SEMİNER KONUŞMALARI


 

 “KKTC MEDYASI”
Mete TÜMERKAN
KKTC Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
 

Öncelikle bu organizasyonu gerçekleştiren Tunceli Valiliğiyle, Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, Sayın Belediye Başkanına, buradaki mülkü amirlerin tümüne çok teşekkür ediyorum. Tunceli halkına teşekkür ediyorum, Burada sizin nezdinizde bize gösterdikleri misafirperverlik için. Evet, biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden geldik, dört kişiyle buradayız. Ben, Kıbrıs Türk Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak buradayım. Bayrak Radyo Televizyon Kurumu Müdürü Sayın Hüseyin Çobanoğlu bizimle; Türk Ajansı Kıbrıs Müdürü Sayın Emir Ersoy bizimle ve Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Başkanı Sayın Mustafa Doğrusöz de az sonra bizimle birlikte olacak. Evet, biz Kuzey Kıbrıs'tan geldik, hep konuşulan, hani ‘aman ya, yeter artık bu Kıbrıs, kaç yıldır bu Kıbrıs'ı dinliyoruz, bıktık, usandık bitmedi, gitmedi’ diyorsunuz ya, işte oradan geliyoruz Oradan size sevgi, saygı, selam getirdik, önce onu söyleyeyim. Kıbrıs insanının sıcak sevgi, saygı ve selamlarını getirerek başlamak istiyorum konuşmama.


Kıbrıs'ta medya olarak baktığımız zaman, bizim 10 tane yerel gazetemiz var. Yerel dediğim, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yayın yapan gazetemiz var. Peki bunlar kim? ‘Kıbrıs’ gazetesi...’ 8 bin tirajı var bu gazetenin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki en yüksek tirajlı gazete. Bu gazeteyi izleyen diğer gazeteler şöyle: Aslında tabloit boyda çıkıyor bizde gazeteler, hemen bir örnek göstereyim. Kıbrıs gazetesi dedim, Kıbrıs gazetesi bu boyda çıkıyor. Bizde gazeteler renkli ve görüldüğü şekilde, en yüksek tirajlı gazetemiz bu. Konuşmamın sonrasında bunları dışarıya bırakacağım, oradan alıp görebileceksiniz. ‘Kıbrıslı’ gazetesi var, 1400 tirajlı bir gazetemiz, baktığınız zaman, ‘Kıbrıs’ gazetesi ile biraz benzeşiyorlar. Mizanpaj olarak, renk olarak, hatta isim olarak... ‘Halkın Sesi’ gazetesi, Kıbrıs Türkünün en eski gazetelerinden biri. 1942 yılında ilk sayısı çıkmış. 1942 yılında Dr. Fazıl Küçük tarafından, Kıbrıs Türkünün özgürlük mücadelesinin meşalesini yakan lider tarafından çıkarılan bir gazete ve her zaman için Kıbrıs Türkünün sesini duyurmak, Kıbrıs Türkünü dünyaya açmak ve Kıbrıs Türkünün Kıbrıs'ta Rumlar kadar yaşam hakkına sahip olduğunu söylemek için çıkan bir gazete... ‘Halkın Sesi’nin tirajı bugün 1500. ‘Avrupa’ gazetesi var, belki duyarsınız, biraz ekstrem, farklı farklı yaklaşımlar ortaya koyan ve biraz uç olan bir gazete. ‘Avrupa’ gazetesi 2400 satıyor. ‘Kıbrıs'ta Birlik’ gazetesi, ‘Yeni Demokrat’ gazetesi, ‘Yeni Vizyon’ gazetesi ve ‘Ortam’ gazetesi olarak adlarını saydığım bu dört gazete ise siyasi partilere ait gazetelerdir. Bizde her siyasi partinin bir gazetesi var, bu gazeteler aracılığıyla kendi görüşlerini duyuruyorlar, olaylar karşısında pozisyonlarını ortaya koyuyorlar.


‘Birlik’ gazetesi, iktidarın büyük ortağı Ulusal Birlik Partisinin gazetesi. Yeni Demokrat gazetesi, iktidarın diğer ortağı olan Demokrat Partinin gazetesi. ‘Yeni Vizyon’ gazetesi, Cumhuriyetçi Türk Partisinin gazetesi ve sol tandanslı bir gazete. ‘Ortam’ gazetesi ise Toplumcu Kurtuluş Partisinin gazetesi; sol eğilimli olduğunu, sosyal demokrat olduğunu öne süren bir gazete... Ve ‘Volkan’ adlı bir gazetemiz var, 500 satıyor... Siyasi partilere ait gazeteler ise hemen hemen 300-400 arasında bir tiraja sahipler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde abone usulüyle de dağıtımları yapılıyor.
Şimdi Kıbrıs'a dönüp baktığınız zaman, aslında dört tane gazete var. Bunlardan biri ‘Kıbrıs’, biri ‘Halkın Sesi’, biri ‘Kıbrıslı’, biri de ‘Vatan’. Bunlar, ortada duran gazeteler gibi görünüyorlar ve hemen hemen her konuyu okuyucularına taşımaya çalışıyorlar. Bunun dışında iki tane ekstrem gazetemiz var, biri ‘Avrupa’, yani amacının ne olduğu her zaman sorgulanan, Kıbrıs Türkünün esas çoğunluğunun görüşüne ters, radikal bir çizgi izleyen ve farklı bir yayın anlayışı ile ısrarla mevcut devlet yapısını çökertmek, Kıbrıs'ta Kıbrıs Türk varlığını sorgulamak yönünde bir yayın çizgisi var. İşte bu gazetenin karşısında, buna muhalif bir gazete var; bir başka uçta, o da ‘Volkan’ gazetesi. Bu duruma, sanıyorum, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde medyanın ne kadar özgür ve demokratik şartlarda yayıncılık yaptığını da gösteren bir kompozisyon ya da mozaik diyebiliriz. Çünkü her görüş bir şekilde temsil ediliyor ve her görüş istediğini yazıyor. Hatta kimi zaman o kadar ileri gidiliyor ki, küfür bile yazabiliyorlar... O kadar ileriye gidiliyor ki, insanları rencide edecek, devleti küçük düşürecek, hükümeti ya da siyasi makamları ya da bürokratları aşağılayacak şekilde de yazılıyor. Bu hoşgörü de var Kuzey Kıbrıs'ta, güzel bir hoşgörü var, buradaki hoşgörü gibi. Sevgi var, saygı var, insanların birbirlerine karşı gerçekten engin bir hoşgörüsü var.


