SEMİNER KONUŞMALARI


 

 “RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURULU VE YEREL YAYINCILIK”
Cihangir GENER
RTÜK – Uzman

Merhaba dostlar, hepinize katılımınız için teşekkür ederim. Ayrıca Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, Tunceli Valiliğine, Tunceli Belediye Başkanlığına, sizlere hitap etme imkanını bize tanıdıkları için teşekkür ediyorum.
Ben burada Radyo ve Televizyon Üst Kurulu temsilcisi olarak bulunuyorum. RTÜK'ü tanımayanınız var mı, hiç zannetmiyorum. Kurulduğu günden bu yana en medyatik kuruluş haline geldi RTÜK. En ‘tu kaka’ kuruluş, en -tırnak içinde söylüyorum- ‘sansürcü kuruluş.’ RTÜK hakikaten sansürcü mü, önce bunu bir irdeleyelim. Sansür nedir? Herhangi bir yayının yayınlanmadan önce denetime tabi tutulması ve uygun görülmemesi halinde yayından kaldırılması, izin verilmemesi; sansür bu... Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ne yapıyor? Bir yayın yayınlandıktan sonra denetime tabi tutuyor ve yayın ilkelerine, basın meslek ilkelerine aykırıysa, müeyyide uyguluyor. Efendim, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ekran karartıyor, mikrofon kilitliyor... Suçlama devamlı bu oldu bu son 7 sene içerisinde... E ne yapsın peki? Yasa bunu öngörüyor, başka bir seçeneği yok. Eğer ortada bir ihlal varsa, bir ihlal söz konusuysa, Üst Kurul, Kanunu uygulamak zorunda. Kendi kendine bir takım temayüller geliştiremez, Yasaya rağmen bir takım işler yapamaz. bu çerçevede Kanunu uygulayacak başka seçeneği yok. Bunu uygularken, emin olun, Radyo Televizyon Üst Kurulu belirli sınırlar içerisindeki yayınlara, yani ideolojik niteliği olmayan yayınlara ve bu yayınlardaki ihlallere karşı son derece hoş görülü davranma gayreti içerisinde. Farkındasınızdır, pek çok yayın kuruluşu için -ve hatta zaman zaman bu eleştiri konusu dahi olabiliyor- bir günlük kapamalarla geçiştiriliyor ve RTÜK suçlanıyor. Bir yandan ‘niye kapadınız’ diye RTÜK'ü suçlayanlar, diğer taraftan ‘niye böyle bir ihlale sadece bir gün kapama veriyorsunuz’ diye suçlayanlar... Biraz sonra değineceğim bu yeni Yasayla birlikte, Üst Kurula kapamanın dışında pek çok imkan tanınıyor. Bundan sonra Üst Kurula saldırmak için, üst kurulu karalamak için neyi kullanacaklar çok merak ediyorum? ‘Efendim bize çok para cezası kestiniz.’ Hiç kimse dinlemez bunu, kamuoyu hiç kaale almaz.

Önce RTÜK'ü bir tanıyalım isterseniz. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu nedir, ne iş yapar, bu işlerini nasıl yapar? Onun için, öncelikle, kısaca Türkiye'de radyo-televizyon yayıncılığının tarihçesini hatırlayalım. Türkiye'de radyo yayıncılığı 1927 Mayıs’ında başladı. 1968 yılında ilk siyah-beyaz televizyon yayını TRT tarafından gerçekleştirildi. TRT, 24 saat kesintisiz yayına 1974 yılında geçti ve renkli televizyon yayını da 1984 yılında başladı. Ülkemizde ilk özel televizyonun yayını 1990 yılında, Yasada yeri olmamasına rağmen, yasak olmasına rağmen başladı ve özel yayıncılık bir çığ gibi büyüdü. Bunun sınırsız özgürlük çerçevesinde yürüyemeyeceğini farkeden parlamentomuz, 1993 yılında Anayasamızda gerekli değişiklikleri yaparak, 1994 yılında Üst Kurulu’n oluşmasına imkan tanıyan 3984 Sayılı Kanunu çıkarttı ve yürürlüğe girdiği andan itibaren, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun yapılanması ve görevleri başlamış oldu.
