"SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ"
Ahmet Şefik MOLLAMEHMETOĞLU (TRABZON): Trabzon'da yayınlanmakta olan Eskpres gazetesinde yazıyorum, ayrıca Cumhuriyet gazetesinin temsilciliğini yapıyorum. Madem kimse sormuyor ben sorayım dedim. Özellikle İsmet beye sormak istiyorum. Çok kısa bir açıklama yaptıktan sonra orada sorunun kendisi olacak zaten.
İzlediğim kadarı ile biz kavramları tartışırken, bu kavramların arka planını çok ciddi biçimde irdelemiyoruz. Medya dediğimiz olguyu tartışırken de bu medyanın arka planını görmüyoruz sanki. Medyayı dördüncü erk diye tanımlıyoruz. Kendi başına bir şeymiş gibi, kendi başına her şeyden bağımsız bir güçmüş gibi onu koruyoruz. Oysa hepimiz biliyoruz ki, tekelleşme sürecinin yarattığı bir sonuç bu ve medya dediğimiz olgunun arkasında çok ciddi sermaye grupları var. Bu sermaye gruplarının anlayışları var, bunların daya
tmaları var. Biz burada ister demokrasiyi tartışalım, ister ekonomik sorunları, ister basının sorunlarını tartışalım, geleceğimiz nokta şu; Türkiye'de, yani yerel basın da yaygın basın da, nerede bir çözüm arıyorsak, bunu toplumsal sorunların, ekonomik sorunların bir bütünlüğü içerisinde görüp o bütünlük içerisinde bir çözüm arayışında olmamız gerekiyor.Şimdi biz Türkiye'de medyanın ahlaki açıdan vardığı bu erozyonu ortadan kaldırmak için, medyayı ya da basını gerçek işlevine döndürmek için, halkı objektif ölçülerde bilgilendirme işlevine döndürmek için karşı karşıya olacağımız ve mücadele edeceğimiz gücü iyi görmemiz gerekiyor. Eğer o gücü iyi tesbit edemezsek, neyle karşı karşıya, hangi tehlike ile karşı karşıya kaldığımızı tesbit edemezsek, iyi göremezsek, bütün konuşmalarımız sanıyorum havada kalır ve bunlar hiç hayata geçmezler. Ben, ismet bey'den özellikle olayın bu tarafını irdelemesini rica ediyorum. Yani bu küreselleşme sürecinin yarattığı karşımızdaki tabloyu aşmak için acaba yine böyle küreselci
düşüncelerle mi, küreselci yaklaşımlarla mı hareket edeceğiz? Yani o şeyin yarattığı değerlerle mi o şeye karşı çıkacağız? Yoksa ona karşı bir alternatif değer yaratma, alternatif şeyler koyma konusunda neler yapmamız gerekiyor? Teşekkür ediyorum.BERKAN: Önce kişisel bir şey söyleyeyim, benim küreselleşme ile bir derdim yok. Özel olarak küreselleşmenin bütün problemlerin kaynağında yer aldığı gibi bir fikre sahip değilim. Onun için sorunuzun ya da görüşlerinizin o bölümü ile ilgili ben kendi kanaa
tlerimi açıklamayacağım.Medya-sermaye ilişkisi ya da sermayenin medya içindeki rolü, dolayısıyla medyanın ahlaki değerlerinin çürümesi, çözülmesi süreci ile ilgili burada vakit değil, günler haftalar yetmez, bu çok karmaşık bir problem. Zaten bugün burada bazı problemlerimizi dile getirdik. O problemlerin de aslında bir bakış açısına göre kaynağında tabii ki bu sermaye ilişkileri ya da değerlerin çözülmesi ya da İsmet Solak sözünü etti mesela gazeteci kalitesindeki düşme. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılı, bir yerinden bir yerine değiyor. Bunların hepsini bir kerede çözebilmek diye bir şey de söz konusu değil. Zaten hiçbir zaman da mükemmel değildi bu ilişkiler. O yüzden bir yerlerden başlamak gerekiyor. Ben kendi adıma, kendi sorumluluğum altında olan bürodan da başlayarak çeşitli prensipleri sıkı bir şekilde uygulatmaya çalışıyorum. yani evrensel olduğuna, çağdaş olduğuna inandığım gazetecilik prensiplerini, gazetecilik ilkelerini sıkı bir şekilde uyguluyorum ve uygulatmaya çalışıyorum. Bu kültürü yaymaya ç
alışıyorum. İşte mutlulukla öğrendik, Tayfun Ertan bugün anlattı; NTV'de çok da fazla dikkatimizi çekmeyen, iyi örnek verilmezse dikkatini çekmez, insanların pek çok evrensel prensibini uyguluyorlar.Şimdi ben kendi gazeteme, örnek gibi olacak, ama ben de yine Akın Birdal saldırısını örnek vereceğim. O gün sadece ve sadece Radikal gazetesinin birinci sayfasında ve ilk sayfalarında Akın Birdal'ın kanlı fotoğrafları yoktu. Cumhuriyet bile kullanmıştı esasında ki bu çeşit prensiplere en sadık, en sahip çıkan gazete Cumhuriyet'tir. Çok uzun yıllar ben de Cumhuriyet'te çalıştım, ne öğrendimse orada öğrendim, neticede belki o günün heyecanı ile olabilir, onlar bile kullanmıştı, bir tek biz kullanmadık bunu.
Şimdi bunu kullanmamakla övünmek de tuhaf bir şey, normali bu esasında. Fakat bunun kimse farkında da değil. Yani kanlar içinde yerde yatan bir insanın fotoğrafını basmadık biz. Çok basit bir şey. Şimdi bu böyle küçük küçük prensiplerle, bu prensiplere sahip çıktıkça bu işlerin yavaş yavaş da olsa düzenli bir şekilde yoluna gireceğini, girebileceğini düşünüyorum. Gazeteciler kendi mesleklerine sahip çıkıp, kendi mesleklerinin ahlakını korumaya gayret ettikçe, neticede bir denge oluşacaktır. Sermayenin baskısı veya her ne ise kendi istekleri, kendi bakış açısı da bir ölçüde nötralize olacaktır, ama zaman içinde. Teşekkür ederim.
Erol KARAER (ORDU): Sayın İsmet Solak'a sormak istiyorum. Ben, Ordu'da Anadolu Ajansı muhabirliğinin yanısıra Hürriyet gazetesinin de muhabirliğini yapmaktayım. Şimdi biraz önce sayın Prof. Mutlu hocamız bahsetti. Hürriyet gazetesi kaşeli çalışanının haberini koymamak için elinden gelen her türlü cambazlığı yapıyor efendim. Bakın Anadolu Ajansı ile birlikte aynı haberi geçiyorum, maalesef Anadolu Ajansı'nın haberi çıkıyor. Ben Hürriyet'in de muhabiriyim ama benim haberimi kullanmıyor. Bu bir sömürü değil mi efendim? Bunu lütfen Ankara'ya gittiğinizde, İstanbul'a gittiğinizde dile getirin, gercekten acı bir şey. İşte üç beş kuruş vermemek için her türlü numarayı yapıyorlar. Özür diliyorum.
Lütfen sizden tek ricam gittiğinizde bizim bu sitemimizi iletiniz. Sağolun.SOLAK: Tabii gider gitmez soracağım da ben şunu anlamadım, hem Anadolu Ajansı hem Hürriyet'te nasıl çalışıyorsunuz?
KARAER: Şimdi Ordu'da başka adam bulamayınca bir tarafta Hürriyet gazetesi, bir tarafta Anadolu Ajansı, aslında NTV'ye de görüntü gönderiyoruz, çaktırmadan Akşam gazetesine de haber gönderiyoruz. Yok başka adam efendim. Anadoluda her işi yapıyoruz.
SOLAK: Bu çok güzel bir şey yani. Hürriyet herhalde Anadolu Ajansı'na para veriyorum diye oradan da senin imzandan fedakarlık ediyor, ama soracağım bunu.
Benim bildiğim arkadaşlar, Hürriyet'i Hürriyet yapan aslında Hürriyet Haber Ajansı idi. Bir döneme damgasını vuran Hürriyet Haber Ajansı idi, ama son dönemlerde nedense Ajansa eski değeri, önemi verilmiyor. Bana göre bazı büroları yıprandı, yıpratıldı. Ama bir gün bu promosyon kalktığında, çanak, tabak bilmem ne kalktığında göreceksiniz ki, yeniden eski Hürriyet'in havasına nasıl kavuşuruz, sorusunun cevabı aranırken, önce Hürriyet Haber Ajansı bürolarının kalitesinin yükseltilmesi çözüm olarak bulunacaktır. Ben, bu inançla bunu bütün arkadaşlarıma, yani Genel Yayın Müdürüne, Yayın Koordinatörlerine falan toplandığımızda söylüyorum. Yaptığınız en büyük kötülük, Hürriyet Haber Ajansı'nı küçültmekte kaynaklanıyor ve şu günkü promosyonlu gazeteyi siz savunabilirsiniz, beğenebilirsiniz, tiraj düşmediği anda siz günü kurtarabilirsiniz.
