"PARLAMENTO MUHABİRLİĞİ
"İsmet SOLAK
Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilci Yardımcısı
Genel Müdür, değerli arkadaşlarım, meslekdaşlarım. Benim seçtiğim konuyu bu sabah önce adaşım İsmet arkadan da NTV'nin çok yetenekli sorumlusu arkadaşımız anlattı. Ben de meslek etiğine değinecektim ama onların tanımlamalarına ek, aynı doğrultuda, yeni örnekler vererek konuşmamı sürdürmek istiyorum. Çünkü parlamento muhabirliğinin konu olarak gündeme alınmasını isterken oradaki meslek etiğini buraya taşımak istedim.
Bir kere şunu yine vurgulamak istiyorum değerli arkadaşlarım; siyasetle daha doğrusu demokratik sistemle basının birbirinden ayrılamayacağını öncelikle kabul etmemiz gerekiyor. Yani gazetecilik yapmak olanağını ancak demokratik sistemlerde, özgürce bulabiliriz. Gazetecilikte, buralardan farklı olarak, İstanbul, Ankara'yı kastediyorum, yetişirken belli merdivenleri tırmanırız. Hemen hemen hepimiz o merdivenlerden çıktık. Örneğin yeni gazeteciliğe başlayan bir arkadaş daha çok polis-adliye muhabirliğine başlar. Böylece adalet sistemini ve devleti tanımaya başlar. Arkadan üniversitelere, vilayete bakar, defterdarlığa bakar veya Ankara'da belli kitle örgütlerine bakar, işçi konfederasyonlarına, sendikalara bakar. Daha yetişkin hale geldikten sonra yavaş yavaş bakanlıklara, bakanlarla ilgili sorunlara bakar. Giderek mesleğinde tırmanma noktası, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Muhabirliğidir.
Ben gazeteciliğin yazarlığını, muhabirlikten hiçbir zaman soyutlayamayan birisiyim. Zaten Ankara Temsilci Yardımcılığı'nı da ancak ünvan olarak taşıyorum. Yoksa öyle çok sevdiğim bir olay değil. Köşem var ama kendimi hala serbest muhabir olarak kabul ediyorum ve böylesiyle de gurur duyuyorum. Çünkü haberin içinde olmadığım sürece yazamıyorum. Ben belkide yeteneksizim. Her gün İstanbul'da masaya oturup ahkam kesenlere hayranlıkla bakıyorum. Olayı izlemeden, Ankara'yı bilmeden Ankara yorumunu yapanlara da saygı duyuyorum ama kaygıyla karışık bir saygı duyuyorum. Bunu bir özeleştiri olarak kabul edin.
Geliyorum parlamento muhabirliğinin önemine. Ben İstanbul'da gazeteciliğe başladım, 1963'de mesleğe adımımı attım. 1973 sonunda İstanbul'da gazetede Yazı İşleri Müdürlüğü'ne kadar çıktıktan sonra siyaset muhabirliğine geçtim, Ankara'ya taşındım. Benim en son çalıştığım gazetede, Yazı İşleri Müdürlüğü yaptığım dönemde Ankara Temsilcimiz rahmetli Teoman Erel'di. Yanında da Fethi Akkoç, Can Pulak gibi arkadaşlarımız muhabir olarak çalışıyordu. Ankara'ya geldiğimde, parlamentoya ANKA Ajansı muhabiri olarak verildiğimde, ANKA Ajansı'nın ilk parlamento muhabiriyim ben, Can Pulak Parlamento Muhabirleri Derneği'nin yönetim kurulu üyesiydi, sekreteriydi. Buraya kısaca not aldım, işte hatırladığım Fikret Otyam ağabeyimiz, Hüsamettin Çelebi, Can Pulak, Orhan Duru yönetim kurulu üyeleriydi. Bizler de o sırada genç kuşak parlamanento muhabiriydik. Çünkü şimdiki gibi Basın Kartı'nı cebine soktuğun anda Parlamento'ya giremiyordun. Beş yıl Sarı Basın Kartı hamili olanlar ancak Parlamento Muhabiri olabiliyordu ve kulise girebiliyordu. İşte Ali Baransel, Cafer Demiral isim olarak size vereyim, Rafet Genç, ben, Betül Uncular bizim dönemdeki Necla Zarakol vardı, Parlamento Muhabirleri bunlardı. Bizden sonraki kuşakta da Zafer Mutlu, Derya Sazak falan geldi.