İlk aşamada, bu çığ gibi büyüyen ve hiç bir kurala bağlı olmaksızın yayın yapan kuruluşların teknik donanımlarının ne olması gerektiği ve hangi alanlara yayın yapabileceklerine dair geçici frekans planlamaları yapıldı. Frekans planlamaları neticesinde, bu yayıncı kuruluşların sayılarında –ki radyoların sayısı 2000'in üzerinde, televizyonların 500'ün üzerindeydi- yarı yarıya azalma oldu. Hani hep anlatılır ya, o ‘kasabın kızının radyosu’ kapanmak zorunda kaldı. Bu işe biraz daha ciddiyet geldi, herkes belli kurallar çerçevesinde yayın yapması gerektiğini artık öğrendi. Üst Kurul, Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, Kanunla ilgili yönetmelikler ve Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi çerçevesinde yayın faaliyetlerinin denetimine başladı. Bu çerçevede, yurtiçinde yayın yapmakta olan radyo ve televizyon kuruluşlarının yayınları, içerik yönünden Kanuna ve ilgili yönetmeliklere göre izlenmeye başlandı. Yurtiçinde yayın yapmakta olan kuruluşların yayınları, teknik yönden ayrıca denetime tabi tutuldu. Bir de yurt dışından ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yönelik yayınlar Üst Kurul tarafından takibe alındı ve bunların faaliyetlerinin engellenmesi çalışmaları başlatıldı. Üst Kurul, bugüne kadar bir yandan teşkilatlanmasını yaparken, diğer taraftan ihtiyaç duyduğu yönetmelikleri hazırladı. Ve bu çalışmalar devam ederken, eldeki imkanlarla radyo ve televizyon yayınlarının izleme ve değerlendirme çalışmaları başlatıldı, sürdürüldü ve bugüne kadar bu çalışmalarını devam ettirdi. Ben de bu çalışmaları yürüten İzleme ve Değerlendirme Dairesinde, Bölgesel ve Yerel Yayınlar Sorumlusu olarak çalışıyorum.

Üst Kurul nasıl bir faaliyet gösteriyor, bu yayınları nasıl izliyor? Çünkü Türkiye'de şu anda 1300'ün üzerinde radyo ve 360'ın üzerinde ulusal, bölgesel, yerel, kablolu ve uydudan yayın yapan televizyon kuruluşu mevcut. Bu kadar yoğun bir kuruluş adedi dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Türkiye'ye özgü, dışarıdan da ilgiyle izlenen bir durum bu... Özgürlüklerin son derece fazla tanındığı ve herkese yayın yapma imkanı sağlayan bir ortam... O kadar fazla yayın yapma imkanı sağlanmış ki, bu fazlalıklar frekans karmaşasına yol açıyor bazen. Özellikle radyo alanlarında, kuruluşların yayınları birbirinin üzerine biniyor ve yayınların çoğu izlenemez hale geliyor.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun merkezi ve bölgesel teşkilatları mevcut. Merkezde 48 televizyon kuruluşunun -ki bunlar ulusal ve kablolu yayın yapan kuruluşlar, etkinlikleri açısından sürekli takip altında tutulması gereken kuruluşlar, çünkü kamuoyuna ulaşmaları, etki yaratmaları çok daha kolay- yayınları 24 saat boyunca sürekli izleniyor ve değerlendiriliyor. Bu 48 kuruluşun senelik yayınlarının toplamı 352 bin saat. Bu yayınların tamamı yaklaşık 50 kişilik bir uzman kadrosu tarafından izlenip değerlendiriliyor. Ayrıca yine ideolojik nitelikte yayın yapan kuruluşların izlenmesine ve takibine ağılık veriliyor. Merkezin dışında, İstanbul ve İzmir Bölge Müdürlükleri yoğun bir biçimde faaliyete geçmiş durumda. Ayrıca Adana, Diyarbakır ve Van Bölge Müdürlüklerinin de hızla faaliyete geçmeleri yolunda çalışmalar sürdürülüyor. Bu Bölge Müdürlüklerine Bölge Müdürleri atanmış durumda, teknik donanımları tamamlanmış vaziyette ve belli bir süreçte uzmanların da alınmasıyla, buralarda da değerlendirme ve denetim çalışmaları başlayacak. Peki bu bölgelerin dışında yayın yapan kuruluşlar nasıl izleniyor, değerlendiriliyor diye bir soru gelebilir. 