Bir yere gittiğimde eskiden Sarı Basın Kartımı çıkartıp, ben gazeteciyim diyordum. Şimdi eğer gerek olmazsa bana ne yapıyorsun, hangi meslektensin diye sorulmadığı sürece, mesleğimi söylemiyorum. Yanlız NTV'de program yaptığım için, eskiden gazeteciyken tanınmıyordum, NTV nedeni ile daha çok vatandaş tanıyor, "siz gazetecisiniz" diyor, ondan sonra söylüyorum. Bunun nedeni var; eskiden ben bakkala gittiğimde gazete almaya veya benim önümde bir gazete var diyen çırağa gazete ver dediğimde gazete veriliyordu, o mürekkep kokuyordu. Şimdi diş macunu kokuyor, çamaşır tozu kokuyor. Gazetelerin tümü bası
n, benim mesleki açıdan onları savunma hakkım var. Ben, promosyonun, kültür hizmeti verilmediği sürece, gazetelere kar getirse bile onur getireceğine inanmıyorum. Yani çok fazla bir onur kazandırdığına inanmıyorum ama okuyucu katında da çok etki getirdiğimize inanıyorum. Bunun için Hürriyet Haber Ajansı kalitesi arttığı anda bu sorun kalkar.KARAER: Sevgili Uğur abimiz artık uçaklardan insin, Hürriyet Haber Ajansı'na sahip çıksın...
SOLAK: Evet o anlamda söyledim. Aynı şeyi konuşuyoruz, dilimiz aynı.
Hayat
i ALTINBAŞ (ORDU): Efendim ben son konuşmacıdan, profesör konuğumuzdan bir soru sorarak başlamak istiyorum. Eğer yanlış anlamadıysam son konuşmacımız Profesör Mutlu, yerel medyanın devletten beklenti içerisinde olduğunu, kalkınma noktasında beklenti içerisinde olduğunu, bunu çok büyük bir tehlike olarak gördüğünü, devletten böyle bir beklenti içerisinde olmaması gerektiğini söyledi ya da ben öyle anladım.Yerel medyanın bugün Türkiye'de geldiği noktayı hepimiz biliyoruz. Medyadaki arkadaşlarımızın da hangi sorunlarla, hangi şartlar altında çalıştığı malumunuz. Devletten beklenti içerisinde olmayacak, kalkınma noktasında devletten beklenti içerisinde olmayacak, devletten bir el uzantısını beklemeyecek de daha nereden bekleyecek? Bu bir. İkincisi, hele hele devletten teşvik alma noktasında büyük destekler gören genel medya ile nasıl rekabet edebilecek, nasıl kendisini okutturabilecek? Teşekkür ederim.
MUTLU: Bu lafı söylerken hassas bir noktaya değindiğimi biliyordum ama yine bunda ısrarlı olmayı sürdüreceğim. Bir kere kalkınmadan kastettiğiniz daha iyi kağıda basmak daha fazla para kazanmak daha iyi teknoloji ile basmaksa, yaşamak için devlete muhtaçsanız o zaman medya görevini nasıl yapacaksınız? Devlete karşı nasıl tarafsız olacaksınız? Yerel basın devletten para almıyor. Devletten teşvik alması demek şöyle bir şey, o getirdiği malzemeyi siz daha iyi bilirsiniz, o para alarak alınan teşvik falan değil. Eğer siz de getiriyorsanız, basın olarak o teşviki verebilir.
Yani genel medyanın halinden pek memnun olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu anlamda eğer böyle bir bağ varsa, belki vardır ben pek iyi bilmiyorum onu gerçekten. Devlet çaktırmadan paralar da veriyor olabilir, öyle şeyler de kulağımıza gelmişti bir zamanlar, öyle şeylerin olduğu. Tabii bu dedikodu bazındaydı. Ama eğer kalkınma, yerel medyanın kalkınması devletin desteği ile olacak diyorsanız, bunu devlet yaptı. O ilanlarla yaptı, Basın İlan Kurumu ile yaptı, destek yaptı. Ama bu nitelikli bir medya ortaya çıkartmadı. Bunun mekanizmasını bulmamız gerekiyor.
Şimdi şöyle bir şey önermiyorum size, yani gücünüzü birleştirip tek bir medya etrafında ya da tek bir mecra etrafında toplanabilirsiniz. Bu şeye benzer, Mustafa Bey'le de çıkarken konuşuyoruz yaşı uygun olanlar hatırlarlar, otobüs şirketleri şehirlerdeki rekabeti fazlasıyla artırınca "Biz bu rekabetten zararlı çıkmaya başladık, en iyisi tekelleşelim tek bir bayrak altında toplanalım" dediler. İşte diyelim ki Özçorum Seyahat ya da Hattuşaş adı geçti ne söyleyeyim işte Akdeniz Seyahat Antalya, filan. Medyayı bu hale getirmek de hoş bir şey değil. Yani tek bir kanalda, farklı fikirlerin olması sözkonusu olamaz. Farklı farklı kanalların olması mutlaka lazım, fikirlerin mücadelesi öyle olabilir çünkü, medyayı boş bir kanal gibi değerlendirmeyeceğiz. Medya dediğimiz şeyde, karar alıcılar var, eşik bekçileri filan deniyor buna, haber havuzlarında bir de Behçet Bey belirtti, "Orada bilmem ne müdürü var", "onun içinden seçer haberleri" dedi. Dolayısıyla yorumları da seçer, söylenecekleri de seçer filan. Tek bir med
yaya indirgemek tehlikeli ama artık iyice kapitalist ilişkilerin geliştiği bir toplumda hala devletçi bir yaklaşımı olmakla, beklemek bence bu sadece şey değil etik olarak da çok tehlikeli ve problemli bir durum. Bu anlamda söylüyorum, yani yaşayan yaşayacak, yaşamayan yaşamayacak benim görüşüme göre. Tabii almaya devam edebilirsiniz, ben böyle dedim diye devlet yardımı kesmeyecek zaten, kaz gelecek yerden tavuk esirgenir mi?SORU: Berkan Bey, bir bölümde dediniz ki, "Ben çok şüpheci bir gazeteciyim" İşte politikacı-gazeteci ilişkileri doğrultusunda buradan yola çıkarak, acaba Akın Birdal'ın ola ki fotoğrafını sizin muhabirler geciktirmiş, çekememiş olupta buna bir kılıf olabilir mi? Bizler inanmadık, şeklinde bu espirili bir soruydu. Yalnız bu sorun gerçekten neydi? Çekemediniz mi yoksa gerçekten gazetecilik, sizin gazetenin ilkesi doğrultusunda yayınlamadınız mı, çektiniz de ?
BERKAN: Çekememek diye bir şey sözkonusu değil zaten...
SORU: Çekememiş olabilirsiniz..
BERKAN: Hayır, hayır, vakti gayet müsaitti, ayrıca Ajans çekmişti biliyorsunuz herkes UBA Ajansı'ndan seyretti. Kaldı ki UBA fotoğraf da geçti aynı yerden, kanlar içindeki fotoğraflarını da geçtiler. Yani fotoğrafın elimizde olmaması diye bir şey söz konusu değil.
Fatih Mehmet ÖZCAN: Biraz önce siz, özellikle reytingci kanallar-TRT diye bir ayırım yaptınız. Şimdi TRT'nin reyting düşüncesi yoksa, eğer reytingle ilgili bir kuşkusu veya kaygısı yoksa, "Türkiye'nin birinci kanalı TRT"
GERÇEKER: Bu spot, birinci.
ÖZCAN: İkincisi, şu anda bütün televizyonlara karşı Fransa 98 Dünya Futbol Şampiyonası'nda TRT 1, 2 ve 3. kanalıyla bütün televizyonlara karşı bir reyting savaşı veriyor. Bunu gerçek kabul etmek lazım, bütün sporlar TRT'de izlenir spotu reyting için değil mi?