Kuzey Kıbrıs'ta Türkiye gazeteleri de var. Yani biz burada hangi gazeteyi görüyorsak, günlük olarak Kuzey Kıbrıs'a da Türkiye'de basılan bütün gazeteler geliyor. Hürriyet, Milliyet, Radikal, Cumhuriyet, Sabah, hepsi bizde var, günlük geliyorlar.


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde basılan gazetelerin toplam satış rakamına baktığımız zaman, 14.350 gibi bir rakam karşımıza çıkıyor. Demek ki Kuzey Kıbrıs'ta 14.350 gazete basılıp, satılabiliyor. Türkiye'den gelen gazetelerin günlük satış rakamı ise 16.050, yani toplamda 30.000 dolayında bir gazete satışı var günlük olarak. Kuzey Kıbrıs'ta nüfusun 182 bin olduğu, gelen giden turistlerle 200 bin dolayında olduğunu düşünürsek, 200 bin nüfusa 30 bin gazete satışı görüyoruz.


Kuzey Kıbrıs'ta gazete ne zaman çıktı, Kıbrıs Türk basını yayın hayatına ne zaman başladı diye bakacak olursak, ta İngiliz Sömürge İdaresine dayanır Kıbrıs'ta ilk gazete yayını. 11 Temmuz 1889 yılında yayınlanan ilk Türkçe gazete, ‘Saadet’... Çok kısa bir süre yayınlandı. Ve bu gazetenin ardından, 1891 yılında ‘Zaman’ gazetesi geldi. Neden, nasıl oldu da bu gazeteler çıktı? 4 Haziran 1878'de, İstanbul'da, Yıldız Sarayında imzalanan bir anlaşmayla birlikte, Osmanlı-Rus savaşında Rusların Kars ve Ardahan’ı ellerine geçirmelerinden doğan tedirginliği sonucunda İngilizlerle bir anlaşma yapılıyor ve Ada, İngilizlere geçici olarak verilmek isteniyor. 1878'de Ada yönetimi bu şekilde İngilizlere geçiyor. Ada yönetiminin İngilizlere geçmesiyle birlikte, Kıbrıs'ta sorunlar da başlıyor... Ve artık Kıbrıs Türk'ü, kendini koruma ve varlığını yaşatma içgüdüsüyle hareket etme noktasında olduğunun bilincine varıyor. Bunu nasıl yapacak? Elbette ki en güçlü araçlardan biri, bugün olduğu gibi, o gün de medya ve medya yoluyla kendini korumaya, Kıbrıs'ta Türklük mücadelesini devam ettirme yönünde uğraş vermeye başlıyor. Bu şekilde, 1889 yılında ‘Saadet’, ardından da ‘Zaman’ gazetesi çıkıyor. Peki bu gazeteler çıkarken hangi hedef için çıkıyordu? Bir de ona bakalım isterseniz ve bugüne gelelim. İngiliz sömürgeciliği ile savaşmak için çıkıyor, bunu yazıyor gazete... İlk sayılarında bunlar var. Ulusal bilinci ayakta tutmak, Anavatana güven ve bağlılığı devam ettirmek için çıkıyor. Kıbrıs sorununu yalnız Rumların bakış açısından dünyaya duyurmaya çalışan kalabalık Rum gazetelerine karşı savaş vermek için çıkıyor ve en önemlisi, hiç kuşkusuz, hala bitmeyen Enosis'e karşı mücadele etmek için çıkıyor... Tabii ki Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak, Türk dilini yazı dili olarak da ayakta tutmak ve Türk toplumunu her alanda kalkındırmak, geliştirmek, Türk esnaf ve işçisinin haklarını korumak, Türk ahlak ve eğitimine hizmet etmek, kişisel çıkarları değil, Ada Türklerinin çıkarlarını gözetmek, kimseye kin gütmemek yönünde görüş ortaya koyuyor ve bu ilkelerle çıkıyor. ‘Zaman’ gazetesinden sonra da başka gazeteler çıkmaya devam ediyor. Kısa aralıklarla, yaşamları çok sınırlı olan gazeteler görüyoruz ama hepsinde bu temel ilkelerin varlığını görüyoruz. 1942 yılında çıkan ‘Halkın Sesi’ gazetesi ile birlikte, -ki bugüne kadar gelmiş bir gazete Halkın Sesi gazetesi- Kıbrıs'ta mücadele daha da somutlaşarak devam ediyor. Arada çıkan diğer gazetelere baktığımız zaman, isimlerini vereceğim sadece, ‘Söz’ gazetesi, ‘Vatan’ gazetesi, ‘İrşad’ gazetesi, ‘Doğru Yol’ gazetesi, ‘Davul’ gazetesi diye gidiyor ve birçok gazete bu şekilde çıkıyor.


