|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“MESLEK İLKELERİ AÇISINDAN GAZETECİLİK”
Nail GÜRELİ
Milliyet Gazetesi
Sayın Vali, sayın Belediye başkanı, sayın
yöneticiler, değerli meslektaşlarım...
Birçok sektörde araştırma ve geliştirme birimlerinin çok zayıf oluşu hatta yok
oluşu ile beraber Meslekiçi Eğitime gerekli önem verilmiyor. Basın ya da medya
sektörü de bunlardan biri. Meslekiçi Eğitim hemen hemen hiçbir kurumumuzda
yok, bir istisnası dışında... Bu nedenle Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü'nün dokuzuncusunu düzenlediği Meslekiçi Eğitim Seminerleri gerçekten
bir eksikliği tamamlıyor, gideriyor. Aynı şekilde Türkiye Gazeteciler
Cemiyeti'nin 1997 yılından bu yana 24 kez düzenlediği, -ki bütün Türkiye'yi
kapsayan, hatta iki kez kapsadı- o seminerler de çok önemli ve yararlı oldu.
Ve bu Seminerlerden, -Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün 9,
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin ise 24 olmak üzere, 30'u aşkın Seminerde- 2
bini aşkın gazeteci arkadaşımız yararlandı. Bu Seminerlerin hedef kitlesi,
mesleğe yeni girmiş, ama bu meslekte kalıcı olan, birşeyler öğrenmek isteyen,
mesleği hakkı ile yapmak isteyen genç veya yeni gazeteciler... Tabii özellikle
yerel basında, Anadolu basınının çoğu yerinde, -genelleme yapmadan
söylüyorum,- çok dar olanaklar içinde, ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere,
gerek eleman bakımından, gerek aygıt bakımından, donanım bakımından çok
sıkıntılı olanaklarla, özveriyle çalışan basın kurumlarında yeterli eleman
sayısı yok. Bir işi iki-üç kişi yapıyor, hatta çoğu yerde iki-üç kişiyle
gazete çıkıyor. O nedenle, yeni kadrolar olmadığı için, genç elemanların
gelişimi de büyük ölçüde az oluyor. Ve bu bakımdan bu seminerlere deneyimli,
yıllarını bu mesleğe vermiş arkadaşlarımız da katılıyorlar. Amaç meslekiçi
eğitim olduğu için, bu seminerlerde bir takım konuları söylememiz gerekiyor.
Ama dediğim gibi, deneyimli arkadaşlarımız, bu konuları zaten bilen
arkadaşlarımız, sabırla, hoşgörüyle, onlar için tekrar olacak bu konuları
dinlemek durumunda kalıyorlar.
Genç meslektaşlarımız için öncelikle söylemek isterim ki, şu noktayı aklımızın
köşesinden hiç çıkarmamalıyız: Gazeteci, yerel olsun, yaygın olsun, her yerde
gazetecidir. İşlevi, yaptığı iş aynıdır; gazetecinin yereli, yaygını olmaz,
gazeteci, gazetecidir... Yerel de olsak, yaygın da olsak, yaptığımız işin
önemini bilelim, önce mesleğimizi ve kendimizi önemseyelim. Dikkat ederseniz,
ulusal basın demiyorum, yaygın ve yerel basın diyorum. Yakın zamanlara kadar
merkezi basın için, İstanbul merkezli basın için ulusal basın denildi. Onun
dışındaki, Anadolu’daki basın için de yerel basın deyimi kullanılırdı. Bence
bu yanlış. Çünkü ulusallık bütün Türkiye'yi, bir ülkeyi temsil eder, temsil
etmesi gerekir. Merkezi basın ile yani tüm İstanbul merkezli basın ile tüm
Anadolu’da yayınlanan basınların tümüne ulusal basın demek daha doğrudur. Onun
dışında ya merkezi basın demek, ya da bütün ülke düzeyine yayın yaptığı için
yaygın basın demek daha doğru olur. Bunu bütün bu seminerlerde ısrarla
vurgulamaya çalıştık ve memnunlukla görüyorum ki, bugün sizlerin de
dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
adına konuşan meslektaşımız Hasbi Akal da ‘Yaygın Basın’ dedi. Nitekim
Basın-Yayın’la ilgili Devlet Bakanı Sayın Karakoyunlu da artık ulusal basın
yerine ‘Yaygın Basın’ deyimini kullanıyor. Sayın Valim de konuşmasında
dikkatimi çekti, zaman zaman yakındığı merkezi basından ‘Ulusal Basın’ diye
bahsetti. Dilerim ki sayın Valimiz de bundan sonra bu ayrıma dikkat eder.