GERÇEKER: Şimdi siz başka bir şey söylüyorsunuz. Ben size şunu söyleyeyim, mesela benim yaptığım söyleşi programı yerine saat 21.00, TRT 2'de 20-21 ile 22 arasında benim yaptığım söyleşi programı yerine, mesela bir dansöz programı koyabilir TRT. Şimdi bunun kastettiğim reyting savaşına girmek ya da girmemek veyahut da ne diyeyim o saat dilimi içinde diğer bütün televizyonların yaptığı tür ne diyelim ki, bir kabare programı. TRT de reyting savaşına girse oraya o kabare programını koyar, ben o anlamda diyorum. Bizim bunu yapmamız mümkün değil. Neden? Size çok kısaca söyleyeyim. Dikkatinizi çekiyor mu çekmiyor mu bilmiyor, sabah çok erken saatte kalktığınızda, NTV koymaya başladı diğer başka kanallarda da var, saçma sapan klipler yayınlanıyor, altta da bir yazı, bu yayın RtÜK'ün bilme
m ne bilmem ne kararı gereğince yapılmaktadır diye. Aslında diyor ki o televizyonlar, bunlar benim tercihim değil, bu kurallara göre yapıyorum.Şimdi RTÜK yasasındaki % 5 eğitim % 8 eğlence bilmem ne, müzik, böyle yüzdeler var, şu kadar yerli film gibi yüzdeler var. Bunların hepsine biz uymak zorundayız TRT olarak. Diğerleri uymayabilir çünkü nihayet özel kanal, yani onun sahibi başka amaçlı bir iş yapıyor, para kazanacak, kendini seyrettirecek ve kendi tercihleri olabilir. Bizim böyle, yani TRT Genel Müdürü'nün böyle bir tercihi yok. "Kardeşim ben bu yayını baştan aşağıya değiştirdim, 24 saat yarışına hazırlanacak" deme tercihi yok. Uymak zorunda olduğumuz şeyleri söyleyeyim size. Bütün evrensel ilkeler, İnsan Hakları Beyannamesi, antlaşmalar ve uluslararası hukuktan aşağıya inin, Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi'ni de geçelim. Geldik, onlara hep zaten imza koyduk, kendi ulusal hukukumuz var, Anayasa'dan başlıyoruz, Anayasa ilkeleri, Atatürk ilkeleri, 3984 Sayılı RTÜK Yasası'ndaki yayın ilkeleri artı TRT'n
in kendi genelgeleri uyarınca yayın yapılıyor diyor, şu kalınlıkta bir kitap var.Şimdi ben Yayın Denetleme Kurulu Üyesi'yim ya! önüme gelen bir programı denetlemeye kalktığım zaman bütün onlar açısından bakıyorum. Bizde gereklidir, zorunludur, eğer itiraz edersen şu maddenin şu bendine göre yayınlanmaz ya da şurası çıkar diye yazmak zorundayız. Şimdi ne kadar eğitim, ne kadar kültür, ne kadar müzik, tiyatro, spor yayınlayacağınız belliyken yüzdeler olarak, hangi tür programlar, hangi ilkelere göre, hangi çerçevede yapacağınız belliyken, reytingle başetmeniz mümkün değil zaten.
Türkiye'nin birinci kanalı, ilk televizyon, elbette promosyonda her tür oyun var.
SORU: Televizyona döndük bir anda. Ben tekrar gazetelere dönmek istiyorum. Televizyoda reyting vardı, gazetelerde de tiraja döneceğim ben. Son zamanlarda yasa çıkacak çıkmayacak, tabii bir promosyon yasası konuşuldu ama şu anda rafta bekliyor. Ben promosyon vererek gazetecilik yapmayı, gazeteciye ve gazeteye saygısızlık olarak telakki ediyorum ve şöyle bir tehlike çanı çalıyor zannediyorum; artık okur veya aboneler gazeteyi o kıymet verdiğimiz köşe yazarlarının veya çok değer verdiğimiz muhabirlerimizin, büyük zaman harcayarak, büyük gayretler sarf ederek hazırlamış olduğu haberleri okumak için değil, adeta verilen malzemenin alınması için almaya başladılar. Bu da nereye kadar devam edecek, nerede bitecek, bittiği zaman gazetecinin ya da gazetenin durumu ne olacak, epeyce bir tehlike.
Bu konuda aslında gazetenin yükünü yine bizler taşıyoruz yani basın mensupları taşıyorlar. Bize böyle bir tehlike getiren şeye nasıl göz yumuyoruz, gazeteciler olarak, özellikle abi gazeteciler, büyük gazeteciler, büyük kalemler olarak abilerime soruyorum, Sayın Solak'a başta. Bu konuda bir çalışma var mı? Yani basın mensupları kendileri için tehlikeli olan bu şeye bir başkaldırma girişimindeler mi? sayın Genel Müdürümüz de buradayken bu kanun niye çıkmıyor? bu konuda bilgi almak istiyorum efendim. Teşekkürler.
SOLAK: Promosyon kanunu çıktı aslında. Ama çıkan bu işte, yani promosyon yasak dediler, kupon verilmeyecek dediler. Kupon yerine şimdi gazetenin başlığını kesip veriyorlar. Bunu nasıl yaptıklarını dün burada bazı konuşmacılar anlattı. Yani bunun hilecisi nasıl bir formül buldu? Bakın bir şey söyleyim size, bundan önceki iktidar döneminde şimdiki iktidar mensupları patronlarla, iktidar arasındaki irtibatı çok sakıncalı bulduklarını ve bunu mutlaka önleyeceklerini söylemişlerdi. Şimdi onlar geldiler, muhalefete geçen eski iktidar mensupları diyor ki bu çok tehlikeli, bu
nu mutlaka önleyeceğiz. Bu arada ezilen, sizin dediğiniz gibi mesleki açıdan, bizleriz. Yani yukarıda patron, çok net söyleyim, eskiden meslekten gelen patronlar vardı, şartları öyle değiştirdik ki artık meslekten değil parasal ticaretten ya da sanayiden gelen insanlar var. Bazı patronlar için teneke fabrikasıyla gazete arasında fark yok. Yani gazoz fabrikasındaki üretim ile gazete döndüğü zaman ki mantık aynı. Ne kadar çok para kazanırı mı düşünüyor. O bizim için rekabet edeceğimiz bir olay değil, sermaye bizde değil.Fakat bir şey var; Türk Basını nerede kaybetti biliyor musunuz? Sendikal olay yok edildiğinde kaybetti. Sendikalı işçi kalmadı. Patronları dinlediğiniz anda, ben 17 yıl sendika başkanlığı yaptım, sendika yöneticiliği yaptım, patronları dinlediğiniz anda haklı tarafları var. Bu yasa çıkmadan bir dönemde özel televizyon kuruldu, radyolar kuruldu. O sırada onlar sendikasız diye ortaya atıldı. Sendikalı olan müesseseler haksız rekabete uğruyoruz, rakiplerimizle başedemiyoruz diye mevcut sendikalı üyelerini sendikadan çıkardılar, çıkarttırdılar baskı yaparak. Bizim gazetemiz daha iyi, Milliyet daha iyi, Hürriyet daha iyi. Ama Milliyet'in, Hürriyet'in sahibine sorduğunda diyor ki, "girin Sabah gazetesine, girin Günaydın gazetesine ben de yapayım" diyor, haklı orada. Giremediler.
Bu işi başkaları nasıl yapmış? Sendika hakkı kanunla çıkarılır mı? Kanun çıkıncaya kadar da işçiler kendi haklarının savunuculuğunu yapmasını bilirler. Fransa'da sendikasız işçi ne televizyonda çalışabilir, ne gazetede çalışabilir, boşalan bir işçinin yerine sendikanın haberi olmadan sendikasız bir kişi işe alınamaz. Bu işte güvence böyle sağlanır ama ben bir şey söyleyeyim size, şimdiki patronum gazete sahipleri sendikası genel sekreteriyken ben de o zamanki Hürriyet gazetesinde Meclis Bürosu şefiyken, sendikanın Ankara Şube Başkanıyım. Toplu sözleşme pazarlığı yapıyorum, yüzde yüzyetmiş istiyoruz, yani ücret zammını yüzde yüzyetmiş isteyelim dedik, isteyenin bir yüzü kara. Yüzde yüzona çıkmıştık, yüzde yüzondan yü
zde yüzotuza çıkacağımız anda o pazarlık sürdülürken Aydın bey benim önüme bir kağıt attı, "yeter artık" dedi. Kağıtta şu yazıyordu; "Müesseseye verilen, sendika tarafından verilen zarar yakında bizleri işsiz bırakacağından yüzde doksandört zammına taraftar olduğumuzu ve bununla bağıtlanması gerektiğini imzalarımızla teyit ediyoruz" diye, bir gazetenin bürosu, 41 kişi. Bilmem anlatabildim mi? Yani kimi, neyi savunuyorsun? İşte o anda ben sendika toplu sözleşmesini bıraktım, o günden sonra sendikadan da istifa ettim. Hangi işçiye, neyin kavgasını veriyorsun? Şu anda deve dişi gibi basındaki isim sahipleri adamlardan en az on tane isim sayarım o imzaların içinde. Üç kişi o büroda imzalamadı, üç kişiyi patron işten atmadı kim attı biliyor musunuz? Çok solcu geçinen Ankara temsilcisi attı, başka ne diyeyim size yani.Ahmet KÜREKÇİ (TRABZON): Şimdi ben herşeyden önce Trabzon'da çalışan, yerel basında çalışan bir arkadaş olarak hepinize hoşgeldiniz diyorum. Değerli görüşlerinizi almaya çalışıyorum iki günden beri, şimdi aslında yerel medya eğitim semineri dendi ama biz burada genelde alışık olduğumuz hep büyük gazetelerin isimlerini duyduk. İşte onların nasıl çalıştıklarını öğrendik. Esas olan bölgemizden, özellikle Karadeniz Bölgesi'nden gelen, yerel basında çalışan arkadaşlarımız, abilerimiz, sorunlarını pek aktaramadılar gibi geliyor bana. Dün böyle bir tartışma yaşanmıştı, çok da kısa sürmüştü, aslında ben bu sorunların tartışmasına yönelik bir konuşmanın yapılması taraftarıyım.