Kıbrıs Türk'ü basın yoluyla ilk mücadelesini, Evkaf Yönetimini, yani Vakıf Yönetimini İngiliz Sömürge İdaresinden almak için ortaya koyuyor ve sonuçta bunu başarıyor. Vakıflar İdaresi Kıbrıs Türklerine devrediliyor ki, Kıbrıs'ta verilen kavganın ilk ürünü, ilk kazanımı da bu oluyor. Bu arada Rumların, Türklere oranla o günden itibaren gazete sayısı fazla, tiraj sayısı fazla ve etki sayısı fazla. Nitekim Rumlar ilk isyanlarını 1931 yılında yapıyorlar, Enosis isteğiyle ortaya çıkıyorlar ve Enosis’e dönük bir girişim yapıyorlar. Bu girişimlerin sonucu İngiliz Sömürge İdaresi, Kıbrıs basınında bir takım kısıtlamaları gündeme getiriyor. Kıbrıs'ta yaşananlar işte böyle... Ve biliyor muydunuz ki, bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Sayın Rauf Denktaş da gazetelerde köşe yazısı yazıyordu. Rauf Denktaş, 10 Mayıs 1942’de, Dr. Fazıl Küçük' ün gazetesi ‘Halkın Sesi’nde, ‘Gençliğin Hedefi’ diye bir yazı yayınlıyor ve şöyle diyor: “Hareketsiz bir kitle halinde senelerce kımıldamadan duran bu gençliği ufak bir gayretle harekete geçirmek kafidir. Bu kitle kımıldadıktan ve yerinden sarsılarak uyandırıldıktan sonra, yüksek tepelerden yuvarlanan bir kaya gibi durmadan, dinlenmeden önüne gelen engelleri yıkıp ezecek, hedefi olan birliğe ve topluluğa ulaşacak.’ Nitekim, Denktaş'ın 1942 yılında ‘Halkın Sesi’ gazetesine yazarak görüşünü ortaya koyduğu ‘yuvarlanmak ve bir kaya gibi durmadan, dinlenmeden önündeki engelleri geçip birliğe ve topluluğa varma hedefine’, Kıbrıs Türk'ü 1974' de önce Barış Harekatı, ardından 1983'de Devletini kurarak kavuşuyor, bu hedefe varıyor... Peki, bu hedefe vardıktan sonra ne oluyor? Medya konusunu bitirdikten sonra onu da biraz sonra konuşalım.


Bizde 10 tane gazete var dedik, buna ek olarak Türkiye'den gelen gazeteleri söyledik. Onların tirajlarını merak edenler varsa, günlük satış rakamlarını hemen vereyim; Kuzey Kıbrıs'ta Hürriyet gazetesi 3600, Milliyet 2400, Radikal 200, Cumhuriyet 300, Sabah 700, Akşam 1000, Güneş 2750, Zaman 100, Takvim 375; Fotomaç 550, Fanatik 750, Türkiye 400, Turkish Daily News 125 satıyor.


Güney Kıbrıs’a baktığımız zaman, gazete sayısı 11. Güney Kıbrıs’ta 700 bine yakın nüfus var. Fileleftheros gazetesi, tirajı 24675, bağımsız ve liberal eğilimli bir gazete. Bunu izleyen en yakın tiraj, haftalık Selides dergisinde ve 17100 satıyor. Yine liberal eğilimli günlüklere baktığımız zaman, Alithia diye bir gazeteleri var, gerçek anlamında tirajı 10354 ve iktidar partisi DİSİ eğilimli bir gazete. Haravgi var, komünist AKEL partisinin yayın organı, 8447 satıyor. Mahi var, anımsarsınız, 1974’de, darbe sonrasında kısa bir süre Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak ilan ettikleri Nikos Sampson'un gazetesi... Bu Mahi, 1939 satıyor. Onun dışında İngilizce olarak yayınlanan Cyprus Mail, Cyprus Weekly var. Cyprus Mail’in günlük tirajı 3110.


Peki televizyon ve radyolarda durum ne? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 16 tane radyonun yayın yapmakta olduğunu görüyoruz. Türkiye'de yayın yapanları ayırıyorum burada. Bunların 4 tanesi Bayrak Radyo Televizyon Kurumu Radyosu. ‘Radyo Bayrak’... Hani 25 Aralık 1963'de Kıbrıs Türklerinin Ortaklık Cumhuriyetinden dışlanmasıyla birlikte Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak için ortaya çıkan ve o gün bugündür bu misyonla yayın yapan Bayrak Radyosu... Bayrak Radyosu’nun artık çocukları olmuş, ‘Bayrak FM’ i var, gençlere dönük yayın yapıyor. ‘Bayrak International' İngilizce yayın yapıyor. Ayrıca gün içinde Rumca, İngilizce, Almanca, Arapça yayın yapan bir radyosu ve klasik müzik sevenler için yayın yapan ‘Bayrak Klasik’ radyosu var.