Değerli arkadaşlarım, meslektaşlarım...
‘Meslek İlkeleri’ diyoruz... Benim konuşmamın başlığı o... ‘Meslek İlkeleri
Açısından Gazetecilik.’ ‘Meslek İlkeleri’ diyoruz, gazetecilere bir takım
sorumluluklar yüklüyoruz, yükümlülükler bekliyoruz. ‘Gazeteci, mesleğini,
basın özgürlüğünü, halkın doğru haber alma, bilgi edinme hakkı adına dürüst
biçimde kullanır, bu amaçla her türlü sansür ve oto sansürle mücadele etmeli,
halkı bu yönde bilgilendirmelidir’ diyoruz. Şimdi bunları diyoruz ama bunları
yerine getirmenin şartlarını, olanaklarını gazeteciye veriyor muyuz? Büyük
ölçüde hayır, veremiyoruz. Yaygın basında farklı niteliklerle bu böyle. Yerel
basında da bütün yaygın basındaki koşullara ek olarak daha ağır ve daha geniş
biçimde bu böyle. Yerel basında da onlara yeterli olanakları, koşulları
veremiyoruz. Ama Meslek İlkeleri dediğimiz zaman, bunlar evrensel... Her
gazeteci için geçerli olduğu için onlardan da beklemek durumundayız. Yaygında
olsun, yerelde olsun, gazeteciye önce bütün olanakların, özgürlüklerin
verilmesi gerekir ki, özgürlüklerin doğru kullanılıp kullanılmadığı
sorgulanabilsin. Tam ve mükemmel gazetecilik koşulları olmadığı için de meslek
ilkelerinde tam ve kusursuz olarak uygulanmasını beklemek tek yanlı olur,
haksızlık olur, en azından eksik olur. Bu yalnız bizim ülkemizde değil, pek
çok ülkede, dünyada da böyle. Halen bunlar tartışılıyor, tartışılmaya devam
edecek. Yerel basın için de tartışmamız gerek, tartışarak daha iyi bir noktaya
varmamız için uğraş vermemiz gerek. Yerel basın çok daha ağır koşullar içinde,
çok daha eksiklikler içinde büyük bir özveriyle görevini yerine getirmeye
çalışıyor. Yaygın ve yerel basın için denilebilir ki, ne kadar gazetecilik
yapma olanağı var ki, doğru ve dürüst gazetecilik yapmaktan söz edilebilsin.
Daha açık, daha acı ve belki de biraz abartarak söylemek istiyorum;
Gazetecilik var mı ki doğru ve dürüstlüğünden söz edelim? Özgür, bağımsız, tam
bir gazeteciliğin hangi koşulları sağlandı, ne ölçüde sağlandı ki, doğru
gazetecilik istiyoruz, meslek ilkelerinin yerine getirilmesini istiyoruz.
Özgürlüklerden sosyal haklara kadar gazetecinin hangi hakları sağlandı, hangi
hakları var ki? Gazetecilerin gazetecilik kimliği dahi tanınmıyor. Özellikle
yaygın basında bir bölüm arkadaşımız fiilen gazetecilik yaptığı halde hukuken
gazeteci değiller. Gazeteciliğin kimliğini tanıyan, kısaca 212 Sayılı Yasa
dediğimiz Yasaya tabi olarak çalışması gereken gazeteciler, 1475 Sayılı İş
Yasasına göre çalıştırılıyor. Hukuki, yasal gazetecilik kimliği işyerleri
tarafından kendilerinden esirgeniyor. Ve örgütlenme başlı başına bir sorun.