Özellikle Behç
et beye bir soru sormak istiyorum. Şimdi özellikle yerel basının haber anlayışı konusunda çok çarpık yönlendirme yapılıyor. Ne yapılıyor? Gazeteci, gazeteciliğe başlayan insan astı, kesti, vurdu, kırdı, bu tür haberlere yönlendiriliyor. Yine dünkü bir tartışmada CNN'le Türkiye'deki ajanslar, İHA kıyaslaması yapıldı, ama bir şey atlandı burada, Türkiye'de gazeteciliğe başlayan insanlar yönlendirme konusunda eğitimden geçmiyorlar veya eğitim süzgecinden geçmiyorlar. İşte gördük, yerel eğitim seminerinin ne kadar faydalarını gördük. İnsanlar da bunun farkındadır umarım. Bana göre teknoloji kurulmuş, bu teknoloji kurulmuş durumunda, NTV de belki bu teknolojiyi kurmuş durumda, ama teknolojiyi kullanma aşamasında ne kadar faydalı olabiliyoruz? Yani CNN'de de teknoloji var, aynı teknolojiye sahip olduğunu söylüyor ama CNN teknolojiyi bilgilendirmek için, insanları eğitmek için, toplumu daha güzel yarınlarına hazırlamak için kullanıyor. Bugün Türk basınında Uğur Mumcular yetişebiliyor mu artık? Yetişmiyor. Yani bu bence teknolojinin çarptırılmasından kaynaklanıyor. Umarım bu teknoloji bundan sonraki süreçte eğitime yönelik, insanları kazandırmaya yönelik kullanılır. Bir kıyaslama yapılırken buraları atlanmamalı. Teşekkür ederim.FAKİHOĞLU: Teşekkür ederim. Keşke bu soruyu dün Fevzi Bey'e sorsaydınız. Çünkü Türkiye gazetesi ile İHA ayrı kuruluşlar. Yani tamamen ayrı şirketler, ayrı kuruluşlar. Biz gazete olarak nasıl Anadolu Ajansı'na aboneysek İHA'ya aynı şekilde aboneyiz, bedelini ödüyoruz, alıyoruz. Ama bildiğim kadarıyla, sorunuza cevap vermeye çalışayım.
Şimdi İHA, CNN gibi olmak istiyor, yani insanlar isteyebilir, arzu edebilir. Önce hayal eder, sonra olur, olmaması için de bir sebep yok, ama İHA Türkiye çapında sıfırdan başladı. Zannediyorum 5-6 yıllık bir mazisi var ve bu 5-6 yılda sadece Trabzon'a baksanız nereden nereye geldiğini anlarsınız. Yani Van'a gidiyorsunuz İHA fotoğrafını anında dünyanın her tarafına geçebiliyor, bu teknoloji değil mi? Bunu kiminle yapıyor, Van'daki muhabirle yapıyor, yani Van'daki gazeteci Van'da çektiği fotoğrafı anında dünyanın her tarafına geçebiliyor. Bu şimdi o insana, insan gücüne yaramadı mı? Peki bu muhabir nasıl bu noktaya geldi? İstanbul'a gitti, eğitimden geçti ve Fevzi beyden öğrendiğime göre muhabirlerini bir program dahilinde Londra'ya, başka yerlere gönderip hem lisan hem de teknoloji açısından takviye edecekler. Yani İHA benim gördüğüm kadarıyla bu eğitim işini ihmal etmiyor, insan unsurunu ihmal etmiyor.
Asparagas olayına gelince, asparagas haber konusunda çok hassasız biz, İHA da hassas, ama olan olaylar, diyelim ki olmuşsa, İHA bu sıcak olayları çekiyorsa buna da bir şey dememek lazım. Olan bir şeyi çekmiş, göndermiş, şimdi İHA yöneticisi de "kardeşim kavga şeyini çekme de kahvede oturanları çek" diyecek hali yok. Yani talep neye varsa o arz edilir, televizyonların veya yayın kuruluşlarının neyi talep etiklerini artık iHA biliyor, profesyonelleşmiş, ama buna rağmen hiçbir muhabirine uydur, asparagas bir şeyler yap dediğini za
nnetmiyorum. Oradaki arkadaşları tanıdığım için zannetmiyorum, hepinizden de hassaslar, ona emin olabilirsiniz. Teşekkür ederim.Makbule EFE (SAMSUN): Ben Samsun'dan katılıyorum organizasyona, Samsun'da yerel bir radyonun hem kurucusu hem de çalışanı, üreteniyim. İki gündür işin doğrusu bir hayli yararlı geçen ama kendi içinde de çok ilginçlikleri ve çelişkileri olan bir seminer izliyorum. Şu anda mikrofonu alıp soru sorayayım mı yoksa sormayayım mı diye böyle bir endişeyi epey duydum. Ancak kendimi ifade etmek istiyorum, yani şu ana kadar yapılanlar insanların kendisini ifade etmesiydi. Bu bir eğitim olarak algılanabir mi? Mutlaka karşılıklı öğrendiklerimiz oldu, örneğin dün söylenildi, "yerel medya bu kadar sancılısınız, hadi birleşin tek bir ses, tek bir soluk olun" denildi. Seminere katılan sorumlulardan böyle bir şey çıktı. Hatta bir adım daha ileri gidildi, "Ya bu kadar dertleniyorsunuz, niye bu işi yapmaya devam ediyorsunuz? başka bir şey yapın" denildi, ama bunun yanı sıra olumlu ve güzel şeyler denildi. Bugün de mümkün olduğu kadar, yer yer basan ağırlıktan kurtulup izlemeye çalışıyorum ve yararlanmak istiyorum, faydalanmak değil ama sahiden yararlanmak istiyorum burada bütün söylenilenlerden.
Tabak, çanak, promosyon ve basın içindeki etik sorgulandı ve şurada bulunan hiç kimsenin bunu onaylamadığını görüyorum. Peki bu politikalar nasıl bu kadar hayat buluyor? Yani hiçbir gazetenin hiçbir çalışanı ne de patronu çıkıp da, "efendim var mı bir deyeceğiniz ben tabak, çanakçı bir gazeteciyim, deterjancı, kalemci, silgici bir gazete işletiyorum" bunu deme dürüstlüğünü falan gösteremiyor ya da bunun yasasını çıkarıyorlar. Ülkemizde yasalar çıkar, insanın hayatını kolaylaştıran ve düzenleyense bunlar işlemez hale getirilir. Kimi istismarın önüne geçmek için yasa çıkarılmışsa bunlar da uygulanmayacak bir şekilde gözden ırak tutulur. Ya da bir biçimde delinir.
Şimdi madem bundan bu kadar rahatsızız, ki ben başta rahatsızım 6 yılı bitirdim bir yerel radyocu olarak hiç kimseden ne iktidarlardan ne nüfus sahiplerinden hiç bir şey beklemeden kendi üretimimi ve oradan aldığım güce hep inandım. Kimseden destek, katkı ve bilmem ne de beklemedim, sürdürüyorum doğru olduğuna inandığım değerler çerçevesinde, yani insan bir şeyden rahatsızsa, onu değerleriyle çelişir görüyorsa bunu yapmamalıdır. Bunu patronlarınız mı yapıyor? Güç sizde değil, para sizde değil, paranın denetimine giriyorsunuz. Ya, şey yapabilir misiniz, yazdığınız, kaleminizi, kullandığınız gazetelerinizi boykot ede
bilir misiniz? Siz bizim gazetecilik yani A şahsı ya da B şahsına sormuyorum. Biriniz çıkıp, yanıtlarsanız sevinirim. Şeyi sormak istiyorum, bu birazcık TRT'ye dönük olacak efendim, TRT benim ülkemde kadrolarıyla, geçmişiyle çok eski bir kurum ama çok eski bir kurum diye tırnak içinde bir kez daha yinelemek istiyorum. Bu kadar alt yapısı, Türkiye'yi saran bu kadar geniş ağları varken TRT niçin o günlerde halkın tüm ihtiyacına yanıt verecek şekilde, çok sesli, çok renkli, üretim ilişkilerine ve yayın politikasına yönelmedi de, bugün reyting kaygısının olmadığını iddia ediyor? Belki sorunun muhatabı da siz değilsiniz, efendim kişiliğinize dönük hiçbir derdim yok benim. Bugün baldırbacak, bugün göbek dansları ettirmekten geçiyor reytingin yolları öyle mi? Peki bu kültürü kim yarattı? Bu ülkenin, bu güzel insanlarına kim bunu verdi? Hadi bak burada baldırbacak var şak şak şak yükselt bunun reytingini. İşte burada arabesk var efendim bol acılı yükselt reytingini. Bak burada sanat insanı, bilmem ne şarkıcı çocuk doğurmuş, bilmem kaç kamerayı kim görevlendiriyor, onun peşine kim koşuyor?Yani lütfen, insanın bilincine giden yolları tıkıyorlar, ondan sonra da "vay efendim kangren oluyor benim bilincim" diye. Cazırtılı sesler çıkartıyoruz. Sosyal ve kültürel dokumuz alt-üst ediliyor. Bunu içimizden insanlar ediyor. İçimizden çıkanlar ediyor, bunu uzaydan birileri gelip, etmiyor. Ciddi ciddi ben rahatsızlık duyuyorum ve rahatsızlık duyduğum şeylere karşı da kayıtsız kalmayı hiç bugüne kadar yapmadım, yaptığımız zaman insan olamayacağım gibi bir endişeyi taşıyorum. Sorduğum şeyler anlaşıldı mı?