1998 yılında Radyo ve Televizyon Üst Kuruluyla İçişleri Bakanlığı arasında yapılan bir Protokol çerçevesinde, tüm valiliklerde yayın izleme birimleri oluşturulmuş durumda. Bu yayın izleme birimleri, kendi valiliklerinde, il sınırı içerisinde yayın yapan kuruluşları takip ediyor. Tabii ki, bu yayın izleme birimindeki arkadaşlarımız belirli bir eğitimden geçiyor ve Yasaya aykırı gördükleri, ihlal edildiğini düşündükleri hususları birer rapor halinde Üst Kurula sunuyorlar, ama sunulan bütün raporların anında ihlal olarak Üst Kurul tarafından kabul edilmesi söz konusu değil. Gelen bu raporlar ve raporların ekinde gelen yayın kasetleri, bu işin ehli uzmanlar tarafından değerlendiriliyor ve gerçekten bir ihlal söz konusu ise bir rapor ile Üst Kurula takdim ediliyor. Üst Kurul da ihlal olduğu kanaatine varırsa, müeyyide uyguluyor. Yani çoklu bir denetim mekanizması söz konusu. Valiliklerden ihlal olduğu kanaatiyle Üst Kurula gönderilen yayınların, Üst Kurulumuz tarafından ihlal olduğu kesinleşen oran yüzde 50...

Biraz önce frekans planlamalarından, frekans karmaşasından bahsettim, Üst Kurul, kurulduğu günden bu yana Kanunla kendisine tanınmış olan bir görevi, yani frekans planlamalarını yapamamış konumda. Kanunun kendisine verdiği görev yapılamamış pozisyonda görülüyor. Bunun pek çok sebebi var. Öncelikle frekans planlamaları. Her il için ayrı ayrı tespit edilecek ve teknik okullarla işbirliği yapılarak, üniversitelerimizle işbirliği yapılarak, her ilde kaç radyo kuruluşunun, kaç televizyon kuruluşunun yayın yapabilmesine frekanslarının imkan tanıdığı, bu arada, tabii ki ulusal güvenlik için gerekli olan frekansların ayrılması, TRT'ye gerekli frekansların ayrılması, meteorolojiye ayrılması ve kalanların yayın kuruluşlarına tahsis edilmesi gibi teknik sorunlar çözüldükten sonra ihalelere başlanacak. Kanun bunu öngörüyor ve Üst Kurul bu çalışmaları yaptı. 1998 yılında frekans planlamalarını da tamamlayarak ihaleye çıkmaya karar verdi, bunu açıkladı. Başbakanlık haklı olarak ihaleye katılacak her yayıncı kuruluşun birer güvenlik belgesi almasını istedi. Niçin güvenlik belgesi talep ediliyor, onun gerekçelerini biraz sonra izah edeceğim. Bu nedenle Üst Kurul, 2000 yılına kadar bu güvenlik belgelerinin tamamlanması için yayıncı kuruluşlara zaman tanıdı. 2000 yılında tekrar bu ihalelerin açılacağı duyuruldu, bu sefer yayıncı kuruluşlarımız ihale şartnamelerine itiraz ettiler ve bu itiraz sonucu İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulması kararı verdi. Konu halen Danıştay’ın gündeminde, Danıştay’ın kararı bekleniyor. Ancak yeni kanunla birlikte bu görev Üst Kurul’dan alınıyor, Haberleşme Yüksek Kuruluna bırakılıyor. Bu da ihalelerin, Haberleşme Yüksek Kurulunun belirli araştırma süreci de göz önüne alınırsa, daha uzunca bir süre gerçekleştirilemeyeceğini gösteriyor. Nedir ihalelerin frekans planlamalarının yapılmamasının sonucu? Öncelikle bu frekans kirliliği, bundan bahsettik. Bunun dışında devletin 7 milyar dolarlık bir kayba uğraması... Bütün bunlara rağmen yapılamıyor, yapılmamasının ardında pek çok gerekçe var.