Sendika haklarından yoksun gazeteciler, -özellikle tabii yaygın basın için bu
önemli bir eksiklik- yerel basın için çok önemli bir eksiklik. Habere
ulaşılmasında karşılaşılan güçlükler, hele yerel basında, dediğim gibi, 657
Sayılı Yasanın yer yer yanlış yorumlanması, yerel yöneticiler tarafından
yanlış yorumlanması yüzünden, yerel basında çalışan arkadaşlarımızın habere
süratle ve güvenli biçimde ulaşmaları çok zorlaşıyor; zaman zaman bazı
yerlerde, bazı yörelerde olanaksız hale de geliyor. Yine de biz olmayan
eksiklikleri bir yana bırakıp, olması gerekenlerin üzerinde durmaya
çalışacağız.
Yerelde olsun, yaygında olsun her gazeteci kendini donanımlı, bilgili olarak
yetiştirmek ve yeni bilgilerle geliştirmek, yenilemek zorunda. Yaygında da
yerelde de bu böyle. Mesleğimizde ancak böylelikle kuvvetli olabiliriz. Bugün
olmayan olanakları, hakları elde edebilmek için donanımlı, deneyimli ve
kararlı olmalıyız, yarına hazır olmalıyız. Bu bakımdan, zengin programlı bu
seminerin, bugün ve yarınki konuşmalarda bizlere bu donanımları, bu bilgileri
aktarması, sağlaması bakımından çok yararlı olacağını düşünüyorum.
Öteden beri bu meslekte, diğer mesleklerde de olduğu gibi birtakım meslek
etikleri var. Yer yer ‘Etik Kuralları’ diyoruz, etik açıdan bakıyoruz, meslek
ahlakı diyoruz. Bizde en kapsamlı şekli, 1997 yılı sonlarında Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti'nin ilan ettiği ‘Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk
Bildirgesi’nde yeralıyor. O Bildirge, bütün ülkelerde, hemen pek çok ülkedeki
benzeri metinler taranarak, araştırılarak, incelenerek, uzun bir çalışma
sonunda, katılımcı bir çalışma sonunda meydana getirildi. Ve bu, bugüne kadar
olan ve sadece gazetecilerin sorumluluklarını içeren metinlerden farklı
olarak, gazetecilerin haklarından ve özgürlüklerinden de söz eden bir
Bildirge’dir. Öncelikle şunu yalnız gazeteciler değil herkes bilmeli ki,
gazeteci, tüm bilgi kaynaklarına serbestçe ulaşma ve kamu yaşamını belirleyen,
halkı ilgilendiren tüm olayları izleme, araştırma hakkına sahiptir.
Gazetecinin karşısına çıkarılacak gizlilik ve sır gibi engeller, kamusal
işlerde yasaya, özel işlerde açık ve ikna edici gerekçelere dayanmaktadır.
Gazeteci görevini yaparken bu hakların da bilincinde olmalı, buna sahip
çıkmalıdır. Özellikle yerel basında bunlar çok önem kazanıyor. Başta dediğim
gibi, mesleğimizi ve kendimizi önemsemeliyiz, haklarımıza sahip çıkmalıyız,
haklarımızı bilmeliyiz. Yasal bakımından da, meslek kuralları, ilkeleri
bakımından da... Gazeteci, inanmadığı bir görüşü savunmaya veya meslek
ilkelerine aykırı bir iş yapmaya zorlanamaz. Boyun eğmememiz lazım, kendi
ölçülerimiz ve olanaklar çerçevesinde tabii... Başta da belirttiğim gibi,
olması gerekeni söylüyoruz daha çok, ama fiili durumda ne yazık ki bunların
çok tersi durumlarla, aykırı durumlarla karşılaşıyoruz, yaşamak zorunda
kalıyoruz.