Bizim kulise, daha doğrusu Meclise girmemiz arka taraftaki Basın Bürosu tabelası olan kapıdan giriyorduk. Başka yerden girmemiz de yasak, hala yasak, ama şu anda dinleyen yok. Neden dinlenmiyor oraya geleceğim, böyle oraya gelirken de meslek etiğinde nasıl erozyona uğradığımızı da, örneklerini anlatmaya çalışacağım.
P
arlamento Muhabiri olarak geldiğimde yönetim kurulundan üç kişi benimle mülakat yaptı. Niçin Parlamento Muhabiri olmak istiyorsun, nerelerde çalıştın, siyasetle ilgin ne kadar, siyaseti biliyor musun, siyasetçileri tanıyor musun? Bu tür sorulara cevap verdikten sonra başka şeylere geçtik. Çok ilginçtir, Hüsamettin Çelebi'nin yanında bu soruları soranlar Erdoğan Gürgen vardı, birisi de Can Pulak'dı. Yani ben Yazı İşleri Müdürü iken, Ankara'da muhabirim olan, beni mülakatta soru-cevapla tanımaya uğraşan bir arkadaşımızdı. Sonunda şu tavsiye ile benim Parlamento Muhabirleri Derneği üyesi ve Parlamento Muhabiri olmamı dernek kabul etti, ANKA Ajansı'ndan sonra. Dediler ki; Bu kapıdan içeriye girersin, burada 450 milletvekili ve 160 küsür senatör var, o sırada cumhuriyet senatosu vardı. Bunlar Türkiye'nin seçilmiş en önemli insanlarıdır, bu bir. İki, eğer demokratik parlamenter sisteme inanmıyorsan bu kapıdan içeri girme. Üç, siyasetçiye saygı duymuyorsan, onun seçilmişliğine değer vermiyorsan, ona oy veren insanlara saygı duymuyorsan yine bu kapıdan içeri girme. İçeri girdin, onlar sana, "İsmetçiğim hoş geldin diyebilir, koluna girebilir, sen kendine dikkat et, bir mesafe koy" bu gazetecilik mesafesidir, onun da koyması gereken siyasetçi mesafesidir.Siyaset adamının gazeteciyle bir mesafesi olması gerekir. Ne kadar samimi olursanız olun, İsmet arkadaşım anlattı, yine de orada dostluk değil, sonunda bir haber alırsınız ne dostluk kalır ne bilmem ne kalır. Haber o dostluğun mutlaka önüne geçer. Ben siy
asi partilerden yetişmeyim. CHP Gençlik Kolu Başkanlığı yaptım kendi ilimde ama bu ilkeden hiçbir zaman vazgeçmedim. Siyasete atıldım, deneme yaptım, kaybettim, o sıralarda da bilirler meslektaşlarım gazetecilikte kalmadım. İstifamı verip ondan sonra adaylığımı koydum. Çünkü bu meslek etiğine saygımı yitirirsem, kendime saygımı yitiririm gibi geliyor bana. İşte bana orada hatırlatılan, bu kulisten içeri girerken, diye başlayan cümlelerde aldığım ders hala devam ediyor.Yine devam ettiler anlatmaya, dediler ki, orada iki
parlamenter konuşurken yanına gidip rahatsız etme, bu yakışmaz. Bir grup parlamenter veya bakan sohbet ederken sakın izin almadan yanlarına oturma. Bizim kuşakta hala bu kurallar kendi içimizde, yani bir emir değil bu, ama böyle yetiştik, bu devam eder. Ama gelenler görüyor şimdi kulislerde parlamenterler şu anda gazetecilerin arasına neredeyse izin alarak, müsaade isteyerek oturuyorlar. Öyle bir seviyeye geldik.Nasıl geldik? 12 Eylül'de çok tuhaf bir şey oldu. Demin söze başlarken demokratik sistemle basının iç içe olduğunu vurgulamıştım. 12 Eylül hem siyaseti yok etti, hem bizi mahvetti. Yani darbe yapanları eleştirmek için söylemiyorum, yapılan uygulamalar buraya getirdi işi. Siyasi partiler kapatıldı, siyasetçilere yasak getirildi. Parlamento'daki Parlamento Muhabirleri'ne de kulislere girme yasaklandı. Danışma Meclisi geldi, bize içeri giremezsiniz dediler. Biz, peki nereden haber alacağız? dediğimizde, "Ancak balkondan dinleyeceksiniz, ne duyuyorsanız onu yazacaksınız, dediler. Biz duvarı deldik, deştik, yıktık ama sonunda şu oldu;