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, bugüne kadarki çalışmaları sonucunda ulusal televizyon kuruluşlarının yayınlarını toplam 340 gün süreyle durdurmuş, bölgesel televizyonlara 262 gün, yerel televizyonlara 3606 gün yayın durdurma cezası vermiş. Yani televizyonlara verilen toplam yayın durdurma cezası 4208 gün. Radyolarda ise çok daha acı bir durum, yayın durdurma toplam olarak 19500 günü aşıyor ki, 50 yıla tekabül ediyor. Peki niye bu kadar yoğun yayın durdurma? Bu yayın durdurmaların yüzde 94'ü ideolojik yayınlara uygulanmış. Bir devletin kendisini korumak için hareket etmesinden, bu yönde karar almasından daha doğal bir şey olamaz. Bölücü ve yıkıcı nitelikte yayın yapan 68 radyonun 33'ünün yayınları 9624 gün süreyle durdurulmuş, 25 televizyondan 9'unun yayınları da toplam 1394 gün süreyle durdurulmuş, bölücü ve yıkıcı nitelikte yayın yapan kuruluşlara uygulanan toplam geçici yayın durdurma süresi 11.000 gün. İrticai nitelikte yayın yapan 57 radyodan, 25'inin yayınları 4822 gün, 31 televizyondan, 11'inin yayınları da 2124 gün süreyle durdurulmuş; irticai nitelikte yayın yapan kuruluşlara uygulanan toplam geçici yayın durdurma süresi de 7000 gün. Şimdi her ikisini topladığımız zaman, 17964 günlük yayın durdurmayla karşı karşıyayız. Tüm yayın kuruluşlarına verilen toplam 19000 gün yayın durdurma cezası gözönüne alındığında, ideolojik nitelikli yayınlara uygulanan ceza oranının toplamının, yüzde 94'ünü oluşturduğunu görüyoruz. Bunun dışında, ideolojik yayın yapmayan yerel televizyonlara bu 7 yıllık süreç içerisinde uygulanan toplam -bu 239 televizyon kuruluşuna uygulanan- ceza miktarı, yayın durdurma günü 350, radyolara ise 494 gün. Dolayısıyla açıkça görülüyor ki, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun hassasiyetle üzerinde durduğu nokta, Devletin bekası, korunması, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması adına bu tür yayınlara karşı koymak, bunları engellemek ve yayıncı kuruluşlara bu tür yayınları yaptıkları takdirde müsamahakar davranılmayacağını açıkça göstermektir. Peki bu yöndeki kararları amaca ulaşıyor mu? Bugüne kadar yapılan uygulamalar bunların amaca ulaşmadığının göstergesi... Devamlı olarak geçici yayın durdurma cezaları verilmiş, bazı kuruluşlara üst üste iki kez, üç kez, birer yıl yayın durdurma cezası verilmiş, ama ona rağmen bu yayın kuruluşu o cezasının bittiği günden itibaren kendi ideolojisi doğrultusunda yayınlarına tekrar başlamış. Bunun bir istisnası var; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, irticai yayın yapan bir yerel televizyon ve iki bölgesel radyonun yayın izinlerini bu yılbaşında iptal etti. İlkti bu ve bu yeni Yasayla getirilen, biraz sonra üzerinde duracağımız hükümler çerçevesinde de bir örnek teşkil etti.