GERÇEKER: Anlaşıldı, çok net cevap vereyim mi? Yanlız bir şey söyleyeceğim çok ilginç. Bu promosyon politikası bazı kişilere yeni iş sahaları açtı biliyor musunuz? Ataköy'de sabah hanımlar geliyorlar, "oğlum bana beş Hürriyet ver, on tane Sabah ver" şunu ver, bunu ver tabakları koltuklarının altına alıyorlar, orada kenarda bir adam var. Gazeteleri onun önüne atıyorlar, o da alıyor, gidip satıyor gazeteleri. Yarı fiatına, yarı fiatına! İkinci bir sektör çıktı. Evet buyurun efendim önce siz.
SOLAK: Promosyon konusuna ben yanıt vereyim isterseniz. Promosyon konusunun çalışan insanlarla hiçbir ilgisi yok ki. Bize gelip de "ben çanak vereceğim, çömlek vereceğim, ben şu anda kütüphanenize bilmem ansiklopedi vereceğim" diyen kimse çıkmadı daha. Tamam direnelim, boşaltalım. Sabahleyin bir şey söyledim ben. Siyasetle, basın birbiriyle içiçe yaşar. Siyaset boşluk bırakmaz, tanımaz. Basında da öyledir. Siz yerinizi bıraktığınız anda, yerini patronun en yakınındaki adam doldurur. Bundan şüpheniz olmasın. Ayrıca niye direniyorsunuz derken, direniyorum ben, kendi kalemimden, kendi şeyimden ödün vermedim. Bugüne kadar hiçbir siyasi iktidarın lehine, aleyhine şu veya bu şekilde "göz kırp veya bir destek ver veya köstek yap" diye kimse bana cesaret edip, bir şey söylemedi. Patron dahil, Genel Yayın Yönetmeni dahil, Yayın Koordinatörleri dahil. Eğer böyle bir şey gelirse ben meslekte kalıp, kalmamayı düşü
nürüm ama gazete patronu "bu gazeteden ben daha çok para kazanacağım" diye diş macunu bir gün, bir gün işte bilmem makarna, bir gün pizza neredeyse verecekler. Böyle şeyler veriyorsa ve bu halk da bunu alıyorsa, ben mesleğimi mi bırakacağım? Böyle bir şey olamaz.EFE : Efendim, sözünüzü kesmek gibi olmasın ama belki sorumu biraz daha netlemek için. Tırnak içinde birşey belirtmek istiyorum. Lütfen bağışlayın.
GERÇEKER : Evet buyurun.
EFE : Eskiden okur vardı.
SOLAK : Ben onu söyledim ama size.
EFE :
Ve şimdi müşteri var. Peki üreten insanlar olarak bunlar sizi incitiyor görüyorum ki, ciddi biçimde incitiyor. Peki buna dur demenin yolu nereden geçecek?SOLAK : Dur demenin yolu bizde değil. Dur demenin yollarını anlattım ben, bir sendikal olaydır, iki yasa. Yani Türk halkı Parlamento'ya bu tür yasaları çıkaracak insanları göndermediği sürece, bu iş böyle gider. Yani promosyon yasaktır. Yasaksa yasaktır birader. Onu bilmem nesini kesen, başlığını keserek promosyon yaptırıyorsa bir iktidar, çalışan hiçbir şey yapamaz, orada yani demin onu anlatmaya çalıştım. Belki de benim ifade gücüm yetmedi bunu anlatmaya, tanımlamaya. Bu promosyon yasası çıktı. Son kez şu tarihe dendi, o tarihe kadar televizyon verildi, irmik helvası verildi, bilmem ne verildi neyse. Bitti zannederken, yeniden içeriye bir gazete eki kondu. O eke göre dediler ki, "bu gazete başka gazete". Onun incelemesi yapılıp da, "ya olmaz sen ondan para kazanmıyorsun" deyince zamlar yapıldı. Belli gazete okuyana şu kadar paraya, bilm
em ne şu kadar paraya diye. O önlenirken, bu sefer dediler ki, "tamam kupon vermiyoruz, gazetenin başlığını kesip de getirene mal vereceğiz".Yani böyle bir ülke gördünüz mü siz? Ben de bu ülkenin gazetecisiyim. Bu ülkenin patronu, bu ülkenin gazetecisi ve bu ülkenin parlamentosu var. Bu parlamentoyu etkileyecek kişi sizsiniz, benim. Biz seçiyoruz bu insanları. Bu yasaları nasıl yapıyorlarsa, ben yasa tekbiri bilmem ki. Yasa tekbiri, aynı Bakan şu an da var, görevde. Yani bundan önceki iktidarda promosyon yasasını çıkartan insan, şu anda bu hükümette de aynı görevde. Demek ki, burada bir siyasi istismar var. Bunun hesabını soracak tek merci Parlamento'dur. Biz değiliz. Bizim yapabileceğimiz şey, o Parlamento'dan RTÜK yasası çıkıyor mu? Ben önerdim yapalım, RTÜK yasasına bir tek madde koysalar olur şu anda; "radyo-televizyonlar ile basında sendikasız işçi çalıştırılamaz" diye bir hüküm konsun, görün bakalım bunlar oluyor mu? Diyeceğiniz tek şey bu.
Safiye KAYA (TRABZON): Özür dilerim. Sayın hanımefendiye, ismini bize lütfetmediler iki gündür merak ediyorum. Benim bir sorum olacak. Özellikle katılımcı arkadaşlarımız da olayda, bu konuda bana katılacaklar mı? Ben de Trabzon'da yerel bir radyonun Yayın Yönetmeniyim. Beş yıldır radyocuyum. Siz hiç dinleyici kaygısı taşımıyor musunuz? Bir, İkincisi, daha çok dinlenirlik için hiç promosyon vermediniz mi? bu konularda lütfen yanıt verir misiniz?
EFE : Teşekkür ediyorum. Çok farklı bir şey oldu. Aslında ben dün de söz aldığımda söylemiştim. Samsun, Medya-F radyosu, ilk anda söylemedim dalgınlığa geldi ama uyarı aldığımda düzeltmiştim. Şimdi de söyledim. Sanıyorum yine dikkatten kaçtı. Belki de şöyle bir kültürden geliyorum. Yani A Radyo kendini böyle sürekli öne çıkartan bir tarz hiç olmadığı için bende evet dinleyici kaygısı çok taşıyorum. Çünkü insan benim için herşeyin öznesi ve alabildiğine önemsiyorum. Onun için radyomdaki bütün üretim biçimlerini, insanın daha güzel bir yaşama ulaşması noktasında, en iyiyi sunmak noktasında programlamaya çalışıyorum. Reyting kaygım var, ancak reyting kaygımı ben promosyon dağıtarak, asla ve asla çözebileceğim noktasında bir sapma yaşamadım. Daha iyiyi sunduğum zaman, o doğal ayıklamayla, insanlar farkı mutlaka fark edecekler diye düşündüm 6 yıldır. Daha bir 60 yıl kalırsam, yine aynı şeyleri yapacağım. Sağolun.
GERÇEKER: Teşekkür ederim. Efendim Şimdi ben şu TRT meselesini bir anlatayım.
TRT uzun yıllar yanlız başına yaşadı ve demin size bahsettiğim o kalın kitabı uygulamak nedeniyle izleyicilerin ve belki de hoşnutsuzluğuna neden olabilecek bazı davranışlarda bulunduk. Biz kendimizle şikayetçi olduk ve çok engeller çıkardık. Hatırlar mısınız bir zamanlar sözcük genelgesi vardı. Sayın Cem Duna TRT Genel Müdürü olduğunda, ilk yaptığı iş, o genelgeyi kaldırdı. Şu, şu, şu kelimeler kullanılmayacak. Siz bir dille siyasi amaç için bu kadar oynayabilir misiniz? Beni "Yaşamla iç içe" programımı, seyreden insanlar varsa aranızda. Eğer o programı da seyredenler varsa, devrim, Atatürk Devrimleri
denmesin, Atatürk İnkilapları densin diye devrim, inkilap, evrim kelimelerinin sözlük anlamları değiştirildi. Türk Dil Kurumu'nun eski baskılarına bakın sözlüklerinin, şimdi yenisine bakın. Göreceksiniz Türkçe'de devrim diye bir şey yok. Atatürk Devrimleri de Atatürk Evrimleri'dir, anlam kayması yapılmıştır.Şimdi dolasıyla TRT o izleyici ve dinleyiciye sıkıcı gelen belki de o çerçeveleri zorlayan, izleyiciye sıkıcı gelen bir yayın politikası izliyordu. Yanlız size bazı şeyleri hatırlatmak isterim. Lambada dansının klibi çıktığında, grup buraya geldi ve o klip yasaktı, TRT'de gösterilemiyordu. Göze görülen neydi? Ben pek anlamıyorum, bilmiyorum o işi yani rahatsız edecek bir şey yoktu ama grup Türkiye'ye geldiğinde siyah çorap giydirerek, gösteri yaptı. Bu işi buraya kim getirdi dediniz de size söylüyorum.