12 Eylül sırasında Başbakanlık ve Bakanlıklara stajer muhabirleri koyduk. O zaman da yöneticiydim ben, bölüm şefiydim Hürriyet'in. Özel muhabir niye koyduk? Çünkü teyp teknolojisi geliştiği için teybi tutuyorsun, biri açıklama yapıyordu dönemin Başbakanı. Çıkıyordu birisi, "Bakanlar Kurulu bunları görüştü" diyordu veya demiyordu. Geliyor stajer muhabir diyor ki, ağbi, açıyor teybi şunları açıkladılar. Özel muhabir çok ucuz veya bedava çalışan insan. Bunu Başbakanlığa, o demin anlattığım merdivenlerden çıkmadan gelen çocuklar bunlar. Biz de onların bize getirdiği üç maddelik açıklamayı alıp, telefonlara sarılıyorduk, ulaştığımız Bakanlara ulaşıyorduk, telefon muhabirliğiyle, samimiyetimize dayanarak veya deneyime dayanarak, alabildiğimizi haber yapıyorduk.
Sonra başka bir şey oldu. Birden bire 3 sene sonra seçim oldu ve bizim tanıdığımız, siyasette pişe pişe, yıllarını vere vere örgütlerin içinden gelmiş, örgütlerle mücadelesini delegelerle kavgasını yapa yapa gelmiş adamların yerine eleme olayına tabi, kurucuların seçtiği, onların gene generallere onaylattığı kişiler geldi. Fakat oradaki çocuğu biz unuttuk yöneticiler olarak. Orada stajer muhabirlerimiz vardı. Başbakanlık Muhabirliğine kademe kademe gelmeyen, okuldan 1. 2. 3. sınıf talebesiyken gelen, dolayısıyla "dur dediğimiz" çocukları unuttuk ama dönem değişti ve merdivenlerden asık suratlı hükümet üyeleri yerine, bir adam çıktı. Oradaki çocuğa "ne haber" dedi makas aldı. O da ona "iyiyim tonton" dedi. Çıktılar Meclis'e, biz arka kapıdan yıllarımızı vererek girdiğimiz yere, onlar şeref kapısından girdi. Allah Allah... O parlamenterler, gazetecilerin onlar gibi olduğunu zannetti. Çünkü nasıl gazeteci yetişir bilmiyorlardı ki. O gazeteci çocuklar da Meclis'e giriliyor zannetti. O gün, bugündür Parlamento Muhabirleri belini doğrultamıyor.
O çocuklar girdi, peki ne oldu? Bir Bakan geliyor yanına gazetecilikte yıllarımızı vermiş olduğumuz halde, "Sayın Bakan" diye yaklaşırken, o çocuk giriyor, "Ahmet Ağabey neredeydin lan!" diyor. Dehşete kapılıyoruz yahu. Biz Sayın demeden bunlara soyadı ve adıyla hitap ederken, Ahmet, Ahmet Bey veya Sayın Bakan demeden bir kişi, biz demeyi ilke edindik, bu yapılan da bizim mesleğimiz. Ama bu diyor ki "Nerdesin lan Ahmet Ağbi?", çekiyorsun, "kardeşim bak bu yanlış, gazeteci ile siyasetçi böyle konuşamaz", "bu benim stilim" dedi. Stil değişti.
O sırada başka bir şeyler daha oldu. Birden bire bizim meslekte Ankara Büro Temsilcileri veya Genel Yayın Müdürleri, Başbakan veya Bakanla konuşmaya başladı. Gazetelerde başka bir şey, eskiden bir Başbakan Muhabiri Başbakan'dan haber alır, Başbakanlıktan haber çıkartır veya Bakanlıkları eleştirirdi. Ama şimdi Ankara Temsilcileri direk Başbakan veya Bakanlarla konuşuyor veya Genel Yayın Muhabirleri yani Yönetmenleri konuşmaya başladılar. Bunu bilerek yaptım. Genel Yayın Yönetmeni İstanbul'dan açıyor telefonu, Başbakan anlatıyor. Oradaki çocuğa hiçbir şey söylemiyor, idare ediyor, diyor ki "Ben konuşacağım yerle konuştum".