Evet biraz gündemde olan bu yeni Yasayı da konuşmak, sizlerle paylaşmak istiyorum. Dostlar, bu bardak boş mu, dolu mu? Bu bardağın yarısı boş, diğer yarısı dolu, ama siz hep boş tarafını görürseniz ve devamlı boş tarafını gösterirseniz, herkes bu bardağın yarısının boş olduğunu ifade eder. 4676 Sayılı Kanun da aynen böyle... Pek çok sakıncaları var tabii ve öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın RTÜK Başkanı tarafından bu eksiklikler açıkça dile getirildi, bunların giderilmesi için çaba harcandı. Ama bu Kanunun gerçekten iyi olan yönleri kamuoyunun gözünden kaçırılıyor, bir dezenformasyon söz konusu. Sanki Kanun külliyen tu kaka... Doğrudur, bütün yayıncı kuruluşlara getirilen para cezaları, bugüne kadar Türkiye'de uygulanmamış miktarlarda para cezalarıdır, en yüksek düzeyde uygulanacak para cezalarıdır. Türkiye koşullarında ve -yerel veya ulusal diye ayırmıyorum- tüm yayıncı kuruluşları çok sıkıntıya sokacak, zora sokacak para cezalarıdır. Hatta ve hatta, ulusallar için çok daha büyük tehlikeler söz konusu, çünkü bu kuruluşlar için 250 milyar liraya kadar cezalar verilmesi ve her ihlal tespiti için ayrı ayrı verilmesi söz konusu. Yani bir günde, bir yayında üç kere farklı ihlal tespit ederseniz, bunların her biri için ayrı ayrı 250'şer milyar lira gibi rakamlar verebilirsiniz. Ve altı ay içerisinde bu yayın kuruluşu 250'şer milyar lira para cezasını birkaç kez alırsa, tüm gelirlerini aldığınız gibi, onun ötesinde yayıncı kuruluşun elindeki tüm cihazları da alsanız, borçlarını ödeyemez hale gelir. Yani bu tehlike sadece yerel kuruluşlar için söz konusu değil, kendisinin çok güçlü olduğunu söyleyen veya öyle olduğunu varsayan, arkasında çok büyük sermayenin olduğunu düşünen kuruluşlar daha çok büyük tehlikeyle karşı karşıya. Bunun farkında değiller veya çok farklı nedenlerle bu konular dile getirilmiyor. Bu Yasanın bu haliyle çıkacağı görülüyor. Çok büyük bir ihtimaldir bu haliyle çıkması. Ancak ben buradan yerel televizyoncu ve radyocu arkadaşlarımı tebrik etmek istiyorum, gayet güzel bir baskı unsuru oluşturdular ve en azından bu Yasadaki bu fahiş rakamların aşağı çekilmesi adına, yeniden çalışma yapılması yolunda bir söz aldılar. Bu önemli bir gelişme. Kanunun büyük eksikliklerinden birisinin giderilmesi belki uzun sürecek, ama mümkün olacak.

Gene Kanunun bence sakıncalı ve aslına bakarsanız pratikte de pek bir işe yaramayacak, işlemeyecek yönü, internet yayıncılığına getirilecek kısıtlamalar. Ne olacak? Siz ‘com tr'de bu kısıtlamaları getireceksiniz, tüm kuruluşlar ‘tr'yi atacak, ‘com'da kalacak. Türkiye'nin internet ortamının gelişmesi, teknolojiden faydalanması imkanları kısıtlanacak ve tüm yayınlar olduğu gibi aynen devam edecek. Pratikte uygulanması mümkün olmayan çeşitli yasaklamalar söz konusu. Ama bu yayında, mesela 3984 Sayılı Kanun ile yayın yapması mümkün olmayan ama Üst Kurul tarafından hoşgörü ile karşılandığı için yayın hayatında kalan, -biraz önce Oğuz Haksever'i dinledik, onun kanalı da bunların içerisinde- tematik yayın yapan bütün yayın kuruluşları, kanuni bir statü kazanıyorlar. Bu yayın kuruluşlarına kendi temaları doğrultusunda yayın yapma imkanı tanınıyor.