Gazeteci, haberin kaynağını açıklamaya ve tanıklık yapmaya zorlanamaz. Vali
veya belediye başkanı, başka bir yönetici, yerel yönetici, -yerel basın olduğu
için onun üzerinde duruyorum- kalkıp da bir gazeteci arkadaşımıza, ‘bu haberi
nereden aldın, kim verdi?’ diye soramaz. Gazeteci bunun cevabını vermek
zorunda değil. Bunu da bilmemiz ve unutmamamız lazım. Gazeteci haber
kaynağını, ancak kaynağı izin verdiği taktirde açıklayabilir. Gazeteci haber
kaynağı tarafından açıkça yanıltılmışsa, çok açık bir şekilde yanıltılmışsa, o
zaman haber kaynağını açıklayabilir; yine ‘açıklar’ değil... Gazeteci gerçeği
yansıtırken kendi kişisel durumunun ve özel ilişkilerinin etkisi altında
kalmaz. Halkın gerçekleri tümüyle öğrenme hakkı olduğunu unutmaz,
unutmamalıdır. Bütün sorumluğu halka karşıdır. Halka doğru ve gerçekleri
aktarmakla yükümlüdür. Ne kendi şahsi dostlukları, ilişkileri bunun önüne
geçebilir, ne de başka bir etki bunu geri plana itebilir.
Gazeteci, insanlığın evrensel değerlerine, farklı görüşlere saygılı olmalıdır.
Milliyet, dil, din, cinsiyet, etnik ve inanç ayırımcılığı yapmamalıdır.
Nefreti, düşmanlığı, her türlü şiddeti haklı gösterecek, özendirecek
yayınlardan kaçınmalıdır. Ve yazacağı haberin kaynağını mutlaka bilmelidir.
Söylentiyle, kulaktan dolma şeyleri haber haline getirmemelidir, yazmamalıdır.
Hatta haberleri bir kaynaktan değil, çeşitli kaynaklardan doğrulatarak, bir
haberin çeşitli kaynakları varsa o kaynaklardan da doğrulatarak, emin olduktan
sonra, doğruluğuna güvendikten sonra yazmalıdır. Bir haberde başka kurumlar
yahut kişilerden söz ediliyor, onlar eleştiriliyor veya suçlanıyor durumda
bırakılıyorsa, mutlaka o kişinin de görüşü alınıp habere eklenmelidir.
Unutmadığım bir anı diyeceğim... Abdi İpekçi'yi hepiniz bilirsiniz. Ben
Milliyet Gazetesi'nde çalışırken, gece saat 12'de, 01'de haber bağlanacak...
Abdi Bey telefon eder, ‘ne var, ne yok’ diye sorar. Bir önemli haber vardır o
gün... Filanca kişi de haberin içinde itham edilmiştir. Sabahtan beri çalışan
gündüz ekibi, itham edilen o kişiyi bulup cevap alamamıştır. Hepinizin de
başına gelir, ‘toplantıda’ derler aradığınız zaman, ‘yok’ derler, bulup
konuşma imkanını yakalayamazsın... Yazarsınız, ertesi gün, ‘yahu bana da bir
kere sormadan yazılır mı kardeşim’ derler. Bunları da yaşadık... Öyle işte,
akşama kadar bulamamıştır gündüz çalışan arkadaşlarımız. Biz, ‘Abdi bey,
gazeteyi baskıya vereceğiz, biz bulamadık, gece ekibi de bulamadı, gündüz
ekibi de bulamadı’ diyoruz. Haber de önemli, öbür gazetelerde de var,
verecekler, büyük bir haber; üç sütun, dört sütün en azından...