Bu erozyon bugüne kadar geldi
. Peki o sırada ne oldu biliyor musunuz? Biz siyasetin nasıl takip edileceğini bilen insanlar zannederken kendimizi, Üniversitelerden veya hasbelkader bilmem nerelerden gelip, Telsizci, Genel Yayın Müdürü veya Yazı İşleri Sorumlusu olanlar açıyorsunuz gazeteleri şöyle bir şey ile karşılaşıyorsunuz. Hürriyet'i açıyorsunuz makale, "Dün akşam Başbakanlık Konutu'ndaydım", "Özal bana dedi ki". Açıyorsunuz Milliyet'i yazar diyor ki, "Özal bir arkadaşa, bak sana şunu söylüyorum ama dedikten sonra benim elimi tuttu, dedi ki". Açıyorsunuz Cumhuriyet'i bir arkadaş, "Dışarıda rüzgar yaprakları hafif şey ederken biz Özal ile birlikte kadehlerimizi kaldırıyorduk". Cumhuriyet'te açıyorsunuz, Tercüman'da aynı yer.Bu ne oluyor Kardeşim? Bu ne oluyor? Biz sorumluluk ötesinde, yeni bir gazetecilik içinde kaynayıp gidiyoruz. Bunun Türkçesi budur. Sonra, sonra işler değişti. Konut yazarları hala var ama şu anda hiç olmazsa, orada sabahlara kadar nöbet bekleyen, Konut önünde nöbet bekleyenler de yani Başbakanlık Muhabiri veya Anavatan Partisi'ne bakan muhabir veya Sosyal Demokrat Halkçı Partiye şimdi CHP'ye bakan Muhabir veya o sırada Meclis'te yoktu, mesela Demokratik Sol Parti'ye bakan arkadaşlar yavaş yavaş haberi kendi kaynağından alıp, yazmaya başladılar. Fakat o gelenek oturdu. Genel Yayın Yönetmenleri, Ankara Temsilcileri direkt olarak birinci kaynaktan haber alıyor. Birinci kaynaktan haber alınca işin kolayına varıyorlar. Muhabirin getirdiği haberin ters olduğunu görüyor yani yazdığıyla çelişkili görüyor o zaman
da haber başka türlü oluyor.Başka bir şey daha oldu. Habere yorum girmeye başladı. Haber ayrı bir şeydir, yorum ayrı. İnsan köşesinde yorumunu yapar ama haberi öyle yapamaz. Ben şu andaki İnsan Hakları Derneği Başkanı'nın haberini hiçbir şey katmadan yazdım. O suikast ama daha sonra kendi köşemde "ben bu adamı zerre kadar sevmiyorum" dedim. Hakikaten de sevmiyorum. Onu sevmemem, onunla ilgili haberi yazmamı engelleyemez. Haber kutsaldır. Yorum o kadar kutsal değildir. Yorum, görüşünü belirtmedir. Kendi inancını ortaya döküyorsun ama haberde dökemezsin. Haber, insanların, halkın istediği bir şeydir. Almak zorunda olduğu bir şeydir. O yüzden muhabirliği hep öne katmaya çalışıyorum.