İki, TRT'de her yılbaşı bir dansöz çıkardı hatırlar mısınız? Dansöz çıkacak mı çıkmayacak mı? Gazete manşetlerine çıktı bu iş. Biz böyle saçma sapan bir toplumun içinde yaşadık. Bunu kim oluşturdu onu bilemem. Belki toplumun cinsel açlığı oluşturdu. Beni ilgilendirmiyor. Şimdi dansöz sabah, akşam, gece, gündüz her yerde kimse rahatsız olmuyor. Kim rahatsız olmuyor, kim rahatsız oluyor? Olan yok. Bu hali buraya kim getirdi onu bilemem ama TRT var olan yapısıyla elbette çok daha iyi şeyler yapabilir. Kötü şey yapıyor demiyorum ama çok daha iyi şeyler yapabilir. Yanlız yine de belli çerçeveler içerisinde yayın yapmak zorunda. Ne yazık ki, size pek sevimli gelmiyor ama ne yapayım. Beni k
imse sevmiyor. Çaremiz yok.Efendim son iki soru dediler. Lütfen aranızda anlaşın, hanginiz önce alacak ama bakın siz daha önce sordunuz.
Ahmet Şefik MOLLAMEHMETOĞLU (TRABZON): Biz ne ile karşı karşıya olduğumuzu ve neye karşı mücadele ettiğimizi yeterince tartışmıyoruz. Siz diyorsunuz ki "bunun nedeni nedir, bilemem". Bilemediğiniz bir şeyi nasıl değiştireceksiniz? Burada bakın şimdi kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Ben bütün yerel basından gelen arkadaşlara, herkese çok saygı duyuyorum. Çok büyük sıkıntılar içerisinde herkes mücadele ediyor, hepimiz. Biliyorum ama kendimize de dönmek zorundayız. Biz hep karşısından bir şey talep eden, sürekli şikayet eden insanlar olmak yerine, kendi içinde bulunduğumuz hataları ve eksiklikleri de kavramamız gerekiyor. Karşımızda çok ciddi bir şey var. Teknolojiden bahsediyoruz. Sayın hocam biraz önce dedi ki, ölen ölür, kalan sağlar bizimdir. Öyle bir demeye getirdi. Yani rekabet anlayışı içerisinde. Eğer biz basını yanlızca ekonomik bir işletme olarak görü
rsek, çok yanlış bir noktaya geliriz.Şimdi teknolojinin böylesine geliştiği, basın teknolojisinin, medya endüstrisinin böylesine pahalılandığı bir ortamda basının gerçekten ayakta kalabilmesi, özellikle yerel basının ayakta kalabilmesinin tek yolu var, o da demokrasi. Şimdi biz şu soruyu kendimize sormak zorundayız. Demokrasinin gelişmesi, demokrasinin yerleşmesi, toplumsal katılımın artması, toplumun kendi taleplerini çok değişik kültür kesimlerinin, inanç kesimlerinin, farklı anlayış ve düşüncelerinin kendilerini ifade etmesi konusunda biz yerel basın olarak acaba üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz? Bunu başkalarından beklerken, başkalarını sorgularken, biz demokrasi konusundaki bu mücadeleyi ne kadar yapıyoruz? Çünkü demokrasi olursa, demokrasi gelişirse, yerel basın zaten gelişir.
Bakın bir yerel yönetimler yasası çıkacak. Bence biz bu tarafını çok tartışmalıyız bu işin. Bu yerel yönetimler yasası acaba bir yerel oligarşiler sistemi mi getirecek? Yoksa gerçekten yerel halkın katılımını sağlayıcı bir demokratik yapılanma mı getirecek? Bu bizi çok doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü yerel demokrasilerin güçlenmesi, yerel basının güçlenmesi anlamına gelecek. Bizim birçok ekonomik sorunlarımızın da kendiliğinden çözümlenmesi anlamına da gelecek. Biz acaba demokrasinin gelişmesi konusunda ne kadar uğraşı veriyoruz? Bu soruyu kendimize sormak zorundayız. Bir de hocama gerçekten tabii mutlaka onu söylemek istememiştir herhalde ama "ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" anlayışını
ben hiç doğru bulmuyorum. Çünkü...MUTLU: Yakıştıramadınız biliyorum ama.
MOLLAMEHMETOĞLU: Yani şimdi bakın iletişim yanlızca bugün, bugün çok özür dilerim hocam. Ben size döneceğim. Bugün içinde bulunduğumuz sıkıntı zaten bu. Herşeyin güç çerçevesinde o güç anlayışı, o güç ideolojisi içerisinde çözülmesi ve onun bizi getirdiği nokta belli. Biz, biz bunu nasıl aşacağız? Biz zaten bunu aşmanın yollarını arıyoruz. Yani bunu parası olan yapacaksa, o zaman neyin, sizin konu başlığınızın bir tanesi demokrasi. Evet teşekkür ediyorum.
MUTLU: Benim anlatmaya çalıştığım mesele şimdi açmam gerekiyor tabii. Benim söylemeye çalıştığım mesele şu. Ben yerel medyacılık yapacağım diye yine güdümlü medyacılık yapacaksam ölsün gitsin dedim. Demek istediğim oydu yani. Sermayelerden para almışım, arkadaşımız söyledi Makbule hanım, "Ben ödün vermeden işime devam ediyorum" dedi. Demek yapılabiliyor, bir yol bulmuş, yani izleyicim de var dedi. Yani ben bunun mekanizması bulunabilir, seyirci yani müşteriniz ya da okurunuzun desteğiyle ayakta kalmaya çalışmanız lazım. Ayrıca tabii ki medya dediğiniz şeyin bir yanı da işletme. İşletmenin de ehil ellerde yapılması lazım. Yani ne bileyim nasıl kredi alınır onu bileceksiniz, krediyi bir şey olarak kullanmasını bileceksiniz, o krediyi geri döndürmesini bileceksiniz. Bunları yapmayacak mısınız? Ne olur versin devlet bana parayı, ben çıkarayım gazeteyi! O zaman bana versin, ben çıkarayım! Ben de gazete çıkarmayı çok seviyorum! Öyle bir şey. Yani ölen ölsün, kalan sağlar kalsın.
Zikri KARA: Sayın basın mensupları, değerli arkadaşlar. Dünden bugüne izlediğim ve sizlerden edindiğim intibaalar, halk ile gazeteci arasındaki iletim. Devlet işleyişi ile halka yansıması ve bu yansımadaki bizim konumuz adı altında anladığım kadarıyla, adı altında yerel medya eğitim semineri yani muhabirleri, işverenleri, işçisi, kalemi, yazarı ve bütün mürekkep yalayanı bunun arasındaki iletişim. Yani sizlerin tecrübelerinizin bizlere aktarılması. Ekonomik politika bir kenara, yasal boyut bir kenara. Çünkü ne siz yasasınız, ne de ekonomik boyutta bir insansınız. Ancak hepimiz çalışan, kalemiyle bir şeyler yazan insanlarız. Sayın devletin yetkilileri buraya gelmişler, bizimle, devlet arasında kalemle, halk arasını bir ortak çizgisini bunların eğitimini vermek istediğiniz kanısını intibaa edindim ben. Ancak bunların kanımca kaderimce bazı eksiklikleri de vardı, bazı noksanları da. Tartışma boyutları öyle gelişti ki, ben zaman zaman eğitim demeyeyim acaba ekonomik boyutta mı çalışı
yorum. Acaba başka bir şeyleri mi dinliyorum. Hayır beni ne sizin o ekonomik boyutunuz ilgilendiriyor, ne de bir başka şey.Ben temsil ettiğim ve yöremde bulunduğum insanların kültürel, sosyal, ekonomik boyuttaki yansımalarını tüm topluma duyurabilmek, onların algılanmalarını devlete aktarabilmek, devletin kendi boyutundaki getirmiş olduğu ekonomik yapıyı onlara bir an evvel duyurmak ve bizim kuşkumuz da yok satacağımızdan, satmayacağımızdan. Az veya çok baskımızdan da kuşkumuz yok. İnanıyorum ki, bize öyle gönüllü insanlar destek veriyor ki, ben gazetemi götürüyorum, zaman zaman parasını da almıyorum ve ben ona okutabilmek için. Okumasını bir an evvel sağlamak için, geliyorum, peşinden soruyorum acaba gazetemi okudunuz mu? Şu köşede ne vardı? Sağlık köşesinde neyi izlediniz? Kültür köşesinde ne vardı? Sosyal cemiyet olaylarından hangilerine katılmak istersiniz?