Bayrak radyoları dışında radyolar da var. ‘Kıbrıs’ gazetesini gördünüz, onun bir de radyosu var, ‘Kıbrıs FM’... Ayrıca ‘First FM’, ‘Sim FM’, ‘Akdeniz FM’ radyolarımız var. Üniversitelerin de radyoları var; Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin, Yakın Doğu Üniversitesi’nin ve Uluslararası Lefkoşa Üniversitesi’nin radyoları var. Kısacası 16 tane radyo var ve bu radyolar tamamen o özgürlük ortamı içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Buna karşılık Güney Kıbrıs’ta 38 tane radyo var.


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 7 yerel televizyon var. Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu Üniversitesi televizyonlarını bunlardan ayırıyorum. Bayrak Radyo ve Televizyonu 1976 yılında yayın yapmaya başlamış. BRT’nin (Bayrak Radyo Televizyonu) 2. Kanalı var, orada İngilizce ve Rumca haber yayınları da yapıyor. Güney Kıbrıs’ta da 7 tane televizyon var, orada da iki tanesi kamu yayıncılığı yapıyor, diğerleri özel. Peki bu radyo ve televizyonlar buradaki ekonomik sıkıntıları yaşamıyor mu? Fazlasıyla yaşıyor. Dün burada yaygın medyanın değil de yerel medyanın yaşadığı sıkıntıları dinlerken, aynı bizdeki sıkıntıları görüyoruz. İlandan, reklamdan yeterince pay alamayan, ayakta kalmak için mücadele eden, bir-iki kişiyle yayın yapan gazeteler, radyolar ve televizyonlar bizde de var. Aynı sıkıntılar bizde de yaşanıyor, yani orada gazetecilik yapanlar para kazanmıyor ve o radyo ve televizyonları kuranlar da hep zarar ediyor. Ama bir şekilde, onların da orada belli misyonlar için, ayakta kalması için herkes mücadelesini veriyor kendince. Radyolarda sağ-sol yok mu, yani farklı görüşler yok mu? Var... Yine orada da sola yakın, sağa yakın özel radyolar var, o çizgilerde yayın yapan radyolar var. O kadar sıkıntı var ki, birçok radyo, birçok televizyon muhabir çalıştıramıyor. Peki nereden besleniyor? Türk Ajansı Kıbrıs'tan (TAK) besleniyorlar.


Türk Ajansı Kıbrıs (TAK), 21 Aralık 1973'de kurulmuş bağımsız bir kurum. 7 kişilik Yönetim Kurulu tarafından yönetiliyor ve doğruluk, tarafsızlık ilkelerine bağlı habercilik yapıyor. Türk Ajansı Kıbrıs Müdürü Sayın Emir Ersoy burada bizimle. Türkçe haber bülteni yayımlıyorlar, bu haber bültenlerine günlük ortalama 70 tane haber koyuyorlar. Abone sayıları 50... Her gün Rumca haber özetleri bülten olarak çıkıyor. Rum gazeteleri her sabah kendilerine geliyor, bunun tercümesini yapıyor ve basına dağıtıyorlar ya da abonelerine servis veriyorlar. Ajansın Rumca yayınladığı bültenler bilgisayar ortamında da var, oradan alınıp kullanılabiliyor. Fotoğraf servisleri var. Bütçelerini, Devletin yaptığı katkılarla ve abone gelirlerinden sağlıyorlar. Yabancı ajanslarla da ilişkileri var. Reuters, AP, AFP ve İRNA'ya haber geçmekte ve Reuters'den ise haber almaktalar. Anadolu Ajansı ile zaten kardeş bir yapıları var, bu şekilde birbirlerine destek oluyorlar.


Radyo ve televizyonlarla ilgili söyleyeceklerimize, Kıbrıs'ta bütün Türk kanallarının birer temsilcisi olduğunu belirtmekle noktayı koyabiliriz.


Gelelim “Kıbrıs'ta Neler Oluyor”a... Çünkü çok şey duyuyorsunuz, çok şey söylüyorsunuz. Bir de Karen Fogg çıktı. Bunu burada söyleyeceğim, Karen Fogg’la yemekte bulunan o malum altı kişiden biri olma şansı mı, sansızlığı mı diyeyim bilemiyorum, ama o masada bulunanlardan biriydim. Karen Fogg’un o meşhur sözleri söylediği, hani, ‘Kıbrıs Türklerinin Türkiye'den ve Denktaş'tan kurtulması gerektiği, baskı altında yaşadıkları ve bu şekilde artık devam edilemeyeceğini’ söylediği masada bulunanlardan biri bendim... Star gazetesindeki arkadaşım soruyor, Karen Fogg, “Mete Tümerkan orada kayıt yaptı, cebinde kayıt cihazı vardı, benim konuşmalarımı kaydetti, beni hırpaladı, beni sinirlendirdi, ben de sinirlendiğim için bazı şeyler söyledim, ama yanlış tercüme etti’ demiş. Gazeteci arkadaşım bana soruyor, ‘sen onu sinirlendirecek ne yaptın’ diyor... Ben kimseyi sinirlendirecek bir şey yapmadım. Birkaç gündür burada beni tanıyanlar, benim agresif bir yapım olmadığını, kimseyi de provoke edecek bir kişi olmadığımı sanıyorum fark etmişlerdir. Ama gelin görün ki, Karen Fogg böyle diyor. ‘Sayın Fogg diyorsa doğrudur’ diyemeyeceğim, çünkü Sayın Fogg dediklerini inkar ediyor, sonra ‘cesur bir diplomatım, ben her şeyi açıkça söylerim’ dediği halde, bir süre sonra bunları inkar ediyor. Ben burada, Tunceli'den bir kez daha söyleme sorumluluğunu hissediyorum; bir gazeteci olarak, kamuoyunun doğru bilinçlenmesi gerektiğini düşündüğüm için, Sayın Fogg o gece orada o sözleri söyledi. Ben o gece, orada, bunları duyan bir kişi olarak, basına yansıyanları okuduğum zaman, ‘fazlası var, eksiği yok’ diyorum, ‘hatta basına eksik yansıdı’ diye de noktayı koymak istiyorum.


