüne kadar dünyada. Ben seçmem demeyin evet belki siz seçmezsiniz ama mesleğini seçmiş olan gazeteciler oldu, bunun doğrusu oldu ve konuşuldu geçmişte. Onun için cevap vermesi kolay birşey değil. Bu kesin şablonlara indirgenebilir bir problem değil.

Bir başka boyutu gazeteci-politikacı ilişkilerinin; politikacıların her zaman kendilerini çok akıllı insanlar zannetmeleri ve sizi de çok aptal yerine koyarak kullanmaya kalkışmalarıdır. Bu günde beş kere başımıza gelir en azından. "Yav biliyor musun bilmem ne oldu?" filan diye öyle bir sorun vardır ki, ya da öyle birşey yapmıştır ki, bunu sadece kendi açısından bakarak öyle güzel bir şekilde takdim eder ki artık "vay be bu adam da amma başarılı bir adam esasında" diye düşünmeden edemezsiniz ve hemen yazmanız gerekir. Hayır öyle birşey yoktur. Ben yapı itibariyle biraz şüpheci bir insanımdır, aranılan seviyesinde şüpheci bir insanımdır ve benimle temas eden politikacı, yüksek bürokrat, işadamı cinsinden herkesin neticede benim kara kaşıma kara gözüme değil de yani İsmet Berkan'a değil de, İsmet Berkan'ın bir gazetede işgal ettiği yere, yönetici olarak ya da yazar olarak ya da muhabir olarak o yere iltifat ettiğinden hep emin olurum başlangıçta. Dolayısıyla bu adam beni kullanmak istiyor, yani benim kara kaşıma kara gözüme gelmiyor. Benden bir şekilde faydalanmak istiyor. Tamam, manipilasyon mesleğinizin doğasında olan birşey, bundan yüzde yüz kaçınabilmek sözkonusu değil, ama yine de seçimlerimizi yaparken, yani birisinin bizi yönlendirdiğini bile bile biz onu yazarız çoğu zaman. Çünkü seçimlerimizi yaparken, geniş kitlelerin yararı ya da kamu yararı dediğimiz belirsiz bir ölçüyü kendimize bir şekilde rehber ediniriz, ve dolayısıyla bazen biri size öyle bir malzeme verir ki, bir politikacı öyle bir malzeme verir ki, bu malzeme evet o politikacının yararınadır o malzemenin kullanılması, o haberin kullanılması. Ama öte yandan o politikacının yararına olduğu kadar bu bilginin ortaya çıkmasının sağlayacağı başka yararlar da vardır. Dolayısıyla o yararları gözönüne alarak bu manipülasyona razı olursunuz. Tamam bu adam bunu, bunu veriyor, kendi çıkarı için yapıyor, ama ne yapayım bu aynı zamanda bir haber ve haber olduğu için başkalarınının da yararına olabilecek birşey. Dolayısıyla ben bunu kullanıyorum, bu manipülasyona razıyım dersiniz. Ama bazen de, hatta çoğunlukla da politikacılar kendilerinden başka hiç kimsenin hiçbir işine yaramayacak olan malzemeleri size verirler ve bunları yazmanızı beklerler. Bunun için de meslektaşlarımız benim denge metodu dediğim bir metot geliştirmiş durumdalar. Herkes aynı bilinçle hareket etmese bile sonuçta bu denge kuruluyor. Zaman zaman o politikacıyla her allahın günü değil ama diyelim ki, 15 günde bir, periyotlarla politikacıyla ilgili şey yazılır, böyle idare eder 15-20 gün. Bu arada başka bilgileri ondan alırsınız ama 15 günde bir onun o gazını canlı tutmak gerekir. Hep işte o da yapılır arada bir filan. Bu da biraz mesleğimizin kaçınılmaz şeyi gibi gözüküyor şu anki gazetecilik ilişkileri bakımından. O yüzden ben de yapıyorum açıkçası, bunu herkes de yapıyor gördüğüm kadarıyla, yapmayan, yapmayanlara çok az rastladım.

Şimdi bu ilişkilerin en karmaşık olanlarından bir tanesiyse, kendi görüşlerimizin, kendi fikirlerimizin, kendi inançlarımızın devreye girdiği anlar. Diyelim ki, siz Mesut Yılmaz'ı bir politikacı olarak çok beğeniyor olabilirsiniz, çok seviyor olabilirsiniz. Adamın dürüstlüğüne hayran olabilirsiniz, işte ne bileyim tutumluluğuna hayran olabilirsiniz, bilmiyorum çok beğenebilirsiniz, beğenen çok insan da vardır.