Çünkü ben bir kültür yaymaya çalışıyorum. Ben bir kültürün ayakta durması için uğraşıyorum. Sizlerse, siz değerli yazarlarımız, siz değerli insanlarımız buraya geldiğinizde biz sizlerden bunları beklerken, bunların yansımalarını beklerken, reyting kargaşasına düştünüz. Hayır sizlerin elinizde değil. Yasak peşine düştünüz o da sizin elinizde değil, elinizde olan bir şey vardı. Sizin birikimleriniz, sizin bilgilerinizi biz paylaşmak isterdik. Bu açıdan bu semineri düzenleyen ve bu seminerde katkısı olan ve sizler oradan buraya gelip, bizlere bazı bilgileri sunuşunuzdan dolayı hepinize ayrıca teşekkür ederim. Sizin cevap vermenizle
veya bu konudaki kaygılarınızı zamanla yarıştığınızı da biliyorum. Biz hepimiz aynı şeyle yarışıyoruz, aynı kulvarda koşuyoruz. Farkımız, farklı boyutlarda, farklı insanların yanında çalışmak. Teşekkür ederim. İyi günler.GERÇEKER: Şimdi siz buyurun. Sonra en sonunda sizin olacak. Ama bir şeyi parantez içinde söyleyebilir miyim? Mesela yani bu toplantı sadece sizin ya da benzeri bir toplantı sadece sizin organizasyonunuzla yapılamaz mı? Çok iyi iş yapıyorsunuz. Onu söyleyeyim, sakın yanlış anlamayın. Bir miktar daha farklı olacağına inanıyorum. Benzer toplantılar yapıldı çünkü. Biliyorum çok da yararlı oldu. Bu da yararlı oldu tabii. Demek istediğim o değil ama yani insan biraz da kendini hakikaten arkadaşımızın dediği gibi dönüp, bakması gerekiy
or. Ben ne yapabilirim.Güngör KUMBAROĞLU (TRABZON): Sayın hocam, az evvel sözlerinin arasında şöyle bir cümle sarfetti. Dedi ki, "gazeteciler ilişkide olduğu insanları kullanmalı". Bir kere ben bu sözü reddediyorum. İkinci konu, yerel basın, televizyon, radyo veya gazete devletten kredi almamalı. Doğru buna ben de katılıyorum. Ne ile bu ekonomik güçlülüğünü yenmeli? Reklam ile yenmeli. Şimdi o halde dönüyorum bütün basın camiasına, gelen arkadaşların adına yetkili olmamakla birlikte şu soruyu sormak istiyorum. Türkiye gazetesinden sevgili meslektaşımız burada, NTV'de burada ve TRT'de burada. Ulusal basında, bütün televizyonlarda, gazetelerde ve radyolarda bütün büyük firmaların reklamları çarşaf, çarşaf yayınlanmakta. Örnek, bir Arçelik, bir V
estel bunlar sayfa sayfa tam sayfa olmak üzere aylarca belki yıllarca yayınlanmakta. Bizim hiç mi bunları yayınlama şansımız olmayacak? Teşekkür ederim.MUTLU: Şimdi bu müşteri ilişkilerimiz yani reklam veren istediği yere verir. Bu ekonominin, serbest ticaretin bir kuralıdır. Elbette size reklam vermeyi kendisi ekonomik görürse, size de verir. Nitekim bugün bazı gazeteleri karıştırdım, yöresel gazetelere reklam verenler var. Şimdi burada şunu söylemek istiyorum yani bizim çalıştığımız, sizin çalıştığınız, sizin çıkardığınız gazeteler, radyolar neticede bir işletme. Bir kişi de çalışıyorsa işletmedir. Bunun da kendi kuralları var. Yani kimse reklam vermeye zorlanamaz, zorla alamazsınız, siz faydalı olacaksanız, o zaten verecek. Eğer size talep olursa, zaten yaşayacaksınız. Yani burada şunu söylemek istiyorum. Eğer kaliteli bir şey çıkarırsa, yapılırsa o kendi müşterisini bulur. Kendi müşterisi varsa, reklam vereni çıkar, reklam vereni çıkarsa, zaten ekonomik problemi kalmaz. Eskiden a bir
alışkanlık var hepimizde. Anadolu'nun çoğu yerinde var. Şimdi zamanla bulunduğumuz yerde küçük gazeteler vardı bu elONT>le dizilir. Bunların tek çıkış maksatları vardı. Devletin resmi ilanlarını almak. Tek maksat buydu ama artık bana göre zihniyetin değişmiş olması lalam. Şimdi kendinizi ulusal medya ile kıyaslamanız çok güzel. Fakat bir Arçelik veya bir başkası kara kaşı, kara gözü için bir büyük gazeteye reklam vermez. Onu da bilmek lazım.GERÇEKER: Peki bir şey ilave edebilir miyim o arada? Birileri çıksa, bir komisyon kursa ve dese ki bütün ulusal basında yani televizyon, radyo, gazete ayırımı yapmaksızın yayınlanan reklam ücretlerinden belli bir stopaj kesip, bunu Anadolu basınına aktarayım derse, karşı çıkar mısınız? çıkmaz mısınız?
FAKİHOĞLU: Şimdi eğer şahsi fikrimi sorarsınız, belli bir müddet için karşı çıkmam. Yani belki alt yapınızı tamamlamanız için şu için, bu için olur ama bu ilelebet böyle olmaz yani taşıma su ile değirmen dönmez. Artık herkes ayakları üzerinde durmayı öğrenmeli. Eğer ekonomik değilse, rantabl değilse, kapanmasını da bilmeli ama belli bir süre için yani kendini hazırlaması için belki olabilir. Ben o şekilde söyledim.
GERÇEKER: Zaten o düşünce ile sordum. Teşekkür ederim.
- Siz ben burada bir şey ilave etmek istiyorum. Reklam veren ile medya yani çıkışı sağlayan gazete, radyo-televizyon arasında reklam şirketleri var. Acaba siz o reklam şirketi, çünkü reklam veren sizin varlığınızdan haberdar bile değil.
- Değil evet.
- Ancak yerel birisi olacak ki, sizi tan
ısın. Acaba yerel medya olarak o reklam şirketleri nezdinde bir girişim olmuş? olsa...- Evet konuştuk ve bunların büyük çoğunluğu İstanbul'da yer almakta. Kendileriyle yetkililerle görüştük. Bize söyledikleri şu, "ne kadara yayınlıyorsun, fiatın nedir, bize yüzde kaç vereceksin?"
GERÇEKER: Evet ekonomik gerçek. İsmet bey siz bir şey söyleyecek misiniz?
SOLAK: Hayır arkadaşım hemen hemen aynı şeyi söyledi ama. Reklam şirketi olayı var. Mesela gazetelerin reklam olayından bizim hiç haberimiz olmaz. Bize sadece derler ki, şu sayfalarda reklam geliyor, biz onu biliriz. Yani ben Yazı İşleri Müdürlüğü de yaptım, Sayfa Sekreterliği de yaptım, habercilik de yaptım. Yani gazetede çalışan haberciler, yorumcular, yazı işleri kadrosu sadece reklam servisinden şu kadar reklam geliyor. Onun düzenlemesi, pikajı, montajı bile ayrı yerde yapılıp, bize hazır getiriliyor. Onun şirketleri, kurumları yani kendi içindeki sektörü dahil, reklam müdürlüğü sadece ben kendi gazetemden söylüyorum. Kendi birinci der
eceden akrabamız olanların ilanını, ölüm ilanını verebiliyoruz, düşünün ki, başka türlü bir şey oldu mu bizden de parasını alıyorlar. Bu tamamen para, kazanmaya dönük bir şey yani.Mustafa AYÇİÇEK (TRABZON): Öncellikle sayın Fakihoğlu, sayın Ertan ve sayın Solak'a bu soruları yöneltmek istiyorum. Sayın Fakihoğlu, haberlerin, taşra muhabirlerinin göndermiş oldukları haberlerin çok adilane, bir ayıklamadan geçirilip bir haber önemine binayen değerlendirildiğini ifade ettiler. Acaba o merkezdeki haber değerlendirme toplantısında ahbap-çavuş ilişkisi rolü hiç mi olmuyor? Bu arada taşradaki muhabirlerin hakkı yenmiyor mu? Taşradaki muhabir, merkezdeki muhabir ayırımı hiç mi yapılmıyor? Merkezdeki -ki biz bunu yaygın medyanın buradaki temsilcileri olarak görev yaptığımız zamanlardan iyi biliyoruz- bu bölgeye gelen herhangi bir muhabir veya yazar veya spor konusunda ise fotoğrafçısı, yukarıdan geldiği zaman biz onların çantasını taşıyan birer eleman niteliğinde görüldük. Taşra bu şekilde görüldü, bu şekilde algılandı, uygulandı, ama haber değerlendirmeleri de aynı ölçüde o çanta taşıtma hadisesi gibi aynı zihniyetle ta bugünlere kadar getirildi, ardından da şimdiki yaşanılan durum doğdu.