Kıbrıs'ta neler oluyor? Denktaş ile Klerides görüşüyor. İlk görüşmelerini 1968 yılında yapan bu iki lider, 1986 yılından beri görüşüyorlar. Görüşüyorlar da ne oluyor, niye bir şey olmuyor? ‘Niye bir şey olmuyor’un yanıtı şu: Çünkü bir taraf elindeki gücü, avantajı ya da ne isterseniz söyleyiniz, diğer tarafla paylaşmak istemiyor... Peki neden böyle bir sorun yaşanıyor Kıbrıs'ta? İngiliz 1960'a kadar Kıbrıs'taydı. Hani demin gazetelerle ilgili konuşurken, 1878 yılında Sömürge İdaresi başladı demiştik ya 1960 yılında bu Sömürge İdaresi noktalanmıştı. 1960 yılında bu Sömürge İdaresi noktalanırken, Kıbrıs'ta iki tane halk olduğu, etnik varlık olduğu gerçeği vurgulanmış ve iki halka yani Kıbrıs Türkleriyle, Kıbrıs Rumlarına kendi geleceklerini belirleme hakkı verilmişti. Ve bu çerçevede bu iki halkın yeni bir ortaklık kurması kararı ortaya çıkmıştı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin de katılımıyla, beş tane imzayla birlikte 1960 yılında bir Ortaklık Cumhuriyeti kurulmuştu. Literatürde “1959-1960 Anlaşmaları” diye geçer. Bu Cumhuriyet 3 yıl yaşadı. 3 yılın sonunda, o dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı Makarios dedi ki, “bu Türklere fazla hak verdik, bu hakların bir bölümünü alalım”... Makarios 1963 yılında Ankara'ya geldi, çünkü Türkiye garantördü; ona sordu, belki bu işi konuşmayla hallederiz, eşit statüden hazırlık statüsüne indiririz diye uğraş verdi. Ve bir takım girişimler yaptı. Baktı ki bu görüşmelerle olacak gibi değil, “topla-tüfekle yapalım bu işi, nasıl olsa Türkler nüfus olarak bizden az” dedi. Dolayısıyla topla-tüfekle Türkleri Ortaklık Cumhuriyetinden dışladılar, devlet dairelerinden attılar, kamu kuruluşlarından attılar... İşte o dönemde Kıbrıs Radyo Yayın Kurumu vardı, o Kurum içerisinde Kıbrıs Türkleri ve Rumları birlikte çalışıyordu. Cumhuriyetin radyosuydu, oradan da attılar... ‘Bayrak’ öyle doğdu. ‘Bayrak’, bir yerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olgusunu hazırlayan oluşumların ilki belki de. Ve 1974 yılına kadar, Kıbrıs Türklerini küçük küçük, getto olarak nitelendirilecek bölgeciklerin içerisine hapsettiler. Sokağa çıkması yasak olan, herhangi bir yerden bir yere gitmesi yasak olan insanlar olarak yaşadı Kıbrıs Türkleri. Ben işte o günlerde doğdum, 1964 doğumluyum, 1 Ağustos'ta doğdum. Kıbrıs Türkü, 7 gün sonra Erenköy’de, Türkiye’nin müdahalesiyle durdurulan toplu bir soykırım girişimi yaşadı ki, 1964 yılında Türkiye'nin de olanakları kısıtlıydı. 1974’de, hatırlayacaksınız, Yunanistan’da bir Cunta var ve Cuntanın Kıbrıs'a bir müdahalesi var. O dönem Makarios'u devirmek ve artık hedefe varmak, yani o Enosis hedefine varmak için bir girişimleri var... Bu girişimlerin sonucu Türkiye'nin müdahalesi var ve bugünlere geldik...