Şimdi bir gazetecisiniz siz, seçimlerde oy kullanıyorsunuz, siyasi tercihlerde bulunuyorsunuz, hepimizin kendimize göre görüşlerimiz var. Oy verdiğimiz partiler var, ilişkide olduğumuz siyasi anlayışlar var vs. Şimdi siz çok beğendiğiniz bir politikacıyla ilgili olarak haberler yazarken ya da mülakat yaparken ne kadar gazetecilik mesleğinin içinde kalmaya devam ediyorsunuz? Ne kadar o sevginiz saygınız ya da neyse fikirleriniz sizin mesleğinizi etkiliyor? Burası bence çok hassas bir konu ve Türkiye'de bunun dengesi pek kolay kurulmuyor.

Şimdi ilginçtir geçmiş dönemde, yani Refah yol Hükümeti dönemi, ben İslamcı basını çok dikkatle izlemeye gayret ediyordum ve hep bir açıdan bakmaya çalışıyordum. Yani o insanlar taraflı olduklarını çok peşinen ilan etmişler o anlamda çok dürüstler. Diyelim ki, Yeni Şafak'tan Ahmet Taşgetiren, şimdi Ahmet Taşgetiren'in kim olduğunu, ne olduğunu biliyoruz, yazılarını okuyoruz. Bu insan çok önceden yani Refah yol diye bir iktidar olmadan on yıllarca önce zaten tercihini ortaya koymuş ve her şeyiyle açık bir anlamda çok dürüst davranıyor ve kendi fikirleriyle ilgili, kendi fikirlerinden iktidara geldiğini görmüş durumda çok çok hayranı olmasa bile, Erbakan'ı takdir ettiğini de biliyoruz. Daha önceki yazılarından ve genel tavırlarından çok merakla izledim acaba nasıl davranacak, yani Erbakan'ın davranışlarına konuşmalarına ne şekilde tepki verecek ya da onunla görüşmelerinde nasıl davranacak diye çok merakla izledim. Bir kaç kez Ahmet Taşgetiren'in de yenilgiye uğradığını, aslında eleştirebileceği, eleştirmesi gerektiğini düşündüğü bazı şeyleri sırf kendi hareketini kayırmak adına eleştirmekten geri kaldığına tanık oldum. Tabii zaman zaman eleştirdi de o anlamda, belki ne bileyim CHP'ye çok yakın olan, CHP'yi yıllardır destekleyen gazetecilerin yapmadığı bir şeyi yaptı Ahmet Taşgetiren ve Ahmet Taşgetiren'i örnek diye söylüyorum bir kaç tane daha böyle yazar var. Çok dikkatle takip ettiğim o dönemde, zaman zaman eleştirdikleri de oldu. Fakat mesela şimdi tabii 80'lerde ya da 90'lı yıllarda, 70'li yıllarda olmuştu, CHP'yi hiç eleştirmeyen gazeteciler vardı. Halbuki hiç mi hatası yoktu, hiç mi yanlış birşey yapmamıştı? Ama hayır neticede işte CHP'nin iyi bir yere gelmesi onları tatmin ediyor gibi gözüküyordu. O yüzden gerçekte öyle düşünmeseler bile yani gerçekte şurayı eleştirecekleri bir durum ortaya çıkmış olsa bile eleştirmekten geri kalabiliyorlardı.

Şimdi bu aynı zamanda insani bir zaaf, hata. Bizatihi insani bir zaaf zaten, bu insani zaafı sık sık görebiliyoruz. Bu hataya düşmekten hiçbirimiz yüzde yüz korunabiliyor değiliz. Sonuçta hepimiz insan olduğumuz için bir yerinden bu insana ya da birine sempati duyuyorsunuz. Bazen o fikirle hareket ediyorsunuz, "yav bir dakika bu olmayacak öbürü olsa daha mı iyi, yani ne yapalım buna da razı olacağız" gibisinden kişisel hesaplaşmalar devreye girebiliyor ve bu dengeyi zaman zaman kaçırıyoruz. Politikacı-gazeteci ilişkisinde kendi insanlığımıza yeniliyoruz zaman zaman, kendi inançlarımıza yeniliyoruz. Burada da açıkça bir tercihte bulunmak istemiyorum yani insani değerlerimiz ya da kendi fikirlerimiz mi daha önemlidir, gazetecilik ahlakı mı daha önemlidir? Bu çok uzun uzun tartışılması gereken ve insanın burada bir sonuca varılamayacak bir tartışma esasında. Ama böyle bir çelişki var ve bu çelişkiyi yaşıyoruz onu iyi zikretmek diye düşündüğüm için söyledim.

Gazeteci-politikacı ilişkilerinin işte en tehlikeli en mayınlı üç alanı bunlar. Herhalde öğleden sonra soru-cevap periyodu olacak, daha fazla şey de söyleme şansına sahip oluruz. Çok teşekkür ederim...