Bir diğer gelişme, 3984 Sayılı Kanunda ‘Yeniden İletim Yasağı’ diye bir yasağımız söz konusuydu. Halbuki biz Avrupa Sınır Ötesi Sözleşmesinin de tarafıyız ve Avrupa Sınır Ötesi Sözleşmesi, böyle bir yasağın asla uygulanamayacağını içerir. Uluslararası hukuk, ulusal hukukun üzerindedir. Buna rağmen bu 26. madde, yani ‘Yeniden İletim Yasağının’ ihlali nedeniyle çoğu yayın kuruluşuna birer günlük de olsa kapama cezaları uygulanmıştır. Şimdi bu ‘Yeniden İletim’ ortadan kalkıyor. Yalnız yayıncı kuruluşlara sesleniyorum, dikkat etmeleri gereken bir husus var, bu yeniden iletimde, özellikle yurtdışından yapılan yayınlarda, doğrudan burada yayını aktaran kuruluşun sorumluluğu söz konusu. Örnek vermek istiyorum; BBC kuruluşunun Türkçe yayınlarının burada aktarımı söz konusu ise ve bu kuruluşta PKK temsilcisinin bir açıklaması yer alır, siz de bunu zamanında farketmez ve durduramazsanız, doğrudan siz sorumlusunuz. Onun için çok sakıncalı, ama bir yandan da çok büyük imkanlar tanıyan bir madde.

Yeni yayın ilkelerinde belli bazı maddeler var ki, yayıncı kuruluşların çok özenle dikkat etmesi gerekiyor. Nedir bunlar? Sıralayalım... (A) Bendi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapılmaması. (B) Bendi, toplumu şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevkeden veya halkı sınıf, ırk, din, dil, mezhep, bölge farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik eden veya toplumda nefret duyguları oluşturan yayınlara imkan verilmemesi... Ve (C) Bendi; yayıncılığın gerek yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere, üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya bir başka gerçek veya tüzel kişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması... Bu üç bendin ihlalinin tespiti halinde hiçbir uyarı yok; yayın kuruluşu önce 30 gün kapatılıyor, tekrar tespiti halinde yayın izinleri iptal ediliyor. Bu çok önemli bir gelişme. Hiç kimseye sormadan, hiç kimseye danışmadan, bu yeni Kanunla getirilen çok güzel bir gelişme... Biz bir ihlal tespit ettiğimiz anda, bir karara varmadan önce yayıncıyı çağıracağız, ‘arkadaş bunu niye yaptın, savunmanı ver bakalım’ diyeceğiz. Yeni Kanun bunu öngörüyor, ama bu üç bent hariç. Burada savunma almak falan da söz konusu değil. Doğrudan bu kuruluşların yayınları iptal ediliyor, yayın hayatına son veriliyor. Biraz önce söyledim, RTÜK'ün verdiği cezaların yüzde 94'ü bu tür yayınlara diye... Bu tür yayınları yapan kuruluşların da çok çok dikkatli olması gerekiyor. Ya vazgeçecekler bu tutumlarından, ya kapanıp gidecekler...

Bu yeni Kanunda eleştirilen en önemli noktalardan birisi, patronların ihaleye girebilmeleri ve bu ihaleleri almaları aşamasında kendi ellerindeki imkanları, kendi ellerindeki yayın kuruluşlarını bu ihalenin alınması için baskı unsuru olarak kullanmaları veya serbest rekabet ortamında borsada kendi yönlerine manipülasyon yapmaları, yapabilecek olmaları... Bunlar iddia ediliyor. Gerçekten böyle mi? Biraz önce C bendini okuduk, ne diyordu? ‘Herhangi bir kişinin kendilerini özellikle belirterek, hısımlarını, akrabalarını özellikle belirterek, üçüncü kişiler dahil olmak üzere herhangi bir kişinin haksız çıkarları doğrultusunda yayın kuruluşunun yayınlarını kullandırtması...’ Bu durumda yayın izninin iptali söz konusu. Kim göze alabilir bunu? Sayın Cumhurbaşkanımız, haklı çıkarların kullanılması durumunda ne yapılacak diye sorguluyor veto gerekçeleri arasında. Şimdi ‘haklı çıkar mevhumu’nu tabii ki tartışmak gerekiyor. Ben hukukçu değilim, ama bir başkasının haksızlığa uğramasına yol açacak her türlü düzenleme, ‘haksız çıkar’ olarak rahatlıkla nitelenebilir kanaatindeyim. Ve hiçbir yayın kuruluşunun, hiçbir patronun da bu madde buradayken bu yola tavassut edeceği kanaatinde değilim açıkçası. Kimse kendi elindeki yayın organının izninin iptal edilmesini kolay kolay göze alamaz.