Bugün hala ne konuşuluyor? Rumlar diyor ki, “masada Denktaş'a tamam, Sayın Denktaş, gel azınlık olarak burada bu şemsiye var, dünya Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanıyor. Bu şemsiyenin altına gir, bu iş bitsin.” Yani 1963'de kavgayı niçin başlattılarsa, hala aynı şey için bugün devam ediyorlar. Aynı hedef için... Peki Denktaş ne diyor buna? “Hayır” diyor Denktaş. Kısaca, özetle söyleyeceğim, “hayır” diyor. “Biz seninle bir evlilik yapmıştık, bir ortaklık kurmuştuk, bir koalisyon kurmuştuk. 1960 yılında bu evliliği, bu ortaklığı, bu koalisyonu sen yıktın. Şimdi önce bu ortaklığın, yani beraber yaptığımız o işin ortadan kalktığını sen kabul edeceksin, sonra tekrar oturacağız burada ve yeni bir evlilik, yeni bir ortaklık, yeni bir koalisyon kuracağız seninle, ama yine eşit koşullarda kuracağız. Çünkü o gün de eşittik, benim haklarım mevcut, uluslararası anlaşmalar bana bu hakları verdi. Bugün de o anlaşmalardan doğan haklarımın temelinde yeni bir ortaklık kuracağız seninle” diyor. Ama Rum Yönetimi Başkanı Klerides diyor ki, “hayır canım, ne gerek var, ben seninle ortaklık mortaklık kurmam. Dünya beni tanıyor, ben Kıbrıs Cumhuriyetiyim, uluslararası alanda temsil ediliyorum. AB'ye bakın, kapıları sonuna kadar açtı, gel gir içerisine diyor. Ben seninle niye anlaşayım ki... Ben elimdeki yetkiyi, elimdeki gücü seninle niye paylaşayım ki, kimse beni bu yönde motive etmiyor, kimse bana bu yönde baskı yapmıyor, herkes benim haklı olduğumu söylüyor, seni hep haksız çıkarıyor. Seninle ilgili olarak herkes ne diyor? Sen yaramaz çocuksun, uzlaşmaz çocuksun, sen laf dinlemiyorsun, sen isyankar çocuksun diyor. Dünya böyle biliyor, niye ben seninle anlaşayım” diyor. Dolayısıyla Kıbrıs'ta yaşanan sıkıntı, hani, ‘ görüşmeler tıkandı’ haberlerini duyduğumuz, aslında avantajı elinde tutan tarafın, avantajı olmayan tarafla bu avantajı paylaşmak istememesinden kaynaklanıyor. İşte bu noktada Kıbrıs Türküne ambargolar uygulanıyor, baskılar uygulanıyor, dünyadan izole edilmiş vaziyette cezalandırılmak isteniyor vs. Ve bu noktada AB karşımıza çıkıyor.


AB ne yapıyor? AB diyor ki Türkiye'ye, -dünkü konuşmacılar burada net bir şekilde ortaya koydular- “Kopenhag Kriterlerini yapacaksın, sonra başka kriterler de gelecek, bunları uygulayacaksın, ondan sonra AB ilgili konuşacağız, gerekeni yapacağız.” Şimdi Kıbrıs'a dönün bakın, ben burada bir çifte standardın altını çizmek istiyorum, ben AB'ye kesinlikle karşı olan bir insan değilim. Vizyonum AB'ye dönük bir vizyondur, onu hemen ortaya koymak istiyorum. AB nasıl bir Kıbrıs'ı almaya çalışıyor hiç düşündünüz mü? 1974 yılında bir olay, bir müdahale, bir takım çatışmalar yaşanan ve bir Yeşil Hattı bulunan, bu Yeşil Hattın sadece ateşkes koşullarıyla şu anda sessiz bir şekilde durduğu bir ortamda... Yani Kıbrıs'ta ateşkes koşulları var, herhangi bir anlaşma yapılmamış. Kıbrıs Cumhuriyetinin, yani 1960'da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası, Rum Yönetimi Başkanı Klerides'in değişimiyle ilga edilmiş, yani ortadan kaldırılmış. Bunu ben söylemiyorum, Klerides hatıratında yazıyor, verdiği demeçlerde söylüyor, ‘biz Anayasayı ortadan kaldırdık, Türkleri attık’ diyor. Peki, Anayasası yok, ateşkes koşulları devam ediyor. İddia edildiği gibi Kıbrıs Cumhuriyeti eğer varsa, Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti, vatandaşlarının -iddia edildiği şekilde söylüyorum- 3’te birine ambargo uygulatıyor. Dünyadan izole etmiş, itmiş, ekonomik durumdan yararlandırmıyor, kendi olanaklarını paylaşmıyor. Böyle bir yapı var. Bu yapı içerisinde ne diyor? AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Gunther Verheugen diyor ki, ‘kardeşim, Kıbrıs en uygun aday, dolayısıyla Kıbrıs'ı alacağız. İlk gireceklerden biri’ diyor ama Kıbrıs'ın ne Anayasası var, ne ateşkes koşullarının ötesinde istikrarı tam olarak sağlayıcı bir oluşumu söz konusu, ne başka hiçbir şey... Yani birçok anomalisi var... Anayasası olmayan, demokrasisi doğru düzgün çalışmayan, -çünkü demokrasi de çalışmıyor-. Eğer ben Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşıysam, -onların iddia ettiği gibi- bu Cumhuriyetin geleceğiyle ilgili söz söyleme hakkımın olması lazım. Benim böyle bir hakkım yok, bana böyle bir hak verilmemiş Kıbrıs Türk'ü olarak... Ama birileri diyor ki, ‘hayır canım, o seni temsil ediyor.’ AB demokrasiyi ve bir uzlaşmanın öncülüğünü yapmak istiyor, hoşgörüyü gündeme getirmek istiyor, çok kültürlü bir yapıyı kendi şemsiyesi altında toplamak istiyor, ama Kıbrıs'a gelince her şey değişiyor. Kıbrıs'a gelince ne oluyor? Kıbrıs'ta diyorlar ki, ‘bir dakika kardeşim, Kıbrıs Türklerinin yaşam hakkı yok bir kere, onları bırakalım, onlar zaten karar veremez, Kıbrıs Türkleri adına başkaları karar versin.’ Zaten Sayın Fogg söyledi, ‘biz doğru-düzgün karar veremeyiz’ dedi. AB Kıbrıs Türküne böyle bakıyor. Kıbrıs Türküne böyle bakmak suretiyle de getiriyorlar, bir yerde Türkiye'nin önüne Kıbrıs'ı koyuyorlar, diyorlar ki, ‘çöz kardeşim, ondan sonra gel.’ Peki Kıbrıs sorununu yaratan Türkiye mi? Tamam, Türkiye de aktörlerden biri bu oyun içerisinde ama Kıbrıs sorununun beş tane aktörü var. Bu beş aktör 1959-1960 yılında, gitmiş anlaşma koymuş. Kim bunlar? İkisi, AB'ye üye İngiltere ve Yunanistan, peki diğeri? Biri Kıbrıs Rum Yönetimi; AB'ye girmek için hazırlanıyor, diğeri Kıbrıs Türk kesimi... Kıbrıs Türk tarafı? O yok farz ediliyor, öyle bir varlık yok dünyaya göre...Ve Türkiye... Şimdi bu beş taraf içerisinden biri yok sayılıyor, ikisi üye olarak oturuyor, diğerini de hazırlamışlar, allayıp, pullamışlar gelin yapmışlar, neredeyse düğün dernek kuracaklar. Türkiye'ye diyorlar ki, ‘çöz kardeşim...’ Ön koşullarından biri bu...