Meslek etiği açısından daha başka şeyler oldu. Tırnaklarıyla bir yerde tutunmaya çalışan gençler yerine, çok paralı okullarda okuyup, aileleri zengin olan bazı gençlerin bizim mesleğe yöneldiklerini görmeye başladık bu dönem. O kadar ki neredeyse, "beni muhabir yap, üstüne para vereceğim" diyenler oldu Ankara'da, şaşırdık. Bir şey daha oldu. O stajer çocuklar vardı ya hani Meclis'te Parlamento Muhabiri olmaya başladı. Onlar Parlamento Muhabirliği yapmaya başladılar. O çocuklar iş takibine başladı. Biz onlara yapmayın, etmeyen derken, o dönemde bazı Genel Yayın Yönetmenlerinin ihale takibi de yaptıklarını öğrendik ve öyle bir toplumsal dejenerasyon oldu ki, siyasetteki yolsuzluk, usulsüzlükler aynen bizim mesleğe de yansıdı. Birden bire bizim meslekte hiç duymadığımız dönekler ortaya çıktı. Liboşlar ortaya çıktı. İhale takipçileri o
rtaya çıktı, biz yine geri planda böyle kaldık.Ama bir şey oldu, kim çıkarsa çıksın, sonunda gazetecilik yapanlar ayakta kalıyor. Liboşlar, dönekler toplum tarafından öğrenildiği için birden bire gazeteleri bırakıp, bazı ekranlara taşındılar. NTV'nin değerli yöneticisine buradan çok güzel bir örnek vermek istiyorum. NTV habercilikte yalansızlığıyla, doğruyu kanıtladığı için çok izlenmeye başladı. Benim hep siyasi tansiyonu ölçmek için belli yerlerde tanıdığım insanlar vardır, sıradan insanlar. Edirne'den Ahmet Kafalı diye birisine dedim ki, "En çok hangi televizyonu izliyorsun" dedim, "Biz NTV'ye alıştık" dedi. "Niçin? dedim, "O kanalda az sonra yok" dedi. Halkın değerlendirmesinin güzelliğine bakın. "Az sonra" ben dikkat etmedim ama o az sonralarda benim tansiyonumun çıktığını çok yaşadım. Az sonra, az sonra diyor Televole'de. Benim hiç sevmediğim şeyleri seyrediyorum. Mesela Hülya Avşar'la bilmem kim kavga ediyor, ya beni ilgilendirmiyor ama az sonra dediği için merakım artıyor, onu izlemek istiyorum bir
saat gidiyor.Görsel ve yazılı medya arasında oluşan içiçelik bir açıdan faydalı, bir açıdan çok faydasız oldu. Bazı arkadaşlar gitti oraya, haber yani gazetecilikteyken, gazetede yazı yazarken, muhabirlik yaparken, yapılmayan şeyleri şimdi haber bülteni olarak ençok izlenen haber bülteni diye başlandı sunmaya. Bunlar hep bizim dönemde, benim gözlediğim meslek etiğinin kaybolduğu ve erozyona uğradığı kişiler. Ne olacak? Dün çok ilgiyle izledim yerel sorunları. Bunlar belki sizi yerelde pek ilgilendirmiyor ama buna benzer olayları mutlaka sizler de yaşıyorsunuz.
Ben gazeteciliğe ilk Kırklareli'nde, Trakya ve Yeşilyurt diye bir gazetede başladım. Gayet de hoşuma gidiyor. Çünkü şu anda bizim meslekte elle kalıp dizen, başka kimse kalmamıştır. Ama ben kurşunun zehirini içimde hissettim, onun mürekkebinin elime bulaştıktan sonraki tutkusunu hala devam ettirmeye çalışıyorum. Yerelde bu tutkunuz olmazsa zaten yapamazsınız. Yani dün arkadaşım dedi ki, biz çok çekiyoruz. Dizgiden, baskıya kadar ben yapıyorum. Tabii onu şerefle yapıyorsunuz. Yani onun da ayrı bir keyfi var. O davaya inanmasanız, o inancınız olmasa zaten siz o işi yapmazsınız.
Bizim meslekte de şu anda özellikle bir dönem çok eksi puan olan durumumuz artıya doğru, son dönemde döndü. Yapılan kamuoyu yoklamalarında maalesef parlamento ve siyasetçiler en alt sırada çıkıyor. Bir numarada askerler, iki numarada medya çıkıyor. Bu medyaya rağmen medya çıkıyor. Neden biliyor musunuz? Susurluk'u onurla gündemde tuttuğunuz için, onurla yolsuzlukların üzerine gidildiği için. Herşeye rağmen birkaç kişi, "Ben şunu, şöyle rüzgarı seyrettim, yaprak şöyle kımıldıyordu" diye yazsa bile onun altında ezilmeden çalışan basın emekçilerinin ayakta durduğunu gördüğüm için bu şekilde devam ettiriyoruz. Meslek onuru herşeyin önünde gelmesi gerekir diye düşünüyorum. Siyaset ahlakı ne kadar kutsalsa, basındaki bizim davranışlarımız yani ahlakımız da o kadar kutsaldır inancındayım. Bunu bizlerden çok, taşrada sizlerin gururla, onurla taşıdığınıza da inandığımı belirterek, konuşmam
a son veriyorum. Saygılar Sunuyorum.