‘Bulamadıysanız koymayın’ derdi... Milliyet koymazdı, öbür gazetelerde üç dört
sütun çıkardı, Milliyet haberi atlardı. Ama işte, Abdi bey zamanındaki o güven
unsuru böyle sağlandı. Ve gazeteci sizler, alt kademelerde, yerel basında olan
arkadaşlarım, bu çok önemli ilkeye dikkat etmeli, gelen taleplere karşı da
direnmelidir. Çünkü yerel basında çalışan arkadaşlarımız yaygın basına da
hizmet veriyorlar. Onlar için de bu ilke çok önemli.
Gazeteci özel yaşamın gizliliğine özen göstermeli, kişilik haklarına çok özen
göstermeli. Eskiden daha çok ihmaller oluyordu, şimdi dikkat ediliyor, belki
bu seminerlerin de yararı oluyor. Daha sanık aşamasındaki kişi suçlu olarak
ilan edilir, hırsız diye, katil diye bahsedilirdi, suçlu olarak gösterilirdi;
şimdi giderek sanık olarak bahsediliyor. Bir sanığın, yahut haberde sözü geçen
bir kişinin, o olayla hiç ilgisi olmayan akrabaları ve yakınlarının da kişilik
haklarına özen gösterilmeli. Dün Bingöl'den gelen gazeteci arkadaşlarımla
konuşurken, habere ulaşma sıkıntısından bahsederlerken, bir sıkıntı olarak söz
ettiler. Aslında bir sıkıntı değil, bir meslek ilkesine özen göstermenin
eseriydi bence. Bingöl'lü arkadaşım dedi ki, “Bir hırsızlık olayı doğuyor, dar
bir muhit olduğu için herkes birbirini tanıyor, hırsızın adını dahi
yazamıyoruz, akrabası rencide olmasın diye”. Bu, çok güzel bir meslek ilkesi,
bu konulara dikkat etmemiz lazım. Bu meslek, süratle yarışan, zamanla yarışan
bir meslek. Maddi hatalar yapabiliriz, ama onları düzeltmekten kaçınmamalıyız.
Yanıt hakkına saygı göstermeliyiz. Söylenmemek kaydıyla verilen bilgileri,
ilerde bir olayı yorumlarken, başka bir haber yazarken daha sağlıklı olarak
değerlendirebilirsiniz. Ama yazılmaması kaydıyla size verilen bilgileri kurala
uymayarak yayınlarsanız, hem o haber kaynağının güvenini yitirmiş olursunuz,
dolayısıyla da temel bir meslek ilkesini çiğnemiş olursunuz. İftiradan,
hakaretten ve suçlamadan kaçınmalısınız. Basın Yasasında hakaret suçu yok,
hakaret sözcüğü yer almıyor ama bizim Meslek İlkeleri içinde hakaret de var.
Eleştiri hakkını hakaret düzeyine çıkarmamaya dikkat etmeniz gerekiyor.
Haberlerde manipülasyon yapmamalıyız, yönlendirmemeliyiz, bir maksada hizmet
etmek için haber yazmamalıyız.
Gazeteci her bilginin, haberin yayınlanması ya da yayınlanmaması için herhangi
bir maddi ve manevi çıkarın peşinde olmamalıdır. Bakın sadece yayınlanması
demiyorum, yayınlanmaması için de bir maddi çıkarla muhatap olmamalıdır, kabul
etmemelidir. Çünkü zaman zaman tanık oluyoruz, bazı haberin yayınlanmaması,
kamuoyundan gizlenmesi bazı çevrelerce talep edilebiliyor, çeşitli yollara
başvurulabiliyor bu konuda.