Sayın Başkan, değerli dinleyenler...


Bu noktada çok hassas bir şeyin daha altını çizmek istiyorum; Kıbrıs Türk'ü de, Türk halkı da, Türkiye de demokrasisini, yaşadığı sorunları, ekonomisini, yapılan yanlışları düzeltmek durumunda. Biz de düzeltmek durumundayız, demokrasiyi geliştirmek durumundayız. Bu noktada medyaya da büyük görevler düşüyor. Demokrasiyi geliştirmek için, bu noktada da artık seçilen vekillerin gerçek anlamda vekiller olması gerektiği, yani seçildikten sonra efendiler değil, milletin vekilleri olmaları gerektiği noktasından hareket etmek istiyorum ben. Çünkü demokrasiler ancak temsili anlamda, gerçek anlamda temsiliyetler yaratılırsa ve seçenler seçilenlere gerektiği zaman hesap sorabilirse gelişir. Bu noktada demokrasimizi geliştirmemiz gerekiyor. Niçin? AB için mi? Hayır, kendimiz için, daha iyi yaşamak için, bizden sonra gelecek nesillere daha güzel yarınlar hazırlamak için... Bunu sırf AB için yapmak zorundayız demek, bana biraz hakaret gibi geliyor. Kıbrıs için söylüyorum, belki Türkiye için de değerlendirebilirsiniz, ama yani neden biz kendimiz için demokrasimizi geliştirmeyelim, neden biz yolsuzlukları kendi geleceğimiz için ortadan kaldırmayalım, yapılan yanlışlıkları düzeltecek adımları kendimiz için atmayalım da biri istiyor, korkutarak baskı ile bize bunu yaptıracak diye onun yaptırmasını bekleyelim? Ben buna biraz farklı bakıyorum. Biz kendimiz için yapalım, kendi hatalarımızı düzeltelim, ama bunu yaparken de unutmayalım ki, demokrasinin en temel koşullarından biri hoşgörüdür, karşılıklı sevgi, saygı, anlayıştır, tartışabilmeyi başarabilmektir, dinlemeyi becerebilmektir ve ortak sentezler, sonuçlar çıkarmak suretiyle farklılıkları asgariye indirip ortak paydalarda buluşmayı başarabilmek becerisini göstermek suretiyle, daha iyiyi, daha güzeli bulabilmeyi başarabilmektir. Bunu başardığımız zaman, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı bir gazeteci olarak baktığım zaman, daha iyiye ve daha güzele gidecek diye düşünüyorum. İşte onun için, AB için değil, kendi halkımız için, hem Kıbrıs'ta, hem burada bir şeyler yapabilmeliyiz. Ama bizim Kıbrıs'ta biraz daha fazla bir şeyler yapmak durumunda olduğumuzu da söylemem gerekiyor. Çünkü biz maalesef, -maalesef diyorum- dünya tarafından şu anda yaşıyor farz edilmiyoruz, varlığımız kabul edilmiyor. Ve dünyada temsiliyetlerden, demokrasiden bahsedilirken, bizim adımıza yapılan bir başvurunun ardından bizim zorla gitmemiz için her şey yapılıyor. Rumlarla her şeyi görüşmüşler, sonra bize diyorlar ki, ‘gelin kardeşim, onlar her şeyi yaptı, siz de girin, AB'ye.’ Peki hangi koşullarda gireceğiz AB'ye? Bizden istenenler, uygulanan ambargolar, baskılar, şunlar, bunlarla beraber...