Kavramlar var... ‘Yayınların karamsarlık, umutsuzluk kargaşa ve şiddet eğilimlerini körükleyici nitelikte olmaması’ gibi bir ifade var, (V) bendi... Buna kim karar verecek? Karamsarlık nedir, umutsuzluk, kargaşa, şiddet eğilimlerini körükleyici yayın nedir? Bunlar çok izafi kavramlar. Ama soruyorum size, çok kısa bir süre önce bir olay yaşadık. Sayın Başbakanımız küçük bir rahatsızlık geçirdi, hastaneye gitti tedavi için. Bir anda sayın Başbakanın kanser olduğu, tümörlerin her tarafa yayıldığı, ölmek üzere olduğu gibi gerçek dışı ve gerçek dışı olduğu tüm doktorlar tarafından beyan edilmesine rağmen bu yönde yayınlar yapıldı. Allahtan hafta sonuydu, bir anda, meşhur Anayasa fırlatması var ya onun benzerini yaşamadık. Borsa bir anda çıldırabilirdi, dolar alıp başını gidebilirdi. Türk parası yeniden değer kaybedebilirdi. Onsan sonra ayıkla pirincin taşını, düzeltebilirsen düzelt. Peki bu nedir? Karamsar yayıncılığa çok güzel bir örnek değil mi, bunun engellenmesi gerekmiyor mu? Yayıncı kuruluşların hiç mi sorumluluğu yok? Bu Kanun eğer yürürlüğe girerse yayıncı kuruluşlar şunu yapacaklar: Kendi otokontrol mekanizmalarını kuracaklar, buna zorunlular. Biraz önce Oğuz arkadaşımız anlattı, onlar bu işi yapma yolunda hızla ilerliyorlar ve NTV, Üst Kuruldan en az ceza alan ve hatta hemen hemen hiç almayan kuruluşlardan birisi. Benzeri kuruluşlar var, ama bu niye bu halde? ‘Niçin’ini sorgularsak, Oğuz arkadaşımızın biraz önce anlattığı ve anayasal, kendi anayasamız dediği ilkeleri ortaya koymuş olmaları, basın ahlak, meslek ilkelerine uymaları ve bu doğrultudan şaşmamaları. Yayıncı kuruluşlar bu çerçeve içerisinde yayın yaptıkları sürece başlarına hiçbir şey gelmez, hiçbir şeyden korkmalarına gerek yok. Üst Kurul her türlü hoşgörüyü, her türlü özveriyi gösteriyor, yayıncı kuruluşların devamlı yanında olduğunu gösteriyor. Kişilik haklarına saldırı olmadığı sürece, genel ahlaka aykırı yayınlar yapılmadığı sürece, yayıncı kuruluşların arkasında duruyor, cezalandırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Basın meslek ilkelerine uyan kuruluşlara, Kanun maddelerine dikkat eden, ancak ona rağmen gözden kaçan bazı ihlalleri yapan kuruluşlar emin olsunlar ki, bu para cezaları hemen hemen hiç işletilmeyecek. Ama kuruluşunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan veya karşısındakini kötülemek için onun kişilik haklarına saldıran kuruluşlar ya bundan vazgeçecek ya da müeyyidesini karşılamak durumunda kalacak. Onun için otokontrol bütün yayıncı kuruluşlar için şart hale geliyor. ‘Biz mevzuatı bilmiyoruz’ mazereti artık geçerli değil. Mevzuatı, kanunları, yönetmelikleri çok iyi bileceksiniz, çok iyi takip edeceksiniz. Bu çerçeveden bakıldığında Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun daha uzunca bir süre ciddi bir biçimde görev yapması gerektiği kanaatindeyim. Ve düzenleyici, iletişim dünyamızı belli bir formasyona, belli prensipler altına sokucu olan işlevinin de yürümesi gerektiği ortada. Bu nedenle Radyo ve Televizyon kuruluşuna Türkiye Cumhuriyeti adına hala ihtiyaç var. Umarım ihtiyaç duyulmayacak günlere de geleceğiz. O günlerde tekrar görüşmek umuduyla hoşçakalın diyorum.