Sayın Ertan`a da NTV`nin örgütlenme noktasında çalışmalar yapılırken muhatap olduğumuz görüşmeler sırasında yaklaşımlarını, taşraya bakış açılarını tabii ki ekonomik yönden yöneltmek istiyorum. Yani taşradaki insan çalışırken ya da çalıştırırken ya da ona çalışma teklif ederken o taşradaki çalışan insanın mesleki deneyimini, mesleki üretkenliğini mesela referans olarak nereden, hangi adamdan alıyorsunuz? Kimi çalıştıracaksın? Onbeş senelik bir adamsın ya da işte gazetecisin, Hürriyet Haber Ajansı -atıyorum- MİL-HA ya da işte İHA, oradan herhangi bir vesile ile atılmış bir insan, şimdi görev vereceksiniz. Onbeş senelik gazeteci bir adam! Ama İstanbul`da bir gazeteci adama 200 milyon verirken, Trabzon`daki adama 100 milyon veriyor musunuz? Bunu verirken, bu değerlendirmeyi yaparken kıstasınız, ölçünüz nedir
?Sayın Solak`a dönmek istiyorum. Efendim sendika başkanı olarak görev yaptınız, birlikte de çalıştık. 1994`te bizler sendikalı olduğumuzdan atıldığımıza inanıyoruz -ki bize sendikadan bir yazı geldi, dedi ki -o dönemde- efendim "Biz zaten siz istemeseniz de üyemiz olsanız da olmasanız da sizin aidatlarınızı kesiyoruz. Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda sizden aidat kesiliyor. Onun için üye olursanız oy hakkınız doğar", dendi, öyle bir yazı geldi bize. Biz de işte çalıştığımız haber ajansından tuttuk sendika üyesi olduk. Neticede adamlar ajanstan kovulurken, atılırken, sendika üyeliğini almış insanlar öncellikle kovuldular. Daha sonra biz tabii bir takım haklarımız doğduğuna inandığımız için, Çalışma Bakanlığı'nın yaptığı teftişler sonucunda bize doğan bir takım hakları elde edebilmek amacıyla mahkemeye başvurma durumunda kaldık. Ama Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın avukatı da var. Bize dendi ki -sendika- "Hadi gelin bizim avukat sizin hakkınızı savunacak filan, bizim hem başka davalarımız
da var". Ve 1994`de açılan dava hala sonuçlanmadı. Bir sürü bilirkişi raporları işte, bordrolar, hepsi tamam! Dört dörtlük. Ama şimdi sendikaya üye olduk, mağdur olduk. Sendikadan avukatımız oldu, acaba bu sendika avukatı mesela işte koskocaman bir A gazetesini dava etmişsiniz, bu gazete o avukatı satın alabilir gibi durumlar olabilir mi? Bu konuda size saygılar sunuyorum, teşekkür ederim.FAKİHOĞLU: Şimdi şunu söyleyeyim, bu ahbap-çavuş ilişkisine ben katılmıyorum. Yalnız şu var, bir kere adil bir değerlendirme olduğuna inanmıyorum, sebebi de şu; orada diyelim ki gazete merkezinden, herhangi bir servisten gönderilen arkadaş bir kere gönderilmeden önce birim amirinden haber biriminde öbürlerinin hepsinin haberi oluyor. Şu arkadaşımız, şu işi takip için falan yere gidiyor. O gittiği için bir kere onun haberini değerlendirme isteği peşinen var. İkincisi, merkezdekiler yakınlığın, diyaloğun, aşinalığın avantajını kullanıyor. Üçüncüsü, onun birim müdürü orada kullanıldı mı kullanılmadı mı? Sür
ekli talepte bulunuyor. Bunun daha iyi kullanılmasının sebebi o. Yoksa sizi de tanısalar, sizin de aynı şekilde diyaloğunuz olsa, sizin de haberiniz güzelse -ki öyledir- yani bu şuradadır, bu buradadır gibi ayırım, profesyonel olan birisi yapmaz. Neticede insanız, zaafımız var hepimizin, aşina olduğumuz insanları biraz daha sıcak karşılıyoruz, doğru olmasa da. Benim cevabım bu kadar. adanTeşekkür ederim.ERTAN: Üç nokta galiba, bir tanesi de bununla bağlantılı. Umuyorum biz sadece haber değeri olan haberleri kullanıyoruz, kullanmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla yarım, olmamış bir haberi, benim dostum ve arkadaşım sevinsin diye herhalde kullanmayacağız ve haberin öğeleri tamsa da tabii ki kullanmak isteriz. İkincisi insan seçimi yapılırken belli kriterlerimiz, ölçülerimiz var mı? Olabildiği kadarıyla, Türkiye`nin dört bir tarafında insanları biraraya getirebilmek bu kadar kolay bir şey değil. Özellikle benim açımdan bu o kadar kolay bir iş değil. Ben derken NTV`yi kastederek belirtiyorum. Çünkü genelli
kle gazeteler, haber ajansları ve bazı televizyonlar, biz çok yeni bir kanalız. Hepsi hepsi bir seneliktir örgütlenmeye çalışan bir kanalız. Dolayısıyla benim açımdan tabii ki o kadar kolay değil. O piyasaya yeniden girmek, oradaki insanları bulmak, çıkarmak, umuyorum, en iyilerini bulduk.üçüncü nokta ücretler; İstanbul, Trabzon, Diyarbakır ya da herhangi bir şeyi bir yana bırakın, aynı işi yapan insanlar İstanbul ve Ankara arasında da farklı ücretler alıyorlar NTV`de. Bir tek keyifle söyleyebileceğim bir nokta herhalde NTV, biliyorsunuzdur zaten. Her seviyede ve her iş yapan insan açısından diğer kanallarda o işleri yapan insanların aldığı ücretlerin herhalde üçte biri seviyesindedir. Dolayısıyla bizim genel, böyle bir altta durma gibi bir şeyimiz var. Onun güzel tarafı bir buçuk yıldır NTV`den hiç kimse ayrılmadı. Herkese çok yüksek ücretler teklif edildiği halde.
SOLAK: Sevgili Mustafa Kemal, ben 1990 yılında emekliliğe ayrıldım. Ondan beri sendikayla ilişkim yasal olarak yoktu. Ancak sendikayla ilişkilerin koptuğu nokta 1993'tü sanıyorum. Tümüyle Bab-ı Ali'de, Bab-ı Ali değil, Bab-ı Telli oldu artık. Dediğim davayı bilmiyorum. Dava açıldığını biliyorum da ne olduğunu, doğrusu sadece bir gazeteci ilgisiyle kulağıma gelen kadar biliyorum. Ama gider gitmez Sendika Başkanı Ziya beye soracağım ne oldu diye. Bir kere şunu söyleyeyim, sendika bir kişiyle de kalsa Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın avukatını diğer medya patronu satın alamaz. Ancak çok zayıf durumda sendika, o nedenle fazla
avukat tutamayacağını biliyorum. Çünkü şu anda toplu sözleşme yaptığı Anadolu Ajansı, Cumhuriyet ki Cumhuriyet`in maddi gücü belli bir seviyede, ANKA Ajansı dışında bir gazete falan kalmadı gibi. O nedenle sendikaların gücü, üye sayısının çokluğu ve onlardan gelen aidatlarla orantılıdır. Türkiye Gazeteciler Sendikası şu anda en zayıf sendikalardan biri haline geldi. Zaten biraz böyle bir doğrulsa, sendikanın şu anda omuriliği zedelenmiş durumda. Omurilik tamir olsa, tedavi görse, ayağa kalksa ve bütün bu tartışmaların boyutu da budur. Bir İsmet Solak bulamazsınız gelip kendi gazetesinin yaptığı promosyonu eleştirecek. Efendim ben artık mesleğimin bilmem neresine geldim. Hürriyet'ten bir başkası gelse çekilir bunlar, çünkü sonunda gittiğin anda bir beyaz zarf da masada görebilirsin orada. Yani ben Ankara`ya gittiğim anda belki beyaz zarf benim elime, keşke verseler, çok daha iyi, paraya ihtiyacım var. Ama şunu söylemek istiyorum; öyle bir seviyeye geldik ki artık mesleki camiamızda bir şu da şöyle olması gerekir diyen çok az insan kaldı. En çoğu da yine kendi gazetemde görüyorum. Hiç olmazsa yazı işleri masasına oturduğumuz zaman, Ankara`dan İstanbul`a gittiğimde çatır çatır, bir on kişi birbirimizle -gören niye kavga ediyor bunlar derler- mesleki tartışma yapıyoruz. O bile büyük boyutta. Yani bir başka yerde ona da imkan vermiyorlar, yani bu demokratik açılım bile yok. Yani bir başka gazeteye git, tek adam "şunu manşet yap" diyor, bitti. Demin şeyi bahsettiniz, "taşradaki gazeteciye çanta taşıtma olayı. Eğer onu yapan Ankaralı veya İstanbullu bir gazeteci varsa bunca yıldan beri çeşitli yerlere gidiyorum hep yönetici safında da çok uzun sürem geçti, hiç aklıma bir arkadaşıma çanta taşıtmak gelmedi. Öyle bir şeyi zul addederim. Eğer öyle bir şey yapan terbiyesiz adam varsa İstanbul, Ankara`dan, o adamın adına da sizlerden özür dilerim.