Kıbrıs Türk tarafını şu anda ekonomik olarak Rum tarafıyla kıyasladığınız zaman çok büyük farklılık söz konusu. Güney Kıbrıs’ta milli gelir 15-20 bin dolar. Kuzey Kıbrıs’ta, değişen resmi ve gayrı resmi verilere göre 3-5 bin dolar... Dolayısıyla bir farklılık var. Bu farklılığın nedenlerinden dün burada Sayın Muharrem Sarıkaya da söz etti. Güney Kıbrıs'a akan fonlar, katkılar, AB'den olsun, BM'den olsun, diğer uluslararası örgütlerden olsun... Çünkü Kıbrıs, onlara göre, tırnak içinde söylüyorum, ‘işgal altında’... Dolayısıyla bir şekilde Güney Kıbrıs’a her türlü katkıyı sağladılar ve bugün bu farklılık ortaya çıktı. Kıbrıs'ta istikrar sağlanmak isteniyorsa, Kıbrıs'ta kalıcı bir barış sağlanmak isteniyorsa, -ki benim gördüğüm kadarıyla bu böyle isteniyor- Doğu Akdeniz'de bir denge isteniyor, Doğu Akdeniz'de bir istikrar isteniyor. Doğu Akdeniz'de denge ve istikrar bütün tarafların çıkarlarını gözetmek suretiyle sağlanabilir. Bazı tarafların çıkarlarını gözetip, bazı tarafların çıkarlarını gözardı ederek hiçbir yere varılamaz. Kıbrıs'ta bu noktada artık çok kritik bir döneme girildi. Burada dün de söz edildi, AB'nin 2003’de varacağı noktada, genişleme kararıyla beraber Kıbrıs'ın AB'ye girecek olması söz konusu. Dolayısıyla, bu sorunun ortadan kalkması gerektiği yönünde bunun bir baskı unsuru olarak ortaya çıktığı da bir gerçek ama bu gerçekler var diye, Kıbrıs'ta Kıbrıs Türk'ünün Rumlarla eşit koşullarda yaşam hakkı olduğu gerçeğini gözardı ederek bir yere gidilemez. Kıbrıs'ta Türkiye'nin Yunanistan kadar söz söyleme hakkı olduğu gerçeği de gözardı edilerek bir yere gidilemez. Dolayısıyla, önce içeride Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rumları arasındaki iç denge, sonra dışarıda Yunanistan ve Türkiye arasındaki dış denge bir şekilde kurulmak durumundadır diyorum.


Konuşmamı, basında bunu yapmaya çalışırız diye bir son notla bitiriyorum. . Kıbrıs Türk basını olarak, Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurma yönünde uğraş veriyoruz. Gazeteci örgütlerinden söz etmedim, aceleyle bir geçtim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde üç tane gazeteci örgütümüz var. Bunlardan biri, benim başkanı olduğum ‘Kıbrıs Türk Gazeteciler Cemiyeti’, diğeri, Mustafa Doğrusöz beyin başkanı olduğu ‘Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’, bir başka kuruluşumuz var, ‘ Kıbrıs Türk Basın Konseyi’ ki, bu Kıbrıs Türk Basın Konseyinin, Uluslararası Basın Konseyleri Birliğinde üyeliği var. Kuzey Kıbrıs'ta uluslararası örgüte üye olan tek kuruluş, ambargoyu delen tek kuruluş, Kıbrıs Türk Basın Konseyi... Çünkü orada Rumlar yoktu, fark etmediler, biz oraya üye olduk. Şimdi biz onların üyeliğini veto edip etmeme durumundayız. Onlar bizi her yerde veto ediyorlar, ama biz diyoruz ki, “eğer siz de başarıp özgür bir basın oluşturabilirseniz, devlet kontrolünün dışında bir basın organizasyonu kurabilirseniz, Dünya Basın Konseyleri Birliğine girersiniz, biz size bir engel çıkarmayız”diyoruz. Ama gelin görün ki, bu işler Güney Kıbrıs’ta devlet kontrolünde yapılıyor ve Güneyde devlet, basının ombudsmanı. Basın Konseyi de, her şey de onların kontrolünde oluyor.


‘Kıbrıs Türkü Türkiye'yi istemiyor’ diyorlar. Karen Fogg öyle dedi. Kıbrıs Türk Gazeteciler Cemiyeti bir kamuoyu araştırması yaptı. Bu araştırmayı www.turk kibrıs.net adresinde bulabilirsiniz. Biz halka sorduk, çünkü herkes bir şey diyor da halk ne diyor acaba? Çünkü veri olmadan konuşamazsınız. ‘Siz Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm istersiniz?’ dedik. Kıbrıs Türkü’nün yüzde 54.1’inin, bir çözümde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınmasından yana olduğu ortaya çıktı. Yüzde 22.9'u, ‘eşit egemenliğe dayalı bir konfederal çözüm istiyorum’ dedi. Yüzde 13.9'u, ‘iki bölgeli federal bir çözüm istiyorum’ dedi; yüzde 2.1'i de dedi ki, ‘kardeşim, artık yeni bir şey istemiyorum, böyle devam etsin.’ Bakın, Kıbrıs Türkü mevcut durumdan bıktı, ama bulunacak bir çözümde yüzde 77’si egemenliğinin vurgulanmasını istiyor. Yüzde 91'e yakını da diyor ki, ‘iki kesimli olacak, Rumlarla iç içe yaşamam.’ İşte Kıbrıs Türkü böyle düşünüyor. ‘Denktaş'tan kurtulun’ dedi Sayın Fogg... Kıbrıs Türkü’nün yüzde 74'ü, ‘Denktaş'ı, Doğrudan Görüşmeler sürecinde tam destekliyorum’ diyor. Başarısız olarak niteleyenler yüzde 8 ve bunlar diyor ki, ‘Denktaş bu işi yapamaz.’ Yüzde 16’sı ise ‘kısmen başarılı buluyorum, sorunu herhalde çözebilir’ diyor.


Sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyor, hepinize saygılarımı sunuyor ve burada olmak çok güzel diyorum. Sizlerle tanışmamıza ve bu güzel yerleri görmemize olanak yarattığı için Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, Tunceli Valiliğine, Sayın Başkana ve katkısı olan herkese çok teşekkür ediyorum.