Bir diğer nokta, gazeteci, Devlet Başkanından, milletvekiline, işadamından
bürokratlara kadar, haber kaynağı olarak kabul edilen kişi ve kurumlarla
iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek daima kullanmalı. Haber
kaynağı ile belli bir mesafede olmak büyük önem taşıyor. Elbet bir gazetecinin
haber kaynakları ile yakın ve sık, devamlı ilişki içinde olması gerekir ki,
haber atlamasın, haber alabilsin olup bitenler hakkında... Ama bu yakın
ilişki, bıçak sırtında bir ilişkidir. Bunu daha ileri düzeye götürdüğünüz
zaman, çok içli dışlı samimiyetlere dönüştürdüğünüz zaman, bunun ardından
laubalilik geldiği zaman, bu, meslek ilkeleri ile bağdaşmaz ve size aslında
haber almada da giderek uzun vadeli güçlükler getirir. Eskiden bazı yörelerde
tanık oluyorduk, bir gazetecinin haber kaynağına, bir Emniyet Müdürüne ‘abi’
diye hitap etmesi, Belediye Başkanına veya bir Milli Eğitim Müdürüne ‘abi’
diye hitap etmesi yanlıştır. Bu ‘abicim’ gazeteciliğini yapmamaya da özen
göstermeliyiz.
Bir başka konu, özellikle ajanslarda çalışan arkadaşlarımız için bu çok
önemli; başta ajans haberleri olmak üzere, başka bir arkadaşımızın,
meslektaşımızın başka bir gazetede yayınlanan haberinden alıntı yaparsak, onun
kaynağını da göstermemiz gerekir. Anadolu Ajansı özellikle bundan çok
şikayetçi oluyor. Bu seminerlerde AA mensubu arkadaşlarım dile getiriyorlar,
kimi gazetelerimiz ajans haberini alıyor, o ajansın adını kullanmadan
yayınlıyor. Televizyonlarda, İhlas Haber Ajansı, Cihan Haber Ajansı, AA olsun,
oradaki muhabir arkadaşımız çalışıyor, haberini geçiyor; televizyonlarda
bakıyorsunuz, onun levhası görünmüyor. Halbuki yerel basında çok
olanaksızlıklar içinde, ekonomik güçlükler içinde çalışan, o haberi yapan
arkadaşın bir meslek sevgisi var. Onun en moral mükafatı, ismini görebilmesi,
imzasını görmesi, çalıştığı ajansın logosunu görebilmesi onu mutlu ediyor.
Habercilik yapan arkadaşlarım bunu tatmışlardır, aramışlardır, o nedenle ona
özen gösterilmesi, özen gösterilmesi için de tabii dediğim gibi haklara sahip
çıkılması, onun kovuşturulması... Kullanılmadığı zaman, bu alıntının kaynağı
belirtilmediği zaman da takip edilmesi gerekir. Özellikle yaygın basında bu
daha çok görülüyor. Çifte standart uygulanması, belli düşüncelerle, belli
etkilerle, haberin bir bölümü için görülmesi, öbür tarafının görülmemesi,
zaman zaman yaşanan, dünyada da yaşanan bir sıkıntı bu... Halbuki
biliyorsunuz, gazeteciliğin temel ilkesi, gerçekleri doğru ve dürüst olarak,
bütün yönleri ile tam olarak kamuoyuna yansıtmaktır. Ama bu sadece bizde,
sadece yerel basında, daha çok da bizim yaygın basında değil, dünya basınında
da böyle... Bakın son bir örnek vereyim; New York Times'ın muhabiri var,
meşhur, Türkiye muhabirliğini de yıllardır yapan Andrew Finkel... Onun,
Ortadoğu'da İsrail ve Filistin çatışmalarında, Neşe Düzel ile Radikal
Gazetesinde yaptığı söyleşiden bir iki cümleyi aktarayım; hani dünya basınında
da nasıl bir çifte standart uygulandığının bir anlamda itirafı yahut gerçeğin
tespiti... Diyor ki Finkel, "Her gazetenin bir okuyucu kitlesi var ve gazete o
okuyucu kitlesine göre hazırlanıyor. New York Times'ın okuyucuları arasında
pek Filistinli yok. New York dünyanın en büyük Yahudi şehridir ve İsrail'i
eleştirmek o kadar kolay birşey değildir. Bu yüzden de haberlere biraz önyargı
ile giriliyor. Türkiye bu durumu anlayabilecek bir ülke. Türk gazetelerinde
hiç PKK yanlısı bir haber çıktı mı? Amerikan medyasından mükemmel çalışan bir
aygıt olmasını bekleyemezsiniz. Amerikan medyası da ulusal bir medyadır, yerel
çıkarlarla sınırlanmıştır, yerel okuyucuları vardır ve bu yerel okurlarının
yargılarına karşı çıkmak zordur. Bunu Türk medyası benden daha iyi bilir".
Peki nerede kaldı ‘halkın gerçekleri bütün yönleriyle öğrenme hakkı?’
Gazetecilik mesleği bunun için var. şimdi Cenin'deki o vahşi cinayetleri niçin
New York'taki halktan esirgiyorsunuz? Ön yargı... Aslında New York Times
baştan bütün gerçekleri yansıtsa ve eleştirse, hakaret sınırına varmayan,
suçlama sınırına varmayan şekilde eleştirse, halka gerçekleri tam boyutları
ile yansıtmış olur. Daha da güvenli bir medya, onun tabiriyle ‘mükemmel
işleyen bir aygıt’ haline niye gelmesin? Ama işte bugünkü koşullar içinde o
ayrı bir hikaye. Tabii medyanın siyasetle ilişkisi, ticaretle ilişkisi,
dünyanın her yerinde olduğu gibi ayrı ve önemli bir sorun. Sonunda geliyor,
halkın gerçekleri öğrenme hakkına böylesine sınırlar koymuş oluyor. Bu
sınırlar sadece yasalardan kaynaklanmıyor, bu yasaklar, böylesine
ilişkilerden, medyanın antidemokratik olan yapısından da kaynaklanıyor. Ve
kafalarımızdaki sansürden kaynaklanıyor...
Bunlar benim etik açıdan, meslek ilkeleri açısından söyleyebileceklerimin
özeti. Bu iki günlük seminer boyunca, arkadaşlarım mesleğin diğer teknik
ilkeleri, kuralları, haber yazımından haber toplamaya kadar, gazeteciliğin
çeşitli yönlerini de kapsayan kurallar var, onlardan bahsedecekler. Bu konuda
programımız çok zengin görünüyor. Bu vesile ile bir kez daha Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğünü ve Tunceli Valiliğini kutluyorum.
Son olarak, mesleğimizle ilgili bir başka noktaya değinerek konuşmamı bitirmek
istiyorum... Kendimize güvenelim, başımızı dik tutalım dedik. Mesleğimize ve
kendimize güvenelim. Kendimize saygı duyalım ve saygı duyulmasını sağlayacak
şekilde davranalım dedim. Ben Türkiye Gazeteciler Cemiyetinde görevli iken,
zaman zaman İletişim fakültelerinin mezuniyet törenlerine giderdim. Orada
mezunlara, gazeteci adaylarına yaptığım konuşmada şunu söylerdim: “Her
mesleğin saygın tarafı var, her mesleğin işlevi var, her meslek saygın,
önemli... Hepsinin yeri var... Ama yeryüzünde dört tane meslek var ki, -diğer
mesleklerden ayrılan, insanla birebir teması olan, birebir ilişkisi olan,
yekten, teke tek hizmet veren dört meslek var ki- doğru ve dürüst yapıldığı
takdirde, altını çizerek söylüyorum, doğru ve dürüst yapıldığı takdirde
dünyanın en erdemli meslekleri... Bunlardan birisi Tıp mesleği... İnsanın
doğrudan sağlığı ile ilgili, sağlığını koruyan bir meslek. İkincisi Hukuk;
insanların hakkının verilmesine hizmet veren meslek. Üçüncüsü Öğretmenlik;
insana ilgiyi veren meslek. İlkokuldan üniversiteye kadar... Ve dördüncüsü de
Gazetecilik; insanlara gerçekleri duyuran, kendisini yönetenler, yöresinde,
dünyada olup bitenler hakkında bilgi aktaran meslek... Bunlar, tekrar
söylüyorum, doğru ve dürüst yapıldığı taktirde dünyanın en erdemli
meslekleri... Size bu erdemli yolda başarılar diliyorum."
|
|